top of page

"İnsanı Asıl Yok Eden Şey Unutmak Değil, Anlatamamak."


KAFKA'YI YAKMAK YILIN EN GÜÇLÜ YENİ SESLERİNDEN
Başarılı şiir ve öykü kitaplarıyla tanıdığımız Özlem Güzelharcan, yeni öykü kitabı Kafka’yı Yakmak ile edebiyat dünyasında dikkat çeken bir çıkış daha yapıyor. Bu söyleşide yazar; kitabın başlığındaki meydan okumanın neyi temsil ettiğini, Kafka’nın dünyasıyla kurduğu ilişkiyi ve “yakmak” metaforunun kendi yazı serüveninde nasıl bir özgürleşme anlamı taşıdığını anlattı.
Hafıza ile dil arasındaki kırılgan bağdan kuyu ve gölge imgelerine, gündelik hayatın sıradan anlarında ortaya çıkan varoluş geriliminden mutfak ve sofra kültürüne kadar uzanan sorularımıza içten yanıtlar verdi. Ayrıca yazarlığa günlüklerle başlayan yolculuğunu, bugüne kadar yayımlanan kitaplarını ve yeni metinlere dair planlarını da paylaştı.

Kitabın adı doğrudan bir meydan okuma içeriyor: Kafka’yı Yakmak. Kafka’yı yakmak, bir hesaplaşma mı, bir özgürleşme mi, yoksa modern bireyin üzerindeki edebi ve zihinsel ağırlıklardan kurtulma arzusu mu? Bu başlık sizin için neyi temsil ediyor?


Sanırım hepsini temsil eden bir yanı var. Hem bir başkaldırı, hem hayatın ironik tarafına bir gönderme, hem de tüm ağırlıklardan özgürleşme isteği olarak yorumlanabilir. Kafka benim için modern insanın iç sıkışmasını, bürokratik labirentlerini ve varoluşsal yalnızlığını o kadar güçlü temsil ediyor ki, kendimi sıklıkla onun dünyasında yaşadığımı hayal ederken buluyorum. Benim için “yakmak” o karanlık atmosferi inkâr etmek değil, aksine onun içinden geçerek kendi ışığımı bulmak demek. Klişelere sığınacak olursak şöyle de sorabiliriz: Hepimiz biraz Gregor Samsa mıyız? Ve eğer öyleysek, o kabuktan çıkmanın bir yolu var mı? Kafka’yı yakmak, aslında kendi sesimi inşa etmek demek.


“Eleni’nin akli melekeleri sonsuzlukta, yavaşça bir sisin içinde kaybolur, düşünceyle kelime arasındaki ip incelir…” cümlesi, hafıza ile dil arasındaki kırılgan bağı çok çarpıcı bir biçimde kuruyor. Sizce unutmak mı insanı yok eder, yoksa kelimelerin yetersizliği mi?

Öyküyü yazarken bunu ben de sıklıkla düşüdüm ama ben unutmanın insanı bütünüyle yok ettiğini düşünmüyorum. Madam Eleni unutmayı bir savunma biçimi olarak kullanıyor. Onun hafızası bir nevi savaş meydanı, yaralı bir alan ve bazı şeylerin silikleşmesi onu hayatta tutuyor. Hepimiz hayatımızın bir döneminde bu tarz savunma mekanızmalarını kullanabilir ya da bir gün kullanmayı arzu edebiliriz ama bence kelimelerin yetersizliği başka bir şey. Orada insan gerçekten yalnız kalır. Dünyayla esas olarak dil aracılığıyla ilişki kuruyoruz ve bir duyguyu, bir hatırayı, bir acıyı kelimelere dökebildiğimiz ölçüde onu taşıyoruz. Yine de bazı deneyimler var ki gerçekten dilin sınırına çarpabiliyor. O zaman düşünceyle kelime arasındaki o ince ip gerçekten gerilmeye başlıyor. Eleni’nin yaşadığı şey biraz da bu kırılganlık. Zihni hâlâ bir şeyleri hissedip hatırlıyor ama onları tutacak kelimeler yavaş yavaş çözülüyor ve o noktada sadece hatıralarını değil, dünyayla kurduğu bağı da kaybetmeye başlıyor. Bu yüzden bana göre insanı asıl yok eden şey unutmak değil, anlatamamak.



Öykülerinizde gündelik hayatın sıradan görünen anları birdenbire varoluşsal bir gerilime dönüşüyor. Bu gerilim bilinçli bir kurgu tercihi mi, yoksa yazarken doğal olarak oluşan bir atmosfer mi?

