top of page

İncir Yarasında

Bazı romanlar, okuru yalnızca bir hikâyenin içine çağırmaz; aynı zamanda bir ailenin hafızasına, bir coğrafyanın kırılmış zamanına ve kuşaklar boyunca taşınan suskunluklara da tanıklık etmeye davet eder. Aydın Koyutürk’ün İncir Yarasında adlı romanı, Ege’nin toprağından, göçlerinden, kayıplarından ve direngen insanlarından beslenen böyle bir anlatı kuruyor. Hacı Ömer’den Refik’e, Firuzan’dan Hamdi Hoca’ya uzanan hikâye; bireysel hayatlarla toplumsal hafızanın iç içe geçtiği geniş bir zaman duygusu taşıyor. İncirin yakıcı sütünden doğan “incir yarası” metaforu ise romanda yalnızca bir simge olarak değil; vicdan, yoksulluk, aidiyet ve geçmişle hesaplaşma duygusunun taşıyıcısı hâline geliyor. Aydın Koyutürk ile romanın çıkış noktasını, gerçek yaşamdan beslenen karakterlerini, Anadolu anlatı geleneğini ve hafızanın edebiyattaki yerini konuştuk.


  1. İncir Yarasında boyunca aile hafızasının kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını; acıların, suskunlukların ve kayıpların yıllar geçse bile aile içinde yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. Özellikle Hacı Ömer’in trajik ölümü, romanın birçok yerinde yalnızca bireysel bir kayıp olarak değil, bütün aileyi şekillendiren ortak bir hafıza olarak karşımıza çıkıyor. Bu romanı yazarken sizi en çok etkileyen kişisel ya da ailevi hatıra neydi? Çocukluğunuzda dinlediğiniz anlatılar, romanın duygusal atmosferini nasıl etkiledi?


Elbette en birincil tetikleme Hacı Ömer’in katledilmesiydi. Bu konu kuşaktan kuşağa her aktarılışında incir yarası yeniden alevlenir; hüzün, gurur, öfke, sevgi ve saygı birbirine karışırdı.


  1. Romanda incir ağacı, toprak, göç ve köklerinden kopma duygusu sürekli tekrar eden güçlü simgelere dönüşüyor. Özellikle “incir yarası” metaforu hem bireysel hem toplumsal düzeyde derin bir anlam taşıyor. İncirin sütünden kaynaklanan geçmeyen yara ile insanların içinde taşıdığı tarihsel acılar arasında bilinçli bir bağ kuruyorsunuz. “İncir yarası” sizin için tam olarak neyi temsil ediyor? Bu metafor romanın merkezine nasıl yerleşti?


İncir yarası, bireysel olarak bir türlü geçmek bilmeyen derin bir acıya karşılık geliyor. Toplumsal olarak ise, kuşaklar arasında aktarılan ortak acıları, travmaları simgeler. İncirin o beyaz ama yakıcı sütünün insan teninde bıraktığı geçmek bilmeyen yakıcı kaşıntı, toplumsal hafızanın bir türlü silemediği kırılmaları anlatır. Vicdanları rahatlatmayı başaramayan hak yemeler, bunların neden olduğu yoksulluklar incir yarası gibi kaşıdıkça derinleşir; sızılar artar.


  1. Hacı Ömer, Refik, Firuzan ve Hamdi Hoca gibi karakterlerin her biri farklı bir dönemin ruhunu, farklı bir insan tipini ve farklı bir Türkiye manzarasını temsil ediyor. Kimisi geleneksel otoriteyi, kimisi öfkeyi, kimisi vicdanı ya da sessiz direnci taşıyor. Bu karakterleri oluştururken gerçek yaşamdan, aile büyüklerinden ya da tanıklık ettiğiniz insan hikâyelerinden ne ölçüde beslendiniz? Kurgu ile gerçek arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?


Romandaki karakterler hemen hemen hiç kurgu yaratmadan olduğu gibi resmedildi. Tasvir edilen kişilik özellikleri gerçek yaşamın izlerini taşır; eksiği vardır, fazlası yoktur.


  1. Roman boyunca savaş, işgal, göç, yoksulluk ve ölüm gibi ağır toplumsal kırılmalar anlatılıyor; ancak bütün bu karanlık atmosferin içinde insanların yeniden ayağa kalkma gücü de sürekli hissediliyor. Özellikle kadın karakterlerin, aile bağlarının ve ortak yaşam kültürünün bu direnci beslediği görülüyor. Sizce bir aileyi yıllar boyunca ayakta tutan temel şey nedir? İnsan hangi değerler sayesinde dağılmadan kalabiliyor?


Aileyi ayakta tutan şey, fıtrattır. Kabullenilir doğrulara ve iyiliğe yönelmekteki yaratılış özelliğidir. Kim yaparsa yapsın, yapılan yanlışlara ve haksızlıklara yine objektif bakabilme; sonunda zarara uğranacak olsa bile çekirdek ailenin içinde harmanlanmış haktan ve iyilikten yana olma duygusudur.


  1. İncir Yarasında, yalnızca bir ailenin hikâyesini anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda Ege’nin toplumsal hafızasına, kaybolan yaşam biçimlerine ve değişen kültürel yapısına da dokunuyor. Roman boyunca aidiyet duygusunun zayıflaması, insanların geçmişle bağlarının kopması ve toplumsal yozlaşma sık sık hissediliyor. Sizce bugün en hızlı kaybettiğimiz şey hafıza mı, aidiyet mi? Modern hayatın bu kopuş üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?


Bugün hızla kaybettiğimiz şey hem hafıza hem de aidiyettir. Ancak buna neden olan asıl olgu yozlaşmadır. Hafızanın ve aidiyetin kaybolması bir sonuçtur; neden yozlaşmadır. Toplumsal yaşamın her alanında yaşanan yozlaşma, ekonomiden adalete, eğitimden sağlığa ve de kültüre yansıyacaktır elbette. Bunu küçük dokunuşlarla vurgulamaya çalıştım. Pek çok örnek sundum. Koca Arap Zeybeği örneğinde de daha bir anlaşılır kılmak istedim.


  1. Romanın dili yer yer halk anlatılarını hatırlatan masalsı bir tona, yer yer de oldukça sert ve gerçekçi bir anlatıma dönüşüyor. Özellikle ağıtlar, söylenceler, zeybek hikâyeleri ve Anadolu’nun sözlü kültürü metnin damarlarında hissediliyor. Bu anlatım tonunu kurarken hangi yazarlar, anlatılar ya da kültürel kaynaklar sizi etkiledi? Sözlü kültürün roman diliniz üzerindeki etkisini nasıl tanımlarsınız?


    Halk hikâyelerimizden etkilenmemek mümkün değildir. Cumhuriyet sonrası yazan büyük ustaların adlarını burada saymaya çalışmanın haddim olmadığını düşünüyorum. Belki yeni bir ustanın adını anarak okurlarda bir merak duygusu yaratabilirsem ne mutlu bana. O da Ahmet Büke’dir.


İncir Yarasında
TRY 450.00
Satın Al

 
 
 

Yorumlar


bottom of page