top of page

Salta Dur

Güncelleme tarihi: 21 saat önce










ÖNSÖZ 2000’li yılların başında Salta Dur’u aslında birbirini tamamladığını umduğum üç farklı kitaptan sonra yazdım; o yılları daha çok yoğunluklu akademik ve sanatsal (tabii edebi) okumalarla ve teferruatlı ev işleriyle geçirdim. Sonrasında bu günlük rutinin müsaade ettiği kadarıyla çabuk çabuk toplanan valizler, genellikle el çantaları, raflara sıkıştırılan elyazmaları, aydınlanma anlarının ruhsal karalamaları, mutlaka bir işe yarar gözüyle baktığım fragmanlar, eşyalar, akabinde uzun ya da kısa süreli konaklamalar… Bu rutin bir tarafa Salta Dur gibi ‘ağırcaesnek’ bir romanı yazmak için ‘sıkı kapanmak’ gerekmişti, bu kapanmayı layıkıyla yerine getirdiğimi sanıyorum.

Düşünceyle geçen uzun saatler, bir kadının günlük yaşamını ve uyumunu aksatan bir şeydir, belki de bir kadının zihinsel olarak kendini bir işe bu kadar vermemesi gerekir; tabii bunları kendi hayat deneyimimden sonra anlıyorum. Bunu anladıktan sonra erkek yazarlara çok hak verir oldum. Erkekler kadınların yaşamı ve kadınların yazını hakkında söyledikleri her şeyde haklıydılar; işte o kadar zaman güya kadın hakları lehine işleyen zaman geçti; gene sonunda erkekler haklı çıktı gibi triplere girmeye de niyetim yok. Anlaşılıyor ki, yoğun zihinsel çalışma kadın beyni ve hayatı için iyi değil… Kadın beyni tamamen kadınsal doğaya sadık kalacak şekilde organize edilmeli, o yönde işlemeli… bakın gene bu söylemin sahipleri onlar, erkekler haklı çıktı!.. Eğer analoji yapmamda bir sakınca yoksa Salta Dur’un Van Gogh sarısı, çivit mavileri, fasulye yeşili enerjisinden yirmi yıl sonra bunları yazacak hale gelmezdim… Hayır, yazın ve kadın yaşamı konusunda hiç de umutsuz değilim, eğer o derece umutsuz olsaydım Salta Dur’dan sonra yazdığım Gece Gülüşü, Yara, Mukaddes Cildin Parçalanışı, Kirlihanımlar, Fagin ve son romanım Mari Foneçka’yı yazamazdım, tıpkı Salta Dur’un öncesinde yazdığım Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti, Mani ve Kürklü Gece’yi yazamayacağım gibi…

Ne diyeyim, devam ediyor çalışma tutkusu… Salta Dur’un tutkulu okurlarını selamlarım…


Ankara, 2023



SALTA DUR


I.


Neşelenin!..

Kısacası neşelenin, bu iyimser olmanız anlamına gelmiyor, hava her an bozabilir, nerden geldiğini anlayamadığınız kötü güçlerin etkisini savuşturacak kadar akıllı değil kimse, evet bunu bilir bunu söylerim, ne yazık ki deneyimim buna izin veriyor. Oho, deneyimimden bahsetmeyeli de amma uzun zaman oldu, yeterince uzun sayılabilir, bunu böyle benimseyecek kadar ileriye gidiyorum. Eğlenceli tanrılar eğlenmeme ve ileriye gitmeme izin veriyor hâlâ, ama onları takan kim, belki tanrılar konusunda gene yalan söylüyorum, belki biraz sonra onlardan kaçacak bir delik arar ve bulurum da, sayıca benden üstün olsalar da ne çıkar, bu bugün böyleyse yarın da mı böyle olacak? Gülünç bir soru, kulaklarıma kadar kızarıyorum ya, işe bakın, bir kitabın başında oturuyor ve kulaklarıma kadar kızarıyorum, biraz sonra bir öfke nöbeti, arkasından da pis bir yeme nöbetine tutulmayacağım ne belli, elbette bir kitabın başında oturmak kolay değil, tabii kimse bunun böyle olduğunu söylememişti. Yani kısacası bir kitabın başında oturmak şık bir şeymiş gibi sunulur, değil! Değil işte, binlerce kez değil, ama bunun neye benzediği yavaş yavaş ortaya çıkacaktır, hiç acele etmeyin, demek ki deneyimin ilk parçası kızarmak. Kor ateşi derler ya, oho kor ateşi denilen şey bunun yanında ne ki, sadece hafif bir niteleme, kötü bir kıyas o, işin bu tarafı bir yana, dünya kuruldu kurulalı yapılan bütün kıyaslamalar hem kötü hem çirkindir, ama nedense insanlık kıyaslamalara çok bağlı, evet azgın bir bağlılık sergiliyor insanlık kıyaslama söz konusu olunca. Onun için ben kızarmamın derecesini ve neye benzediğini anlatmaya kalkmayacağım, biliyorum çok kötüyüm, ama ne diyordum neşelenmenize bakın. Başkent sosyetesi dediğim şeyin içinde ezilmeden ayakta kalabilmek bana göre olmasa da, dilimden düşürmeyeceğim o peltemsi gerçekliği. Şimdi o peltemsi gerçekliğe, belki de gerçeklik sayılamayacak, amip yapılı ve uydurmaya gelen varlığa taşınıyoruz. İtiraz kabul etmiyorum, "başkent sosyetesi mi, bööhh!" diye atılan çığlıklara kulaklarımı tıkıyorum ve bir kez daha kızarıyorum. Hayır, hayır, şişirmelere gelen böyle bir varlığı istemiyoruz diye bana kalayı çekenlere şimdiden güle güle. Onlarla şimdiden vedalaşsam iyi olacak, yol yakınken güle güle, başkent sosyetesi ve sosyetikleriyle bir işimiz olmaz diyenlere güle güle, peki geride kim mi kaldı? Valla bilemiyorum, hiç bilemiyorum...

