Arama Sonuçları
Bu sitede ara
Boş arama ile 156 sonuç bulundu
- Çin Savaş Sanatı
SAVAŞ SANATI'na Önsöz 孙子兵法 Lionel Giles Çin’i dünyanın en barışsever ulusu olarak düşünmeye alışkın olduğumuzdan, onun savaşın tüm evrelerindeki deneyiminin hiçbir modern devlete benzemez derecede olduğunu zaman zaman unutmamız olasıdır. Çin’in uzun askeri tarihi, öylesine eskiye uzanır ki, zamanın sisleri içinde kaybolur. Çin, Büyük Çin Seddi’ni inşa etmiş ve ilk Roma lejyonerinin Tuna Nehri’nde görülmesinden yüzyıllar önce sınırı boyunca büyük bir sürekli orduyu sürdürüyordu. Eski feodal devletlerin sürekli çatışmaları, merkezi yönetim sonrası Hunlar, Türkler ve diğer istilacılarla yaşanan acımasız mücadeleler, çok sayıda hanedanlığın yıkılması sırasında yaşanan büyük karışıklıklar ve birer birer alevlenip sönen sayısız isyan ve küçük karışıklıklar düşünüldüğünde, imparatorluğun bir bölümünde silahların çarpışmasının hiç durmadığını söylemek abartı olmaz. Çin’in övünebileceği sayısız ünlü komutanın ardışıklığı da en az bunun kadar dikkat çekicidir. Tüm ülkelerde olduğu gibi, en büyük isimler tarihinin en kritik dönemlerinde ortaya çıkmayı sever. Böylece, Ch’in’in kalan bağımsız devletlerle son mücadelesine giriştiği dönemde Po Chʽi öne çıkar. Ch’in hanedanlığının çöküşünü izleyen fırtınalı yıllar, Han Hsin’in üstün dehasıyla aydınlanır. Han Hanedanı düşüşe geçtiğinde, sahnede Tsʽao Tsʽao’nun büyük ve uğursuz figürü hakim olur. Tʽang hanedanının kurulmasında, insanın başardığı en büyük görevlerden birinde, Li Shih-min’in (sonradan İmparator Tʽai Tsung) olağanüstü enerjisi, Li Ching’in parlak stratejisiyle desteklenmiştir. Bu generallerin hiçbiri, Avrupa’nın askeri tarihindeki en büyük isimlerle kıyaslandığında geri kalmaz. Buna rağmen, Lao Tzǔ’dan başlayarak Çin toplumunun büyük çoğunluğu ve özellikle Konfüçyüsçülüğün standart literatüründe yansıtıldığı gibi, sürekli barışçıl olmuş ve her tür militarizme yoğun biçimde karşı çıkmıştır. Literatür içinde, savaşı ilke olarak savunan çok az örnek bulunması o kadar nadirdir ki, ben bu görüşü savunan birkaç pasajı toplamanın ve çevirmemin değerli olacağını düşündüm. Ssǔ-ma Chʽien’in şu sözleri, Konfüçyüs’e duyduğu büyük hayranlığa rağmen, hiçbir koşulda barışı savunmadığını gösterir: "Askeri silahlar, bilge tarafından şiddeti ve zalimliği cezalandırmak, sorunlu zamanlara barış getirmek, güçlükleri ve tehlikeleri ortadan kaldırmak ve tehlikede olanlara yardım etmek için kullanılan araçlardır. Kanı damarlarında, boynuzları kafasında olan her hayvan, saldırıya uğradığında savaşır. İnsan ise, göğsünde sevgi ve nefret, sevinç ve öfke yetilerini taşıdığı için çok daha fazlasını yapar! Hoşnut olduğunda içten bir bağlılık duygusu uyanır; öfkelendiğinde zehirli iğnesini devreye sokar. Bu, varlığını yöneten doğal yasadır… Peki, zamanımızdaki büyük meselelerden kör olan ve göreceli değerleri kavrayamayan, yalnızca “erdem” ve “medeniyet” gibi eski formülleri tekrarlayarak askeri silahların kullanımını kınayan bilginler hakkında ne denebilir? Ülkemizi mutlaka güçsüzlüğe ve saygınlığın kaybına, hatta en azından istila ve isyanlara, toprak kayıplarına ve genel zayıflamaya sürükleyeceklerdir. Yine de aldıkları konumu değiştirmeyi inatla reddederler. Gerçek şudur ki, tıpkı ailede öğretmenin sopayı esirgememesi ve devlette cezaların uygulanması gerektiği gibi, imparatorlukta askeri ceza da hiçbir zaman ihmal edilemez. Söylenebilecek tek şey, bu gücün bazıları tarafından akıllıca, bazıları tarafından aptalca kullanılacağı ve silah taşıyanlar arasında bazıları sadık, bazıları isyankar olacağıdır." Bir sonraki pasaj, Tu Mu’nun Sun Tzǔ hakkındaki yorumuna yazdığı önsözden alınmıştır: "Savaş, hükümetin işlevlerinden biri olan bir cezalandırma olarak tanımlanabilir. Bu, Konfüçyüs’ün öğrencileri Chung Yu ve Jan Chʽiu’nun mesleğiydi. Günümüzde, davaların görülmesi, suçluların hapsedilmesi ve pazarda kırbaçla cezalandırılmaları gibi işler yetkililer tarafından yürütülür. Ancak devasa orduları kullanmak, tahkimli şehirleri ele geçirmek, kadın ve çocukları esir almak, hainleri idam etmek de yetkililerin yaptığı işlerden biridir. Kırbaç ve askeri silahların amacı temelde aynıdır. Savaşta baş kesme ile kırbaçlama arasında özünde bir fark yoktur. Hukukun daha küçük ihlalleri, kolayca çözülür; bu nedenle yalnızca az miktarda güç gerekir: dolayısıyla askeri silahların ve kitlesel baş kesmenin kullanılması. Her iki durumda da amaç, kötülerden kurtulmak ve iyilere rahatlık ve güvenlik sağlamaktır." "Chi-sun, Jan Yu’ya sordu: 'Efendim, askeri yeteneğinizi çalışarak mı kazandınız, yoksa doğuştan mı?' Jan Yu yanıtladı: 'Çalışarak kazandım.' 'Bunu nasıl mümkün kıldınız,' dedi Chi-sun, 'siz Konfüçyüs’ün öğrencisisiniz.' Jan Yu yanıtladı: 'Gerçektir; Konfüçyüs bana öğretti. Büyük Bilge’nin hem sivil hem askeri işlevleri yerine getirmesi uygundur; ama savaş sanatındaki eğitimim henüz çok ileri gitmedi.'" Bu katı ayrımın, yani “sivil” ile “askeri”yi ayrı alanlara sınırlamanın kim tarafından ve hangi hanedanın hangi yılında başlatıldığını söylemek güçtür. Ancak sonuçta, yöneticiler sınıfının askerî konularda konuşmaktan korktuğu veya bunu utangaç biçimde yaptığı bir durum ortaya çıkmıştır. Konu hakkında cesaretle konuşanlar hemen kaba ve zalim eğilimli eksantrik bireyler olarak damgalanır. Bu, mantıksızlık nedeniyle insanların temel ilkeleri görmezden gelmesinin olağanüstü bir örneğidir. Çou Dükü, Chʽêng Wang döneminde bakan olarak törenleri düzenlemiş, müziği düzenlemiş ve öğrenim sanatlarını yüceltmişti; ancak Huai Nehri barbarları isyan edince onlara karşı çıkıp cezalandırmıştır. Konfüçyüs, Lu Dükü’nün yanında görev yaparken, Chia-ku toplantısında, "Barış görüşmeleri sürüyorsa, önceden savaş hazırlıkları yapılmalıdır," demiştir. Qi Markisi’ni azarlayıp utandırmıştır; Markis korku içinde şiddete başvurmaya cesaret edememiştir. Bu iki büyük Bilge’nin askeri konularda bilgisiz olduğu nasıl söylenebilir? Büyük Chu Hsi’nin de Sun Tzǔ’ya büyük saygı duyduğu görülmüştür. O ayrıca Klasiklerin otoritesine başvurur: "Konfüçyüs, Wei Dükü Ling’e yanıt verirken: 'Ordular ve taburlarla ilgili hiçbir şey öğrenmedim.' Kʽung Wên-tzǔ’ye yanıt verirken: 'Yelekler ve silahlar konusunda bana eğitim verilmedi.' Ancak Chia-ku toplantısına baktığımızda, Lai halkına karşı silahlı güç kullandığını ve Qi Markisi’ni etkilediğini görürüz. Pi halkı isyan ettiğinde, subaylarına saldırmalarını emretmiş, böylece halk yenilmiş ve kaçmıştır. Konfüçyüs bir kez şöyle demiştir: 'Savaşır, kazanırım.' Jan Yu da şunu söylemiştir: 'Bilge, hem sivil hem askeri işlevleri yerine getirir.' Konfüçyüs’ün savaş sanatını hiç çalışmadığı veya eğitim almadığı söylenebilir mi? Sadece ordular ve savaşla ilgili konuları derslerinin konusu olarak özel olarak seçmediğini söyleyebiliriz." Sun Hsing-yen, Sun Tzǔ’nun editörü, benzer şekilde yazar: "Konfüçyüs dedi ki: 'Askeri konularda bilgi sahibi değilim.' Ayrıca şöyle dedi: 'Savaşır, kazanırım.' Konfüçyüs törenleri düzenler ve müziği yönetirdi. Savaş, devlet törenlerinin beş sınıfından biridir ve bağımsız bir çalışma dalı olarak ele alınmamalıdır. Dolayısıyla 'bilgi sahibi değilim' sözü, ilhamlı bir Öğretmenin bile bilmediği şeyler olduğu anlamına gelmelidir. Orduları yönetmesi ve stratejiler geliştirmesi gerekenler savaş sanatını öğrenmek zorundadır. Ancak Sun Tzǔ gibi iyi bir generali komuta edebiliyorsa, bunu kendisi öğrenmeye gerek yoktur. Bu yüzden Konfüçyüs’ün eklediği söz: 'Savaşır, kazanırım.'" Günümüz insanları, Konfüçyüs’ün bu sözlerini dar anlamda yorumlar; sanki savaş sanatı kitaplarını okumaya değmez demek istemiş gibi kabul ederler. Kör bir ısrarla, Chao Kua örneğini gösterirler; o babasının kitaplarını boşuna incelemiş, bunun tüm askeri teorilerin işe yaramazlığını kanıtladığını söylerler. Ayrıca, savaş kitaplarının plan tasarımı ve casus kullanımı gibi konularla ilgili olduğunu gördüklerinde, sanatın ahlaksız ve bir bilgeye yakışmaz olduğunu düşünürler. Bu kişiler, bilim insanlarımızın çalışmaları ve devlet görevlilerinin sivil yönetimi için de istikrarlı uygulama ve pratik gerektiğini göz ardı eder. Atalar, acemilerin işlerini bozmasına özellikle dikkat ederdi. Silahlar tehlikelidir ve savaş risklidir; bir general sürekli pratik yapmazsa, başkalarının hayatını tehlikeye atmamalıdır. Bu nedenle Sun Tzǔ’nun 13 bölümünün incelenmesi şarttır. Hsiang Liang, yeğeni Chi’yi savaş sanatında eğitirdi. Chi, sanatın genel çerçevesini kavradı, ancak çalışmalarını doğru biçimde sürdürmedi; sonuç olarak sonunda yenildi ve devrildi. Savaşın hile ve düzenbazlıkları sözle hesaplanamayacak kadar karmaşıktır. Sung Dükü Hsiang ve Hsü Kralı Yen, yanlış insanlık anlayışları yüzünden yok edildi. Savaşın aldatıcı ve gizli doğası, duruma uygun hile ve stratejilerin kullanımını gerektirir. Konfüçyüs’ün, zorla alınan bir yemini çiğnediği ve Sung Devleti’ni gizlice terk ettiği durumlar kayıtlara geçmiştir. O halde, Sun Tzǔ’yu gerçeği ve dürüstlüğü göz ardı etmekle suçlayabilir miyiz? #SavaşSanatı #SunTzu #ArtOfWar #strateji #askeristrateji #taktik #liderlik #yönetim #stratejikdüşünme #işdünyası #rekabet #krizyönetimi #güçdengesi #savaşfelsefesi #Çinklasikleri #LionelGiles #kişiselgelişim #kararverme #planlama #başarı #psikolojiksavaş #rekabetavantajı #stratejikitap #klasikeserler İlgili ürünler
- Bayram Hediyemiz Şeker Tadında Bir Hikâye
