Arama Sonuçları
Bu sitede ara
Boş arama ile 156 sonuç bulundu
- Kafekültür Kış 2025
Yeni Sezon, Yeni Hikâyeler – Yedi Yeni Kitapla Yeni Bir Evren Kış mevsimine girerken Kafekültür rafları, farklı disiplinlerin, köklü anlatı geleneklerinin ve bugünün zihinsel kıpırtılarının birleştiği altı güçlü kitapla genişliyor. Bu sezon, edebiyattan tarihe, bilimkurgudan kültürel belleğe kadar uzanan bir yayın politikasıyla okura “çeşitlilik içinde bütünlük” vadeden özel bir seçki hazırladık. Her kitap, kendi alanında yeni bir tartışma açıyor; her yazar, sesini kitabın ötesine taşıyarak Kafekültür’ün ortak hikâyesine katkı sunuyor. Zamanı Sınamak – A. Levent Suntay Konstantiniyye Dörtlemesi I Konstantiniyye’ye sadece bakmıyor; onunla konuşuyor. Levent Suntay’ın romanı, geçmişi bugünden yeniden kuran bir “bilinç mimarisi”. Tarihin sokaklarında dolaştırıyor ama bunu tarihsel roman klişelerine yaslanmadan yapıyor. Zamanı Sınamak, şehirle kurduğumuz ilişkiyi kişisel bir hesaplaşmaya dönüştürüyor. Bu kitap, sezonun “entelektüel çekirdeği” . Elveda Babaanne – Ayşegül Ünal Ayşegül Ünal’ın romanı, kişisel bir kaybın toplumsal hafızayla temas ettiği yerde duygusal olduğu kadar tarihsel bir derinlik de kuruyor. Ünal, aile içi sessizlikleri, kuşaklar arası gölgeleri ve büyümenin kırılgan anlarını yalın ama etkileyici bir dille anlatıyor. Modern Türkçe ile yeniden işlenen romanda, hem bireysel hem kolektif bir vedanın izini sürüyoruz. Kış mevsimine en çok yakışan kitaplardan biri. Kemene – Sinan Kahyaoğlu Kültür kitaplarının çoğu bilgi verir; çok azı ruh taşır. Sinan Kahyaoğlu’nun Kemene’si ruh taşıyan kitaplardan. Tahtacı Türkmen kültürü, ritim kavramı, insan-coğrafya ilişkisi… Bunlar yalnızca akademik maddeler değil; bir yaşam biçiminin kodları. Kemene, kültürel mirası korumayı bir sorumluluk olmaktan çıkarıp bir haz alanına dönüştürüyor. Sezonun “kültürel omurgası”. Poseidon Projesi – Dr. İlker Selman Türkiye’de bilimkurgu hâlâ bir mücadele alanı. İlker Selman ise bu alanın su üstüne çıkmamış potansiyellerini ciddiyetle işleyen nadir yazarlardan. Çok ses getiren Termal Eşik 'ten hemen sonra yayımladığı Poseidon Projesi, su altı teknolojileri, siber yansımalar ve mitolojik bilinç arasında nefes kesici bir hat çiziyor. Bu roman, sadece tür okurlarına değil, ileriyi görmek isteyen herkese hitap ediyor. Sezonun “vizyon açıcı” kitabı. Pakildas – ilk sayı Kafekültür’ün kültür-sanat dergisi Pakıldas , bu sezon “kış özel” formatıyla yepyeni bir tasarım ve içerik stratejisi sunuyor. Müzikten edebiyata, görsel sanatlardan bağımsız düşünce platformlarına kadar geniş bir yelpazede güncel tartışmaları bir araya getiriyor. Derginin yeni sayısı, dosya konuları ve disiplinlerarası yaklaşımıyla Kafekültür ekosisteminin nabzını tutuyor. Freud Sözlüğü– Emine Ebru Psikanaliz, bugün hâlâ insan zihninin en cesur tartışma alanı. Emine Ebru, Freud’un kavramlarını tozlu akademik raflardan çekip alıyor, güncel bireyin sorularıyla buluşturuyor. Açıklığı, doğruluğu ve kuramsal netliğiyle, bu sözlük yalnızca öğrenciler için değil; düşünmeyi ciddiye alan herkes için bir başvuru kitabı. Sezonun “zihinsel laboratuvarı” . Carmen Haremde - yeni baskı Bu kitap ayrı bir yerde duruyor.Cesaretiyle, estetiğiyle, miras aldığı hikâyenin büyüklüğüyle. Prosper Mérimée’nin Carmen ’i…Balenin, operanın, dünya kültür tarihinin en ikonik kadınlarından biri… Ve şimdi? Yaşıyor. Hem de İstanbul’da.1830’ların o büyülü, buğulu, tehlikeli, büyütülmüş İstanbul’unda. Sefarad kökenli Türk yazar Raşel Rakella Asal, Carmen’i yalnızca devam ettirmiyor; ona yeni bir beden, yeni bir ritim, yeni bir kader yazıyor. Aşkın en eski hâliyle en yeni hâlinin buluşma noktası. Carmen Haremde, tutkuyu yalnızca anlatmıyor — içerden yakıyor. Sezonun “ateş hattı” kitabı. Çok Sesli, Çok Katmanlı, Tek Bir Çatı Bu yedi kitap, Kafekültür’ün yayıncılıkta sürdürdüğü kültürel çeşitlilik, entelektüel dürüstlük ve uzun soluklu editöryal yatırım yaklaşımını güçlü bir şekilde temsil ediyor. Her biri farklı bir duyguyu, farklı bir toplumsal soruyu ve farklı bir türü okura sunarken; ortak noktaları, anlatının dönüştürücü gücüne duyulan inanç. Kış 2025, Kafekültür için bir sezon değil; bir pozisyon alma, bir vizyon tazeleme, yeni bir hikâye kurma zamanı. Okurlarla aynı masanın etrafında buluştuğumuz, sesimizi birlikte büyüttüğümüz bir sezon olsun.
- “Pakildas Üzerine Düşünceler”
Bilim, sanat ve felsefeyi bir yaşamın bütününe yerleştirmiş bir isim olan Sefer Örçen ile yaptığımız bu söyleşide, hem bir ömrün zengin katmanlarını hem de PAKİLDAS adlı yeni kültür-sanat ve düşünce dergisinin doğuş sürecini konuşuyoruz. Akademik disiplinin, estetik sezginin ve insani duyarlılığın kesiştiği bir yerde duran Örçen, üretkenliğiyle yalnızca geçmişe değil, geleceğe de ışık tutan bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Bu söyleşi, onun birikiminden süzülen deneyimlerle birlikte, düşünsel bir girişimin temellerine de tanıklık ediyor. Değerli okuyucular sizlerle PAKİLDAS ’ın Genel Yayın Yönetmeni Sefer Örçen ile bir söyleşi yapmak üzere buluştuk. Bu söyleşide hem kendisini tanıyacağız hem de yayının ortaya çıkışı ve üzerine düşüncelerini almış olacağız. Söze özgeçmişiniz bağlamında bize kendinizi tanıtır mısınız? Öncelikle böyle bir söyleşi ile okuyucularımızla buluşarak birlikte olacağım için çok mutluyum. Gelelim bana, 12 Mayıs 1952’de Tekirdağ’ın Hayrabolu ilçesinde doğdum. Çekirdek ailem diyeyim, köken olarak anne tarafından büyüklerimiz, 1878 yılında Varna ve Şumnu (Bulgaristan) dan Osmanlı-Rus harbi (93 harbi) sonrasında Hayrabolu’ya göçmen olarak gelmişler. Baba tarafından da köken olarak büyüklerin Horasan (yakın Doğu Asya) dan yine ayni tarihlerde ilçeye geldiklerini hayatta iken anne ve babamın anlatılarından biliyorum. Babam Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) da memur olarak çalışmaktaydı ve 1955’te ilçeden Tekirdağ merkeze görev nakli nedeniyle geldik. Orada birkaç kez ev değiştirme süreçleri sonrasında Atatürk İlkokulu’nu, Namık Kemal Lisesinde ortaokul ve lise öğrenimimi tamamladım. 1969 yılında üniversite sınavlarında İstanbul Üniversitesi Fransız ve Roman Dilleri Edebiyatı bölümünü kazandım. Bir yıl okuduktan sonra babamın mühendis olmam isteği üzerine 1970’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Yüksek Mühendisliği bölümünü kazanarak bölüm değiştirdim. Jeoloji dersini seçimlik te olsa lise son sınıfta okuduğum için ilgimi çekmişti ve beş yıllık master programı içinde bu bölümde okudum. İkinci sınıfta MTA bursiyeri oldum, diyebilirim ki rahat bir eğitim görme fırsatını yakalamıştım. Bilindiği üzere üniversitede yer yer eğitim-öğretimde kesintilerin yaşandığı 70’li yıllar, siyasi arenada çalkantılı kaos dönemi içinde kuşağımızın en hareketli ve dinamik günlerini yaşadım. Her şeye rağmen okuduğum bölümde gerek öğretim üyesi kadrosu gerek olanaklar çerçevesinde iyi bir eğitim aldığımı söyleyebilirim. 1976 yılında bölümden mezun olur olmaz Ankara’da MTA Enstütüsünde zorunlu hizmetime binaen Yüksek Mühendis olarak göreve başladım. Projelerde Mikropaleontog olarak fosillerle kayalara yaş vermek bağlamında Jeolojik haritaların hazırlanmasında yazları arazi çalışmalarında ülkemin neredeyse bütün dağları taşlarını dolaşarak her yerinde bulundum. MTA’da görevdeyken 1978-1986 yılları arasında doktora çalışmamı tamamladım ve 1995 yılında da akademik olarak Doçentlik ünvanını aldım. 1976-1998 yılları arasında 22 yıl MTA’da görev yaptıktan sonra Kocaeli Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği bölümüne Doçent olarak atandım. Bir yıl sonra 1999’da İzmit Depremi’ni yaşadım. Depremin yarattığı yıkım ve kayıplar sonucu, 2000 yılının Nisan ayında Jeoloji Mühendisliği Bölümünü kurmak için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne geçiş yaptım. 2000-2002 yılında Özalp Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü, 2003-2019 yılları arasında Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanlığı görevini sürdürdüm. Bu arada 2007-2010 yılları arasında da Mühendislik Fakültesi Dekanlık görevini yaptım. Mesleki görevlerimin ağır bastığı ve Van’da 2019 yılında yaş haddinden emekli olduğum 19 yılı da hesaba katarsak toplam 43 yıl jeoloji Mühendisliği mesleğimi sürdürdüm. Anlattıklarınızdan mesleki ağırlıkta dolu dolu geçen bir jeoloji mesleği serüveninizin yanında, özellikle Van’a gelişinizle birlikte sosyal ve sanat konularında yaptıklarınızla da oldukça birikimli bir kişi olarak tanıyor sizi dostlarınız. Bunlara da değinirmisiniz . Haklısınız, pek rahat duramadım. Belki de benim yaşantı dünyamda var bu hareketlilik. Aynı anda birkaç şeyi düşünmek, düşündükçe de yapmak istediklerimin heyecanı içinde olmak ve gerçekleştirdiklerimin mutluluğuna varmak, eşim ve iki yetişkin birey olan çocuklarımın desteğiyle bu durumu paylaşmak, benim yeni şeyler yapmak için ufkumu genişletti. Şiire yöneldim, devamlı şiir yazardım ve kitaplar oluşturacak düzeye geldi birikimim. Bu arada, bir yıl kadar aynı lojmanı paylaştığım şimdi Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Hasan KIRAN’ın beni resim yapmaya yüreklendirmesiyle pastel ve akrilik resim çalışmalarına başladım. Kendi çapımda birşeyler üretiyordum ve bu resimlerimi Van’da ve farklı illerde açtığım sergilerde paylaştım. Derken yaklaşık 10 yıldır fotoğrafla uğraşıyorum daha doğrusu soyut fotoğrafla. Doğadan, sokaklarda duvarlardan, su ve ışık portfolyolarımdaki fotoğraflarımı sergiler ve sunumlarla fotoğraf dernekleri ve sanat ortamlarında paylaşıyorum. Sözlerinizi