top of page

“İnsan Yoksa Zeytin Yoktur”


Sinan Kahyaoğlu ile Geleneksel Zeytincilik Kitabı Üzerine Söyleşi


Kasım 2024’te Sinan Kahyaoğlu ile zeytin ağacı, Kazdağları ve yerel hafıza üzerine konuşmuştuk. Şimdi “Kaz Dağı Bilgesi”nin 400 sayfalık Geleneksel Zeytincilik kitabı var: iki asra yaklaşan Tahtacı Türkmenlerinin yerleşik hayata geçişinden bugüne, bir zeytinliğin, bir köyün, bir emeğin ve değişen bir dünyanın içinden geçerek yazılmış özel bir zeytincilik tarihi. Kahyaoğlu bu kez ağacın nasıl aşılandığından sırıkçının beden bilgisine, “yemeklik” zeytinlikten erken hasat tartışmasına, eski gübrelerden yeni üretim tekniklerine kadar bildiği dünyayı ayrıntılarıyla ilk kez anlatıyor.


“Bir ağacın altında yalnızca ağacı görüyorsunuz; ben onun altında görünmeyen insan hikâyelerini de göstermek istedim.”

Kitabınızın adı Geleneksel Zeytincilik; sizin için “geleneksel” olan yalnızca eski yöntemler mi, yoksa zeytin ağacıyla kurulmuş daha geniş bir hayat biçimi mi?


Benim için geleneksel zeytincilik, eski aletlerin ve eski çalışma biçimlerinin toplamı değil. İnsanla zeytin ağacı arasında kurulmuş uzun bir ilişkinin adı. Çocukluğumdan beri zeytinliklerin içinde yaşadım; ağacın ne zaman budanacağını, ne zaman tarladan çekilmek gerektiğini, hangi dalın sırıkçıyı taşıyacağını, hangi dalın artık yaşlandığını yaşayarak gördüm. Bu bilgi okulda öğrenilen bir bilgi değildir; insan onu yıllar içinde, ağacın başında öğrenir. Kitapta bu yüzden zeytini yalnızca bir tarım ürünü olarak ele almadım. Bir ağacın çevresinde oluşmuş emek, aile, köy, ekonomi ve inanç dünyasını da anlatmaya çalıştım. Okur ilerledikçe zeytinliğin yalnızca ağaçlardan oluşmadığını görecek; taş duvarlardan hasat zamanındaki fabrika düdüklerine kadar uzanan başka bir hayatın içine girecek.


Kitapta “insan yoksa zeytin ağacı yoktur” düşüncesi çok güçlü; zeytin ağacının doğallığı ile insan emeği arasındaki ilişkiyi nasıl açıklıyorsunuz?


Delice dediğimiz yabani zeytin doğada kendi başına yaşayabilir; fakat bizim bildiğimiz üretken zeytinlik, insan müdahalesi olmadan oluşmuyor. İnsan delicenin gövdesini, aşıyı, sürgünü, budamayı, toprağı ve suyu tanıyor; ağacın hangi tarafının korunacağını, hangisinin temizleneceğini biliyor. Bakım bırakıldığı zaman zeytin ağacının çevresindeki maki yeniden güçleniyor, delice sürgünleri ortaya çıkıyor ve ağaç eski haline dönmeye başlıyor. Bu nedenle zeytin bana göre insan aklının doğayla kurduğu çok eski bir ortaklığın ürünü. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bunun yalnızca botanik bir mesele olmadığını, zeytinliğin insan hayatını nasıl biçimlendirdiğini de göreceksiniz. Bir ağacın gövdesinden başlayıp bir köyün ekonomik düzenine kadar uzanan ilişkiyi özellikle göstermek istedim.


Deliceden zeytine geçişi kitabın önemli meselelerinden biri yapıyorsunuz; bu dönüşüm size insanın doğayla ilişkisi konusunda ne söylüyor?


İnsan doğayı olduğu gibi bırakmıyor; ondan yararlanırken onu kendi ihtiyacına göre biçimlendiriyor. Zeytin bunun çok eski örneklerinden biri. Delicenin zeytin ağacına dönüştürülmesinde aşılama, dal seçimi, kesim ve yıllar süren bakım var. Bir ağacın yalnızca dikilip beklenecek bir varlık olmadığını burada çok açık biçimde görüyorsunuz. Üstelik ağacı tanımadan yapılan tek bir yanlış kesim bile yıllarca sürecek bir kayba dönüşebiliyor. Kitapta bu konuyu anlatırken kendi yaşadığım bir olaydan da hareket ediyorum; insanın ağaca müdahalesinin sonucunu birkaç yıl içinde değil, bazen ağacın bütün hayatında görüyorsunuz. O bölümde okuyacağınız ayrıntılar, zeytin ağacının neden “akıl ağacı” olarak düşünülebileceğini daha iyi gösterecek.