Bayramlık Çehre - Reşat Nuri Güntekin – Zevceniz hanımefendinin resmini nasıl buldunuz? Beş dakikadan beri sehpanın karşısında karısının henüz boyası kurumamış resmini seyreden Nusret Bey isteksiz bir tavır ile dudak bükerek cevap verdi: – Fena değil. Zengin müşterisinden daha büyük bir takdir bekleyen genç ressam asabileşti: – Maahazâ bu tabloyu bütün meslektaşlarım fevkalade beğendi dedi. – Nusret bey bir adım geri çekilmişti. Elini dürbün gibi yaparak gözüne götürdü: – Resmin kusuru yok dedi, yalnız… – Yoksa zevceniz hanımefendiye benzemiyor mu? – Vallahi orasını pek tayin edemeyeceğim. Bir bakışa göre o, bir bakışa göre o değil. – Beyefendi maksadınızı anlayamıyorum. – Doğrusunu isterseniz ben de ne demek istediğimi anlamıyorum. – Şu tarafa teşrif ediniz de resmi mufassalan tetkik edelim. Genç ressam Nusret beyi kolundan tutarak sağa çekti. – Evvela gözlerinden başlayalım. Şu içlerinde altın hareler dolaşan koyu mavi gözlere bakınız. Göz demek bütün çehre demektir. Gözler insanın ruhuna açılmış pencerelerdir. Gözlerin renginde, gayr-ı muayyen bakışında, uzun kıvırcık kirpiklerinde, ince mavi damarlı göz kapaklarında bir kusur var mı? – Hayır. – Maahazâ geniş kanatlı bir az papağanvari burunda bir kusur var mı? Geniş alnındaki ifadeyi tamamıyla vermemiş miyim? – Hakkınız var. Gözler o gözler, burun o burun, alın o alın. Mamafih bir şey var ki. – Yaptığım resim o kadar canlı ki çerçeveden fırlayacak gibi. Zevceniz hanımefendi eserimi çok beğendi. – Tabii değil mi ya? Onu olduğundan güzel göstermişsiniz. – Rica ederim böyle söylemeyiniz. Çehredeki kusurlardan hiçbirini ihmal etmedim. Mesela Gözlerden biri diğerinden belli belirsiz küçüktür, çenede hafif bir çarpıklık vardır. Zevcenizi saatlerce karşıma oturtup lakırdıya tuttum, çehresinin bütün manalarını tetkik ettim. Ta ki göz ve dudaklarındaki manayı hülasa eden çizgiyi yakalayayım. Neticede buna muvaffak oldum sanıyordum. Nusret Bey bıyıklarıyla oynuyor, hayretle resme bakıyordu: – Ne garip şey! Siz söylerken resme bakıyorum, bütün sözlerinize hak veriyorum. Resmin bütün teferruatı zevceme benziyor. Fakat hayat-ı umumiyesine bakınca bir şeyin eksik veya yanlış olduğunu fark eder gibi oluyorum. Haberim olmadan bu resmi karşıma çıkarıverseydiniz “Aman Ya Rabbi bu resim karıma ne benziyor.” diyecektim. Fakat bu benim karımdır diyemeyecektim. Bilmem anlatabiliyor muyum? – Anlayamıyorum beyefendi anlayamıyorum. Nusret Bey genç sanatkârın asabileştiğini gördükçe üzülüp sayıklıyordu: -Üzülmeyin rica ederim dedi, ben öyle pek resimden anlayan bir adam değilim. Olsaydım eksik olan şeyin ne olduğunu belki bulur çıkarırdım. Zihn-i meşguliyeti Nusret Bey’in şişman yüzünü ıstakoz gibi kızartmıştı. Atölyenin penceresinden giren güneş alnındaki ter damlalarını parlatıyordu. Tam bu esnada atölyenin kapısı açıldı, içeriye Nusret Bey’in Sadiye Hanım girdi. Ressam eliyle genç kadını takip etti: – Rica ederim o vaziyette durunuz hanımefendi. Sonra Nusret Bey’e döndü: – Şimdi bakınız beyefendi ve elinizi vicdanınız üzerine koyarak söyleyiniz. Resim ile zevceniz hanımefendi arasında hiçbir fark var mı? Hakikaten Sadiye Hanım levhanın içinden fırlamış gibidir. Ressam tekrar genç kadına dönerek: – Zevc-i muhtereminiz beyefendi resmin size benzemediğini iddia ediyorlardı, dedi. Sadiye Hanım başını kocasına çevirdi. Kaşlarından birini kaldırdı, gözlerini büzdü, iğrenç bir şey koklar gibi burnunun kanatlarını titretti. Dudağını hakaret ve merhamete benzeyen bir tebessümle çarpıtarak: – Sen zaten ne anlarsın ki zevksiz adam, dedi. Nusret Bey o anda muzaffer bir feryat koparttı, eliyle karısının çehresini göstererek: – Aman kaşların, gözlerin, burnun, dudakların bu saniyedeki vaziyet ve manasına bak dedi, işte benim her gün evde gördüğüm çehre, sevgili zevcemin hakiki çehresi budur. Resmini yaptığınız esnada size gösterdiği çehre fevkalade zamanlara mahsus olarak takındığı düğünlük ve bayramlık maskedir. Resminizin niçin karıma benzemediğini anladınız mı? Not: Reşat Nuri Güntekin bu hikayeyi Yıldız Böceği müstear ismiyle yayımlamıştır. Teşekkürler https://edebiyatsultani.com/bayramlik-cehre-resat-nuri-guntekin/
- Salta Dur
ÖNSÖZ 2000’li yılların başında Salta Dur ’u aslında birbirini tamamladığını umduğum üç farklı kitaptan sonra yazdım; o yılları daha çok yoğunluklu akademik ve sanatsal (tabii edebi) okumalarla ve teferruatlı ev işleriyle geçirdim. Sonrasında bu günlük rutinin müsaade ettiği kadarıyla çabuk çabuk toplanan valizler, genellikle el çantaları, raflara sıkıştırılan elyazmaları, aydınlanma anlarının ruhsal karalamaları, mutlaka bir işe yarar gözüyle baktığım fragmanlar, eşyalar, akabinde uzun ya da kısa süreli konaklamalar… Bu rutin bir tarafa Salta Dur gibi ‘ağırcaesnek’ bir romanı yazmak için ‘sıkı kapanmak’ gerekmişti, bu kapanmayı layıkıyla yerine getirdiğimi sanıyorum. Düşünceyle geçen uzun saatler, bir kadının günlük yaşamını ve uyumunu aksatan bir şeydir, belki de bir kadının zihinsel olarak kendini bir işe bu kadar vermemesi gerekir; tabii bunları kendi hayat deneyimimden sonra anlıyorum. Bunu anladıktan sonra erkek yazarlara çok hak verir oldum. Erkekler kadınların yaşamı ve kadınların yazını hakkında söyledikleri her şeyde haklıydılar; işte o kadar zaman güya kadın hakları lehine işleyen zaman geçti; gene sonunda erkekler haklı çıktı gibi triplere girmeye de niyetim yok. Anlaşılıyor ki, yoğun zihinsel çalışma kadın beyni ve hayatı için iyi değil… Kadın beyni tamamen kadınsal doğaya sadık kalacak şekilde organize edilmeli, o yönde işlemeli… bakın gene bu söylemin sahipleri onlar, erkekler haklı çıktı!.. Eğer analoji yapmamda bir sakınca yoksa Salta Dur’un Van Gogh sarısı, çivit mavileri, fasulye yeşili enerjisinden yirmi yıl sonra bunları yazacak hale gelmezdim… Hayır, yazın ve kadın yaşamı konusunda hiç de umutsuz değilim, eğer o derece umutsuz olsaydım Salta Dur’dan sonra yazdığım Gece Gülüşü, Yara, Mukaddes Cildin Parçalanışı, Kirlihanımlar, Fagin ve son romanım Mari Foneçka’yı yazamazdım, tıpkı Salta Dur’un öncesinde yazdığım Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti, Mani ve Kürklü Gece’yi yazamayacağım gibi… Ne diyeyim, devam ediyor çalışma tutkusu… Salta Dur’un tutkulu okurlarını selamlarım… Semra Topal Ankara, 2023 SALTA DUR I. Neşelenin!.. Kısacası neşelenin, bu iyimser olmanız anlamına gelmiyor, hava her an bozabilir, nerden geldiğini anlayamadığınız kötü güçlerin etkisini savuşturacak kadar akıllı değil kimse, evet bunu bilir bunu söylerim, ne yazık ki deneyimim buna izin veriyor. Oho, deneyimimden bahsetmeyeli de amma uzun zaman oldu, yeterince uzun sayılabilir, bunu böyle benimseyecek kadar ileriye gidiyorum. Eğlenceli tanrılar eğlenmeme ve ileriye gitmeme izin veriyor hâlâ, ama onları takan kim, belki tanrılar konusunda gene yalan söylüyorum, belki biraz sonra onlardan kaçacak bir delik arar ve bulurum da, sayıca benden üstün olsalar da ne çıkar, bu bugün böyleyse yarın da mı böyle olacak? Gülünç bir soru, kulaklarıma kadar kızarıyorum ya, işe bakın, bir kitabın başında oturuyor ve kulaklarıma kadar kızarıyorum, biraz sonra bir öfke nöbeti, arkasından da pis bir yeme nöbetine tutulmayacağım ne belli, elbette bir kitabın başında oturmak kolay değil, tabii kimse bunun böyle olduğunu söylememişti. Yani kısacası bir kitabın başında oturmak şık bir şeymiş gibi sunulur, değil! Değil işte, binlerce kez değil, ama bunun neye benzediği yavaş yavaş ortaya çıkacaktır, hiç acele etmeyin, demek ki deneyimin ilk parçası kızarmak. Kor ateşi derler ya, oho kor ateşi denilen şey bunun yanında ne ki, sadece hafif bir niteleme, kötü bir kıyas o, işin bu tarafı bir yana, dünya kuruldu kurulalı yapılan bütün kıyaslamalar hem kötü hem çirkindir, ama nedense insanlık kıyaslamalara çok bağlı, evet azgın bir bağlılık sergiliyor insanlık kıyaslama söz konusu olunca. Onun için ben kızarmamın derecesini ve neye benzediğini anlatmaya kalkmayacağım, biliyorum çok kötüyüm, ama ne diyordum neşelenmenize bakın. Başkent sosyetesi dediğim şeyin içinde ezilmeden ayakta kalabilmek bana göre olmasa da, dilimden düşürmeyeceğim o peltemsi gerçekliği. Şimdi o peltemsi gerçekliğe, belki de gerçeklik sayılamayacak, amip yapılı ve uydurmaya gelen varlığa taşınıyoruz. İtiraz kabul etmiyorum, "başkent sosyetesi mi, bööhh!" diye atılan çığlıklara kulaklarımı tıkıyorum ve bir kez daha kızarıyorum. Hayır, hayır, şişirmelere gelen böyle bir varlığı istemiyoruz diye bana kalayı çekenlere şimdiden güle güle. Onlarla şimdiden vedalaşsam iyi olacak, yol yakınken güle güle, başkent sosyetesi ve sosyetikleriyle bir işimiz olmaz diyenlere güle güle, peki geride kim mi kaldı? Valla bilemiyorum, hiç bilemiyorum... Başkent sosyetesine yakından bakın, nasıl arka arkaya tıpkı vagonlar gibi peş peşe dizilmiş önümden akıyorlar. Önümden şehvetli tanrıların sperm ve kan yüklü arabaları geçiyor sanki; bir sürü kıç birbirine tosluyor, her biri yastık yumuşaklığında, sonra çağlayanlar gibi gürül gürül ve diri. Az kalsın yiyecekleri unutuyordum, onlara da yakından bakın, her biri gümüş tepsilerde taşınıyor ve havalarda uçuyor, çünkü bir noktadan sonra bunu kimse engelleyemez, bunu engellemek, günah işlemekten farksızdır çünkü, evet başkent sosyetesi bunu böyle bellemiştir. Çok değil, biraz önce yoğun bir tütün dumanının ortasında, buralıların gözbebeği sayılan soprano, kafasında bir motor kaskı, yakası açık tafta elbisesine sıkıştırdığı rengi kaçmış kocaman yapma bir gülle, herkese tepeden bakan tavrı ve yanından ayırmadığı kısa kuyruklu ceketinin içinde küçücük kalan eşcinsel eşlikçisiyle küçük bir konser vermeye çıktı. Peki verebildi mi? İşin doğrusu pek hatırlamıyorum, vermiş olmalı, sopranonun vermeye kalktığı konserlerden hiçbiri sekteye uğramamıştır şimdiye kadar. Cıvıltı sesini algılayamayacak kadar sağırlaşmıştım galiba. Soprano ona karşı yapılan bu duyarsızlığı fark etmediği sürece sorun yoktu, aslında soprano duyarsızlığı ve soprano sağırlığı affedilecek bir şey değildi. Neyse ki o bir arkadaş sopranoydu, hatta arada bir onun çok geniş yürekli olduğu da söylenirdi, bazı terbiyesiz başkentliler sopranoda kolay kolay kusur bulamadıkları için bu geniş yürekliliği icat etmişlerdi, tabii icada bakın. Valla bu tip icatlara bakarsanız yandığınız gündür. Aman unutmadan söyleyeyim, soprano, Wagner tutkunuydu, bugüne kadar onun Wagner tutkunluğu da çok deşilmiştir, gerçek Wagner tutkunluğunu, gerçek ırkçılığa dönüştürebiliyorlardı bir çırpıda. Başkent sosyetesini kalın bir çizgiyle ikiye ayırmak gerekirse, baş belası Wagner'ciler ve baş belası olmayan Wagner'ciler diye iki takım çıkıyordu. Neyse durum belki pek açık değil, ama soprano direten bir sopranoydu, bana gelince şarkılarını severdim belki, ama söylevlerini çekecek değildim. Neyse, sopranonun hakkını yemeyelim, karşısında eğilelim, eğilelim, eğilelim... Yani secdeye mi varacağız sopranonun ayaklarının dibinde, şimdi sıra bunda mı, ayaklarına mı kapanacağız sopranocuğun? Evet sopranonun ayaklarına kapanmaya gidiyorlar, yok yok, bu koşuşturmaca ayaklar için olamaz, sopranocuk kaskını yere düşürmüş, anlayacağınız bu basit bir kask kapışması, aslında sopranonun kaskına basit bir kask demek de ne kadar doğrudur bilmem, ama onun konserleri böyle bir şeye benzemeyen kapışmalar etrafında gidiyor, bilen bilir bunu. Sopranocuk bu tip basit kapışmalar yaratmada yeteneklidir, nasıl doğuştan romantik olunuyorsa, doğuştan kapışma yaratan soprano da olunabiliyor, ama her sopranonun harcı değil. Tamam yeter bu kadar, sonuna kadar soprano diye tutturacak değilim, o şimdi eşlikçisini kaybetmiş bir soprano. Belki sopranonun yere düşen kaskını da yürüten, yanından ayırmadığı sadık eşlikçisiydi. Kaskı yürütmesi beklenir ondan, sopranonun özel terzisine diktirdiği kuyruklu ceketleri giyiyor ya, içi hınç dolu, sopranonun kaskını yürüterek mutlu oluyor, yani zararsız bir mutluluk, zararlı olan sopranonun kendisi. Ayy bir çığlık! Kimin çığlığı? Tabii ki süs havuzunun etrafında dönen erkeklerin, uzuneşek gibi oyunlar evim sayılan bu yerde yasak, ama havuza işeyebilecek yapıları da var, tabii sadece süs havuzuna sokulabilirler, ne yani bir de olimpik havuz mu olacaktı. Açıkçası olimpik havuz için daha zevklenirlerdi, süs havuzu zevklerini körleştirmede birebir, kısaca alçaklık. Başkent sosyetesinin görüp göreceği en alçak süs havuzu burda barınıyor, sığ mı sığ, kaba mı kaba, kusurlu mu kusurlu. Evet süs havuzumun alçaklığı sığlığı, kabalığı ve kusurluluğuyla övünebiliyorum, kalbimde her zaman yeri var, çoğu zaman bozuk olan fıskiyesi bu gece gerçekten de fışkırıyor. Foşur foşur, niye utanmazca foşur foşur diyorum, utanma kalmadı mı bende? Bu bir soru mu, süs havuzumu