unutmayın, ama ben yine araya girmek durumundayım. Bildiğim kadarıyla sizin bir de Felsefe birikiminiz var, bu konuyu açıklayabilirmisiniz . Evet sözünü ettiğiniz Felsefe konusu ya da derler ya ikinci şapkam için Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi İkinci Üniversite kapsamında 4 yıllık Felsefe Bölümü lisans programını 2018-2020 yılları arasında okuyarak 3 yılda bitirdim. Bu birikim bana her şeye geniş bir pencereden bakma düşüncesini getirdi. Altınouk-Güre ağırlıklı yaz dönemlerinde oluşturduğumuz Bilgiseven Akademisi gönüllü topluluğuyla felsefi temelde sunumlarımızla ürettiklerimizi katılımcılarla paylaştık. Bu felsefe toplantılarını 2020’deki pandemi başlangıcıyla zoom ile sürdürdük. Böylelikle felsefe serüvenimiz yaklaşık 400 sunuma ulaştı. Benim de felsefe ağırlıklı olmak üzere bu toplantılarda 25 kadar sunumum oldu. Sevgili Gökhan, senin de özellikle son 3 yıldır tanık olduğun bu faaliyetlerin ve üretimlerin bilgisine sahip olduğunu biliyorum. Yeri gelmişken özellikle Van’da 2000'de başlayan şiir, felsefe ve fotoğraf ile ilgili yayınladığınız kitaplardan söz eder misiniz? Gerçekten de 2005’te kendi olanaklarımla yaptığım ilk şiir kitabım ki, kapak fotoğrafları da benim kil tabletler üzerine yaptığım akrilik soyut eserlere aittir. Yaşadığım Van ile örtüştürerek “Cennetin Doğusunda” adını verdiğim ilk şiir kitabımı 1000 adet bastırarak, onu olabildiğince dağıtarak ve bedeli ile de bir kız öğrencinin ilkokuldan üniversiteye kadar okumasına katkı sağladım. Bunu yaparken de duyarlı arkadaşlarımın katkılarını da unutamam, sağolsunlar. Yaklaşık 2020 yılına yani pandemiye kadar oluşturduğum şiir ağırlıklı birikimimi, 2020 yılında “Yüzleşme”, 2021’de “Bizdüşümler” ile “5-7-5 Tümceler” şiir kitapları; 2022’de felsefi afaorizmalarımın yer aldığı “Nasıl?”; 2023’te fotoğraf ağırlıklı “Doğadan İkonlar”; 2024’te şiir kitapları “Düşünülmüş” ve “Milyar Yılda Devri Alem”; yine 2024’te felsefe odaklı “Yürümenin İzinde Yürümek” ve Mehmet Sakınç ile birlikte fotoğraf ağırlıklı “İstanbul Çınarlarının Soyut Dünyası” kitaplarını yayınladım. Ayrıca benim için bir patlama yılı olarak gördüğüm 2024 içinde editörlüğünü yaptığım Bilgiseven Akademisi sunumlarının yer aldığı “Bilgiseven Akademisi Sunumları Kitap I ve II” yi yayınlandı. Yaptığınız 12 kitap ile yeni şapkanız olan yazarlığı da oldukça başarmış oldunuz, sizi kutluyorum. Şimdi gelelim PAKİLDAS’a. Sizde oluşan düşünce, gelişmeler ve almış olduğunuz kararınız ile nereden nereye gel- diniz yayın aşamasında. Açıklar mısınız? Pakildas’ı bir yayın olarak çıkarma düşüncem hep aklımda vardı. Özellikle yaptığım kitaplar da kendi düzenlemelerimle bir bakıma kendimin editörlüğünü gerçekleştirdim. Bu durum bana deneyim kazandırdı. Sonrasında hem akademisyen hem de doktorasını yapan çocuklarıma düşüncemi açıkladım, onlar da yap baba diyerek beni desteklediler. Sana her türlü yardımı yaparız dediler. Ben de yüreklendim. Gökhan, sana konuyu açtığımda beni destekledin, senin de yayıncı olarak oldukça deneyimin vardı. Böylelikle güzel bir işbirliğine imza attık. Belirlediğim tümce mottolarıyla bir bakıma Pakildas’ın felsefesi de çıkmış oldu ortaya. İçeriğini bilim, kültür ve sanat konuları oluşturacaktı. Düşünce seremonisinde geniş bir perspektifi içermeliydi. Yazı gönderecekler için, çağdaş ve aydınlık bir geleceği özümseyen bir konsepti benimsemeleri gerekliliğini düşündüm. Kış, Bahar, Yaz, Güz olmak üzere yılda 4 sayı yayınlanacak. Yıllık abone yapmak ve internet kitap yayın sitelerinden edinme yoluyla iletişimi sağlayacağız. Genel Yayın Yönetmenliğini ben, sorumlu yazı işleri ve iletişimini de Halil Gökhan yapacak. Hakemli yayın özelliğine sahip olmak bağlamında Yazı ve Danışma Kurulları oluşturuldu, zaman içinde bu kadro genişleyerek ivme kazanacaktır. İlk sayımızda kendi birikimlerimizden oldukça yararlandık. Ne diyelim her şey düşündüğümüz gibi olsun ve uzun yıllar bu yayın serimiz yaşasın. Sanıyorum beni de işe katarak güzel açıklamalarınız oldu. Çok teşekkür ediyorum Sefer Örçen. Başarılı olmak dileğiyle. Bu güzel söyleşi için ben de sana teşekkür ediyorum, klasik söylemle “ Pakildas ’ın okuru bol olsun” diyelim, sağlıcakla kalın.
- "Elveda Babaanne"
Bazı kitaplar vardır, sizi sadece kelimeleriyle değil, kalbinizin en derin köşelerinde unutulmuş bir çocuğu uyandırarak etkiler. Elveda Babaanne , tam da böyle bir kitap. Ayşegül Ünal ’ın duygu dolu satırları, bir çocuğun gözünden ailesini, ülkesini, kaderini anlamlandırma çabasını büyüleyici bir samimiyetle yansıtıyor. Öncelikle sizi bu içten, duygu yüklü roman için tebrik ederiz. Anıları yazmak, çoğu zaman hafızanın kuytularını yeniden aralamak anlamına gelir ve cesaret ister. Merak ediyoruz: Elveda Babaanne’nin ne kadarı birebir yaşadığınız olaylara dayanıyor? Ve bu kitabı kaleme alma kararını nasıl verdiniz? Teşekkür ederim. "Elveda Babaanne", çocukluk hikâyemden uyarlanan bir roman. Olayların çoğu gerçek hayata bağlı , bir kısmı da kurgusal. Kırgın ve öfkeli bir anneden dolayı, sevgiye muhtaç kalan küçük bir kız çocuğunun, anaç ve şefkatli bir babaannede teselli bulmasının hikâyesi. Roman boyunca, babaannenin sevgisi ve etkileyici sözleri, çocuğun hayata tutunmasını ve her zaman umutlu olmasını sağlacaktır, özellikle de aile ekonomik ve politik nedenlerden Fransa'ya göç etmek zorunda kaldığında. Bu kitabı, çaresizlikten dolayı Avrupa’ya göç edip ve yaşanan zorluklara katlanmak için verilen hayat mücadelesine tanıklık etmek için yazmak istedim. Sevdiklerimizi, vatanımızı, köklerimizi ve aynı zamanda, bu yürek parçalayıcı ayrılığın kalbimizde bıraktığı yarayı anlatmak istedim. Ne kadar zor ve rahatsız edici olsa da, bir çocuğun ciddi bir akıl hastalığı olan bir anneyle yaşarken şiddetle karşılaştığında, gerçek hayatta neler yaşadığını da göstermek istedim. Ayrıca bugün, bu tip acı çeken herkese kendi hikâyemi aktararak ve onlara yalnız olmadıklarını söyleyerek kendi yolumda destek olmak istiyorum. Zorluklara veya travmalara rağmen, umudun her zaman daha güçlü olduğunu paylaşmak istiyorum. Kitap boyunca babaannenize duyduğunuz sevgi, hayranlık ve güven hissi satırlara sinmiş durumda. Onun sizin dünyanızdaki yeri çok özel görünüyor. Babaannenizi anlatırken sizi en çok etkileyen duygu neydi? Onu bu kadar güçlü ve hatırlanmaya değer yapan şey sizce neydi? Romanı yazarken, özellikle babaannem ile olan diyaloglar benim için çok heyecanlıydı. Kendimi bir zaman makinesine binmiş gibi hissettim, sanki oradaymışım gibi her duyguyu yaşadım. Hayatımda var olduğu için ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha fark ettim. Beni en çok etkileyen duygu hissettiğim sevgiydi. Şefkatli ve sakin bir insanı ve onun yanında hissettiğim güven duygusunu hatırlıyorum. Babaannemi güçlü bir kadın olarak görürdüm çünkü her şeyden önce duygularını çok iyi kontrol ederdi. Kolayca paniğe veya umutsuzluğa kapılmazdı. Üzgün olduğunda bazen gözyaşlarını sessizce akıtırdı veya geleneksel Anadolu kadınları gibi ağıt yakardı. Ama uzun süre üzgün kalmazdı, bir işlerle sürekli meşgul olurdu. Ya bağında, ya bahçesinde, ya mutfakta olurdu, ya da kilim dokurdu... En çok nefret ettiği şey çatışma durumları, tartışmalar ve olumsuz insanlardı. Çocukları, torunları ve arkadaşları onun dengesinin büyük bir kısmını oluşturuyordu ama aynı zamanda düşünmek için yalnızlığı da severdi. Birçok insanın, özellikle de benim gözümde bir anne figürüydü; çocuk yetiştirmeye çok önem verirdi. Güzel ruhlu birisiydi, sohbetleri, tavsiyeleri ve arkadaşlığı sevilen örnek bir insandı. Çoğu zaman sakin ve bilgece konuşurdu. Cümleleri, sözlerini destekleyen atasözleriyle doluydu. Bir filozof gibi bize hayatı öğretirdi. Romanda annenizle ilişkiniz inişli çıkışlı bir seyir izliyor, bazen sert, bazen kırılgan. Bir çocuk gözünden annenin davranışlarını anlamlandırmak kolay olmasa gerek. Kitabı yazarken annenizle ilişkinizi yeniden değerlendirdiniz mi? Bu yazma süreci aranızdaki duygusal bağda bir değişikliğe yol açtı mı? Annemle geçmiş olayları yazarken yeniden yaşamak zordu ama gerekliydi. Çocukken hissettiğim korku, dehşet, reddedilme, hayal kırıklığı, üzüntü, utanç, güvensizlik ve derin yalnızlık gibi yoğun duyguları tekrar yaşadım. Yazmak, onun hastalığını anlamamı ve kabullenmemi sağladı. Oysa o zamanlar, hastalığını kesinlikle kabullenemiyordum. Sürekli, bir gün iyileşeceğini ve diğerleri gibi bir annem olacağını umuyordum... Yaşamanın en zor yanı, şiddetin yanı sıra başkalarının yargılamalarıydı. Şizofreni hastayı ve yakınlarını da izole ediyor. Toplumumuzda, ne yazık ki ruh sağlığı konusunda çok az bilgi sahibiyiz. Hastaların tedavisi yanında, ailelerede destek kurumları olması gerekir. Bizim zamanımızda bir destek yoktu, çok yalnız kaldık, maalesef... Annemle ne yazık ki gerçek bir duygusal bağımız yoktu. Ben ondan çok korkardım ve o da anne olduğunun farkında olamayacak kadar hastaydı. Simdi, ona karşı içimde nefret veya kötü bir duygum yok, hastaydı, elinde olmayan bir şeydi bu. Kendisi de anne sevgisinden yoksundu ve benim ki gibi onu seven bir babaanneside olmamış malesef. Yazmak, onun derin üzüntüsünü ve kırılganlığını anlamamı sağladı, ancak aramızdaki bağı değiştirmedi. Kitabın bir bölümünde İstanbul’a yapılan ilk yolculuğu anlatırken adeta büyülü bir gözle bakıyorsunuz. O çocukluk heyecanı, renkler ve kokular neredeyse görsel olarak canlanıyor. Gerçekten de İstanbul ilk gördüğünüzde bu kadar büyüleyici miydi? Şimdi geriye dönüp baktığınızda, o yolculuk sizin için ne anlam ifade ediyor? İstanbul, yaşım kaç