Gezgin Martı bugün doğdu... "Martılar hep benimle, her yerdeler."
- Kafekültür Yayıncılık
- 15 Tem 2025
- 4 dakikada okunur

🌀 “Bir yazar düşünün; suyun ortasında doğmuş, sözcüklerin kıyısında büyümüş…”
Bugün 15 Temmuz. Özlem Güzelharcan’ın doğum günü.
Ama bu bir pasta-krema kutlaması değil.
Bu, hayatı anlamaya çalışan soruların,
ve onlara verilen şaşırtıcı, içten, edebi ve hafif yaramaz yanıtların günü.
📚 Marmara’nın ortasında doğdu.
✍️ Venedik’te sabahladı.
🌊 158 gün ıssız bir adada yazmaya devam etti.
🎹 Ve sonunda “Piyano Tarlası”na dönüştü bütün hayal gücü.
🎈Şimdi sizi 10 soruda yazgı, rüya, yazı, acı, babalar, martılar, vampirler ve makarnayla dolu bir evrene davet ediyoruz.
🍼 Sahi, insan doğar doğmaz hayatına anlam katan bir hikâyeye mi başlar? Seninki Marmara Denizi'nin ortasında başlıyor. Bunu gerçekten doğumunla birlikte yazgına çizilen bir satır olarak mı görüyorsun?
Sanırım öyle. Ben bir cuma sabahı ezan vaktinde doğmuşum. Hoca bağırdıkça ben de bağırmışım. Sonra tam bir gün boyunca hiç susmamış, uyumamış, hep ağlamışım. Hastanede genç bir kadın benle birlikte ağlayan annemin yanına gelerek “Üzülme, benim de ilk çocuğum ölmüştü!” demiş. Sonraki gün de hiç sesimi çıkarmadan tam bir gün uyumuşum. İnsan hayata böyle tantanalı başlayınca düşünmeden edemiyor, belki de doğumumuzla birlikte yazılan bir yazgımız ve o yazgımızın çeşitli türlerde uzunlu kısalı, büyük küçük çizgileri vardır.
🚢 Venedik mi, Varanasi mi, Kadıköy mü? Hayatının üç “su şehri”ne de dokunmuşsun. Eğer her biri birer duyguysa; hangisi aşk, hangisi ölüm, hangisi doğum olurdu?
İçinde üç büyük nehir olan bir şehirde yaşıyorum. Suya yakın olmayı, suyla haşır neşir olmayı seviyorum. Öykülerimde de nehir temasını çokça kullanıyorum. Kadıköy kişisel aşk tarihimde önemli bir yer tutuyor, o yüzden aşk için onu seçeyim. Venedik’e tem dört kez gittim ve her seferinde şehirde hiç uyuyamadan sabahladım, güneşin doğuşunu izledim. Hep öyle oldu; plansız, hesapsız kitapsız. Şimdi düşününce garip geliyor, sanki uyursam ölecekmişim gibi. Oraya da ölüm diyelim o vakit. Varanasi’ye doğum kalıyor. Oraya hiç gitmedim ama Hinduizm için kutsal bir şehir olduğunu biliyorum. Hindular burada ölürlerse reenkarnasyondan kurtulup tanrı ile bir olacaklarına inanıyorlar. Bense burada reankarne olmayı seçip doğum diyeyim. Bence orada ölüm, suyun akışı gibi, son değil, aksine devam eden bir hikâye.
💥 “Nefesini Yitiren Akademisyen” Poe’nun 19. yüzyılında sıkışıp kalmış gibi... Sen hiç, kendi yazdığın bir karakterin tuhaf dünyasında yaşamaya devam ettiğini hissettin mi?
Elbette. Bütün karakterlerim kendi evrenlerinde yaşamaya devam ediyorlar. Mesela Misafirver’in Nilgün Marmara’sı hala edebiyat ile iç içe olmalı. Muhtemelen hala garip rüyalar görüyor. Unutma Nehri’nin Agnesa ile Mesut’u belki seneler sonra yeniden bir araya gelecekleri günü bekliyorlar. Anne Yarısı’ndaki Funda’nın karlı yılbaşı akşamı nasıl geçti, merak ediyorum. Tarotçu Feriha’nın kapısını kimler çalıyordur kim bilir. Mehmet Sezgin, Bütün Şehir Yalan Söylüyor’un sonunda hayatının şokunu yaşamıştı. O da o dünyada sıkışıp kaldı. Öykülerimi net bir sona bağlamamayı seviyorum bu yüzden. Umarım okurlar da benim gibi içlerinde o karakterleri yaşatmaya devam ediyorlardır.