Zeytin ağacının yıl içindeki hareketlerini neredeyse bir takvim gibi anlatıyorsunuz; zeytinci için zamanı bilmek neden bu kadar önemli?


Zeytincilikte zamanlamayı bilmek doğrudan verimle ve ağacın sağlığıyla ilgili. Çiçeklenmenin, meyve bağlamanın, yağmurun, hasadın, budamanın ve yeni sürgünlerin her birinin kendi zamanı var. Ağaca yanlış zamanda müdahale ederseniz yalnızca o yılın ürününü değil, sonraki yılın gelişimini de etkileyebilirsiniz. Geleneksel zeytincinin bilgisi biraz da bu yüzden takvim bilgisidir. “Şimdi ne yapmalıyım?” sorusunun cevabını yalnızca ağaca bakarak değil, mevsime, havaya ve geçmiş yılların deneyimine bakarak verir. Kitapta ağacın bir yıl boyunca nasıl değiştiğini adım adım izliyoruz. Hatta yörede söylenen bir sözün, ağacın yıllık döngüsünü anlamak açısından ne kadar güçlü bir gözlem taşıdığını göreceksiniz.


Erken hasat bugün kaliteyle özdeşleştiriliyor; siz kitabınızda bu anlayışa ciddi bir itiraz getiriyorsunuz. Sizi bu kadar karşı çıkmaya götüren ne oldu?


Benim itirazım “erken hasat” sözünün tek başına bir kalite ölçüsü haline getirilmesine. Zeytin henüz yeterince olgunlaşmadan toplandığında ağaç daha fazla hırpalanıyor, işçilik artıyor ve elde edilen yağ miktarı ciddi biçimde düşebiliyor. Kendi yaşadığım bir örnekte çok erken toplanan zeytinin yağ oranının yüzde 2 civarında kaldığını gördüm; aynı zeytin daha ileri bir dönemde toplandığında oran çok daha yüksek olabiliyor. Burada mesele yalnızca üreticinin ekonomik kaybı da değil. Zeytin ağacının doğal döngüsünü dikkate almadan yapılan üretimin ne anlama geldiğini düşünmek gerekiyor. Kitapta erken hasat meselesini rakamlar, işçilik ve ağaç üzerindeki etkileriyle birlikte ele alıyorum. Okur, “erken” kelimesinin pazarlama dilinde ne kadar kolay kullanıldığını gördükten sonra, şişenin üzerindeki ifadeye başka gözle bakabilir.


Sırıkçılık, ağaca çıkmak, dalı tanımak gibi beceriler bugün hızla kayboluyor; sizce bununla birlikte nasıl bir insan bilgisi de kayboluyor?


Kesinlikle bir beden bilgisi kayboluyor. Sırıkçı ağaca çıktığında yalnızca zeytin toplamıyor; hangi dalın kendisini taşıyacağını, nereye basacağını, hangi dalın yaşlı ve içinin boş olduğunu da biliyor. Bu bilgi kitaplardan öğrenilmiyor. Çocukluktan itibaren zeytinlikte bulunarak kazanılıyor. Üstelik yanlış bir hareket yalnızca birkaç zeytinin yere düşmesi anlamına gelmiyor; dal kırılabiliyor, insan yaralanabiliyor. Ben de gençliğimde sırık silkerken daldan düştüm. Bu yüzden hasat tekniğini anlatırken işin tehlikesini de göz ardı edemem. Bugün makineler bu emeğin büyük bölümünü ortadan kaldırıyor. Fakat makine ağacın yaşını, dalın karakterini ve o yılki durumunu insan kadar kolay okuyamıyor. Kitapta eski hasat biçimlerinin ayrıntılarını anlattıkça, kaybolanın yalnızca bir çalışma yöntemi olmadığını daha iyi anlayacaksınız.


Edremit zeytini, Gemlik, Domat, Ada ve diğer çeşitleri anlatırken aslında bir çeşitler tarihine de giriyorsunuz; zeytin çeşidinin değişmesi kültürü de değiştiriyor mu?


Değiştiriyor. Çünkü her zeytin çeşidi aynı ağaca, aynı toprağa, aynı budama biçimine ve aynı hasat yöntemine izin vermiyor. Edremit zeytiniyle yüksek ağaçta çalışmak başka bir beceri gerektirirken Gemlik zeytininde ağacın büyüme biçimi ve hasat yöntemi farklı. Sofralık üretimin artmasıyla birlikte ağaçların biçimi de değişmeye başladı. Yukarı doğru büyüyen dalların kesilip ağacın aşağıda tutulması, hasadın yerden yapılması gibi yöntemler yaygınlaşıyor. Böylece yalnızca çeşit değişmiyor; zeytinliğin görünüşü, işçinin yaptığı iş ve alınan ürün de değişiyor. Kitapta bu dönüşümü kuru bir çeşit listesi halinde vermedim. Her çeşidin yörede nasıl karşılandığını, hangi amaçla yetiştirildiğini ve geleneksel zeytinlikte ne anlama geldiğini anlatıyorum. Bu bölüm, okurun kendi çevresindeki zeytin ağaçlarına başka gözle bakmasını sağlayabilir.