Sanırım ikisinin arasında bir yerde duruyorum. Yazmaya başladığımda bilinçli olarak “şimdi burada bir varoluşsal gerilim yaratmalıyım” diye düşünmüyorum. Ama dünyayı algılayış biçimim gündelik hayatın içinde her daim küçük çatlaklar arıyor. Sıradan görünen bir anın altında çoğu zaman daha derin bir huzursuzluk, bir soru ya da bir kırılganlık olduğunu hissediyorum. Bu benim kendi zihnimle ve iç dünyamla ilgili bir şey. Gündelik hayatlarımız genel anlamda oldukça sakin, sıradan ve hatta sıkıcı. İşe gidiyoruz, kahve içiyoruz, eve gelip yemek yapıyoruz ama o sıradan anların içinde çok yoğun düşünceler dolaşıyor; yalnızlık, aidiyet, ölüm, akıp giden zaman… Yazılarımdaki gerilim bu iki katmanın çarpışmasından doğuyor olabilir. Yüzeyde çok sade, sakin bir an var ama iç dünyaya baktığımızda başka bir şey kaynıyor. Belki bu yüzden karakterlerim çoğu zaman büyük olayların içinde değil, küçük anların içinde dönüşüyorlar.


“Her merak, kendi kuyusunu yaratır. Gölgene bakmaktan korkma…” ifadesi hem Jung’a hem de Kafkaesk iç sıkışmaya göz kırpıyor. Sizin öykü evreninizde kuyu, gölge ve düşüş imgeleri hangi içsel karanlığa karşılık geliyor?

Kuyulara dair zihnimde birkaç ilginç çocukluk anısı var. İlki köyde, komşumuzun bahçesindeki derin kuyu. Bazen oraya gider, içeriye uzun uzun bakar, dibinin ve o karanlığın nasıl bir yer olduğunu merak ederdim. İkincisi, aynı kuyuya kendini öldürme isteğiyle atlayan bir adamı dayımın kuyuya girip kurtarması olayı. Dayımın birini kurtarmak için hiç düşünmeden o kuyuya atlaması belki de bana bir insanı kurtarmak için karanlığın içine girebilme cesareti gerektiğini öğretmiştir. 9 Kuyu isimli öykümde de her bir kuyu sadece karanlık değil, aynı zamanda bir cesaret ve keşif alanı. Başka bir anımda babaannemin evindeki –ki bu ev Madam Eleni’nin evine neredeyse birebir benzer- taş bahçede yer alan o gizemli kuyunun başındayım. Kuyudan sesler geliyor mu ya da içeride birileri yaşıyor mu diye bakıyorum. Çocukluğumun fiziksel kuyuları bugünümde kendi iç dünyama yaptığım yolculuklara dönüşmüş durumda. Karanlık, ürkütücü, derin, maceralı ve sonu gelmeyen bir yolculuk bu.

Gölge ise Jung’un söylediği anlamda insanın bastırdığı taraflarla ilgili. Hepimiz kendimizle ilgili görmek istemediğimiz parçaları bir yere saklıyoruz: korkularımızı, kıskançlıklarımızı, öfkemizi ya da kırılganlığımızı. Ama o gölge bizden ayrı yaşamıyor; sürekli bizimle birlikte hareket ediyor. Öykülerimde karakterlerin çoğu aslında kendi gölgeleriyle karşılaşma anında bir dönüşüm yaşıyor. Düşüş ise bu karşılaşmanın kaçınılmaz sonucunu temsil ediyor belki de. Nihayetinde insan kendisiyle gerçekten yüzleştiğinde bir tür düşüş yaşıyor, çünkü o ana kadar kurduğu güvenli anlatı sarsılmış oluyor. Bana göre o düşüş aynı zamanda bir başlangıç. İnsan bazen aşağıya doğru inerken kendine daha çok yaklaşıyor.


Kafka’nın dünyasında birey çoğu zaman görünmez bir otorite karşısında sıkışır. Sizin öykülerinizde ise karakterler daha çok hafıza, kimlik ve geçmiş karşısında sıkışıyor gibi. Bu fark bilinçli bir mesafe mi?

Kafka’nın dünyasındaki bireyler genelde sıkışmışlığı dışarıdan gelen, görünmez bir otoriteden kaynaklanan sebepler yüzünden yaşıyorlar. Bu otoriteler karakterlerin dışında ama onları bütünüyle kuşatıyor. Bürokrasi, sistem, yasalar gibi. Onun kurduğu evren benim için hâlâ çok güçlü bir referans ama ben o kapalı sistemin içinden biraz daha içsel bir alana bakmaya çalışıyorum. Benim öykülerimde sıkışma çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden; hafızadan, kimlikten, geçmişten geliyor. Yani mahkeme salonlarından çok hafızanın odalarında dolaşmayı tercih ediyorum. Eskiden insan dış dünya ile daha fazla mücadele ediyordu. Bugün mücadelemiz daha çok kendi iç dünyamızla gibi geliyor bana.