yücelteyim diye mi sormuş oldum bilemiyorum, dediğim gibi sadece olduğum yerde kızarıp duruyorum, erkekler bir tur daha atıyorlar, arkasından kadınlar... Turlayın bakalım, turlamanız için size bir süs havuzu verdim, olimpik molimpik derken şansınıza süs havuzu çıktı, beğenmemezlik de edemezsiniz. Duyduğuma göre dünyanın yedi harikası değişiyormuş, çok haklı olarak sıra başka harikalara geldi, işte onlardan biri de hemen yanı başımızda, çünkü durup dururken çok saygıdeğer kadınları da erkekleri de kendilerinden geçirebiliyor, tılsım yüklü. Kim yüklemiş? Belli değil, öküz altında buzağı aramayın, bulamayacağınızdan değil, yorulmayasınız diye söylüyorum. O kötü süs havuzunun etrafında kızılca kıyamet kopuyordu, bense bir taraftan kızarırken bir taraftan da soluğumu tutuyordum, aslında iki eylem birbirinin içindeydi, korse gibi sıkıyordu beni. Korse mi, bu küflü sözcük de nerden çıktı? Çok severim onları, hattâ diyebilirim ki, hayat bana o küflü sözcüklerden başka bir şey sunmamıştır, bu konuda eli sıkılık etmiştir bana. Ben bulduğum her küflü sözcükle bir puan kazanmış oluyorum, yani anlı şanlı 1 puan, evet kıymeti bu. Hayatta sözcüklere yaklaşım denen bir şey olmalı, bilimselliği o kadar önemli değil. Sonra sözcüklere bilimsel yaklaşıp da ne olacak, dilbilimci mi? Dilbilimci istiyorsanız süs havuzunun etrafında bulabiliriz onlardan, ama uzuneşek oynayan dilbilimci yasak, katı kurallarımı bir türlü bir tarafa bırakamadım. Bu konuda aşçım Nedim'in de bir hayrını görmedim, bu okumuş aşçı dediğim dedikçi beni değiştirememişti; çabalarını komik çabalar yerine koyuyorum, vaazları gerçekten sonuç vermedi, aslını sorarsanız şimdi bir tekini bile hatırlamıyorum. Zaten hatırlayacak halim de yok, çünkü çılgınlık diz boyu. Öyle diz boyu ki, kızarmama dikkat kesilirken, iki ayağım ve iki ayakkabım var sanıyordum, yani ayakları mı yere sağlam basıyordum, ama bu çivileri gevşemiş topluluğa uyarak ayakkabı değiş tokuşu gerçekleştirmiştim, belki şimdi ayağımdakiler de sopranonunkilerdi, lanet ediyorum. Topuklarında bir dengesizlik vardı, aslında dengesizlik sadece topuklarda olsa sesimi çıkarmayacağım, asıl berbat olan burunlardı, demek ki hiç de iyi bir takas yapamamıştım. Belki de kendini ticaret kraliçesi zanneden yumuk ayaklı ve patlak gözlü birinin malıydı bunlar, yani anasının gözü. Çıkarın şunları ayağımdan! "Çıkarın şunları ayağımdan!.." ..... DEVAMI #kafekultur #kafekulturyayınları #edebiyat #türkedebiyatı #roman #modernroman #türkromanı #edebiyatmetni #edebiyatalıntı #edebiyatyazısı #yazar #yazarlar #yazarlık #yazın #yazınsalmetin #kadınyazar #kadınyazını #feministedebiyat #semratopal #saltaDur #romanparçası #kitap #kitapkültürü #kitapmetni #okuma #okuryazarlık #sanatveedebiyat #edebiyatdünyası #yeniroman #edebiyatplatformu
- "İnsanı Asıl Yok Eden Şey Unutmak Değil, Anlatamamak."
KAFKA'YI YAKMAK YILIN EN GÜÇLÜ YENİ SESLERİNDEN Başarılı şiir ve öykü kitaplarıyla tanıdığımız Özlem Güzelharcan , yeni öykü kitabı Kafka’yı Yakmak ile edebiyat dünyasında dikkat çeken bir çıkış daha yapıyor. Bu söyleşide yazar; kitabın başlığındaki meydan okumanın neyi temsil ettiğini, Kafka’nın dünyasıyla kurduğu ilişkiyi ve “yakmak” metaforunun kendi yazı serüveninde nasıl bir özgürleşme anlamı taşıdığını anlattı. Hafıza ile dil arasındaki kırılgan bağdan kuyu ve gölge imgelerine, gündelik hayatın sıradan anlarında ortaya çıkan varoluş geriliminden mutfak ve sofra kültürüne kadar uzanan sorularımıza içten yanıtlar verdi. Ayrıca yazarlığa günlüklerle başlayan yolculuğunu, bugüne kadar yayımlanan kitaplarını ve yeni metinlere dair planlarını da paylaştı. Kitabın adı doğrudan bir meydan okuma içeriyor: Kafka’yı Yakmak. Kafka’yı yakmak, bir hesaplaşma mı, bir özgürleşme mi, yoksa modern bireyin üzerindeki edebi ve zihinsel ağırlıklardan kurtulma arzusu mu? Bu başlık sizin için neyi temsil ediyor? Sanırım hepsini temsil eden bir yanı var. Hem bir başkaldırı, hem hayatın ironik tarafına bir gönderme, hem de tüm ağırlıklardan özgürleşme isteği olarak yorumlanabilir. Kafka benim için modern insanın iç sıkışmasını, bürokratik labirentlerini ve varoluşsal yalnızlığını o kadar güçlü temsil ediyor ki, kendimi sıklıkla onun dünyasında yaşadığımı hayal ederken buluyorum. Benim için “yakmak” o karanlık atmosferi inkâr etmek değil, aksine onun içinden geçerek kendi ışığımı bulmak demek. Klişelere sığınacak olursak şöyle de sorabiliriz: Hepimiz biraz Gregor Samsa mıyız? Ve eğer öyleysek, o kabuktan çıkmanın bir yolu var mı? Kafka’yı yakmak, aslında kendi sesimi inşa etmek demek. “Eleni’nin akli melekeleri sonsuzlukta, yavaşça bir sisin içinde kaybolur, düşünceyle kelime arasındaki ip incelir…” cümlesi, hafıza ile dil arasındaki kırılgan bağı çok çarpıcı bir biçimde kuruyor. Sizce unutmak mı insanı yok eder, yoksa kelimelerin yetersizliği mi? Öyküyü yazarken bunu ben de sıklıkla düşüdüm ama ben unutmanın insanı bütünüyle yok ettiğini düşünmüyorum. Madam Eleni unutmayı bir savunma biçimi olarak kullanıyor. Onun hafızası bir nevi savaş meydanı, yaralı bir alan ve bazı şeylerin silikleşmesi onu hayatta tutuyor. Hepimiz hayatımızın bir döneminde bu tarz savunma mekanızmalarını kullanabilir ya da bir gün kullanmayı arzu edebiliriz ama bence kelimelerin yetersizliği başka bir şey. Orada insan gerçekten yalnız kalır. Dünyayla esas olarak dil aracılığıyla ilişki kuruyoruz ve bir duyguyu, bir hatırayı, bir acıyı kelimelere dökebildiğimiz ölçüde onu taşıyoruz. Yine de bazı deneyimler var ki gerçekten dilin sınırına çarpabiliyor. O zaman düşünceyle kelime arasındaki o ince ip gerçekten gerilmeye başlıyor. Eleni’nin yaşadığı şey biraz da bu kırılganlık. Zihni hâlâ bir şeyleri hissedip hatırlıyor ama onları tutacak kelimeler yavaş yavaş çözülüyor ve o noktada sadece hatıralarını değil, dünyayla kurduğu bağı da kaybetmeye başlıyor. Bu yüzden bana göre insanı asıl yok eden şey unutmak değil, anlatamamak. Öykülerinizde gündelik hayatın sıradan görünen anları birdenbire varoluşsal bir gerilime dönüşüyor. Bu gerilim bilinçli bir kurgu tercihi mi, yoksa yazarken doğal olarak oluşan bir atmosfer mi? Sanırım ikisinin arasında bir yerde duruyorum. Yazmaya başladığımda bilinçli olarak “şimdi burada bir varoluşsal gerilim yaratmalıyım” diye düşünmüyorum. Ama dünyayı algılayış biçimim gündelik hayatın içinde her daim küçük çatlaklar arıyor. Sıradan görünen bir anın altında çoğu zaman daha derin bir huzursuzluk, bir soru ya da bir kırılganlık olduğunu hissediyorum. Bu benim kendi zihnimle ve iç dünyamla ilgili bir şey. Gündelik hayatlarımız genel anlamda oldukça sakin, sıradan ve hatta sıkıcı. İşe gidiyoruz, kahve içiyoruz, eve gelip yemek yapıyoruz ama o sıradan anların içinde çok yoğun düşünceler dolaşıyor; yalnızlık, aidiyet, ölüm, akıp giden zaman… Yazılarımdaki gerilim bu iki katmanın çarpışmasından doğuyor olabilir. Yüzeyde çok sade, sakin bir an var ama iç dünyaya baktığımızda başka bir şey kaynıyor. Belki bu yüzden karakterlerim çoğu zaman büyük olayların içinde değil, küçük anların içinde dönüşüyorlar. “Her merak, kendi kuyusunu yaratır. Gölgene bakmaktan korkma…” ifadesi hem Jung’a hem de Kafkaesk iç sıkışmaya göz kırpıyor. Sizin öykü evreninizde kuyu, gölge ve düşüş imgeleri hangi içsel karanlığa karşılık geliyor? Kuyulara dair zihnimde birkaç ilginç çocukluk anısı var. İlki köyde, komşumuzun bahçesindeki derin kuyu. Bazen oraya gider, içeriye uzun uzun bakar, dibinin ve o karanlığın nasıl bir yer olduğunu merak ederdim. İkincisi, aynı kuyuya kendini öldürme isteğiyle atlayan bir adamı dayımın kuyuya girip kurtarması olayı. Dayımın birini kurtarmak için hiç düşünmeden o kuyuya atlaması belki de bana bir insanı kurtarmak için karanlığın içine girebilme cesareti gerektiğini öğretmiştir. 9 Kuyu isimli öykümde de her bir kuyu sadece karanlık değil, aynı zamanda bir cesaret ve keşif alanı. Başka bir anımda babaannemin evindeki –ki bu ev Madam Eleni’nin evine neredeyse birebir benzer- taş bahçede yer alan o gizemli kuyunun başındayım. Kuyudan sesler geliyor mu ya da içeride birileri yaşıyor mu diye bakıyorum. Çocukluğumun fiziksel kuyuları bugünümde kendi iç dünyama yaptığım yolculuklara dönüşmüş durumda. Karanlık, ürkütücü, derin, maceralı ve sonu gelmeyen bir yolculuk bu. Gölge ise Jung’un söylediği anlamda insanın bastırdığı taraflarla ilgili. Hepimiz kendimizle ilgili görmek istemediğimiz parçaları bir yere saklıyoruz: korkularımızı, kıskançlıklarımızı, öfkemizi ya da kırılganlığımızı. Ama o gölge bizden ayrı yaşamıyor; sürekli bizimle birlikte hareket ediyor. Öykülerimde karakterlerin çoğu aslında kendi gölgeleriyle karşılaşma anında bir dönüşüm yaşıyor. Düşüş ise bu karşılaşmanın kaçınılmaz sonucunu temsil ediyor belki de. Nihayetinde insan kendisiyle gerçekten yüzleştiğinde bir tür düşüş yaşıyor, çünkü o ana kadar kurduğu güvenli anlatı sarsılmış oluyor. Bana göre o düşüş aynı zamanda bir başlangıç. İnsan bazen aşağıya doğru inerken kendine daha çok yaklaşıyor. Kafka’nın dünyasında birey çoğu zaman görünmez bir otorite karşısında sıkışır. Sizin öykülerinizde ise karakterler daha çok hafıza, kimlik ve geçmiş karşısında sıkışıyor gibi. Bu fark bilinçli bir mesafe mi? Kafka’nın dünyasındaki bireyler genelde sıkışmışlığı dışarıdan gelen, görünmez bir otoriteden kaynaklanan sebepler yüzünden yaşıyorlar. Bu otoriteler karakterlerin dışında ama onları bütünüyle kuşatıyor. Bürokrasi, sistem, yasalar gibi. Onun kurduğu evren benim için hâlâ çok güçlü bir referans ama ben o kapalı sistemin içinden biraz daha içsel bir alana bakmaya çalışıyorum. Benim öykülerimde sıkışma çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden; hafızadan, kimlikten, geçmişten geliyor. Yani mahkeme salonlarından çok hafızanın odalarında dolaşmayı tercih ediyorum. Eskiden insan dış dünya ile daha fazla mücadele ediyordu. Bugün mücadelemiz daha çok kendi iç dünyamızla gibi geliyor bana. “Bir tabağın içinde rekabet olmaz Zeynep, yavrimu, biz kadınlar yemeği paylaşırız, kini değil.” Bu cümle hem kültürel hafızayı hem de kadınlar arası dayanışmayı görünür kılıyor. Öykülerinizde mutfak, yemek ve sofra neden bu kadar merkezi bir alan? Yemek yapmayı, yemeyi ve mükellef sofralar kurup sevdiklerimi mutfağımda, balkonumda ağırlamayı seven tipik bir Yengeç kadını olduğum için olabilir. Fazla derinlere inmeye gerek yok. Anlatımınızda şiirsel bir yoğunluk var; imgeler, kokular, sesler neredeyse romanesk bir genişliğe ulaşıyor. Öykü türü sizin için dar bir form mu, yoksa yoğunlaştırılmış bir anlatım alanı mı? Ben öyküyü hiçbir zaman dar bir form olarak görmedim. Aksine, bana göre öykü edebiyatın en yoğun, en geniş alanlarından biri. Bir romanın sayfalar boyunca kurduğu atmosferi bazen birkaç paragraf içinde kurmak zorundasınız. Şiir de aynı özeni istiyor. Bu yüzden öykü de şiir de, yazardan çok büyük bir yoğunluk ve dikkat talep ediyor. Sınırlı sözcük ve cümlelerle derin şeyler anlatmayı, yazarken imgelerin, kokuların, seslerin metnin içinde dolaşmasını seviyorum. Yani şiirsellik benim için bilinçli bir süsleme değil, daha çok dünyayı algılama biçimimin, varoluşumun yazıya yansıması. “Bazı örtüler insanı yalnızca sıcak tutmaz, unutuşun kendisinden de korur.” Bu cümle, kitabın belki de en güçlü metaforlarından biri. Edebiyat sizin için bir battaniye mi, bir hafıza zırhı mı, yoksa tam tersine, üzerimizi örten şeyleri kaldıran bir çıplaklık alanı mı? Evet, edebiyat benim için bazen gerçekten de bir battaniye gibi. Bazı metinlerin içinde kendimi evimde ve güvende hissediyorum; sanki biri gelip omzuma bir örtü bırakmış gibi. Edebiyat bana yaşam ağrısının biraz daha taşınabilir hale geldiği bir alan yaratıyor. Ama aynı zamanda pekala bir hafıza zırhı da olabilir. Çünkü yazmak ve okumak, bazı şeylerin tamamen kaybolmasını engeller. İnsan kelimelerle kendine küçük bir hatırlama alanı kurar. Zamanın ve unutuşun karşısında çok güçlü bir savunma değildir belki ama yine de bir direnç oluşturur. Ve elbette bir çıplaklık alanıdır da edebiyat. Çünkü yazarken insan kendisini tamamen saklayamaz. Karakterlerin arkasına gizlense bile metnin içinde yine de kendi korkuları, kırılganlıkları ve soruları dolaşır. Bu yüzden yazmak biraz cesaret istiyor. Dört kitaplık bir yazar kariyeriniz var şiirden öyküye, geziden “martılara”… İlk başlarda hayal ettiklerinizle bugünkü kendinizi konumlandırmalarınız arasındaki kesişme ve kırılma noktaları, fayları mutlaka vardır. Sonraki proje ve tasarılarınız çerçevesinden bunlardan bize söz eder misiniz? 