olursa olsun her zaman büyülü ve muhteşemdi! Bugün bile hâlâ denizin kokusunu, kulağımda martı seslerini, güvercinler, kediler, camiler ve minareler, sokaklarda dolaşan turistler, tüm bu koşuşturmayı hissedebiliyorum... Tarih dolu bir şehir! Bu gezi benim için aile olduğumuz tek zamanı temsil ediyor. Kitabınızda 'devrimci bir baba' ve 'güçlü bir kadın olan babaanne' figürleri öne çıkıyor. Bu iki karakterin sizin dünyanızı şekillendiriş biçimleri oldukça farklı ama etkileyici. Bu figürlerin sizin kişisel gelişiminize ve sanat yolculuğunuza nasıl etkileri oldu? Onlardan öğrendiklerinizi sizce en çok nerede hissettiniz? Babam babaannemden çok farklıydı, bazen anne ve oğul olduklarına inanmakta güçlük çekiyordum. Eğitimli ve idealist bir adamdı, babaannem ise okuma yazma bilmiyordu ama paradoksal olarak çok daha gerçekçiydi. Diğer çocukların babalarından farklı olduğu için devrimci olmasını çok kötü karşılıyordum. Küçükken sadece herkes gibi olmak ve normal bir ailem olsun istiyordum. "Devrimcinin kızı", "komünistin kızı" olmak istemiyordum. O zamanlardaki motivasyonlarını anlasam da, uzun süre bunun bizi kaosa sürüklediğini, Fransa'ya gitmemize ve belki de bu durum annemin hastalığına katkıda bulunduğunu düşündüm... Keske bütün bunlar yaşanmasaydı. Hiç bir çocuk emniyetsizlik hissi, şiddet ve korkuyla büyümemeli. Ama annemin hastalığında bizi terkedip gitmedi, yinede bu zor durumu iyi kötü üstlendi. O dönemdeki siyasi baskılar ona çok engel oldu, elinden geldiğini yaptı. Okumuş, iyi niyetli, ama karamsar bir adamdı, bu yüzden çocukken babamın yanında kendimi güvende hissetmezdim, pek konuşmazdık, babaannem ise umut, koruma ve sevgi verirdi. Babam çok okurdu, bu yüzden okuma konusunda beni etkilemiş olmalı; babaannemle ise hayat hakkında felsefi sohbetlerimiz olurdu. Sanırım edebiyata olan ilgim her ikisinden de geliyor. Resim sanatına gelince, annemin ailesinde yağlı boya yapan kişiler vardı ve annem de, hastalanmadan önce çok resim yapardı... Fransa’da ilk seneler Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve Arif Sağ’ın türkülerini çok dinlerdik. Türkülerin sözleri, içimde şiir gibi derin duygular yarattı. Paris'teki yalnızlık, o korkunç odadaki hayat ve orada yaşadığımız aile dramı, bir şekilde sanatsal yönümü doğurdu. Resim sanatı ve okuma birer huzur kaynağıydı. Sanırım bu çoğumuz için geçerli: müzik, edebiyat, sinema, resim, genel anlamda sanat, acımızı dindirmeye ve bize mutluluk vermeye yarıyor. Babaannemin uzun zaman önce bana anlattığı gibi: Kimse kaderini seçemez. Bunun bizim kontrolümüzün dışında olduğunu söylerdi. Herkes hayatta zor olaylarla karsılaşır. Kimsenin hayatı yüzde yüz mükemmel olmaz. Aslında en zor şey, acının üstesinden gelebilmek ve ilerlemeye devam etmektir. Benim de biraz karamsar yanım var, ama sonunda tünelin sonundaki ışığı, umudu, ilerleme arzusunu, hayatta bir hedefe tutunmaya çalışıyorum. Ve bunu babaannem den öğrendim. Anılarınızı yazarken zaman zaman çocukluk kırgınlıklarınızla karşılaştığınızı hissediyoruz. Özellikle karnenizi göstermek istediğiniz sahnede olduğu gibi. O tür anıları yazmak nasıl bir duyguydu sizin için? Yazarken yeniden yaşadınız mı yoksa yazmak bir çeşit arınma mı oldu? Bu romanı yazarken birçok duyguyu bir arada yaşadım; bazen ağladım, ama bazen de güldüm. En inanılmaz şey, beynimizin neler başarabileceğini fark etmekti. Bu kadar çok anıyı hatırlayacağımı bilmiyordum. Hipnoz gibiydi, ne kadar çok anıyı canlandırırsam, aklıma o kadar çok anı geliyordu. Bu kitabı yazmadan önce, yıllarca aynı rüyaları görüyordum; ta ki bunun travma sonrası stres bozukluğunun bir belirtisi olduğunu keşfedene kadar. Bu anıları yazarken olayları yeniden yaşadım ama bu sefer onlarla yüzleşecek gücüm vardı; artık yetişkindim ve üstesinden gelmek için kendimi çok daha güçlü hissediyordum. Artık bu tekrarlayan rüyaları görmüyorum. Resim sanatıyla uzun yıllar ilgilenmişsiniz, kitabınızda da betimlemeleriniz adeta bir tablo gibi. Yazmakla resim yapmak arasında sizin için nasıl bir bağ var? Bu romanı yazarken o eski resim defterlerinizin sayfaları arasında da dolaştınız mı? Yazı ve resim arasındaki bağlantı, her şeyden önce duyguları keşfetmenin bir yöntemi. Aynı zamanda bu duyguları, bir mesajı iletmenin ve bir hikâyeyi paylaşmanın bir yolu olduğunu düsünüyorum. Yazı ve resim bir ifade, kendini onaylama ve var olmak biçimidir. Sonuç olarak, özellikle konuşamadığınızda harika bir iletişim aracıdır... Evet, çocukluk çizimlerime baktım, onları bir hazine gibi saklıyorum! O resimlerim benim için duygu dolular. Kitabınızın bir kısmının Fransızcadan çevrildiğini görüyoruz. Bu çeviri süreci nasıl gelişti? Kitabınızı iki dilde düşünebilmek ve yazmak size nasıl bir katkı sağladı? Kitabı Fransızca yazdım çünkü en iyi hakim olduğum dil o ve teknik olarak benim için daha kolay. Türkçe de sevdiğim deyim ve atasözleri barındıran harika bir dil! Türkçe bilgimden emin olamadığım için romanımı başka birisine tercüme ettirdim. Bazen bir sözlük yardımıyla birkaç paragraf Türkçe ekleyip düzelttirdim. Diyaloglara gelince, onları kesinlikle şirin Kırşehir'imin şivesiyle yazmak istiyordum! Kendimi Iç Anadolu atmosferine kaptırmak istediğim için hikâyeyi daha otantik kılmak adına orada kullanılan kelime ve deyimler üzerine biraz araştırma yaptım. Bu kitabı iki dilde düşünüp yazabilmek gerçekten harika bir deneyim. Hem beyin egzersizi hem de kültürel bir zenginlik.
- FREUD Sözlük
Freud üzerine yazmak, onun için daima kişisel bir hesaplaşma oldu. İlk kitabı Ruh ve Haz: Sigmund Freud , düşünürle kurduğu en içten yüzleşmelerden biriydi. Ardından kaleme aldığı Sigmund Freud ve Kadınlar , Freud’un en tartışmalı alanını, kadın cinselliği ve feminen bilinçdışını odağa aldı. Daha sonra Jacques Lacan üzerine hazırladığı derleme ise Freud’un izinden giden bir öğrencinin, psikanalizi nasıl yeniden inşa ettiğini ortaya koyuyordu. Şimdi ortaya çıkan bu sözlük, o üç kitabın ardından bir tür “dördüncü yüzleşme” niteliğini taşıyor. Ancak bu kez mesele, Freud’un biyografisi ya da özel ilişkileri değil; doğrudan onun kavramlarının evreni. 220 terim, yalnızca Freud’un cümlelerinden değil, çağının kültürel ve entelektüel ikliminden de süzülerek bir araya getirildi. Bu çalışma, bir anlamda Freud’un kavramlarını tek tek incelemekten ziyade, onların arasında gizli olan ağları görünür kılmayı amaçladı. Freud’un fikirleri, ona her zaman yalnızca bir bilimsel çerçeve değil, aynı zamanda bir edebiyat, bir felsefe, hatta bir siyaset dili olarak göründü. Bu nedenle sözlük, önceki üç kitabının gölgesinde doğsa da kendi başına bağımsız bir harita haline geldi. Freud Sözlüğü’nü yazmaya sizi iten en güçlü neden neydi? Freud benim için yalnızca bir kuramcı değil, çağımızın düşünsel haritasını çizen bir yol göstericiydi. Onun kavramlarıyla ilk karşılaştığımda, bunların sadece psikiyatriye ya da terapiye değil, edebiyata, siyasete, sanata da sirayet ettiğini gördüm. Daha önce Freud üzerine yazdığım kitaplar, onunla kişisel bir hesaplaşma gibiydi. Bu sözlük ise o hesaplaşmayı derleyip toplama ve kalıcı bir kaynak bırakma arzusundan doğdu. Freud’un kendisinin de dediği gibi: “İnsan kendi evinin efendisi değildir.” Bu söz, bilinçdışı kavramının sadece teorik bir keşif olmadığını, günlük hayatın bütün katmanlarına sızan bir hakikat olduğunu gösterir. Benim için Freud Sözlüğü, işte bu hakikati Türkçe okura taşımak, dağınık metinler arasında dolaşan fikirleri bir araya getirmek anlamına geliyor. Bu sözlüğü, daha önce Freud üzerine kaleme aldığınız kitaplardan ayıran özellik nedir? “Ruh ve Haz: Sigmund Freud” ya da kadınlarla ilgili yazdığım metinlerde daha çok Freud’un kişiliğine, deneyimlerine ve çağının bağlamına odaklanmıştım. Bu sözlükte ise doğrudan kavramların dünyasına girdim. 220 terimi, bir düşünce atlası gibi yan yana getirdim. Bu kitap, okurun Freud’un kavramları arasında kaybolmak yerine, onları anlaması ve yeniden kurması için bir kılavuz niteliği taşıyor. Freud’un Rüyaların Yorumu’ndaki ünlü ifadesi hâlâ kulağımda: “Rüya, bilinçdışına giden kraliyet yoludur.” Benim sözlüğüm de bir anlamda okuru o yola davet ediyor. Freud’un kavramlarıyla uğraşırken bir defterde toplanmış notlar gibi değil, bir evrenin haritası gibi karşıma çıktılar. Dolayısıyla bu kitap, kavramların birbirine açılan kapılarını göstermek isteyen bir kılavuz olarak şekillendi. Terimleri seçerken en çok hangi ölçütleri gözettiğinizi paylaşır mısınız? Her şeyden önce Freud’un kendi metinlerinde geçen kavramlara yer verdim. Sonra onun izinden giden ya da ona karşı çıkan psikanalistlerin geliştirdiği ama Freud’suz anlaşılamayacak terimleri ekledim. Bir de çağın ruhunu anlamak için gerekli, Freud’un düşüncesiyle kesişen kavramlara yer verdim. Yani sözlük, yalnızca Freud’un sözleri değil; onunla birlikte konuşan, tartışan, hatta ona itiraz eden bir entelektüel dünyanın da aynası oldu. Mesela “Oidipus Kompleksi”ne yer verirken sadece Freud’un tanımını almakla kalmadım; aynı zamanda Sophokles’in tragedyasından aktarımları, 20. yüzyıl edebiyatındaki yankılarını ve çağdaş psikanalistlerin itirazlarını da ekledim. Freud’un Totem ve Tabu’daki satırları ise benim için yol gösterici oldu: “İnsanın en eski suçunun yankısı, kültürün her tabakasında yaşamaya devam eder.” Bu söz, bir kavramın sadece psikolojik değil, kültürel bir iz de taşıdığını hatırlatıyordu. Bu kitabın yazım sürecinde sizi en çok zorlayan kavram hangisiydi? Zorlandığım kavramlardan biri “narsisizm” oldu. Freud’un 1914 tarihli Narsizm Üzerine makalesinde ortaya koyduğu tanım, sonradan çok farklı yönlere çekildi. Kavramı hem klinik literatürde hem de kültürel analizlerde farklı bağlamlarda görmek, sözlükte bunu dengeli biçimde sunmayı zorlaştırdı. Ancak Freud’un şu satırları bana yol gösterdi: “İnsanın kendine duyduğu sevgi, başkalarına yönelttiği sevginin kaynağıdır.” Bu ifade, narsisizmin sadece bir patoloji değil, aynı zamanda sevginin ilk durağı olduğunu gösteriyordu. Freud’un kavramlarını bugün tartışmaya açmak size ne hissettiriyor? Freud’un kavramları üzerinden bugünü okumak, zaman zaman ürkütücü oluyor. Çünkü “bastırma”, “aktarım”, “savunma mekanizmaları” gibi terimler hâlâ bireysel ve toplumsal hayatımızı açıklıyor. Örneğin siyaset dilinde görülen tekrarlar ya da kolektif unutkanlık, Freud’un bastırma teorisiyle şaşırtıcı biçimde örtüşüyor. Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda yazdığı şu satırlar bugün de geçerli: “İnsan, kendi mutluluğundan vazgeçerek uygarlığa boyun eğer.” Bu söz, birey-toplum ilişkisindeki gerilimi hâlâ anlamamıza yardım ediyor. Sözlüğün Türkçedeki psikanaliz literatürüne katkısını nasıl görüyorsunuz? Türkiye’de psikanaliz literatürü çeviri metinler üzerinden gelişti, ama kavramların dilimizdeki karşılıkları konusunda hâlâ ortak bir uzlaşı yok. Bu sözlük, Freud’un metinlerinden hareketle kavramlara Türkçe karşılıklar öneriyor. Böylece hem öğrenciler hem araştırmacılar için bir “ortak dil” yaratmaya katkıda bulunmayı hedefliyor. Freud’un kendisi “psikanaliz” kelimesini icat ederken ne kadar tereddüt yaşadıysa, ben de Türkçede aynı sorumluluğu hissettim. Sizce Freud’un kavramları günümüzde hâlâ ne kadar güncel? Freud’un kavramları elbette kendi çağının ürünüdür, ama bugün hâlâ bireyi ve toplumu anlamak için vazgeçilmezdir. “Bilinçdışı”, “rüya yorumu”, “bastırma” ya da “aktarım” gibi kavramlar terapötik bağlamda yaşamaya devam ediyor. Dahası, gündelik hayata da sızmış durumda. Bugün bir politikacının dil sürçmesini konuştuğumuzda aslında Freud’un “Freudçu hata” kavramına başvuruyoruz. Freud’un Günlük Yaşamın Psikopatolojisi ’ndeki şu cümle, bugünü de açıklıyor: “Rastlantı dediğimiz şeyin ardında, çoğu zaman bilinçdışının izleri vardır.” Sözlüğü hazırlarken fark ettim ki, bu kavramların güncelliği onların esnekliğinde gizli: Bir yandan kliniğe, bir yandan kültüre dokunabiliyorlar. Freud’un kadınlarla ilgili görüşleri sıkça tartışılır. Siszin de çok aşikâr bir "Sigmund Freud ve Kadınlar" kitabınız var. O kitabın başka bir yüzü olarak bu sözlükte bu konulara nasıl yaklaştınız? Freud’un kadın cinselliğine dair görüşleri, onun en çok eleştirilen yanıdır. “Penis kıskançlığı” ya da “kadın cinselliğinin gizemi” gibi kavramlar, feminist teorisyenler tarafından sıkça sorgulandı. Ben sözlükte bu maddelere hem Freud’un kendi yazılarındaki ifadeleriyle hem de eleştirileriyle birlikte yer verdim. Böylece okur, yalnızca Freud’un perspektifini değil, ona yöneltilmiş itirazları da görebilecek. Freud, Yeni Bir Kadın Psikolojisi Üzerine yazısında şöyle demişti: “Kadının doğasını anlamak, bize insan ruhunun en derin sırlarını da açacaktır.” Bu söz, onun kadın cinselliğini merkeze almasının nedenini gösteriyor. Fakat bu yaklaşımın sınırlı yanlarını da sözlükte göstermeyi görev bildim. Çünkü Freud’un kavramları, eleştirilerle birlikte düşünülmedikçe eksik kalır. Freud Sözlüğü’nü yazarken sizi en çok etkileyen kişisel keşfiniz ne oldu? En çok etkilendiğim şey, Freud’un kavramlarının görünmez bir ağ gibi birbirine bağlı olmasıydı. “Rüya”dan “bilinçdışı”na, oradan “aktarım”a geçtiğinizde hep aynı bütünün içinde dolaştığınızı hissediyorsunuz. Bu bütünlük bana şunu düşündürdü: Psikanaliz sadece bir tedavi yöntemi değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi, bir yaşam felsefesi. Freud’un Rüyaların Yorumu’ndaki satırları bunu özetler: “Rüyada arzular kendilerine bir yol bulurlar; gizlenmiş ama asla yok olmamışlardır.” Benim için de bu söz, psikanalizin özünü anlatıyor. Sözlük çalışırken bir terimden diğerine geçişte hep bu sürekliliği gördüm. Bu kitabı eline alacak okura son olarak ne söylemek istersiniz? Bu kitap yalnızca bir sözlük değil, Freud’un düşüncesine açılan bir yolculuk davetidir. Okur, herhangi bir maddeyi açtığında sadece tanım değil, Freud’un dünyasına açılan bir kapı bulacak. Orada kavramlar kadar, çağın ruhu, edebiyat, sanat ve felsefe de yer alıyor. Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’ndaki şu cümle, bu yolculuğun özünü özetler: “İnsanın mutluluk talebi ile uygarlığın talepleri arasında bir çatışma vardır.” Ben de bu sözlüğü, tam da bu çatışmayı anlamak isteyenlere sundum. Umarım okur, bu kavramlar aracılığıyla kendi hayatına da yeni bir gözle bakar. kafekultur.com/ee
- H. Zekâi Yiğitler 85 Yaşında
22 Ağustos, H. Zekâi Yiğitler’in doğum günü. Şair, romancı, prodüktör, yayıncı, öğretmen… Onun çok katmanlı yaşamına yalnızca unvanlar yetmez; asıl anlamı, Anadolu’nun belleğinden doğan ve modern edebiyatın içinde yeni biçimler kazanarak halka geri dönen bir üretim çizgisinde buluruz. Yiğitler’in edebiyat serüveni 1960’ların başında Mavi Güvercin adlı kitabıyla başlar. Bu eserin çocuk şiirlerinden oluşması, Türk edebiyatında çoğu kez göz ardı edilen bir damara öncülük etmesi bakımından önemlidir. Dönemin edebiyat iklimi bireysel lirizme ve toplumcu gerçekçiliğe yoğunlaşırken Yiğitler, çocuk edebiyatına eğilerek hem pedagojik hem de estetik bir boşluğu doldurmuştur. Bu tercih, onun yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir öğretmen kimliğiyle de yazıya tutunmasını göstermektedir. Senin Gözlerine Bakmak ve Kutup Gülü gibi eserlerinde bireysel duygularla toplumcu duyarlılık arasındaki geçişi yakalarız. 1978’de yayımlanan Savaşın Soluğu ise, dönemin politik ve sosyal atmosferiyle bütünleşmiş, halkın mücadelesini dile getiren eserler arasında yerini alır. Burada Anadolu ozanlarının sesi, modern şiirin biçimiyle buluşur. Yiğitler, bu yönüyle Cahit Külebi’nin lirizmini, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in toplumcu çizgisiyle yan yana getiren bir şiir damarı açmıştır. Yiğitler’in eserlerinin önemli bir kısmı, halk kültürünü derlemek ve yeniden yazmak üzerine kuruludur. Nasreddin Hoca kitapları, Türk Halk Masalları Serisi ve “101” başlıklı derlemeleri, folklorun yalnızca bir arşiv çalışması olmadığını; yeniden üretilebilen, çağdaş nesillere aktarılabilen canlı bir damar olduğunu ortaya koyar. Onun halk edebiyatına katkısı, derleyici kimliğiyle sınırlı değildir: bu masalları, şiirleri ve hikâyeleri yeniden kurgularken sade ve akıcı bir dil kullanmış, halkın sözlü belleğini yazılı kültüre aktarmıştır. Bu çabası, Anadolu’nun sözlü geleneklerini unutulmaya karşı koruyan bir direniş olarak da okunabilir. O nedenle Yiğitler, yalnızca modern edebiyatın değil, folklorun sürekliliğini sağlayan köprü şahsiyetlerden biridir. Yiğitler’in edebiyata bakışı, öğretmenlik mesleğiyle doğrudan ilişkilidir. Onun için yazmak, aynı zamanda öğretmekti. Öğretmenim adlı romanı bu anlayışın en somut yansımasıdır: Anadolu’nun köy okullarında öğretmen–öğrenci ilişkilerini, halk geleneklerini, köy yaşamının dilini ve ritüellerini edebi bir kurguya dönüştürür. Öğrencilerine yalnızca ders anlatmadığını, “öğretmence duyuyorum” diyerek şefkatle yaklaştığını şiirlerinde dile getirir. Eğitimcilik, onun edebiyatının özüne sinmiş bir damar olarak karşımıza çıkar. Yiğitler’in üretim alanı yalnızca kitaplarla sınırlı değildir. 1980’lerde TRT’de hazırladığı çocuk programları, yazdığı senaryolar ve kültürel içerikli yayınlar, onun edebiyatı geniş kitlelere ulaştırma çabasının bir başka boyutunu temsil eder. “Azmi ile Cezmi” gibi çocuk dizileri, “Tarihten Sayfalar” gibi kültürel programlar aracılığıyla hem pedagojik hem de estetik bir işlev yüklenmiştir. Bu yönüyle Yiğitler, yazının ötesinde, görsel-işitsel kültürün de öğretmeni olmuştur. H. Zekâi Yiğitler’i değerlendirirken, onu tek bir kategoriye hapsetmek mümkün değildir. Şiirlerinde bireysel lirizm ile toplumcu gerçekçiliği birleştirir; romanlarında folklorik unsurları çağdaş kurguyla harmanlar; derlemelerinde ise halkın belleğini kayda geçirirken kendi estetik yorumunu katar. Eleştirel bakışla söylemek gerekirse, onun en büyük katkısı “geçiş alanları” yaratmasıdır: çocuk şiiri ile modern şiir arasında, halk edebiyatı ile çağdaş edebiyat arasında, eğitimcilikle yazarlık arasında… Türk edebiyatı tarihinde Yiğitler, belki anaakım yazarları kadar anılmıyor; fakat onun yaptığı iş, halkın sesini ve çocukların düşlerini modern edebiyata taşımak oldu. Bu yönüyle bir boşluğu doldurdu, bir köprü kurdu. Onu daha derinlemesine anlamamıza vesile olan akademisyen Rabia Gülistan Okutan’a ayrıca teşekkür etmek gerekir. Hazırladığı sempozyum bildirisi, Yiğitler’in hayatını, eserlerini ve sanatsal kimliğini sistemli bir çerçevede sunarak bu çok yönlü şahsiyeti edebiyat tarihine kalıcı biçimde kazandırdı. Bugün, doğum gününde, H. Zekâi Yiğitler’in mirasını yeniden hatırlıyoruz: çocukların gözlerinde bir umut, halk masallarında bir bilgelik, şiirlerinde bir özgürlük tutkusu, dersliklerde bir öğretmen sesi ve radyo dalgalarında yayılan bir kültür hafızası. kafekultur.com/hzy
- Meçhule Giden Vapur: Tarihin Sessizliğinde Bir Roman