Başkent sosyetesine yakından bakın, nasıl arka arkaya tıpkı vagonlar gibi peş peşe dizilmiş önümden akıyorlar. Önümden şehvetli tanrıların sperm ve kan yüklü arabaları geçiyor sanki; bir sürü kıç birbirine tosluyor, her biri yastık yumuşaklığında, sonra çağlayanlar gibi gürül gürül ve diri. Az kalsın yiyecekleri unutuyordum, onlara da yakından bakın, her biri gümüş tepsilerde taşınıyor ve havalarda uçuyor, çünkü bir noktadan sonra bunu kimse engelleyemez, bunu engellemek, günah işlemekten farksızdır çünkü, evet başkent sosyetesi bunu böyle bellemiştir. Çok değil, biraz önce yoğun bir tütün dumanının ortasında, buralıların gözbebeği sayılan soprano, kafasında bir motor kaskı, yakası açık tafta elbisesine sıkıştırdığı rengi kaçmış kocaman yapma bir gülle, herkese tepeden bakan tavrı ve yanından ayırmadığı kısa kuyruklu ceketinin içinde küçücük kalan eşcinsel eşlikçisiyle küçük bir konser vermeye çıktı. Peki verebildi mi? İşin doğrusu pek hatırlamıyorum, vermiş olmalı, sopranonun vermeye kalktığı konserlerden hiçbiri sekteye uğramamıştır şimdiye kadar. Cıvıltı sesini algılayamayacak kadar sağırlaşmıştım galiba. Soprano ona karşı yapılan bu duyarsızlığı fark etmediği sürece sorun yoktu, aslında soprano duyarsızlığı ve soprano sağırlığı affedilecek bir şey değildi. Neyse ki o bir arkadaş sopranoydu, hatta arada bir onun çok geniş yürekli olduğu da söylenirdi, bazı terbiyesiz başkentliler sopranoda kolay kolay kusur bulamadıkları için bu geniş yürekliliği icat etmişlerdi, tabii icada bakın. Valla bu tip icatlara bakarsanız yandığınız gündür. Aman unutmadan söyleyeyim, soprano, Wagner tutkunuydu, bugüne kadar onun Wagner tutkunluğu da çok deşilmiştir, gerçek Wagner tutkunluğunu, gerçek ırkçılığa dönüştürebiliyorlardı bir çırpıda. Başkent sosyetesini kalın bir çizgiyle ikiye ayırmak gerekirse, baş belası Wagner'ciler ve baş belası olmayan Wagner'ciler diye iki takım çıkıyordu. Neyse durum belki pek açık değil, ama soprano direten bir sopranoydu, bana gelince şarkılarını severdim belki, ama söylevlerini çekecek değildim. Neyse, sopranonun hakkını yemeyelim, karşısında eğilelim, eğilelim, eğilelim... Yani secdeye mi varacağız sopranonun ayaklarının dibinde, şimdi sıra bunda mı, ayaklarına mı kapanacağız sopranocuğun? Evet sopranonun ayaklarına kapanmaya gidiyorlar, yok yok, bu koşuşturmaca ayaklar için olamaz, sopranocuk kaskını yere düşürmüş, anlayacağınız bu basit bir kask kapışması, aslında sopranonun kaskına basit bir kask demek de ne kadar doğrudur bilmem, ama onun konserleri böyle bir şeye benzemeyen kapışmalar etrafında gidiyor, bilen bilir bunu. Sopranocuk bu tip basit kapışmalar yaratmada yeteneklidir, nasıl doğuştan romantik olunuyorsa, doğuştan kapışma yaratan soprano da olunabiliyor, ama her sopranonun harcı değil. Tamam yeter bu kadar, sonuna kadar soprano diye tutturacak değilim, o şimdi eşlikçisini kaybetmiş bir soprano. Belki sopranonun yere düşen kaskını da yürüten, yanından ayırmadığı sadık eşlikçisiydi. Kaskı yürütmesi beklenir ondan, sopranonun özel terzisine diktirdiği kuyruklu ceketleri giyiyor ya, içi hınç dolu, sopranonun kaskını yürüterek mutlu oluyor, yani zararsız bir mutluluk, zararlı olan sopranonun kendisi. Ayy bir çığlık! Kimin