11 yaşımdan beri günlük yazıyorum. Ara ara eski günlüklerimi açar, heyecanla okurum. 16 yaşımın bir gününde, ömrümde ilk kez bir Orhan Pamuk eseri okuyup büyülendiğim bir akşam günlüğüme, “Bir gün benim de kendi kahramanlarım olacak mı? Ben de hikayeler anlatabilecek miyim?” yazmışım. Yıllar sonra dönüp o cümleyi okuduğumda tuhaf bir duygu yaşadım. Bugün gerçekten kahramanları olan, hikâyeler anlatan biri olduğum gerçeğine bazen hala şaşırıyorum. Belki de yazarlık biraz böyle başlıyor, önce bir okur olarak büyüleniyorsunuz, sonra o büyünün içinde kendi sesinizi aramaya başlıyorsunuz. O defterdeki soru aslında hâlâ benimle birlikte. Her yeni metinde kendime yeniden soruyorum: Bu hikâye gerçekten anlatılmalı mı? Ve ben onu anlatabilecek miyim? Şiir ve öykü yazmaya her zaman devam edeceğim sanırım çünkü bu iki türü de çok seviyorum ama belki bazı karakterlerim artık bir roman içinde yaşamak istiyordur. Bekleyip görelim. #ÖzlemGüzelharcan #Kafka’yıYakmak #KafekültürYayınları #TürkEdebiyatı #Öykücülük #ModernÖyküler #EdebiyatSöyleşisi #YazarSöyleşisi #EdebiyatDünyası #YazarlarlaSohbet #KitapSöyleşisi #EdebiyatKonuşuyor #KafkaEsintileri #EdebiyatVeHafıza #ÖykününGücü #EdebiyatGündemi #YeniKitap #KitapTavsiyesi #OkumaKültürü #EdebiyatSeverler 📚
- Yeni Kitap Setleri
Yeni Kitap Setleri Okurlarla Buluşuyor Felsefe, edebiyat, psikanaliz, tasavvuf, siyaset düşüncesi ve modern roman kuramına uzanan bu kitap setleri; yalnızca klasik metinleri yeniden hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda çağımızın tartışmalarıyla da güçlü bir bağ kuruyor. Bu yeni setlerde Zola, Thoreau, Dostoyevski, Voltaire, Montaigne, Poe, Baudelaire, Freud, Lacan, Schopenhauer, Diderot gibi düşünce ve edebiyat dünyasının kurucu isimleri yer alırken; çağdaş yorumlar ve özgün çalışmalar da bu koleksiyona eşlik ediyor. Ayrıca Sinan Kahyaoğlu’nun Asya coğrafyasına uzanan tarih gezileri, okuru yalnızca bir seyahat anlatısına değil; kültür, hafıza ve tarih üzerine düşünmeye davet ediyor. Yeni Kitap Setleri 3 Zeplin Seti Zola, Thoreau ve Dostoyevski’nin metinleri üzerinden bireyin iktidar karşısındaki etik duruşunu tartışan güçlü bir seçki. Deizm & Ateizm Seti – Voltaire İnanç ile akıl arasındaki gerilimi sorgulayan Aydınlanma metinleri. Dostoyevski Seti Yazarın erken dönem metinlerinden oluşan yoğun ve cesur üç anlatı. Devrim ve Devrimciler Seti Che Guevara ve Jack London üzerinden devrim düşüncesinin iki farklı yüzü. Edebiyat ve Tiyatro Dersleri Seti Schopenhauer ve Diderot’nun yazı ve sahne sanatlarına dair temel metinleri. Freud’dan Lacan’a Psikanaliz Seti İnsan zihninin bilinç, arzu ve özne kavramları etrafında yeniden okunması. İnsanı Yazmak – Montaigne Deneme geleneğinin kurucu sesiyle insanın kendisiyle yüzleşmesi. Edgar Allan Poe Seti Yazı ve şiirin ardındaki estetik mimariyi açıklayan iki temel metin. Mevlâna ve Şems Seti Tasavvufu menkıbenin ötesine taşıyan düşünsel bir okuma. Yeni Roman Seti Modern romanın sınırlarını zorlayan Sarraute ve Robbe-Grillet metinleri. Charles Baudelaire Seti Modern hayatın ruhunu kavrayan üç güçlü deneme. Sinan Kahyaoğlu Tarih Gezileri Seti Moğolistan, Kırgızistan ve Özbekistan üzerinden Türk kültür coğrafyasına yapılan tarihsel bir yolculuk. #YeniKitaplar #KitapSetleri #KafekulturYayinlari #DunyaEdebiyati #KlasikMetinler #FelsefeKitaplari #EdebiyatKlasikleri #Psikanaliz #Aydinlanma #ModernEdebiyat #RomanKurami #OkumaListesi #KitapOnerisi #OkumaKulturu #DusunceTarihi #Kitapseverler #OkumaZamani #EdebiyatDunyasi #KulturSanat #KitapTutkusu
- 14. Yılda 14 Yeni Kitap - II
Mart 2026 , Kafekültür Yayıncılık için yalnızca yeni kitapların raflara çıkışı anlamına gelmiyor. Bu ayın seçkisi, edebiyatın farklı damarlarını bir araya getiren bilinçli bir yayın programını yansıtıyor. Denemeden romana, tiyatrodan yazarlık kuramına uzanan altı kitap; hem klasik metinleri yeniden dolaşıma sokuyor hem de çağdaş düşünceyi tartışmaya açıyor. Bu seçkiyi bir arada düşündüğümüzde ortak bir eksen beliriyor: Hakikatle kurduğumuz ilişki. Kimi metin bu ilişkiyi sorguluyor, kimi savunuyor, kimi dağıtıyor, kimi yeniden inşa ediyor. 14. Yılımızda 14 Yeni Kitap dosyamızın İKİNCİ bölümünü sunuyoruz. Felsefenin Akıl Haritası: Tutulma Tutulma , Sefer Örçen “Tutulma”, Sefer Örçen’in daha önceki şiirlerinden damıtarak hazırladığı, hem kişisel hem de toplumsal bir bellek çalışması niteliği taşıyor. Yazarın dizeleri, gökcisimlerinin birbirini örtmesi kadar doğal ama bir o kadar da sarsıcı geçişlerle ilerliyor; okuru gündelik duygulardan felsefi kavrayışlara, bireysel deneyimlerden toplumsal hafızaya taşıyor. Kitap, adını verdiği “tutulma” kavramının yalnızca astronomik değil, duygusal, kültürel ve entelektüel çağrışımlarını da tartışmaya açıyor. Şiirlerin satır aralarında hem Horkheimer’in “Akıl Tutulması”na göndermeler hem de aydınlanmanın kendi gölgesine düşmesi gibi düşünsel izlekler, yeni bir okuma deneyimi yaratıyor. Bu yönüyle eser, bir şiir kitabı olmanın ötesinde, akıl ve zaman kavramlarının toplumsal serüvenini içten bir dille ele alan bir felsefi yolculuk gibi okunuyor. Şiirin Renk Paleti: Birçok Pembe Birçok Pembe , Ufuk Acuner Şiir bazen bir renkle başlar. Bu kitapta o renk pembe: kırılgan, içe dönük, hafif ama derin. Ufuk Acuner’in şiirleri, aşkın, yasın, zamanın ve hatıranın iç içe geçtiği bir iç evrende dolaşır. Sözcükler çoğu zaman bir düşüncenin değil, bir duyumun izini sürer; renkler, sesler ve anılar birbirine karışarak şiirin dokusunu kurar. “Birçok Pembe”, bir duygu rengi olmasıı yanı sıra kaybolan bir sevgilinin izi, bir kentin akşam ışığı, bir iç dünyanın kırılgan haritasıdır. Şair, kimi zaman bir suyun konuşmasına kulak verir, kimi zaman rüzgârın içinden geçen bir benliği arar. Böylece şiir, görünür olanla gizli kalan arasında bir geçit hâline gelir “Birçok Pembe”, modern duyarlığın kırılgan yüzünü gösteren bir şiir kitabı. İç dünyayı renklere, anılara ve imgelerin titreşimine bırakan bir şiir yolculuğu. Bu yolculukta her okur kendi rengini bulabilir. Mümkün mü: Kafka'yı Yakmak Kafka'yı Yakmak , Özlem Güzelharcan Kafka’yı Yakmak, insanın kendi zihniyle, geçmişiyle ve korkularıyla kurduğu görünmez ilişkilere bakan öykülerden oluşuyor. Özlem Güzelharcan, gündelik hayatın sıradan görünen anlarını derin bir iç dünyaya açılan kapıya dönüştürüyor. Bu öykülerde hafıza, kayıp, kimlik ve yalnızlık iç içe geçerken karakterler bazen bir çocukluk hatırasının, bazen bir korkunun, bazen de tek bir kelimenin peşinden yürüyerek kendi iç kuyularına inerler. Yazar bu öyküleri kaleme alırken aslında tek bir sorunun etrafında dolaşır: İnsan kendi zihninden gerçekten kaçabilir mi? Çocukluk anılarından panik ataklara, kaybolan komşuluklardan zihnin karanlık koridorlarına kadar uzanan bu metinlerde, sıradan görünen hayatların içindeki görünmez çatlakları anlatmaya yönelir. Çünkü bazen bir battaniye, bir radyo sesi ya da bir uçak yolculuğu insanın bütün geçmişini geri çağırabilir. Çiçeklerin Bekleme Romanı: Nöbet Çiçeği Nöbet Çiçeği , Candan Selman “Her gün o vapura binsem belki ben de görmezdim Gözümde büyüyüp küçülenleri Şehirde kalsam bilmezdim giderken görünenleri.” “Kıyıdan,” dedi tanımadığı bir kadın sesi. Vildan gözlerini açıp yanında duran kızıl saçlı kadına baktı. Gülümsedi. “İçimden okuyorum zannediyordum, duydunuz mu?” “Evet,” dedi kızıl saçlı genç kadın. “Bütün şiirlerini bilirim Nüvit Alkan’ın. Adalı mısınız?” “Yok,” dedi Vildan. “Aslına bakarsanız ilk kez geliyorum. Ve sanırım dönemiyorum.” Lodosun sersemletip, kıyıdan kopardığı iki kadın; Derin ve Vildan. Ardında “Şiir de Beni kurtaramadı” notunu bırakarak bu dünyayı bile isteye terk eden bir şair; Nüvit Alkan. Candan Selman ikinci romanı Nöbet Çiçeği ile fırtınadan kaçan ve kendilerine sığınanların öyküsünü dile getiriyor. Üç şişe şarap on beş kadeh ile... Pakildas 2: Kış 2026 Pakildas Kış 2026 , Yeni Sayı “PAKİLDAS” DERGİSİ YENİ SAYISIYLA RAFLARDA KAFEKÜLTÜR Yayıncılık’ın yeni periyodiği Pakildas; bilimsel merakla entelektüel yaratıcılığı bir araya getiren, yılda dört kez (Mart, Haziran, Eylül, Aralık) yayımlanacak hakemli bir dergi olarak okurla buluşmuştu. Derginin yeni sayısı Mart 2026 tarihli, 240 sayfa ve hem basılı hem de dijital sürümüyle erişilebilir. (kafekultur.com/pakildas) 9 Kişi 1 Gölge: Karaktersiz Karaktersiz , Candan Selman Hatırası ömrümüze yazılanlara… Yarım bıraktığınız bir roman gelip kendini sizde tamamlasa, bir gece yarısı hiç tanışmadığınız dokuz kişi kapınıza dayansa, geçmemiş bir geçmiş aklınıza dolansa ne yapardınız? Karaktersiz bir roman arkanızdan iş çevirendir. Bir gece uykunuzu bölen, her köşe başında yolunuzu kesendir. Çünkü insanın karakteri kaderi, romanın karaktersizi ise kederidir. Kaçınılmaz Buzul Çağı: Galaktik Miras Galaktik Miras , İlker Selman M.S. 2070. Dünya, kapıdaki buzul çağının pençesinde son nefesini verirken; Türk bilim insanları kurtuluşu gökyüzünde değil, tarihin sıfır noktasında arıyor: Göbeklitepe. OBA cihazıyla M.Ö. 9000 yılına fırlatılan ekip, ilkel bir taş devri yerine Alfa Centauri’den gelen üç gelişmiş ırkın galaktik savaşıyla yüzleşir. Bir yanda evreni dize getirmek isteyen Anurya ve Zakron hanedanlıkları, diğer yanda insanlığın genetik kökenlerini korumaya çalışan barışçıl Proxima. Ve tüm bu kaosun kalbinde, zamanı ve mekânı büken gizemli enerji kaynağı: Kara Yıldız. Jüpiter ve Güneş: I şıkta Yol Alanlar Işıkta Yol Alanlar , İlker Selman Jüpiter’in ateşi sönüyordu. Evrenin kalbi yeniden doğarken, Güneş Sistemi tarihin en kanlı savaşının eşiğindeydi. Callisto İmparatorluğu'nun yıkıcı gücü, Jüpiter’in yaşam dolu uydusu Ganymede’yi küle çevirdi. İmparator Barbanas, ele geçirdiği Ganymede’den galaksiye uzanan karanlık hedefine doğru ilerledi. Mülteciler, Mars’ın uydusu Phobos’un ıssız derinliklerinde hayatta kalmaya çalışırken, bir umut ışığı doğdu: Mars Koloni Köyleri’nin liderleri Profesör Ahmet Bey ve Mühendis Yücel Bey. Onlar, Ganymedeli profesörler Vilda ve Namyelus ile evrenin en kadim sırlarını taşıyan androidlerle birlik olup, sarsılmaz bir ittifak kuracaklardı. 14. Yılda 14 Yeni Kitap - I #Kafekültür #Yayınevi #Edebiyat #Düşünce #Kitap #Okur #Yazar #Emek #Kültür #Yayıncılık #BağımsızYayıncılık #OkumaKültürü #DüşünceDünyası #KültürelÜretim #BirlikteÜretmek #SözüOlanKitaplar #EdebiyatHayattır #KitaplaYaşam #OkurYazarlığı #YayınEmeği #KültürAlanı #EdebiyatTopluluğu #14Yıl #Birlikteyiz #HikâyeDevamEdiyor