Kayıp Bir Gemi, Kayıp Bir Zaman 1919 yılının ilk ayları… Anadolu’nun üzerine çöken karanlık, yalnızca işgallerin ve savaşların değil, aynı zamanda insanların hayatlarını kuşatan belirsizliğin karanlığıdır. “Meçhule Giden Vapur”, tam da bu karanlıkta kaybolan bir geminin hikâyesini merkeze alarak, bireysel kaderlerle toplumsal tarihin kesiştiği noktayı yeniden kuruyor. Edremit Limanı’ndan kalkan Seza-Nur, ilk bakışta sıradan bir ticaret ve yolcu vapurudur. Ama güvertesinde taşınan yükler yalnızca zeytinyağı varilleri ya da yolcu sandıkları değildir. Gemi, bir kasabanın hayallerini, korkularını ve sessiz çığlıklarını da sırtına alır. İkinci seferinden sonra ortadan kaybolması ise romanın dramatik eksenini kurar: kaybolan yalnızca bir vapur değil, dönemin ruhunu yansıtan bir simgedir. Yazınsal Gelenekle Bağlantılar Türk edebiyatında tarihsel roman geleneği, Tanzimat’tan bu yana farklı biçimlerde var olmuştur. Ahmet Mithat’ın tarihsel olayları hikâyeleştiren eserlerinden Halide Edib’in işgal günlerini anlatan romanlarına, Yakup Kadri’nin “Yaban”ına kadar geniş bir çizgi vardır. “Meçhule Giden Vapur” bu çizgiye eklemlenirken, onlardan ayrıldığı noktalarla da dikkat çeker. Halide Edib, işgali yaşayan bireylerin duygularını ve toplumsal direnişi ön plana çıkarırken; Yakup Kadri daha çok “aydın–halk çatışması”nı merkez alır. “Meçhule Giden Vapur” ise bireysel dramla toplumsal hafızayı bir araya getiren farklı bir yöntem izler. Bir geminin kayboluşunu eksen alarak, tarihin belirsizliğini edebiyatın belirsizliğiyle buluşturur. Mekânın Belleği Edremit, romanın gerçek başkahramanıdır. Çarşıları, taş evleri, limanı ve zeytinyağı kokusu roman boyunca hissedilir. Yazar, mekânı yalnızca fon olarak değil, yaşayan bir varlık olarak işler. Edremit’in sokaklarında yankılanan ayak sesleri, kahvelerdeki fısıltılar, hükümet konağının önünde biriken kalabalık, kasabanın ruhunu yeniden kurar. Aynı zamanda Ayvalık, İzmir ve İstanbul da romanın coğrafyasında belirir. Bu limanlar arasındaki geçişler, hem ticaret yollarını hem de dönemin siyasi–kültürel gerilimini okura hissettirir. Karakterler ve Semboller Romanın merkezinde Banker Ali Rıza Bey vardır. Onun şahsında, imparatorluğun çözülüş yıllarında ekonomik güç ile toplumsal itibar arasındaki kırılgan bağ işlenir. Ali Rıza Bey, vapuru yalnızca bir yatırım olarak değil, aynı zamanda kendi adını ve soyunu geleceğe taşıyacak bir simge olarak görür. Fakat kayboluş, onun hayalini de, kasabanın güven duygusunu da sarsar. Yan karakterler —mürettebat, yolcular, aileler— tarihsel tabloyu tamamlar. Bu karakterler aracılığıyla roman, bir gemide rastgele bir araya gelmiş insanların aslında aynı kader çizgisine bağlı olduklarını gösterir. Seza-Nur’un kendisi de bir karakter gibi işlenmiştir. Gövdesi, uğultusu, sisler içindeki silueti, bir roman kişisi gibi konuşur, susar ve kaybolur. Belge R omanla Anı Arasında Roman, betimlemelerdeki yoğunluk ve atmosfer kurmadaki başarısıyla öne çıkar. Yazar, tarihsel olayları didaktik bir üslupla değil; gündelik hayatın ayrıntılarından süzerek verir. Bu yönüyle roman, “belge roman” ile “anı roman” arasında bir yerde durur. En dikkat çekici yönlerden biri de cevapsızlıkla kurulan anlatımdır. Vapurun akıbeti bilinmez; resmi raporlar sessizdir, söylentiler eksiktir. Yazar bu boşluğu doldurmaz, aksine okuru boşluğun kendisiyle yüzleştirir. Böylece tarih ile edebiyat arasında ince bir köprü kurulur: bazen tarihin veremediği yanıtı edebiyatın sessizliği verir. Belleğin Romanı “Meçhule Giden Vapur”, kaybolan bir geminin hikâyesi üzerinden kolektif belleğin kırılganlığını açığa çıkarır. Bir kasabanın hafızasında yıllarca süren fısıltıları, eksik anlatıları, yarım kalan cümleleri işler. Bu yönüyle roman, yalnızca bir dönemi değil, bellek ile unutma arasındaki gerilimi de anlatır. Okur, sayfalar ilerledikçe vapurun kayboluşuna değil, kayboluşun yankısına tanık olur. İşte bu yankı, romanın asıl gücünü oluşturur. kafekultur.com/cemilyavuz
- 14 Gün Kala 141414 Kitap
Bazı kampanyalar indirim değil, ürünün kendisidir. “Bitime 14 Gün Kala 141414 Kitap” böyle bir çağrıdan doğdu. Bu yalnızca bir geri sayım değil; kendimize yaklaşmak için çizdiğimiz edebi bir daire. Seçimleriniz bu dairenin tam ortasında. Onlar, kitapların arasında gezen, sayfalar arasında görünmeden kalan, ama her cümlede bizi gözetleyen bir sessizliktir. Onun kim olduğunu biz de bilmiyoruz belki, ama biliyoruz ki bu kitaplar onun aynaları. Ve her biri çatlak da olsa, içimizden geçen ışığı yansıtıyor. Kafekültür olarak yalnızca kitap yayımlamıyoruz; zamanın kırık aynasını birleştiriyoruz. Bu 141414 kitap arasında Camus’nün vicdanı, Mevlana’nın sessizliği, Cecile’in kayıp hatıraları, Che’nin gözleri, Freud’un tenhaları, Halil’in soruları, Cibran’ın ateşi var. Her biri bir hayatın kenarına not düşülmüş gibi. Günlük değil, zaman dışı metinler bunlar. Kalan 27 gün değil sadece, kalan 141414 yolculuk. Bugün, kitaplar sizi çağırmıyor. Siz çağrılısınız. Bitmeye yaklaşan yalnızca yaz değil; belki de görmeyi ertelediğimiz kendimiz. Raflardan inmeyen kitaplara, sessizce elinizi uzatın. Şimdi biz o eli tutmazsak, sadece bir okur değil; bir tanık, bir fail olarak eksileceğiz. Bu 141414 kitaplık seçkiyi sizin için değil, sizin yerinize bıraktık. Gözden önce kalbe görünmek için. Hazırsanız başlayabiliriz. FELSEFE & DÜŞÜNCE İnsan neden düşünür? Çünkü başka çaresi yoktur. 100 Terimde Felsefe – Zihin atlasınız. 100 kavramla felsefeyi hızla ama derinlemesine tanıyın. Albert Camus: Özgürlük ve Devrim – Camus’nün ayakta kalan tek tarafı: dik duruşu. Aforizmalar – Her biri bir tokat gibi kısa, yankısı uzun. Grizu: Postmodernizm, Epistemolojik Çöküş – Düşünce denen yapı grizu gibi çökerken... Kuşku Çağı – Doğrunun yerini sorular aldı. Lacan: Açık Özne – Kim olduğunu zannediyorsan, orada dur! Küçük Prens ve Felsefe – Çocukluktan kalma sorulara yetişkin cevapları. Y Kuşağı için Sosyoloji Sözlüğü – Kim olduğumuzu anlamak için: terimler, devrimler, travmalar. Yaşamak – Düşünmek yaşamaksa, bu kitap düşüncenin ta kendisi. AŞK & DUYGU Aşk, yaşanmazsa zaten yoktur. Aşk: Giriş, Gelişme ve Sonuç – Aşkı anlatan değil, yaşayan bir metin. Aşık ile Maşuk – Sadece sevgili değil, aradaki yol da aşktır. En Güzel 100 Aşk Şiiri – Aşkın en güzel hâli: dize dize. Sen Sarıldın, Kış Bitti – Sarılmak bir devrimdir. Ernestine – O bir kadındı. Ya da bir hatıraydı. Karıma Mektuplar – Aşkı yazmak, yaşamaktan ağırdır. Kırmızı Zambak – Bir çiçek gibi narin, bir roman gibi acı. Üzerime Gölgen Düşmüştü, Sen Güneştin – Bir metafor, bir hayat. EDEBİYAT & ÖYKÜ Hayatı anlamak zor; öyküyle kolaylaşır. 36 Baharı – Bahar mıydı gelen, sürgün müydü? Cecile – Savaşlardan kıyımlardan dökülen kadın portresi. Dünya Edebiyatından 75 Öykü – Her kıtadan ruh halleri. Türk Edebiyatından 50 Öykü – Bizden hikâyeler, biz gibi. Yeni Öyküler – Yalnızlık artık daha çağdaş. Öykü Var Okursan – İsmiyle müsemma. Yeni Roman – Ne anlatırsa anlatsın, anlatmak biçimdir. Reşat Enis – Tozlu Raflardaki Gölge – Arşivde kalmaması gereken bir hayalet. TARİH & BİYOGRAFİ Geçmiş geçmedi. Kitapla geri gelir. Direniş Che – İkon değil insan. Edremit Kaymakamı Hamdi Bey – Tarihin içinden yürüyen vicdan. Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer – Bazı "cinayetler" sadece insanı değil, rejimi hedef alır. Einstein’a Mektup – Zekâya yazılmış zarif bir dilekçe. Garcia’ya Mektup – Git denir, ama nereye? Reverdy – Şairin gölgesinde. Saint-Exupéry Toplu Eserleri – Uçurum ve yıldız arası bir adamı tüm kitapları. Moğolistan – Türk tarihinin steplerdeki yankısı. KADIN Beden sadece ten değildir. Kadının 100 Adı – Adları çoğaldıkça sesi yükselen kadınlar. Kadınlar Apartmanı – Acıyla yazıyla yükselen iç sesler. Kadın Hakları Evrensel Bildirgesi – Sadece bir belge değil, bir eşik. Ensest – Söylenmeyeni söyleyen metin. Ruhdanlık – Ruhun giydiği ince örtü. Ten Nedir ki? – Tenin altı, dilden fazlasıdır. Kadınlar ve Sigmund Freud – Anlamak mı, çözümlemek mi? İNANÇ & ANLAM İnanç sadece tanrılara değil; insanadır da. Ahmet Hulusi Efendi – Bir halk şeyhinin hikâyesi. Din – İnancı tanımak için önce adıyla yüzleşmek gerek. Ateizm – Yalnızca inanmamak değil, düşünmektir. Ateizm Ateist Filozofların Son Sözleri – Son söz her zaman inançla ilgilidir. Mevlana ve İnsan – Bir dönen adam, sabit bir hakikat. Dinlerin Sonu – İnanç devrimi mümkün mü? SOSYAL & GÜNCEL Kimi kitap deneydir, kimi deneydir kitap. Deney – Okuyucunun sınırlarını test eden kurmaca. Y Kuşağı için Sosyoloji Sözlüğü – Sorgulayan bir kuşağın öfkeli sözlüğü. Y Kuşağı’ndan Öyküler – Sosyal medyanın ötesinde duygular. Milyar Yılda Devrialem – Kozmik bir zaman yolculuğu. Son olarak 272727 kitabı size her şekilde temin edebiliyoruz. Yeter ki aradığınız kitapların listesini %51 indirimle almak için bize ulaşın: iletisim@kafekultur.com whatsapp 05363265902 # kafekultur.com #51kitap #Temmuz #Kafekültür #YazMolası #KitapBağımlılığı #YazOkumaları #KitapsızOlmaz #RuhunaİyiGelir #KitapAşkı #SıcakYazSıcakKitap #OkumakÖzgürlüktür #KitapMolası #SerinBirSayfa #KampanyaVakti #SınırlıStoklarla #KütüphaneniGenişlet #YazlıktaKitapVar #OkumakDeğiştirir #YavaşlaVeOku #KitaplaTatildeyim #YazınEnGüzelHali #OkumaAlışkanlığı #KitapKeyfi #HayatBirKitap #KitapSeverlerBuraya #YazdaBirBaşka
- Sinan Kahyaoğlu’nun Yeni Yolu