“Bir tabağın içinde rekabet olmaz Zeynep, yavrimu, biz kadınlar yemeği paylaşırız, kini değil.” Bu cümle hem kültürel hafızayı hem de kadınlar arası dayanışmayı görünür kılıyor. Öykülerinizde mutfak, yemek ve sofra neden bu kadar merkezi bir alan?

Yemek yapmayı, yemeyi ve mükellef sofralar kurup sevdiklerimi mutfağımda, balkonumda ağırlamayı seven tipik bir Yengeç kadını olduğum için olabilir. Fazla derinlere inmeye gerek yok.


Anlatımınızda şiirsel bir yoğunluk var; imgeler, kokular, sesler neredeyse romanesk bir genişliğe ulaşıyor. Öykü türü sizin için dar bir form mu, yoksa yoğunlaştırılmış bir anlatım alanı mı?

Ben öyküyü hiçbir zaman dar bir form olarak görmedim. Aksine, bana göre öykü edebiyatın en yoğun, en geniş alanlarından biri. Bir romanın sayfalar boyunca kurduğu atmosferi bazen birkaç paragraf içinde kurmak zorundasınız. Şiir de aynı özeni istiyor. Bu yüzden öykü de şiir de, yazardan çok büyük bir yoğunluk ve dikkat talep ediyor. Sınırlı sözcük ve cümlelerle derin şeyler anlatmayı, yazarken imgelerin, kokuların, seslerin metnin içinde dolaşmasını seviyorum. Yani şiirsellik benim için bilinçli bir süsleme değil, daha çok dünyayı algılama biçimimin, varoluşumun yazıya yansıması.

“Bazı örtüler insanı yalnızca sıcak tutmaz, unutuşun kendisinden de korur.” Bu cümle, kitabın belki de en güçlü metaforlarından biri. Edebiyat sizin için bir battaniye mi, bir hafıza zırhı mı, yoksa tam tersine, üzerimizi örten şeyleri kaldıran bir çıplaklık alanı mı?

Evet, edebiyat benim için bazen gerçekten de bir battaniye gibi. Bazı metinlerin içinde kendimi evimde ve güvende hissediyorum; sanki biri gelip omzuma bir örtü bırakmış gibi. Edebiyat bana yaşam ağrısının biraz daha taşınabilir hale geldiği bir alan yaratıyor. Ama aynı zamanda pekala bir hafıza zırhı da olabilir. Çünkü yazmak ve okumak, bazı şeylerin tamamen kaybolmasını engeller. İnsan kelimelerle kendine küçük bir hatırlama alanı kurar. Zamanın ve unutuşun karşısında çok güçlü bir savunma değildir belki ama yine de bir direnç oluşturur. Ve elbette bir çıplaklık alanıdır da edebiyat. Çünkü yazarken insan kendisini tamamen saklayamaz. Karakterlerin arkasına gizlense bile metnin içinde yine de kendi korkuları, kırılganlıkları ve soruları dolaşır. Bu yüzden yazmak biraz cesaret istiyor.


Dört kitaplık bir yazar kariyeriniz var şiirden öyküye, geziden “martılara”… İlk başlarda hayal ettiklerinizle bugünkü kendinizi konumlandırmalarınız arasındaki kesişme ve kırılma noktaları, fayları mutlaka vardır. Sonraki proje ve tasarılarınız çerçevesinden bunlardan bize söz eder misiniz?

11 yaşımdan beri günlük yazıyorum. Ara ara eski günlüklerimi açar, heyecanla okurum. 16 yaşımın bir gününde, ömrümde ilk kez bir Orhan Pamuk eseri okuyup büyülendiğim bir akşam günlüğüme, “Bir gün benim de kendi kahramanlarım olacak mı? Ben de hikayeler anlatabilecek miyim?” yazmışım. Yıllar sonra dönüp o cümleyi okuduğumda tuhaf bir duygu yaşadım. Bugün gerçekten kahramanları olan, hikâyeler anlatan biri olduğum gerçeğine bazen hala şaşırıyorum. Belki de yazarlık biraz böyle başlıyor, önce bir okur olarak büyüleniyorsunuz, sonra o büyünün içinde kendi sesinizi aramaya başlıyorsunuz. O defterdeki soru aslında hâlâ benimle birlikte. Her yeni metinde kendime yeniden soruyorum: Bu hikâye gerçekten anlatılmalı mı? Ve ben onu anlatabilecek miyim? Şiir ve öykü yazmaya her zaman devam edeceğim sanırım çünkü bu iki türü de çok seviyorum ama belki bazı karakterlerim artık bir roman içinde yaşamak istiyordur. Bekleyip görelim. 


Kafka'yı Yakmak
TRY 500.00TRY 450.00
Satın Al


Piyano Tarlası
TRY 200.00TRY 125.00
Satın Al
Kırkikindi Yağmurları
TRY 200.00
Satın Al
Naylon Sözler
TRY 200.00
Satın Al

 
 
 

Yorumlar


bottom of page