- 14. Yılda 14 Yeni Kitap - I
Mart 2026 , Kafekültür Yayıncılık için yalnızca yeni kitapların raflara çıkışı anlamına gelmiyor. Bu ayın seçkisi, edebiyatın farklı damarlarını bir araya getiren bilinçli bir yayın programını yansıtıyor. Denemeden romana, tiyatrodan yazarlık kuramına uzanan altı kitap; hem klasik metinleri yeniden dolaşıma sokuyor hem de çağdaş düşünceyi tartışmaya açıyor. Bu seçkiyi bir arada düşündüğümüzde ortak bir eksen beliriyor: Hakikatle kurduğumuz ilişki. Kimi metin bu ilişkiyi sorguluyor, kimi savunuyor, kimi dağıtıyor, kimi yeniden inşa ediyor. Edebiyatın Hayatla Teması: Edebiyattan Yaşama Edebiyattan Yaşama , Raşel Rakella Asal Mart ayının düşünsel odağını belirleyen kitap kuşkusuz Edebiyattan Yaşama . Raşel Rakella Asal, edebiyatı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil; bellek, travma, mekân, beden ve dil üzerinden hayatla temas eden bir düşünme pratiği olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, metni kapalı bir yapı olmaktan çıkarıyor. Okuru edilgen bir izleyici değil, yeniden kurucu bir özne olarak konumlandırıyor. Eleştiri, burada akademik bir mesafe değil; yaşama dair soruların açıldığı bir alan. Feminist eleştiri, metinlerarasılık ve belirsizlik gibi kavramlar kuramsal ağırlıkla değil, düşünsel işlevle devreye giriyor. Asal’ın kitabı, güncel edebiyat tartışmalarında sıkça karşılaşılan iki uç arasında dengeli bir yerde duruyor: Ne kuru bir kuram anlatısı ne de yalnızca izlenim yazısı. Bu bakımdan hem başvuru kaynağı hem de güçlü bir okuma deneyimi sunuyor. Yazarlığın Disiplini ve Hakikati: Yazar Olmak Yazar Olmak , Jack London Yazar Olmak , Jack London’ın mektupları ve makalelerinden derlenen, yazarlık pratiğini doğrudan hedef alan bir metin. London sistemli bir kuram kitabı bırakmamış olsa da yazarlık üzerine düşüncelerini net biçimde ortaya koymuştur. Kitabın merkezinde şu soru var: Yazmak neden? Şöhret mi, güç mü, geçim mi, yoksa hakikat mi? London yazarlığın ekonomik, zihinsel ve ahlaki boyutlarını birlikte tartışıyor. Yazarlığı romantize etmiyor. Disiplin, dünya bilgisi ve süreklilik vurgusu yapıyor. “Hayatın nabzını tutmalısınız” cümlesi bu metnin omurgasını oluşturuyor. Yazarlık, ona göre, dünyaya kapalı bir içe dönüş değil; hayatın merkezine girme cesareti. Bu bakımdan kitap, yalnızca yazarlık heveslilerine değil, üretim pratiği olan herkese sesleniyor. Zihnin Tekinsiz Yankısı: Mani Mani , Semra Topal Semra Topal’ın Mani adlı kitabı, kısa ama yoğun bir metin. Alışıldık anlatı konforunu bozuyor. Gündelik olanın içine yerleşmiş huzursuzluğu görünür kılıyor. Bu kitapta evler güvenli değil, ilişkiler masum değil. Dil, bilinç akışının kıyısında dolaşıyor. İroni ise sürekli devrede. Okur yalnızca tanık değil; zaman zaman suç ortağı haline geliyor. Topal’ın metni özellikle şu açıdan dikkat çekici: Kavramları dekor olmaktan çıkarıyor. Aile, sağlık, dostluk gibi gündelik başlıklar, tehditkar bir sahneye dönüşüyor. Bu dönüşüm, kitabın ritmini belirliyor. Mani , hacmi küçük ama etkisi geniş bir metin olarak Mart seçkisinde önemli bir yer tutuyor. Kıskançlığın Anatomisi: Deli Bir Kocanın Savunması Deli Bir Kocanın Savunması , August Strindberg Strindberg’in bu romanı, otobiyografik damarının en çıplak örneklerinden biri. Bir evliliğin çöküşü üzerinden ilerleyen metin, kıskançlık, paranoya ve psikozun iç içe geçtiği bir anlatı sunuyor. Strindberg’in kendi yaşamından izler taşıyan roman, yalnızca bir ilişki hikâyesi değil; zihinsel çözülmenin belgesel niteliğinde bir ifadesi. Yazar, kendisini de acımasızca ifşa ediyor. Bu metin, modern bireyin kırılganlığını erken bir dönemde ortaya koyması açısından bugün hâlâ güncel. İç hesaplaşma, burada edebi bir süs değil; doğrudan bir yüzleşme biçimi. Hakikat ve Yıkım: Yaban Ördeği Yaban Ördeği , Henrik Ibsen Ibsen’in Yaban Ördeği adlı oyunu, idealizm ile merhamet arasındaki çizgiyi sorguluyor. Gerçeği bilmek her zaman özgürleştirici midir? Yoksa bazı yalanlar yaşamı ayakta tutan kırılgan dayanaklar mıdır? Oyunda bir ailenin huzuru, “mutlak hakikat” arzusuyla sarsılır. Hakikat ortaya çıktıkça düzen çözülür. Ibsen burada romantik bir aydınlanma anlatısı kurmaz; aksine gerçeğin yıkıcı gücünü gösterir. Bu eser, çağdaş dünyada “her şey açığa çıkmalı” diyen tavrın bedelini hatırlatan güçlü bir metin olarak öne çıkıyor. Anadolu’nun Sert Gerçeği: Kuyucaklı Yusuf Kuyucaklı Yusuf , Sabahattin Ali Toplumsal gerçekçiliğin önemli örneklerinden biri olan Kuyucaklı Yusuf , küçük bir kasabada büyüyen bir gencin yozlaşmış düzenle mücadelesini anlatır. Yusuf’un suskunluğu edilgenlik değildir; bir iç direniştir. Kasabanın dar ahlak anlayışı ve çıkar ilişkileri karşısında ayakta kalmaya çalışan bir bireyin trajedisi anlatılır. Bu romanın Mart seçkisinde yer alması, Kafekültür’ün klasik metinleri yeniden dolaşıma sokma stratejisinin bir parçası. Ancak burada amaç yalnızca yeniden basmak değil; metni yeniden düşünmeye açmak. 14. Yılda 14 Yeni Kitap - II #Kafekültür #Yayınevi #Edebiyat #Düşünce #Kitap #Okur #Yazar #Emek #Kültür #Yayıncılık #BağımsızYayıncılık #OkumaKültürü #DüşünceDünyası #KültürelÜretim #BirlikteÜretmek #SözüOlanKitaplar #EdebiyatHayattır #KitaplaYaşam #OkurYazarlığı #YayınEmeği #KültürAlanı #EdebiyatTopluluğu #14Yıl #Birlikteyiz #HikâyeDevamEdiyor
- CİHAN AYDIN ile Beyaz-Sessiz Söyleşi
Bu söyleşi, Beyaz Sessizlik ’in şiirsel dünyasını, kitabın oluşum sürecini ve şairin iç yolculuğunu anlamaya yönelik bir okuma alanı açıyor. Sorular, şiirin beslendiği duyguları, kırılma anlarını, suskunlukları ve arayışları görünür kılıyor. Sevgi, özlem, yabancılık ve dilin sınırları etrafında şekillenen bu konuşma, şiirin şair için neye karşılık geldiğini, hangi ihtiyaçtan doğduğunu ve nasıl bir ses kazandığını ortaya koyuyor. Klasik ama kaçınılmaz bir yerden başlayalım. Kendinizden bahseder misiniz? Bugüne kadar sizi şiire getiren kişisel duraklar, kırılmalar ve suskunluklar nelerdir? Duygularımı anlatırken bir armoni yaratmaya çalıştım. Düz nesire ritim getirmek, kulağa daha hoş gelir diye düşündüm. Kırılganlıklarım, neşelerim hep bir özlem, sitem ve arayış içinde idi. Lisede başladığım bu yolculukta kendimi kendime anlatma çabasıydı. Suskunluğumun bittiği yerdi şiir; hayata tutunma ve anlatma biçimi oldu benim için. Sözcüklerin konuşması, durakladığım zamanlardı. Kitaba adını veren şiirde, “Beyazlıklarda seyrettik birlikte uçuşan kuş sürülerini, şaşkın ve hayretle bakan sende çok uzaklardaydın, yanımdayken bile” diyorsunuz. Bu beyaz sessizlik, şiirler boyunca sizin için bir sığınak mıydı? Yoksa yüzleşmek zorunda kaldığınız bir alan mı? Beyaz sessizlik, saflıkla duygusallığı birleştirip bazen gerçeklerden kaçma biçimim. Gördüklerimizi, paylaştıklarımızı yanımızdakiler yapamaz ya da yapmak istemez. Aynı çerçeveden bakamayız. Çok kalabalıkta yalnız hissedebiliriz. Ben anları bütünleştirmek istedim. Varken yok olan kimlikler, duygusal boşluğumu dolduramadılar. Gerçekler her zaman üzdü beni. Evet, beyaz sessizlik benim için sığındığım bir limandı. “Unutturamıyor” şiirinde, “Sözler, cümleler, tüm konuşmalar, yazılar yetersiz...” dizesiyle dilin sınırına geliyorsunuz. Bir şair için dilin yetmediğini kabul etmek ne anlama geliyor; şiir burada hala bir anlatma biçimi mi, yoksa suskunluğu kayıt altına alma yolu mu? Duygularım o kadar yoğun ki sözcükler, o anki durumu anlatmada zorluk çekiyor. Gökyüzünde bulut oluyor harfler, uçuşuyor. Suskunluğum usumda yeniden canlanıyor, gönüllerde yer buluyor. “Artık sevmiyorum seni” dizesi kitapta tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Buna rağmen şiir öznesinin hala sevginin çevresinde dolaştığını hissediyoruz. Siz bu cümleyi yazarken gerçekten bir son mu kuruyordunuz, yoksa kendini ikna etmeye çalışan bir ses mi vardı? Hissettiklerim, kırılmanın son noktası olduğu ya da yok oluşu simgelediği için kendimi kandırma yöntemi. Bağıran sessizliğim çığ gibi büyüyor benliğimde. Evet, uzaktan bir ses ikna etmeye çalışıyor beni. “Hani neredesin sendeki ben?” sorusu, yalnızca bir sevgiliye değil, geçmişte kalmış bir benliğe de yöneliyor gibi. Bu kitapta kaybedilen şey daha çok bir kişi mi, sizden uzaklaşan bir ben mi? Kaybolan bir kişinin ardından tutulan yas gibi. Yok oluşlara isyan edip serzenişte bulunmak, kendimi sorgulamak, bazen de yargılamak. Geçmişteki benle aynı paralelde hissetmemek. Hep arayışta olmak. “Uzak Bir Şehir Paris” şiirinde, “Kalabalıkta insanlar yoklar çünkü anlayamıyorum dillerini” diyorsunuz. Göç, başka bir dilde yaşamak ve yabancılık hissi, Beyaz Sessizlik’in duygusal iklimini nasıl etkiledi? Yeni başlangıçlar hayatı olumsuz ve olumlu yönde etkileyebilir. Kendi isteğimle geldiğim Paris’te bir süre yabancılık çektim. Dili biraz öğrenince bu duygu azaldı. Değişik bir kültürle karşılaşmak önce şok etkisi yaptı, sonra kabullendim. Beyaz Sessizlik’te saflık, arayış, hayaller birden duvara çarptı. Sonra iyi tarafları görmeye başladım. Başka bir kültürle karşılaşıp dillerini bilmiyorsanız, bir adada yalnız kalmak gibi bir şey. Karmaşayı kendi içimde çözüp yeni başlangıçlara yelken açtım. Hayat, iniş ve çıkışlarıyla sürüp gidiyor hala. Ama özlem hep var. Umarım deneyimlerim mutlulukla kucaklaşıp çoğalır. Şiirlerde sevgi çoğu zaman umutla birlikte anılsa da aynı ölçüde yıpratıcı bir deneyim olarak da karşımıza çıkıyor. Sizce bu kitapta sevgi, insanı onaran mı, yoksa eksilten bir güç mü? Sevgi benim vazgeçilmezim. Salt bir sevgiliye değil; doğaya, çocuklara, hayvanlara, bir böceğe bile sevgi duyabiliriz. Umut, sevginin tetikleyicisi. Kaybettiğiniz zaman yok olursunuz. Deneyimlerimizden kendimizce dersler çıkarırız. Çoğunlukla sevgi bizi yüceltir, onarır. İstemediğimiz sonuçla karşılaşınca zaman zaman gücümüz eksilir. Bu gücü çokgen yapmak elimizde. Var olmanın ölçüsü değil mi sevgi? Beyaz Sessizlik yayımlanan ilk kitabınız. Bu kitap sizin için bir başlangıç mı, yoksa uzun süredir içinizde süren bir konuşmanın artık sesli hale gelmesi mi? Başlangıçları severim. Sonra devamı gelir çünkü. Yıllardır hep konuşurum, sessizce. Zaman zaman kagıda dökerim içimdekileri. Sevinçliyim kitaba dönüştüğü için. Sesim yankılanır, duyulursa eğer, hayalleri gerçeğe dönüştürenlerle beraber.