Kaz Dağı Bilgesi Dijitalde: Sinan Kahyaoğlu’nun Yeni Yolu Kazdağları’nın eteklerinden yükselen bilgelik, bugün yalnızca köy meydanlarında ya da kitap raflarında değil, aynı zamanda dijital dünyanın akışkan mecralarında da görünür olmaya başladı. Sinan Kahyaoğlu, yıllardır Anadolu kültürünü, felsefesini ve mitolojisini ele alan çalışmalarıyla tanınıyordu; şimdi ise resmi Instagram profili aracılığıyla bu birikimini daha geniş bir toplulukla paylaşmaya yöneliyor. Kahyaoğlu’nun profili, “Kaz Dağı Bilgesi Tahtakuşlarlı Eğitimci-Yazar” ifadesiyle açılıyor. Bu, salt bir tanım değil; doğa ile tarihin, gelenek ile çağdaşlığın, kökler ile gelecek arasındaki bütünleşmenin özeti. Henüz yeni olan bu profil, sosyal medya hızının peşine düşmektense, bilgiyi sakince ve derinlikli bir şekilde aktarma arzusunu temsil ediyor. Dijital Dünyada Bilinçli Bir Durak Kafekültür’de yayımlanan söyleşilerinde ve eserlerinde vurguladığı gibi Kahyaoğlu, modern yaşamın sürekli hız ve tüketim çağrısına karşı bir “duruş” geliştiriyor. Bak Hele kitabında zaman üzerine yaptığı felsefi okumada şu cümle dikkat çekiyor: “İnsan şimdiki An’da yaşar. Yani ömür An’dır. İnsan An’da yaşar. Bunu ömür bir gündür o da bu gündür diye ifade etmişlerdir. Her An farklıdır.” Bu yaklaşım, Instagram’daki varlığının da ruhunu belirliyor: anda kalmak, kökleri unutmadan bugünü yaşamak. Çağdaş Yaşama Eleştiriler Sinan Kahyaoğlu’nun eserlerinde çağdaş dünyaya yönelttiği eleştiriler, yeni dijital yolculuğunu da anlamlı kılıyor. Tahta Kılıç ’ta, modernleşme ve kentleşmenin getirdiği kopuşları şöyle dile getiriyor: “Teknolojinin gelişmesi tahta biçme işini değiştirmiştir… Kapalı bir hayatları olan Tahtacılar kentleşmişlerdir. Bugün bile esnaflık ve memurluk yaygındır. Fakat ekonomik ilişkilerin karmaşıklaşmasıyla kültürden kopuş da hızlanmıştır.” Bilgeliğin Dijital Yansıması Kahyaoğlu’nun yeni Instagram profili, bu eleştirel ve bilinçli yaklaşımı dijital farkındalıkla harmanlama potansiyeline sahip. Takipçilere yalnızca doğa ve tarih bilgisi sunmakla kalmıyor; aynı zamanda “nasıl daha bilinçli yaşanır, nasıl kültürel süreklilik korunur” sorularına da yanıt aratıyor. Onun sözleriyle, “Doğa modern insan için bir seraptır” — ama bu serabı gerçeğe dönüştürmek, dijital çağda da mümkündür. Fotoğraflar, kısa yazılar ve küçük alıntılar, hızla akıp giden gündelik akış içinde köklere tutunmanın bir yolu olabilir. Sonuç Sinan Kahyaoğlu’nun eserleri ve yeni dijital profili birleştiğinde ortaya çıkan şey şudur: bilgelikle yoğrulmuş bir dijital farkındalık çağrısı. Zeytin ağaçlarının kökleri gibi derine uzanan, Sarıkız efsanesi gibi halkın belleğinde yer eden, Tahta Kılıç gibi kültürün sertliğini ve direncini temsil eden bir duruş… Bu yeni Instagram profili, sadece bir tanıtım aracı değil; çağdaş yaşamın eleştirilerini, kültürel kökleri ve dijital bilinci birleştiren bir dijital mekân. www.instagram.com/sinan.kahyaoglu
- Zamanın Büküldüğü Eşikler: İlker Selman Romanlarında Bilim, Bellek ve Beden
Türk edebiyatında bilimkurgu, uzun yıllar boyunca dar bir alanın, birkaç cesur kalemin yürüdüğü bir patika oldu. Bu patikada, hem genç okurun hayal gücüne hem de yetişkin okurun düşünsel derinliğine seslenebilen yazar sayısı azdır. İlker Selman, işte bu az sayıdaki isimden biri olarak, romanlarında zamanı büküp belleği yeniden inşa eden, bilimi yalnızca bir tema değil, aynı zamanda bir varoluş meselesi haline getiren bir yazar. Onun kaleminde teknoloji, tarih kadar kadim; ekoloji, bilim kadar stratejik; beden, toplum kadar karmaşık bir alandır. “Vordonisi”nin dalgaları arasında geçmişle yüzleşir, “Khora”nın topraklarında doğanın ikinci şansını arar, “Ribozom”un mikroskobik evreninde ise hücrelerimizin sakladığı hikâyelerle tanışırız. Selman’ın romanları, tür sınırlarını aşan, edebi ve düşünsel düzlemleri buluşturan birer keşif yolculuğudur. Bir Yazar, Üç Dünya, Tek Mesele İlker Selman, son yıllarda Türk edebiyatında özellikle gençlik ve bilimkurgu türünde açtığı özgün yolculukla dikkat çeken bir yazar. Onun kaleminde bilim yalnızca bir araç değil, aynı zamanda bir bellektir; zaman yalnızca geçip giden değil, bükülebilen bir hakikattir; karakterler ise yalnızca kurgu değil, yaşadıkları toplumun bilinçaltından süzülen temsillerdir. "Vordonisi", "Khora"; ve "Ribozom"; gibi serileriyle Selman, okura hem bir anlatı deneyimi hem de bir düşünsel keşif alanı sunar. Bu yazıda İlker Selman’ın romanlarını, bilimkurgu ile tarih, ekoloji ile etik, biyoteknoloji ile birey arasındaki çetin gerilimlerde nasıl kurduğunu, tematik yoğunlukla ve edebi derinlikle tartışacağız. Vordonisi: Zamanda Yara Açmak “Vordonisi”, yalnızca batık bir adanın yeniden yükselmesi değil, aynı zamanda bastırılmış olanın, unutulmuş geçmişin su yüzüne çıkmasıdır. Romanın iki cildi, klasik anlamda bir gençlik anlatısından yola çıkar, ancak çok geçmeden bizi bir Bizans freskinin içine çeker. Heybeliada’nın tanıdık taşlarında dolaşan kahramanlar, bir şimşekle bin yıl geriye savrulur. Bu dönüşüm, Selman’ın zaman kavramına yaklaşımını da ortaya koyar. Zaman onun için düz bir çizgi değil, dairesel bir akıştır; Einstein’ın bükülmüş uzay- zaman teorisi burada hem bir metafor hem de olay örgüsünü taşıyan temel direk olur. Karakterlerimizin Bizans dönemine taşınması, aslında belleğin bedene sirayet etmesidir. Adalı gençler, geçmişin yargılayıcı gözleriyle karşı karşıya gelirken, aynı zamanda kendi kültürel köklerini sorgular. Kadim Rumca isimler, karakterlerin geçmişle özdeşleşmesi kadar, kimliğin yeniden inşasıdır. Selman’ın en güçlü yönlerinden biri de kadın karakterlerini edilgen nesnelerden özerk özneler haline getirmesidir. Candan’ın liderliği, Meral’in sezgisel gücü ve Sevil’in iç görüsü, adeta romanın ahlaki pusulasını belirler. “Vordonisi”, bir macera anlatısı gibi başlasa da, sonunda okuruna şu soruyu sordurur: Geçmişe ait olan ne zaman biter, ne zaman yeniden başlar? Khora: Genetiğin Eşiğinde Bir Utopia “Khora” serisi, bilimkurgu edebiyatının ekolojik damarını besleyen nadir Türkçe metinlerden biridir. Tatolya adında, doğayla uyumlu bir düzen kurmaya çalışan bir toplumun hikâyesini okuruz. Ancak bu düzen, teknolojik yetkinlik kadar etik kararlara da muhtaçtır. Khora evreninde, genetik mühendisliğin yarattığı “ototrof” canlılar aracılığıyla sürdürülebilir bir yaşam hedeflenir. Burada İlker Selman, doğanın kendi döngüselliğini taklit eden bir bilim tasavvuru geliştirir. Fakat bu ütopya, yalnızca dış tehditlerle değil, insan doğasının açgözlülüğüyle de sınanır. Tatolya'nın iç çatışmaları, teknolojik gelişmenin daima insan eliyle sınırlandığını gösterir. Dil ve doğa arasında kurulan bağ da önemlidir. “Khora”, Yunanca’da "boşluk" ya da "mekân" anlamına gelir. Bu, romanın doğayla kurduğu ilişkinin metaforudur: Yer kaplayan, ama içi potansiyelle dolu bir boşluk. Selman bu seride doğa bilimleri ile felsefeyi iç içe geçirir. Ekolojik felaket sonrası doğaya dönmek, aynı zamanda insanın kendi ontolojik boşluğunu doldurma çabasıdır. Ribozom: Hücrenin İçinden Hikâyeye İlker Selman’ın en bilimsel serisi belki de “Ribozom”dur. Adını hücredeki protein sentezinden sorumlu organelden alan bu seri, DNA, genetik hafıza, kimlik ve biyoteknoloji gibi ileri bilim konularını romanlaştırır. Burada hikâye artık bireyin bedeninde yaşanır; karakterler yalnızca olaylara değil, kendi hücrelerine de tanıklık eder. “Ribozom: Döngüye Düşen Gölge”, bir DNA kartı aracılığıyla geçmişte yaşanmış olayların yeniden görüntülenmesini konu alır. Bu kurgu, belleğin artık yalnızca zihinsel değil, genetik bir fenomen olduğunu savlar. Seri ilerledikçe, bilginin etik boyutu ve bilimin sınır tanımayan tutkusu ana mesele haline gelir. “Gümüşkaya” ve “İçimdeki Ateş” gibi devam kitaplarında, Selman’ın karakterleri artık bilim insanı değil, adeta modern zaman kahramanlarıdır: Bilim ve vicdan arasında ezilen birer figür. “Ribozom”, genç okura yönelik yazılsa da, içerdiği bilimsel doğruluk ve kuramsal temel, onu her yaş grubuna hitap eden nadir eserlerden biri yapar. Roman yalnızca teknolojiyi değil, bilginin nasıl kullanıldığına dair derin bir etik tartışma da içerir. Temalar Arasında Köprüler: Zaman, Doğa ve Bilgi Üç seri farklı zamanlarda, farklı teknolojilerle ve farklı karakterlerle yazılmış gibi görünse de, Selman’ın yazarlık bilinci onları birbirine bağlar. Ortak temaları şu şekilde özetleyebiliriz: Zaman: Vordonisi’de bükülür, Khora’da yavaşlar, Ribozom’da genetik belleğe dönüşür. Doğa: Vordonisi’de mitolojik bir manzara, Khora’da ekolojik bir ütopya, Ribozom’da biyolojik bir gerçekliktir. Bilgi: Tüm romanlarda bilgi hem bir kurtuluş hem bir tehdit unsuru olarak yer alır. Bilgiye ulaşmak kolaylaşsa da, onu nasıl kullandığımız asıl meseledir. Selman, bu temaları işlemede ne yalnızca didaktik olur, ne de salt macera peşindedir. Onun amacı, düşünmeye teşvik eden ama duygusal bağ kurmayı da ihmal etmeyen romanlar yazmaktır. Bu sebeple eserleri yalnızca gençler için değil, yetişkinler için de güçlü bir okuma deneyimi sunar. Türk Bilimkurgusunda Bir İzlek Kurmak İlker Selman’ın romanları, yalnızca edebi bir başarı değil, aynı zamanda kültürel bir katkıdır. Türkiye’de bilimkurgu, hâlâ hak ettiği ilgiyi görmemişken, Selman hem anlatı biçimiyle hem de tema seçimiyle bu alanı derinleştirmiştir. “Vordonisi” ile tarihle, “Khora” ile doğayla, “Ribozom” ile bilimle kurduğu bağ, bize gösteriyor ki İlker Selman’ın edebiyatı bir köprü edebiyatıdır. Bilgiyle duyguyu, geçmişle geleceği, bireyle toplumu birbirine bağlayan bir köprü. Bu köprüden geçmek isteyen her okur, kendini bambaşka bir ufukta bulacaktır. GÜLENDAM SİR SOKULLU #ilkerselman #vordonisi #khora #ribozom #bilimkurgu #fantastik #türkfantastik #türkbilimkurgu #roman #yeniroman #kitapönerisi #kitaptavsiyesi #okudumbitti #kütüphane #kitapkurdu #kitapsever #kitaplar #kitapokumak #kitapönerileri #kitapöner #okumakgüzeldir #okumahalleri #edebiyat #türkedebiyatı #okumasevgisi #okumakşart #yazar #kitapalıntısı #bookstagramturkey #kafekültür kafekultur.com/ilkerselman
- Gezgin Martı bugün doğdu... "Martılar hep benimle, her yerdeler."