👨👧 “Ben Robot Değilim” diyen babana karşılık, sen hangi yönünle ‘insan’ olduğunu en çok hissettin? Ve sahi, babaların kalbi Candy Crush gibi mi çalışır?
İnsan en çok acı çektiğinde insan olduğunu hissediyor sanırım. Tüm o hayal kırıklıklarında, sıkıldığımız, bunaldığımız, bocaladığımız, aidiyet krizine girdiğimiz, hayatı ve kendimizi sorguladığımız anlarda… Babaların kalbi değişik çalışıyor. Geçenlerde henüz yayımlanmamış yeni bir öykümü okuttum ona. Okuduktan sonra ağladı. İkimiz de böyle bir tepki beklemiyorduk. Öyküde yazdığım insanların ve mekânların kendi kişisel tarihimize ait izlerini ben söylemeden gördü, hissetti. Bu anlamda Candy Crush benzetmesi mantıklı gibi görünüyor. Babalar genelde görünürde katı, stratejik ve sessiz; ama bir eşleşme olduğunda, yani bir duygu içlerinde tam da yerini bulduğunda, kalpleri domino gibi patlıyor, rengârenk oluyor. Genelde duygularını saklıyorlar ama bir şey tetikledi mi sanki tüm taşlar yerinden oynuyor. Sessizce seviyorlar, sessizce özlüyorlar, sessizce gururlanıyorlar. Belki de onun kuşağı için insan en çok derinden anlaşıldığında ve bir başkasını anlayabildiğinde insan olduğunu hissediyordur.
🍽️ “Açık Büfe” öyküsünde hayat seçimleriyle makarna arasında gidip gelen bir karakter var. Sen, bir açık büfede hangisini seçmeyerek hayatta kalırsın?
Yemek yemeyi de yapmayı da gereğinden fazla seviyorum (Yengeç burçları beni anlar).
Nasıl hayatta kalırım? Açık büfede herkesin övgüyle anlattığı ama benim sonradan mideme dokunacağını bildiğim bir şeyi seçmediğimde ya da hayatın bana ısrarla sunduğu ama benim içime sinmeyen yolları reddettiğimde… ya da "mükemmel görünmek zorundayım" salatasını almadığımda mesela. Çünkü doymak, kusursuz görünmekten daha yaşamsal.
🌊 Issız bir adaya gerçekten düştüğünü hayal etsek... Kırık gözlük camı, eski bir kitap ve bir anı mı seni kurtarırdı? Yoksa “Help” yazısı hâlâ sende bir yazı yazma dürtüsü mü?
Issız bir adada asla yazdığım öyküdeki karakter kadar güçlü ve azimli olamam gibi geliyor, muhtemelen çok kısa sürede kederli budalalıklarımı sayıklayarak ölür giderdim. “Help” bir yazma dürtüsü, kesinlikle. Elime ne geçerse yazmaya devam ederdim çünkü benim için yazmak, insanın var olduğunu kendine ispat etme biçimi. Yalnızca belki biri görür diye değil, aynı zamanda “bakın ben hâlâ buradayım” diyebilmek için. Yani kurtarılmasam da yazardım ve yazdıkça, o ada o kadar da ıssız olmazdı sanırım.
🎹 “Piyano Tarlası” başlığındaki paradoksal şiirsellik çok dikkat çekici. Bu metaforu hayatının hangi anına dair bilinçli olarak seçtin?
Ben hayal gücü oldukça yüksek biriyim ve bu yönümü de çok seviyorum. Çocukken sahip olmayı istediğim şeyleri rüyalarımda hep gani gani sahipken görürdüm kendimi. Hala bir şey değişmedi. Rüyalarım hep çok renkli, gizemli, çok boyutlu ve ilginç. Bir şeyi düşündüğümde veya istediğimde onu çok farklı şekillerde, âlemlerde hayal edebiliyorum. Sanırım öyküyü yazarken rüyalarımı referans aldım.
🎭 “Ultra Milyoner M. S. Şahincikeskin’in Sahibi” adlı öyküdeki gibi; çok parası olan ama hikâyesi olmayan birine, ilk hangi kelimeyi öğretirdin?
“Dinle”
🕳️ “Zaman Yolculuğu”, “Komplo Teorisi”, “Hayalet Ütücüsü” gibi öykü başlıkların birer kısa film ismi gibi. Hangisini gerçekten çekmek isterdin ve başrolünde kimi oynatırdın?
Bu aralar -42. yaşımı usanmadan, çocuksu bir heyecanla karşılarken- Interview With the Vampire dizisini izliyorum. Vampir Lestat ile Zaman Yolculuğu güzel olurdu yani.
🎂 Bugün doğum günün. Seni doğururken annene eşlik eden martılar, 6.45 vapuru ve Nermin Hanım şimdi nerede sence? Hâlâ yazdıklarına fısıldıyor olabilirler mi?
Martılar hep benimle, her yerdeler. Şu an bu söyleşinin fonunda bağrış çağrış bize eşlik ediyorlar mesela. Martıların, güvercinlerin, serçelerin, kargaların, kırlangıçların bol olduğu çok sesli bir mahallede yaşıyorum. Şaman ruhuma çok iyi geliyor bu koro. Eski İstanbul vapurları ya emekliye ayrıldı ya da kendilerine yeni roller buldular. Benim öyküdeki 6.45 vapuru da belki Mudanya’daki Turan Emeksiz vapuru gibi bir restorana dönüşmüştür. Neden olmasın? Nermin Hanım ve diğer tüm karakterlerim de –ölüler dâhil- hayata ve bana fısıldamaya devam ediyorlar. Ne mutlu onlara.




Yorumlar