- Kafekültür Şubat 2026
Arınma ve Aşk ayı Şubat 2026, Kafekültür Yayıncılık için hem modern edebiyatın özgün seslerini hem de dünya klasiklerinin zamansız düşüncelerini bir araya getiren zengin bir ay oldu yine. İşte kışın bu en soğuk günlerinde içinizi ısıtacak ve zihninizi açacak yeni seçkiler: 1. AŞK Yine - HALİL GÖKHAN Felsefenin soğukkanlı aklı, psikolojinin derin sezgisi ve edebiyatın kırılgan dili bu sayfalarda yan yana duruyor. Düşünürler, şairler ve yazarlar aşkı anlatırken kendi açıklarını da ele veriyor; zekâları kadar zaaflarıyla konuşuyorlar. Ortaya çıkan tablo, aşkın ne olduğu kadar neye dönüştüğüyle de ilgilidir. 2. Açlık - KNUT HAMSUN Açlık, modern romanın temel taşlarından biri kabul edilir. Franz Kafka, Hamsun’un insan ruhunu “çıplak hâliyle” yazabildiğini söyler. Henry Miller, bu kitabı “edebiyatta iç monoloğun gerçek başlangıcı” olarak görür. Isaac Bashevis Singer, Hamsun için “insanın karanlık bölgelerini ahlâk dersi vermeden anlatabilen ender yazarlardan biri” der. Ernest Hemingway ise Hamsun’un yalın anlatımını, kendi yazarlığının gizli kaynaklarından biri olarak anar. 3. Savaş Sanatı - SUN TZU "Askeri silahlar, bilge tarafından şiddeti ve zalimliği cezalandırmak, sorunlu zamanlara barış getirmek, güçlükleri ve tehlikeleri ortadan kaldırmak ve tehlikede olanlara yardım etmek için kullanılan araçlardır. Savaş, insanın düzeni ve güvenliği koruma aracıdır; hazırlanmak ve anlamak, felaketleri önlemenin yoludur." 4. Bütün Şiirleri - H. ZEKÂİ YİĞİTLER H. Zekâi Yiğitler’in BÜTÜN YAPITLARI dizisinin ilk cildi olan Bütün Şiirleri 1, şairin farklı dönemlerde kaleme aldığı (1961-1978), tematik olarak ayrışan ama duyarlıkta bütünleşen eserlerini bir araya getiriyor. Mavi Güvercin, Senin Güzlerine Bakmak, Kutup Gülü, Günde Güneş, Deniz Çağım, Susan Toprak, Savaşın Soluğu gibi başlıklar, onun içsel yolculuğunun haritasını çiziyor. 5. Salta Dur - SEMRA TOPAL … Hayır, yazın ve kadın yaşamı konusunda hiç de umutsuz değilim, eğer o derece umutsuz olsaydım Salta Dur’dan sonra yazdığım Gece Gülüşü, Yara, Mukaddes Cildin Parçalanışı, Kirlihanımlar, Fagin ve son romanım Mari Foneçka’yı yazamazdım, tıpkı Salta Dur’un öncesinde yazdığım Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti, Mani ve Kürklü Gece’yi yazamayacağım gibi… Ne diyeyim, devam ediyor çalışma tutkusu… 6. Ekonomi Bir Ahlaktır - HENRY DAVID THOREAU Thoreau, Walden’da yalnızca doğayla kurulan bireysel bir yaşam deneyimini değil, bu deneyimin arkasındaki ekonomik ve ahlaki hesaplaşmayı da ortaya koyar. Ona göre ekonomi, üretim ve kazançla sınırlı teknik bir alan değil; insanın zamanını, emeğini ve özgürlüğünü nasıl harcadığını belirleyen temel bir ölçüttür. 7. Kürk Mantolu Madonna - SABAHATTİN ALİ Aşk, mutluluk, mutsuzluk, alelade ve sıra dışı insanlar, kendini bir şey sananlar, ezenler ve ezilenler, işsiz kalanlar… Hepsi var bu dünyada.
- Kafekültür Ocak 2026
Ocak 2026, Kafekültür Yayıncılık için hem modern edebiyatın özgün seslerini hem de dünya klasiklerinin zamansız düşüncelerini bir araya getiren zengin bir ay. İşte kışın bu en soğuk günlerinde içinizi ısıtacak ve zihninizi açacak yeni seçkiler: 1. İstanbul - Fyodor Dostoyevski "Konstantinopolis er ya da geç bizim olmalıdır" alt başlığıyla dikkat çeken bu çalışma, büyük Rus yazarın 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı döneminde kaleme aldığı yazılardan oluşuyor. Dostoyevski'nin İstanbul'u sadece bir şehir değil, metafizik bir kavşak olarak gördüğü bu metinler, imparatorluk vizyonunun ideolojik bir belgesi niteliğinde. 2. Bir Halk Düşmanı - Henrik Ibsen Ibsen’in bu kült oyunu, toplumsal yozlaşma ve bireysel dürüstlük arasındaki çatışmayı merkezine alıyor. Dr. Stockmann’ın kasabanın kirli su kaynağına karşı verdiği mücadele, halkın "yararı" ile kişisel çıkarların nasıl iç içe geçtiğini tokat gibi bir gerçekçilikle anlatıyor. 3. Şiirin İlkesi - Edgar Allan Poe Poe, bu başvuru metninde şiiri rastlantısal bir ilham değil, bilinçli bir estetik kurgu olarak ele alıyor. Okurda "saf bir etki" yaratmanın peşindeki yazar, şiirin neyi anlattığından çok ne hissettirdiği üzerine derinlemesine bir sorgulama sunuyor. 4. Sivil İtaatsizlik - Henry David Thoreau "En iyi hükümet en az hükmedendir" cümlesiyle başlayan bu metin, Gandhi'den Martin Luther King'e kadar binlerce adalet savunucusuna ilham vermiştir. Thoreau, bireyin vicdanını ve özerkliğini devletin otoritesinden üstün tutarak okuru siyasal hayal gücünü yeniden düşünmeye davet ediyor. 5. Roman Ajandası 2026 - Halil Gökhan Yazarlık yolculuğuna çıkmak isteyenler için hazırlanan bu ajanda; karakter notları, sahne kayıtları ve bölüm akışları için özel alanlar sunuyor. Roman yazma sürecini parça parça izlenebilir ve yönetilebilir hale getiren bu rehber, kağıt ve kalemin gücüne inanan yazarlar için tasarlandı.
- Yeni yılı EMİNE EBRU'nun YENİ YIL ŞARKISI öyküsüyle karşılıyoruz.