çığlığı? Tabii ki süs havuzunun etrafında dönen erkeklerin, uzuneşek gibi oyunlar evim sayılan bu yerde yasak, ama havuza işeyebilecek yapıları da var, tabii sadece süs havuzuna sokulabilirler, ne yani bir de olimpik havuz mu olacaktı. Açıkçası olimpik havuz için daha zevklenirlerdi, süs havuzu zevklerini körleştirmede birebir, kısaca alçaklık. Başkent sosyetesinin görüp göreceği en alçak süs havuzu burda barınıyor, sığ mı sığ, kaba mı kaba, kusurlu mu kusurlu. Evet süs havuzumun alçaklığı sığlığı, kabalığı ve kusurluluğuyla övünebiliyorum, kalbimde her zaman yeri var, çoğu zaman bozuk olan fıskiyesi bu gece gerçekten de fışkırıyor. Foşur foşur, niye utanmazca foşur foşur diyorum, utanma kalmadı mı bende? Bu bir soru mu, süs havuzumu yücelteyim diye mi sormuş oldum bilemiyorum, dediğim gibi sadece olduğum yerde kızarıp duruyorum, erkekler bir tur daha atıyorlar, arkasından kadınlar... Turlayın bakalım, turlamanız için size bir süs havuzu verdim, olimpik molimpik derken şansınıza süs havuzu çıktı, beğenmemezlik de edemezsiniz. Duyduğuma göre dünyanın yedi harikası değişiyormuş, çok haklı olarak sıra başka harikalara geldi, işte onlardan biri de hemen yanı başımızda, çünkü durup dururken çok saygıdeğer kadınları da erkekleri de kendilerinden geçirebiliyor, tılsım yüklü. Kim yüklemiş? Belli değil, öküz altında buzağı aramayın, bulamayacağınızdan değil, yorulmayasınız diye söylüyorum. O kötü süs havuzunun etrafında kızılca kıyamet kopuyordu, bense bir taraftan kızarırken bir taraftan da soluğumu tutuyordum, aslında iki eylem birbirinin içindeydi, korse gibi sıkıyordu beni. Korse mi, bu küflü sözcük de nerden çıktı? Çok severim onları, hattâ diyebilirim ki, hayat bana o küflü sözcüklerden başka bir şey sunmamıştır, bu konuda eli sıkılık etmiştir bana. Ben bulduğum her küflü sözcükle bir puan kazanmış oluyorum, yani anlı şanlı 1 puan, evet kıymeti bu. Hayatta sözcüklere yaklaşım denen bir şey olmalı, bilimselliği o kadar önemli değil. Sonra sözcüklere bilimsel yaklaşıp da ne olacak, dilbilimci mi? Dilbilimci istiyorsanız süs havuzunun etrafında bulabiliriz onlardan, ama uzuneşek oynayan dilbilimci yasak, katı kurallarımı bir türlü bir tarafa bırakamadım. Bu konuda aşçım Nedim'in de bir hayrını görmedim, bu okumuş aşçı dediğim dedikçi beni değiştirememişti; çabalarını komik çabalar yerine koyuyorum, vaazları gerçekten sonuç vermedi, aslını sorarsanız şimdi bir tekini bile hatırlamıyorum. Zaten hatırlayacak halim de yok, çünkü çılgınlık diz boyu. Öyle diz boyu ki, kızarmama dikkat kesilirken, iki ayağım ve iki ayakkabım var sanıyordum, yani ayakları mı yere sağlam basıyordum, ama bu çivileri gevşemiş topluluğa uyarak ayakkabı değiş tokuşu gerçekleştirmiştim, belki şimdi ayağımdakiler de sopranonunkilerdi, lanet ediyorum. Topuklarında bir dengesizlik vardı, aslında dengesizlik sadece topuklarda olsa sesimi çıkarmayacağım, asıl berbat olan burunlardı, demek ki hiç de iyi bir takas yapamamıştım. Belki de kendini ticaret kraliçesi zanneden yumuk ayaklı ve patlak gözlü birinin malıydı bunlar, yani anasının gözü. Çıkarın şunları ayağımdan!

"Çıkarın şunları ayağımdan!.."


.....


DEVAMI


Salta Dur
TRY 600.00
Satın Al


 
 
 

Yorumlar


bottom of page