Özlem Güzelharcan 🌀 “Bir yazar düşünün; suyun ortasında doğmuş, sözcüklerin kıyısında büyümüş…” Bugün 15 Temmuz. Özlem Güzelharcan’ın doğum günü. Ama bu bir pasta-krema kutlaması değil. Bu, hayatı anlamaya çalışan soruların, ve onlara verilen şaşırtıcı, içten, edebi ve hafif yaramaz yanıtların günü. 📚 Marmara’nın ortasında doğdu. ✍️ Venedik’te sabahladı. 🌊 158 gün ıssız bir adada yazmaya devam etti. 🎹 Ve sonunda “Piyano Tarlası”na dönüştü bütün hayal gücü. 🎈Şimdi sizi 10 soruda yazgı, rüya, yazı, acı, babalar, martılar, vampirler ve makarnayla dolu bir evrene davet ediyoruz. 🍼 Sahi, insan doğar doğmaz hayatına anlam katan bir hikâyeye mi başlar? Seninki Marm ara Denizi'nin ortasında başlıyor . Bunu gerçekten doğumunla birlikte yazgına çizilen bir satır olarak mı görüyorsun ? Sanırım öyle. Ben bir cuma sabahı ezan vaktinde doğmuşum. Hoca bağırdıkça ben de bağırmışım. Sonra tam bir gün boyunca hiç susmamış, uyumamış, hep ağlamışım. Hastanede genç bir kadın benle birlikte ağlayan annemin yanına gelerek “Üzülme, benim de ilk çocuğum ölmüştü!” demiş. Sonraki gün de hiç sesimi çıkarmadan tam bir gün uyumuşum. İnsan hayata böyle tantanalı başlayınca düşünmeden edemiyor, belki de doğumumuzla birlikte yazılan bir yazgımız ve o yazgımızın çeşitli türlerde uzunlu kısalı, büyük küçük çizgileri vardır. 🚢 Venedik mi, Varanasi mi, Kadıköy mü? Hayatının üç “su şehri”ne de dokunmuşsun. Eğer her biri birer duyguysa; hangisi aşk, hangisi ölüm, hangisi doğum olurdu? İçinde üç büyük nehir olan bir şehirde yaşıyorum. Suya yakın olmayı, suyla haşır neşir olmayı seviyorum. Öykülerimde de nehir temasını çokça kullanıyorum. Kadıköy kişisel aşk tarihimde önemli bir yer tutuyor, o yüzden aşk için onu seçeyim. Venedik’e tem dört kez gittim ve her seferinde şehirde hiç uyuyamadan sabahladım, güneşin doğuşunu izledim. Hep öyle oldu; plansız, hesapsız kitapsız. Şimdi düşününce garip geliyor, sanki uyursam ölecekmişim gibi. Oraya da ölüm diyelim o vakit. Varanasi’ye doğum kalıyor. Oraya hiç gitmedim ama Hinduizm için kutsal bir şehir olduğunu biliyorum. Hindular burada ölürlerse reenkarnasyondan kurtulup tanrı ile bir olacaklarına inanıyorlar. Bense burada reankarne olmayı seçip doğum diyeyim. Bence orada ölüm, suyun akışı gibi, son değil, aksine devam eden bir hikâye. 💥 “Nefesini Yitiren Akademisyen” Poe’nun 19. yüzyılında sıkışıp kalmış gibi... Sen hiç, kendi yazdığın bir karakterin tuhaf dünyasında yaşamaya devam ettiğini hissettin mi? Elbette. Bütün karakterlerim kendi evrenlerinde yaşamaya devam ediyorlar. Mesela Misafirver’in Nilgün Marmara’sı hala edebiyat ile iç içe olmalı. Muhtemelen hala garip rüyalar görüyor. Unutma Nehri’nin Agnesa ile Mesut’u belki seneler sonra yeniden bir araya gelecekleri günü bekliyorlar. Anne Yarısı’ndaki Funda’nın karlı yılbaşı akşamı nasıl geçti, merak ediyorum. Tarotçu Feriha’nın kapısını kimler çalıyordur kim bilir. Mehmet Sezgin, Bütün Şehir Yalan Söylüyor’un sonunda hayatının şokunu yaşamıştı. O da o dünyada sıkışıp kaldı. Öykülerimi net bir sona bağlamamayı seviyorum bu yüzden. Umarım okurlar da benim gibi içlerinde o karakterleri yaşatmaya devam ediyorlardır. 👨👧 “Ben Robot Değilim” diyen babana karşılık, sen hangi yönünle ‘insan’ olduğunu en çok hissettin? Ve sahi, babaların kalbi Candy Crush gibi mi çalışır? İnsan en çok acı çektiğinde insan olduğunu hissediyor sanırım. Tüm o hayal kırıklıklarında, sıkıldığımız, bunaldığımız, bocaladığımız, aidiyet krizine girdiğimiz, hayatı ve kendimizi sorguladığımız anlarda… Babaların kalbi değişik çalışıyor. Geçenlerde henüz yayımlanmamış yeni bir öykümü okuttum ona. Okuduktan sonra ağladı. İkimiz de böyle bir tepki beklemiyorduk. Öyküde yazdığım insanların ve mekânların kendi kişisel tarihimize ait izlerini ben söylemeden gördü, hissetti. Bu anlamda Candy Crush benzetmesi mantıklı gibi görünüyor. Babalar genelde görünürde katı, stratejik ve sessiz; ama bir eşleşme olduğunda, yani bir duygu içlerinde tam da yerini bulduğunda, kalpleri domino gibi patlıyor, rengârenk oluyor. Genelde duygularını saklıyorlar ama bir şey tetikledi mi sanki tüm taşlar yerinden oynuyor. Sessizce seviyorlar, sessizce özlüyorlar, sessizce gururlanıyorlar. Belki de onun kuşağı için insan en çok derinden anlaşıldığında ve bir başkasını anlayabildiğinde insan olduğunu hissediyordur. 🍽️ “Açık Büfe” öyküsünde hayat seçimleriyle makarna arasında gidip gelen bir karakter var. Sen, bir açık büfede hangisini seçmeyerek hayatta kalırsın? Yemek yemeyi de yapmayı da gereğinden fazla seviyorum (Yengeç burçları beni anlar). Nasıl hayatta kalırım? Açık büfede herkesin övgüyle anlattığı ama benim sonradan mideme dokunacağını bildiğim bir şeyi seçmediğimde ya da hayatın bana ısrarla sunduğu ama benim içime sinmeyen yolları reddettiğimde… ya da "mükemmel görünmek zorundayım" salatasını almadığımda mesela. Çünkü doymak, kusursuz görünmekten daha yaşamsal. 🌊 Issız bir adaya gerçekten düştüğünü hayal etsek... Kırık gözlük camı, eski bir kitap ve bir anı mı seni kurtarırdı? Yoksa “Help” yazısı hâlâ sende bir yazı yazma dürtüsü mü? Issız bir adada asla yazdığım öyküdeki karakter kadar güçlü ve azimli olamam gibi geliyor, muhtemelen çok kısa sürede kederli budalalıklarımı sayıklayarak ölür giderdim. “Help” bir yazma dürtüsü, kesinlikle. Elime ne geçerse yazmaya devam ederdim çünkü benim için yazmak, insanın var olduğunu kendine ispat etme biçimi. Yalnızca belki biri görür diye değil, aynı zamanda “bakın ben hâlâ buradayım” diyebilmek için. Yani kurtarılmasam da yazardım ve yazdıkça, o ada o kadar da ıssız olmazdı sanırım. 🎹 “Piyano Tarlası” başlığındaki paradoksal şiirsellik çok dikkat çekici. Bu metaforu hayatının hangi anına dair bilinçli olarak seçtin? Ben hayal gücü oldukça yüksek biriyim ve bu yönümü de çok seviyorum. Çocukken sahip olmayı istediğim şeyleri rüyalarımda hep gani gani sahipken görürdüm kendimi. Hala bir şey değişmedi. Rüyalarım hep çok renkli, gizemli, çok boyutlu ve ilginç. Bir şeyi düşündüğümde veya istediğimde onu çok farklı şekillerde, âlemlerde hayal edebiliyorum. Sanırım öyküyü yazarken rüyalarımı referans aldım. 🎭 “Ultra Milyoner M. S. Şahincikeskin’in Sahibi” adlı öyküdeki gibi; çok parası olan ama hikâyesi olmayan birine, ilk hangi kelimeyi öğretirdin? “Dinle” 🕳️ “Zaman Yolculuğu”, “Komplo Teorisi”, “Hayalet Ütücüsü” gibi öykü başlıkların birer kısa film ismi gibi. Hangisini gerçekten çekmek isterdin ve başrolünde kimi oynatırdın? Bu aralar -42. yaşımı usanmadan, çocuksu bir heyecanla karşılarken- Interview With the Vampire dizisini izliyorum. Vampir Lestat ile Zaman Yolculuğu güzel olurdu yani. 🎂 Bugün doğum günün. Seni doğururken annene eşlik eden martılar, 6.45 vapuru ve Nermin Hanım şimdi nerede sence? Hâlâ yazdıklarına fısıldıyor olabilirler mi? Martılar hep benimle, her yerdeler. Şu an bu söyleşinin fonunda bağrış çağrış bize eşlik ediyorlar mesela. Martıların, güvercinlerin, serçelerin, kargaların, kırlangıçların bol olduğu çok sesli bir mahallede yaşıyorum. Şaman ruhuma çok iyi geliyor bu koro. Eski İstanbul vapurları ya emekliye ayrıldı ya da kendilerine yeni roller buldular. Benim öyküdeki 6.45 vapuru da belki Mudanya’daki Turan Emeksiz vapuru gibi bir restorana dönüşmüştür. Neden olmasın? Nermin Hanım ve diğer tüm karakterlerim de –ölüler dâhil- hayata ve bana fısıldamaya devam ediyorlar. Ne mutlu onlara. kafekultur.com/guzelozlem
- Yüzyılların Filozofu: HENRY DAVID THOREAU