EMİNE EBRU'yu 12, GELSİN GECE ÇALSIN KAPI ve HAYAL KIRIKLIĞI öykü kitaplarından tanıyoruz. Çok verimli bir kitap kariyerine sahip olan yazarımız 2026'yı karşılaşırken bizlere en güzel armağanlarda birisini verdi: YENİ YIL ŞARKISI. Emine Ebru , anlatılarında iç ses, hafıza ve duygusal geçişleri merkeze alan bir yazar. Yalın dili, yoğun duygusu ve sezgisel akışıyla okuru yönlendirmeden metnin içine alıyor. Kadınlık, annelik, aşk, yalnızlık ve yeniden başlama fikri yazılarının temel eksenleri arasında yer alıyor. “Yeni Yıl Şarkısı”, bir masal sesiyle açılan, umut ve cesaret duygusuyla ilerleyen bir eşik öyküsü. Günlük hayatın ayrıntılarıyla büyük duyguları yan yana getiriyor; beklemekle yola çıkmak arasındaki ince çizgide duruyor. Metin, açıklamadan çok hisle ilerlerken; okura kendi sesini duyacağı bir alan bırakıyor. İyi Okumalar İyi Yıllar YENİ YIL ŞARKISI EMİNE EBRU Kızıma masal anlatıyorum. Bir sürü soru soruyor. Gözlerini kapatırsan kafanda daha iyi canlandırırsın diyorum. “Hayal et ve uyu. Uyu ve hayal ettiğin dünyaya git.” Kapattı gözlerini, uyudu. Gittiği yerde olacaktım. Hep olacaktım, koruyacaktım. O uyurken ben de düşüncelere daldım. Yeni yıl geliyor. Güzel, çünkü yeni. Güzel, çünkü bilinmiyor. Güzel, çünkü umut vaat ediyor. Her insanın içinde bilinmezliğe, yeniliğe karşı bir merak var. Bu yüzden de heyecanlı. Hayatımdaki her şey hayallerden ibaretti ve ben gittikçe artan yalnızlığın içinde kaldım. Aslında hayat basitti. İyi kötü bir iş, az buçuk maaş, ev, çoluk çocuk… Dostluklar olacak, sohbetler edilecek. Ama belki de gençliğine döneceksin; zincirleme kaza gibi yaptığın hatalarını, tutkularını, hırslarını ve zaman zaman hiçbir çerçeveye sığdıramadığın heyecanlarını düşünüp ah çekeceksin. Ve belki bir su sesi duyacaksın uzaktan. Uzun zamandır birlikte olmak istediğin ırmağın sesidir bu. Serindir. Güneşli ve sisli bir havanın tam ortasındasındır. Yalnızlığın derinleşirken daha çok üşümeye başlarsın. Durup bakarsın uzun uzun. Irmak, ormanları yararak, kıvrılarak gelmiştir önüne ve kuraklığa, kimsesizliğe bürünen ruhunu yeşertmesini beklersin. Atlarsın; kaybolursun derinliğinde. İmkânsız olmamalı. Tutmalı ucundan, tatmalı… Uzanmalı ve almalı… Elbette bir otobüse koşup kaçırabilirsin, bir trene binip kaza yapabilirsin. Eline alırsın kayar gider, uzanır yetişemezsin, altına sandalye koyarsın, sandalyenin bacağı kırılır… Böyle imkânsız gibi görünür ama vazgeçmezsin. Çünkü seversin. Dünyayı yerinden oynatacak kadar girmiştir içine o ateş. Yerine arkadaş gelse, iş gelse dolduramayacaktır orayı. Neye giydirsen birkaç beden büyük gelecektir sevdanın gömleği. Gerçek hayat kalın bir duvar gibi arada olacaktır. O duvarın bir parçası olmayı kabullenirsin. Ah be, ne çok konuşuyorum kendimle… Toparlanmalı, yeni yıl geliyor, yapacak çok şey var. Fırtınalarla boğuştuğum denizimde, her limanda biraz daha eksildiğim ve omzuma yük bindirdiğim hayatımda sığınacak limanım varken, ben hâlâ düşünmek yerine harekete geçmeliyim. O liman ki o kadar kasırganın ortasında ayakta kalabilmiş, kalbinin tüm odacıklarını bu yorgun kadına açan, yaşatacağı mutluluklarla, yüreğinden söyleyeceği şarkılarla, dünyanın merkezindeymişim gibi davranmasıyla eşsiz özelliklere sahip. Kim bilir ne gemiler gördü de bana açtı kapılarını… Uzak ufuklarda parlayan ışıklardan seçti aldı, kendine yaren yaptı, ortak etti yalnızlığına. Bekledi öylece, umudunu kesmedi. Hissetti, yaşadı. “Başlarım imkânsızlığına,” deyip yol gösterdi. Ben ise kendimle yeni tanışır gibi yeni bir ben buldum limanımın varlığının keyifli tınılarında. En çok onu severken sevdim kendimi. Şimdi gitmeliyim; uzun bir yolculuğum var ona doğru. Evet, normal değiliz. Normal olmayan insanların normal ilişkilerinin olması, normal olma ihtimalinin dışında. Her yerden, her şeyden uzağız ve bu bizi birbirimize daha fazla yakınlaştırıyor. Yerin yedi kat dibinden çıkıp bulutların zirvesinde piyano ve keman sesleriyle huzura ermek için çıkıyorum yola. Bu gece takvim değişecek, bu gece hayatım değişecek. Önce alışveriş yapılıyor; elbise, incecik çorap, topuklu ayakkabı alınıyor. Anneye uğranıyor, kız bırakılıyor, göz arkada kalmayacak tabii… Anne öpülüyor, iyi dilekler dileniyor, bebeğime sıkı sıkı sarılıp özleneceği söyleniyor. Deniz aşılıyor, İstanbul’a varılıyor. Ey İstanbul, sakla sırrımı. Oldukça karanlık. Hava buz gibi, içimin sıcaklığına inat. Duvarlarımın öte yanındayım artık. İşte benim hikâyem de tam burada başlıyor. Bir var oluş–yok oluş sekmesinde, ellerimle yıldızları tutabileceğim güçte, ayaklarımı yere sağlam bastığım yerde; orta şekerli kahve tadında, ilk duble rakıyı yudumladıktan sonra içmeye doyamayacağın anda, bir aşk arifesinde… Kapıyı çalıyorum, açıyor. Şaşkın, mutlu, dimdik, mağrur, heyecanlı, hâlâ şaşkın, suskun, hayret dolu, nefessiz. Öylece baktıkça bakıyor ve ben aktıkça akıyorum. İçim eriyor. Tutuyor elimden, içeri alıyor. İçeride şarap var, rock var, siyah var. Elimde yeni yıl pastası var; frambuazlı, çikolatalı. Üzerimde simsiyah straplez elbise, üzeri tül; saçlarım toplanmış, incecik topuklular. “Pek sevmezsin ama yılbaşında adettir, pasta yenir, tatlı girilir yeni yıla. Benim için yersin biliyorum; tıpkı senin için hiç sevmediğim enginarı yediğim gibi.” Gülümsüyor ama hâlâ konuşamıyor. Öyle hayretler içinde ki… Bakıyor uzun uzun, iliklerime kadar işleyerek. Sehpada şarap kadehi; çoktan başlamış içmeye. Uzanıp alıyorum. Kendine geliyor, hemen oturtuyor beni, elimdeki pastayı alıyor, mutfağa gidip kadeh getiriyor. Öyle dingin bir telaşı var ki… Suskunluğumuz ise pek çok şeyi anlatıyor aslında. Çok sevdiği hüzünlü bakan gözlerimden ayırmıyor gözlerini. Ben ona uzanmış, o beni yakalamış gibi. Ben onsuz asiti kaçmış kola; o bensiz telvesiz bir kahve… Ben onsuz kafası kıyak serseri; o bensiz yağmursuz sonbahar… Ben onsuz kapkara bulut; o bensiz şefi olmayan orkestra… Biz birbirimiz olmadan bir hiç. İçiyorum yanında, güvendeyim biliyorum. Başım düşüyor omzuna, ellerim kadehi tutmaz oluyor; döküyorum, deviriyorum şarabı. Ters adam, obsesif üstelik ama bana bir şey demiyor. “İyi misin?” diye defalarca soruyor ve böylece karşılıyoruz yeni seneyi. Söz veriyoruz birbirimize; lens takmamaya, kan testlerini yaptırmaya, hasta olmamaya, sebze yemeye, az içmeye, Norveç’e gitmeye, piyangodan çıkan parayla tatile çıkmaya, cep telefonlarımızı kapatmaya, kardan adam yapmaya, yağmurda şemsiyesiz dolaşmaya… Gülmekten alamıyoruz kendimizi; az hüzünlenip çok seviyoruz. Onu sevmek bir mucizeye inanmaktı. Gece çok karanlıktı artık. Ne çok şey vardı elimde bu geceye dair… Birinin en sevileni olmak… Sardıkça sarası, sarıldıkça sarılası geliyordu insanın. O büyüye karşı koymak anlamsızdı. Elleri tüm bedenimde, gözleri gözlerimde ve sıcaklığı içimde, sonsuzluğumda… İkiyken bir olmaktı; yokken var olmaktı; bütünleşip meydan okumaktı; isyan etmekti her şeye; gözyaşlarına boğulmaktı; kadını olmaktı, ilk kez ve ölesiye… En güzel hediyeydi, en güzel geceydi. Ve en güzel umutlarla girilen bir seneydi. Derinden duyulan müzik sesi “gece geldiğinde, toprak karardığında ve ay gördüğümüz tek ışık olduğunda” diyordu: Stand by me. Yanımda ol… Işık gözüme vurduğunda “Günaydın anne,” diye seslendi kızım.“Günaydın kızım, nereye gittin rüyanda?”“Ama ben nereye gittiğimi bilmiyorum ki… Sadece periler vardı, ben koşturup duruyordum perilerin arkasından. Sen de vardın, beni kucağına alıyordun. Çok yorulmuşum…”“Aa ne güzel işte, masallar diyarına gitmişsin.”“Peki sen nereye gittin?”“Çok güzel bir yere kızım, çok özel bir yere… Yakında seni de götüreceğim.” Hadi bakalım, kalkıyoruz hemen. Bugün yılbaşı; daha pasta yapacağız, çikolatalı, frambuazlı. Yeni yılı karşılayacağız; yeni umutlarla, kalbimizdeki sevgiyle. Mutlu olacağız ve hep güzel rüyalar göreceğiz. kafekultur.com/ee YENİ YIL ŞARKISI adlı öykü yazarın HAYAL KIRIKLIĞI adlı kitabından alınmıştır. Yazarın diğer öykü kitapları
- KEMENE'den
EVRENSEL BİR DEĞER OLARAK İYİLİK 1. Ulusal İyilik Sempozyumu 20-21 Haziran 2009 Elazığ (Fırat Üniversitesi) İnsan düşünen, konuşan ve düşündüklerini hayata geçiren bir canlıdır. Tüm bu özellikleriyle diğer canlılardan ayrılır. Bu özelliklerinden dolayı yaşadığı coğrafyayı kendi hayatını kolaylaştıracak şekilde değiştirmiştir. Hatta bu değiştirme bugün dünyada çevre sorunları diye bir problemin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsan bu özelliğinden dolayı kendisini dünyanın efendisi sanmaktadır. Düşünme bir fikrin ortaya çıkışı, konuşma ise bu fikrin açıklanmasıdır. Hayata geçmesi ise düşüncenin uygulanmasıdır. Düşünceye fikir, uygulamaya eylem denir. Konuşma fikirle eylemi birbirine bağlayan bağdır. Düşünme beyinle, konuşma dille, hayata geçirme ise elle yapılır. Ne kadar fazla düşünce üretip hayata geçiren toplumlar o kadar gelişmiş toplumlardır. Hayata geçmiş bu eserlere ise uygarlık adını veririz. İnsanın birey olarak özellikleri bulunmaktayken aynı zamanda toplum içinde yaşar. Toplum içinde yaşaması yüzünden insan sosyal bir varlıktır. Konuşma özelliği bu sosyal zorunluluktan ortaya çıkmıştır. Toplu yaşayan insanlar hep beraber üretip tüketirlerken sürekli birbirleri ile ilişki içindedirler. Hatta bu yüzden insanın fikirleri ve davranışlarının kaçta kaçı kendi öz değerleri, kaçta kaçı toplumun dayattıklarıdır belli değildir. Bundan dolayı bir insan hem içinde yaşadığı toplumdan etkilenen, hem içinde yaşadığı toplumu etkileyen bir varlıktır. Bir atasözümüz bu durum için “Ya düşündüğün gibi yaşarsın, ya da yaşadığın gibi düşünürsün” demektedir. Toplum içinde insanların birbirleriyle ilişkilerine davranış adı verilir. Davranış insanın eylemidir. Buna felsefede etik (Ahlak felsefesi) adı verilir. Bu aynı zamanda ahlak demektir. Ahlak insanın nasıl davranması ve nasıl yaşaması gerektiğini düzenleyen davranışlar söz konusu olduğunda doğru ve yanlışın yani iyi ile kötünün ne olduğunu belirleyen değer ve kurallar toplamıdır. Ahlaka batılı felsefeciler moral, kurallarına da moral değerler derler. Ahlak felsefesinin en önemli kavramları doğru davranmamızı sağlayan iyilik, kötülük ve bunları birbirinden ayıran vijdandır. İyilik ahlaki davranışın yönelmesi gereken amaçtır. İyilik yapıldığında yapılan davranış hem yapana hem yapılana huzur vermelidir. Yapan manevi bir haz duymalıdır. İyilik yapılanın ise bir ihtiyacı karşılanmalıdır. Aç olan bir kişiye verilen bir yiyecek aç olanı doyururken, verene de manevi bir haz verir. O da ruhen rahatlar ve doyar. Çinlilerin bir atasözünde aç bir kişiye balık verme balık tutmasını öğret demektedirler. Burada aç kişiye verilecek balık o kişinin o anki ihtiyacını karşılayacaktır. Oysa balık tutması o kişinin açlık sorununu toptan çözecektir. Balık tutmayı öğretme o kişiye yapılan çok büyük bir iyiliktir. Balık verme ise geçici bir iyiliktir. İyiliğin karşıtı kötülüktür ki iradeli olarak yapılan iyiye aykırı olan mutluluğa, ideallere, amaçlara ulaşmayı engelleyen davranışlardır. Vicdan ise hangi eylemlerin iyi hangilerinin kötü olduğuna karar veren bilincimizdeki yargılama gücüdür. Davranışlarımızın iyiye ya da kötüye yönelme gücümüze ise irade denir. İnsanın davranışlarını kendi iradesi ile düzenlemesine ise özgürlük adı verilir. Tüm bu tanımlamalardan sonra insan ve içinde yaşadığı toplum arasındaki ilişkilere bakabiliriz. Toplum tek tek bireylerden meydana geldiği için tek tek bireylerin kişilik yapıları toplumun yapısını oluşturur. İyi insanların oluşturduğu toplumlarda kötülerin sesi çıkmaz. Yok kötü insanların oluşturduğu toplumlarda ise iyilerin sesi çıkmaz. Her toplumda mutlaka iyi ve kötü insan vardır. Bir atasözümüz “İyinin ve kötünün vatanı yoktur” diyerek buna işaret etmektedir. Peki insanı iyiliğe veya kötülüğe iten sebepler nelerdir? Bir insan niçin iyi veya kötü olur? İnsanı iyiliğe iten insanın iradesidir. Yani iyi davranmasını söyleyen içindeki sestir. Kötülüğe iten güç ise insanın hayvani istekleridir. Buna din felsefecileri nefis adını verirler. Nefis insanın en büyük baş belasıdır. Tüm kötülüklerin anasıdır. Asıl iyilik insanın nefsine hâkim olmasıdır. İradeye akıl, nefise ise duygu adını da verebiliriz. İnsanlar akılları ile hareket ederlerse iyi davranışlarda bulunurlar. Yok duyguları ile hareket ederlerse büyük ölçüde kötü davranışlarda bulunurlar. İnsanları toplu yaşamaya iten faktör insanın yaşamak için tek başına mal üretememesidir. İhtiyaçları karşılamak için insanların birbirleri ile yardımlaşmaları gerekir. Uygarlıklar