12 Temmuz sabahı, dünya biraz daha sessiz uyanmalı. Çünkü bugün, çamların arasında yürüyen, göllerin yüzeyine düşüncelerini bırakan bir adamın doğum günü. O adam ki, sadece ayaklarıyla toprağa değil, fikirleriyle çağların kalbine basmıştır: Henry David Thoreau. Thoreau, göğsünde bir pusula taşıyan adamdır. Ne yönü kuzeye gösterir onun pusulası, ne de güneye; o pusula yalnızca vicdanı işaret eder. Devletin zorbalığına karşı, bir bireyin içsel ahlakına yaslanan “Sivil İtaatsizlik” ilkesi, onun kaleminden çıkarak yalnızca satırları değil, pek çok özgürlük savaşçısının kaderini de şekillendirmiştir. Ama Thoreau sadece bir başkaldırının değil, aynı zamanda bir çekilişin şairidir. Modern hayatın gürültüsünden, çıkar ilişkilerinin çamurundan kaçarken Walden Gölü’nün kıyısına bir kulübe kurdu. Fakat o kulübe, sadece ahşapla değil, düşünceyle örülmüştü. Ve belki de insanlığın en sessiz ama en derin cümlelerinden biri orada yankılandı: “İnsan, hayatını sadeleştirmeli. Sadeleştirmeli, sadeleştirmeli…” O, doğaya bakarken sadece kuşları değil, özgürlüğü görürdü. Bir ağacın gölgesinde değil, kendi gölgesinde dinlenmeyi bilenlerdendi. Ve onun yürüyüşleri, bedenin değil, ruhun yürüyüşleriydi. Doğa, onun için bir manzara değil, bir vicdan aynasıydı. Toplum, hızla sanayiye ve tüketim çılgınlığına koşarken, o yavaşlamayı seçti. Çünkü biliyordu ki hız, ruhu geride bırakır. Belki de bu yüzden, her çağın en hızlı koşanları bile dönüp onu aradı: Elvis Presley’in gitar tınılarında, Gandi’nin çıplak ayaklarında, Virginia Woolf’un yalnızlığına yazdığı cümlelerde Thoreau’nun yankısı vardı. Thoreau, bugün yaşasaydı yine aynı şeyi yapardı: Vergi ödemez, ama kuşların ötüşüne kulak verirdi. Sistemin dişlileri arasında ezilmek yerine bir su birikintisine şiir yazmayı seçerdi. Ve belki de en çok şunu fısıldardı kulağımıza: “Yaşamak mı istiyorsun gerçekten? O halde başkasının değil, kendi yolunu yürü.” Bugün, Henry David Thoreau’nun doğum günü. O hâlde bir dakika susmalı her şey. Şehir korna çalmamalı, telefonlar titrememeli. Doğa, hafif bir rüzgârla “iyi ki doğdun” demeli. Bizse yalnızca dinlemeliyiz… Çünkü o, “yaşamı iliklerine kadar emmek” isteyenler için hep konuşuyor olacak. kafekultur.com/thoreau #SadeYaşam, #DoğayaDönüş, #Walden, #DoğadaYalnızlık, #GölünKıyısında, #DoğaVeDüşünce, #BasitYaşa, #Yavaşla, #YürümekBirFelsefedir, #YaşamSanatı, #Sivilİtaatsizlik, #DüşünselDireniş, #VicdanHürriyeti, #BireyOlmak, #İtaatEtmeDüşün, #DevleteKarşıBirey, #Sorgula, #SistemDışıYaşam, #ÖzgürlükİçinYalnızlık, #ThoreauRuhu, #HenryDavidThoreau, #AmerikanTransandantalizmi, #DoğaEdebiyatı, #FelsefiYazılar, #ModernKeşiş, #ThoreauTürkçede, #KalemVeAğaç, #YazarınOrmanı, #ThoreauOkumaları, #BirWaldenÖyküsü
- 51 Gün Kala 51 Kitap
Bazı kampanyalar indirim değil, ürünün kendisidir. “Bitime 51 Gün Kala 51 Kitap” böyle bir çağrıdan doğdu. Bu yalnızca bir geri sayım değil; kendimize yaklaşmak için çizdiğimiz edebi bir daire. Seçimleriniz bu dairenin tam ortasında. Onlar, kitapların arasında gezen, sayfalar arasında görünmeden kalan, ama her cümlede bizi gözetleyen bir sessizliktir. Onun kim olduğunu biz de bilmiyoruz belki, ama biliyoruz ki bu kitaplar onun aynaları. Ve her biri çatlak da olsa, içimizden geçen ışığı yansıtıyor. Kafekültür olarak yalnızca kitap yayımlamıyoruz; zamanın kırık aynasını birleştiriyoruz. Bu 51 kitap arasında Camus’nün vicdanı, Mevlana’nın sessizliği, Cecile’in kayıp hatıraları, Che’nin gözleri, Freud’un tenhaları, Halil’in soruları, Cibran’ın ateşi var. Her biri bir hayatın kenarına not düşülmüş gibi. Günlük değil, zaman dışı metinler bunlar. Kalan 51 gün değil sadece, kalan 51 yolculuk. Bugün, kitaplar sizi çağırmıyor. Siz çağrılısınız. Bitmeye yaklaşan yalnızca yaz değil; belki de görmeyi ertelediğimiz kendimiz. Raflardan inmeyen kitaplara, sessizce elinizi uzatın. Şimdi biz o eli tutmazsak, sadece bir okur değil; bir tanık, bir fail olarak eksileceğiz. Bu 51 kitaplık seçkiyi sizin için değil, sizin yerinize bıraktık. Gözden önce kalbe görünmek için. Hazırsanız başlayabiliriz. FELSEFE & DÜŞÜNCE İnsan neden düşünür? Çünkü başka çaresi yoktur. 100 Terimde Felsefe – Zihin atlasınız. 100 kavramla felsefeyi hızla ama derinlemesine tanıyın. Albert Camus: Özgürlük ve Devrim – Camus’nün ayakta kalan tek tarafı: dik duruşu. Aforizmalar – Her biri bir tokat gibi kısa, yankısı uzun. Grizu: Postmodernizm, Epistemolojik Çöküş – Düşünce denen yapı grizu gibi çökerken... Kuşku Çağı – Doğrunun yerini sorular aldı. Lacan: Açık Özne – Kim olduğunu zannediyorsan, orada dur! Küçük Prens ve Felsefe – Çocukluktan kalma sorulara yetişkin cevapları. Y Kuşağı için Sosyoloji Sözlüğü – Kim olduğumuzu anlamak için: terimler, devrimler, travmalar. Yaşamak – Düşünmek yaşamaksa, bu kitap düşüncenin ta kendisi. AŞK & DUYGU Aşk, yaşanmazsa zaten yoktur. Aşk: Giriş, Gelişme ve Sonuç – Aşkı anlatan değil, yaşayan bir metin. Aşık ile Maşuk – Sadece sevgili değil, aradaki yol da aşktır. En Güzel 100 Aşk Şiiri – Aşkın en güzel hâli: dize dize. Sen Sarıldın, Kış Bitti – Sarılmak bir devrimdir. Ernestine – O bir kadındı. Ya da bir hatıraydı. Karıma Mektuplar – Aşkı yazmak, yaşamaktan ağırdır. Kırmızı Zambak – Bir çiçek gibi narin, bir roman gibi acı. Üzerime Gölgen Düşmüştü, Sen Güneştin – Bir metafor, bir hayat. EDEBİYAT & ÖYKÜ Hayatı anlamak zor; öyküyle kolaylaşır. 36 Baharı – Bahar mıydı gelen, sürgün müydü? Cecile – Savaşlardan kıyımlardan dökülen kadın portresi. Dünya Edebiyatından 75 Öykü – Her kıtadan ruh halleri. Türk Edebiyatından 50 Öykü – Bizden hikâyeler, biz gibi. Yeni Öyküler – Yalnızlık artık daha çağdaş. Öykü Var Okursan – İsmiyle müsemma. Yeni Roman – Ne anlatırsa anlatsın, anlatmak biçimdir. Reşat Enis – Tozlu Raflardaki Gölge – Arşivde kalmaması gereken bir hayalet. TARİH & BİYOGRAFİ Geçmiş geçmedi. Kitapla geri gelir. Direniş Che – İkon değil insan. Edremit Kaymakamı Hamdi Bey – Tarihin içinden yürüyen vicdan. Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer – Bazı "cinayetler" sadece insanı değil, rejimi hedef alır. Einstein’a Mektup – Zekâya yazılmış zarif bir dilekçe. Garcia’ya Mektup – Git denir, ama nereye? Reverdy – Şairin gölgesinde. Saint-Exupéry Toplu Eserleri – Uçurum ve yıldız arası bir adamı tüm kitapları. Moğolistan – Türk tarihinin steplerdeki yankısı. KADIN Beden sadece ten değildir. Kadının 100 Adı – Adları çoğaldıkça sesi yükselen kadınlar. Kadınlar Apartmanı – Acıyla yazıyla yükselen iç sesler. Kadın Hakları Evrensel Bildirgesi – Sadece bir belge değil, bir eşik. Ensest – Söylenmeyeni söyleyen metin. Ruhdanlık – Ruhun giydiği ince örtü. Ten Nedir ki? – Tenin altı, dilden fazlasıdır. Kadınlar ve Sigmund Freud – Anlamak mı, çözümlemek mi? İNANÇ & ANLAM İnanç sadece tanrılara değil; insanadır da. Ahmet Hulusi Efendi – Bir halk şeyhinin hikâyesi. Din – İnancı tanımak için önce adıyla yüzleşmek gerek. Ateizm – Yalnızca inanmamak değil, düşünmektir. Ateizm Ateist Filozofların Son Sözleri – Son söz her zaman inançla ilgilidir. Mevlana ve İnsan – Bir dönen adam, sabit bir hakikat. Dinlerin Sonu – İnanç devrimi mümkün mü? SOSYAL & GÜNCEL Kimi kitap deneydir, kimi deneydir kitap. Deney – Okuyucunun sınırlarını test eden kurmaca. Y Kuşağı için Sosyoloji Sözlüğü – Sorgulayan bir kuşağın öfkeli sözlüğü. Y Kuşağı’ndan Öyküler – Sosyal medyanın ötesinde duygular. Milyar Yılda Devrialem – Kozmik bir zaman yolculuğu. On gün sonra 41 Kitap'ta görüşmek üzere. kafekultur.com/51 # kafekultur.com #51kitap #Temmuz #Kafekültür #YazMolası #KitapBağımlılığı #YazOkumaları #KitapsızOlmaz #RuhunaİyiGelir #KitapAşkı #SıcakYazSıcakKitap #OkumakÖzgürlüktür #KitapMolası #SerinBirSayfa #KampanyaVakti #SınırlıStoklarla #KütüphaneniGenişlet #YazlıktaKitapVar #OkumakDeğiştirir #YavaşlaVeOku #KitaplaTatildeyim #YazınEnGüzelHali #OkumaAlışkanlığı #KitapKeyfi #HayatBirKitap #KitapSeverlerBuraya #YazdaBirBaşka