da insanların toplu yaşayıp yardımlaşmaları ile oluşmuştur. Uygarlık insanların rahat yaşamak için yarattıkları maddi ve manevi değerlerdir. Bu değerler ne kadar fazla ise o uygarlıkta o kadar çok gelişmiştir. İyi toplumlarda insanlar barış içinde mutlu yaşayarak üretim yapmışlardır. Kötü toplumlarda ise insanlar sürekli birbirleriyle sürtüşerek kavgalı bir hayat sürmüşlerdir. Tarihte savaşlar ve kavgalar hep çıkar için çıkmıştır. Toplumların huzuru için gerek dini emirler gerek moral değerler ve töreler hep iyiliği emrederler. Fakat tüm bu iyi dileklere rağmen kötülük yeryüzünden kalkmaz ve hâlâ varlığını sürdürür. Acaba neden? Bunun nedeni insanların ve toplumların nefisleridir. İnsanlar ve toplumları yönetenlerin nefisleridir ki bunlara çıkar adını da verebiliriz. Bu çıkarlar kötülüğün baş kaynağıdır. Genellikle insanların dillerinde iyilik, ellerinde kötülük vardır. Aklından geçen düşüncesi ise çıkarına uygundur. Bundan dolayı insanların çoğu bakar kördür. Sadece çıkarını görür, çıkarını düşünür. Çıkarını perdelemek içinde dili iyilik söyler. Hiçbir kötülük, kötülük yapıyorum diye yapılmaz. Eğer öyle olsa kötülüğe uğrayan buna engel olur. Önceden tedbirini alır. Ama her hareket iyilik yapıyorum diye yapılır ki kötü olduğu sonra ortaya çıkar. Sonuçta pek çok kişinin canı yanar, haksızlığa uğrar. Kötülük yapanlara ise çıkar sağlar. Bir atasözümüz “Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu” diyerek bu duruma işaret etmektedir. Peki, kötülük yapanı vicdanı mahkûm etmez mi? İşte en önemli sorunlardan birisi de budur. Kötülük yapan kişi kendisiyle baş başa kaldığında, kendi kendisiyle vicdan muhasebesi yaptığında kötülüklerini kendine itiraf eder. Vicdanı da kendisini mahkûm eder. Ya insanda vicdan yoksa. O insanın içindeki ulvi mahkeme kurulmuyorsa. İşte o insan tam bir kötülük makinesidir. Bu tip insanlar bir toplumun yöneticisi olursa o topluma çok büyük zararları dokunur. Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” yapıtı bir toplumun iyilikten kötülüğe geçişini anlatır. İyiliğin faziletlerini över. İyi yöneticilere toplumu nasıl yönetmeleri gerektiğini söyler. Eserin adı da Kutlu bilgi demektir. Umulmayacak kötülük yapanlara toplumumuzda vicdansız adı verilir. Dünya vicdansızların elinden çok çekmiştir ve hâlâ da çekmektedir. Tahminimizce ileride de çekecektir. Çünkü bazı nesillerde iyi çokken bazılarında maalesef kötü çok olmaktadır. Bunun nedenini bazı araştırıcılar dünyanın uzaydaki konumuna bağlamaktadırlar. Tüm toplumun iyilik içinde yaşaması isteği tarihte bazı dönemlerde yazarları etkilemiş ve ütopya kitapları yazmışlardır. Ütopya bilindiği gibi hayal demektir. Platon’un Devlet’i, Thomas More’nin Ütopya’sı, Tomassa Campenalla’nın Güneş Ülkesi, Farabi’nin Medinet-ül Fazıla’sı, İmam Cafer Buyruğu’nun Rıza Şehri, hep iyi toplum umutlarının yazıya dökülmüş şekilleridir. Bu umudunu yitirenler ise korku ütopyaları yazmışlardır. Bunların en ünlüleri Aldous Huxey’in Cesur Yeni Dünya eseri ile George Orwell’in 1984 isimli eseridir. Toplumu iyi yapmak için önce bireyi iyi yapmak lazımdır. Birey verilen bilgilerle istenilen şekle sokulan bir varlıktır. Ondan dolayı gençleri yetiştirmeye eğip bükmek, şekil vermek anlamında eğitim denilmiyor mu? O zaman gençleri iyi yetiştirilmiş toplumlarda iyi toplum olurlar. İradelerine hâkim olurlar. Peki gençleri nasıl yetiştireceğiz? Bunun için onlara iradeleriyle karar vermelerini, nefislerine hâkim olmalarını ve sık sık vicdanlarının seslerini dinlemelerini öğütleyeceğiz. Çıkarlarının esiri olmamalarını karşılarındakinin de çıkarı olabileceğini belirteceğiz. “Kendine yapılmasını istemediğin bir hareketi başkasına yapma” veya “Önce iğneyi kendine batır, acımazsa çuvaldızı başkasına batırabilirsin” ya da “Kendine ağır geleni başkasına tatbik etme” diyeceğiz. Çocuk bu bilgileri duyup öğrenecek, sonra bu bilgileri özümseyecek daha sonra da bu öğrendiklerini davranış haline getirecektir. Duyduklarını öğrendiklerini davranış haline getirirse eğitilmiş olacak ve eğitimde amacına ulaşacaktır. Gençleri eğitme işini devletler eline almıştır. Devletler bilgileri derler toplar ve istediği gibi bir insan yetiştirmek için okullarda bu bilgileri gençlere verir. Bu seçilmiş bilgileri gençlere verme yani öğretme işini öğretmenler yapar. Gençler öğretmenlerinden iyilikle ilgili bilgileri alırlarken öğretmenlerini de, yaşadıkları çevredeki insanları da gözlemlerler. Öğretmenlerinin ve çevrelerinin davranışları ile duydukları bilgileri karşılaştırırlar. Eğer davranışlar duydukları bilgilere uymuyorsa bocalamaya başlarlar. Sonuçta eğitim hedefine ulaşamaz. Bundan dolayı öğretmenler ve toplum gençleri eğitirken önce kendilerinden başlamalıdırlar. Çünkü eğitimde sözden ziyade davranış önemlidir. Davranış sözden daha etkilidir. Sigara içen bir öğretmen veya baba oğluna ne kadar sigaranın zararlarını anlatsa da başarılı olamaz. Sigara içmeyen öğretmen veya baba daha etkili olur. Davranışı ile sözleri birbirini tutmayanlar için atasözlerimiz “Ele verir talkını kendi yutar salkımı” demektedir. Bundan dolayı davranışlarımız ile sözlerimiz aynı olmalıdır. Söylediğimiz sözlerin arkasında durmalıyız. Arkasında duramayacağımız sözler vermemeliyiz. Söz vermeye tasavvufta ıkrar verme derler. En büyük yeminlerdendir. Söz ile eylemin aynı olması için Mevlana “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün” demektedir. Bunun için özümüz ve sözümüz bir olmalıdır. Unutmayalım büyükler nasıl davranırsa çocuklarda onları taklit ederler. Ön teker nereye giderse arka tekerde onu takip eder. Peki bizler davranışlarımız ile çocuklara ve gençlere nasıl örnek olacağız. Önce bizler kendi irademizle hareket edeceğiz. İçimizdeki vicdanı canlandıracağız. Her gün yatağa yattığımızda vicdan muhasebesi yapacağız. Kendi nefsimize yenilmeyeceğiz. Nefsimizi kontrol altında tutacağız. Davranışlarımızı iyiliğe yönlendirerek erdemli olacağız. Yaptığımız veya yapacağımız davranışlarımızı hür irademizle yapıp gerektiğinde sonuçlarına rahatlıkla katlanacağız. Halk arasında şöyle bir söz vardır “Kabahatı gelin etmişler kimse almamış”. Bu sorumluluğu kimsenin benimsememesi demektir. Bundan dolayı bir davranışın sonucu iyiyse benden, kötüyse senden anlayışı yaygındır. Eğer bir davranış bizden olup sonucu kötü olsa da sorumluluğu bizler üstlenmeliyiz. Çocuklara iyilik öğütlemekten ziyade iyi yaşayarak onlarında iyi ortamlarda iyiyi görerek yetişmelerini sağlamalıyız. Öyle iyi bir ortam ve toplum oluşturalım ki kötülükler hiç kimsenin aklına gelmesin. Kendi çıkarımızı düşünürken karşımızda ki kişilerin veya toplumlarında çıkarları olduğunu düşünelim. Kendi çıkarlarımız için karşımızdakinin veya toplumun çıkarlarını feda etmeyelim. Bu çıkarlar arasında denge kuralım. Unutmayalım uygun olmayan ortamlarda insanlar kendi gerçek kişiliklerini saklarlar. Buna Arapça takkiye adı verilir. Alman şairi Goethe “Ben olduğum gibi görünecek kadar aptal değilim” demiştir. Bu sözü ile bu güvensiz ortamları belirtmiştir. İyi toplumlarda kötü, kötü toplumlarda iyi kendini gizlemek zorunda kalır. Davranışlarımız ve yaşantımızla öyle bir örnek olalım ki gençler bize özensinler. Bizler gibi davranmaya çalışsınlar. Böyle davranan biri gençlere kötülük öğütlese dahi gençler üzerinde etkili olamayacaktır. Alman filozofu Kant davranışların iyi olması hususunda şöyle der “Öyle hareket et ki, hareketlerinin yasası aynı zamanda başka insanların hareketleri içinde bir ilke ve yasa olsun”. Böyle davranarak insanların gerçek kimliklerini saklamalarını önleyelim. Unutmayalım takkiye olan yerde gizli niyetler ve kötülük vardır. Goethe’nin sözünü boşa çıkarıp Mevlâna’nın sözünü hayata geçirelim. İyilik konusu felsefenin en eski konularından birisidir. Bu konuya ilk dikkati M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış Sokrates dikkati çekmiştir. Sokrates bir kişinin bilerek kötülük yapmayacağını belirtir. Erdemin öğrenilerek kazanılabileceğini söyler. Bilgiyi erdemle bir tutar. Kendisi ne kadar iyilik ve kötülük üzerine konuşmalar yapsa da sonunda kötüler tarafından idam edilmiştir. İyiliği sadece hazza indirgeyen filozoflarda çıkmıştır. Bazıları ise iyiliği sadece iyilik olarak ele almışlardır. Din felsefecileri ise iyiliği Tanrı buyruklarına indirgemişlerdir. Çin’de Konfüçyus “kendine yapılmasını istemediğin hareketi başkasına yapma” diyerek iyilik üzerinde durmuştur. Filozoflar tek başına iyiliğinde yeterli olmadığını görmüşler ve kişinin iyiliği için çevreninde iyi olması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Ziya Gökalp bu konuda görev haktan önce gelir der. Birinin görevi diğerinin hakkıdır. Görevimizi yaparsak birilerinin hakkını vermiş oluruz. Eğer herkes hakkını ister ve görevini yapmazsa orada karışıklıklar ve kavgalar ortaya çıkar. Görevini yapmak iyilik, yapmamak ise kötülük doğurur. Atatürk’te insanların iyilik içinde yetişmelerinin barış için ne kadar önemli olduğunu şu sözlerle ifade eder. “Şuna inanıyorum ki eğer devamlı barış isteniyorsa, kütlelerin vaziyetlerini iyileştirecek beynelminel tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bugünkü refahı açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir. (1935). Atatürk bu sözleri dünyanın ikinci bir savaşa hazırlandığı kritik günlerde söylemiştir. Bu sözlerin söylenmesinden 4 yıl sonra o korkunç savaş çıkmış ve yaklaşık 50 milyon insan savaşta can vermiştir. İyilik konusunda tasavvufta da pek çok şey söylenmiştir. İnsanları iyiliğe yöneltmeye çalışılmıştır. İbni Arabi, Cüneyti Bağdati, Ebul Vefa, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Şeyh Edebalı gibi pek çok mutasavvıf bu konularda çok şeyler söylemişlerdir. Hacı Bektaş Veli Makalat isimli eserinde insanı kötülüğe iten davranışlar üzerinde durur. Bunları kin, kibir, haset ve şehvet olarak görür. Bu dört duygunun insanı kötülüğe sevk ettiğini ve iyiliğe yönelmek isteyen bir kişinin bu dört duygusuna hâkim olması gerektiği üzerinde durur. Bir yerde “Sabır, kanaat ve utanma gelirse tamah ve riya gider”der. Böylece iyilik gelirse kötülük gider demektedir. İyilik sabır, kanaat ve utanma ile kötülük ise tamah ve riya ile gelir demektedir. Yine Hacı Bektaş Veli’ye ait sözlerden bazıları şöyledir. “Nefsine ağır geleni başkasına tatbik etme”. “İncinsen de incitme”. “Düşmanın da insan olduğunu unutma”. Yunus Emre ise sevgi ile insanların iyi olacağı üzerinde durur. “Gelin tanış olalım, İşi kolay kılalım, Sevelim sevişelim, Bu dünya kimseye kalmaz” demektedir. Yunus Emre sevgi şairidir. Dünyanın yetiştirdiği en önemli hümanist şairlerinden birisidir. Hintli Mahatma Gandi ise insanın iyi olması konusunda şunları söyleyerek her şeyin söz ile başladığını belirtir. “Söylediklerinize dikkat edin Düşüncelerinize dönüşür Düşüncelerinize dikkat edin Duygularınıza dönüşür Duygularınıza dikkat edin Davranışlarınıza dönüşür Davranışlarınıza dikkat edin Alışkanlıklarınıza dönüşür Alışkanlıklarınıza dikkat edin Değerlerinize dönüşür Değerlerinize dikkat edin Karakterinize dönüşür Karakterinize dikkat edin Kaderinize dönüşür” Bizler iyi bir toplum oluşturmak istiyorsak güçlü olduğumuzda kibirli, zayıf olduğumuzda aciz olmayalım. Görevlerimizi zamanında yapalım. Hakkımızdan önce görevimizi düşünelim. Empati kuralım ve herkesin bizim gibi insan olduğunu ve bir kötülüğe uğrarsa üzüleceğini düşünelim. Yaşadığımız çevrede olduğumuz gibi görünelim. Özümüz ve sözümüz bir olsun. Verdiğimiz sözlerin arkasında duralım. Yaptığımız davranışların sorumluluğunu üstlenelim. Onların getireceği cezalardan veya yüklerden kaçmayalım. İçimizdeki kin, kibir, haset ve şehvet gibi kötü duyguları yok etmeye çalışalım. Kendi çıkarlarımızı toplumun çıkarlarından üstün görmeyelim. Kendi çıkarlarımız ile toplumun çıkarlarını dengeleyelim. Ne kendi çıkarlarımızı, ne toplumun çıkarlarını göz ardı edelim. İyi bir gelecek ve iyi bir toplum oluşturmak bizim elimizdedir. Bunu da iyi yaşayarak sağlayabiliriz. KAYNAKÇA Mengüşoğlu, T. (1983). Felsefeye Giriş. Remzi Kitabevi, İstanbul. Tunalı, İ. (2009). Felsefeye Giriş. Altın Kitaplar, İstanbul. Yamanlar, E. (2000). Lise Felsefe. Ders Kitapları Yayınları, İstanbul. Hacip, Y. H. (1998). Kutadgu Bilig. Türk Tarih Kurumu, Ankara. Yalçın, A. (1993). Makalat-ı Hacı Bektaş Veli. Der Yayınları, İstanbul. Eflatun (1989). Protagoras. Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul. Uygur, N. (1984). Kültür Kuramı. Remzi Kitabevi, İstanbul.