Kitapta teknolojiyle birlikte hasat ve üretim biçimlerinin değişimini izliyoruz; sizce makine zeytincinin işini kolaylaştırırken zeytinle kurduğu ilişkiyi de değiştirdi mi?


Evet, değiştirdi. Makine işçiliği azaltıyor, zamanı kısaltıyor ve üretimin hızını artırıyor. Fakat geleneksel zeytincilikte insan ağacı okuyarak çalışıyor; modern üretimde ise giderek ağacın üretim sistemine uydurulması öne çıkıyor. Benim için temel ayrım burada. Geleneksel yöntemde ağaç merkezdedir; insan ağacın döngüsüne göre hareket eder. Modern yöntemde ise ağacın mümkün olduğu kadar fazla ürün vermesi hedefleniyor ve üretim araçları buna göre kuruluyor. Kitapta gelecekte kullanılabilecek yeni hasat makinelerine kadar uzanan bir çizgi çiziyorum. Bir noktadan sonra soru şu hale geliyor: İnsan ağaca mı uyacak, ağaç mı üretim sistemine? Cevabı vermeden önce okurun bu dönüşümün nereden başladığını görmesini istedim.



“Yemeklik” kavramı kitabınızın en ilginç ayrıntılarından biri; bir ailenin kendi yağını çıkaracağı zeytinliği olması geçmişte zeytinle kurulan hayat hakkında ne anlatıyor?


“Yemeklik” çok önemli bir kelime. Çünkü zeytinliğin yalnızca piyasaya ürün yetiştirmek için kullanılmadığını gösteriyor. Bir aile önce kendi yağını çıkaracağı zeytini güvence altına alıyor, bunun üzerindeki üretim ise satılabiliyor. Yani zeytinlik aynı anda hem geçim alanı hem ekonomik güvence hem de aile hayatının bir parçası. Yörede zeytin ağacı olmayan kişi için söylenen “Asılacak bir ağacı bile yok” sözü de bu dünyayı çok iyi anlatıyor. Burada ağacın ekonomik değerinden daha büyük bir anlamı var. Bir ağaca sahip olmak, hayatta tutunacak bir yere sahip olmak gibi görülüyor. Kitabın köy hayatını anlattığım bölümlerinde bu kelimenin arkasındaki dünyanın ayrıntıları daha da belirginleşiyor.


Tahtacı Türkmenlerin zeytincilik deneyimini anlatırken üretimin arkasındaki toplumsal tarihi de ortaya çıkarıyorsunuz; bu tarih size göre neden unutulmamalı?


Çünkü bugün gördüğümüz zeytinlikler kendiliğinden oluşmuş alanlar değil. Tahtacı Türkmenler ve yöredeki diğer göçebe topluluklar yerleşik hayata geçerken zeytin üretimini öğrenmiş, köylerin çevresindeki alanlarda çalışmış ve zamanla kendi zeytinliklerini oluşturmuşlar. Ormanla, makiyle, taşlı ve eğimli araziyle mücadele ederek yeni alanlar açmışlar. Bunun içinde yalnızca tarım yok; devlet politikaları, yerleşme, emek ve geçim mücadelesi de var. Kitapta beni özellikle ilgilendiren nokta, bugünkü zeytinliğin geçmişte nasıl bir emeğin sonucunda ortaya çıktığını göstermekti. Bir zeytin ağacının altında durduğunuzda yalnızca ağacı görüyorsunuz; ben onun altında görünmeyen insan hikâyelerini de göstermek istedim. Kitabın ilerleyen sayfalarında bu geçmişin ne kadar sert koşullardan geçtiğini anlatan ayrıntılar var.


1960’lara kadar zeytinciliğin Edremit’teki ekonomik hayatı belirlediğini söylüyorsunuz; bir zeytin hasadı çevresinde nasıl bir dünya kuruluyordu?


O dönemde zeytin, köylünün temel zenginlik kaynağıydı. 100 çuval zeytin üreten kişi yörede zengin kabul edilebiliyordu; bu yalnızca bir üretim miktarı değil, başkasının yanında çalışmadan kendi yağıyla geçinebilme ölçüsüydü. Hasat zamanı fabrikaların düdükleri duyuluyor, zeytinler taşınıyor, yağ çıkarılıyor, üretici yağını tüccara götürüp parasını alıyordu. Edremit’te sarraflar çarşısının ve bankaların hasat döneminde hareketlenmesi bile zeytinin kent ekonomisini nasıl etkilediğini gösteriyor. Zeytin yalnızca tarlada kalmıyor; para, aile, alışveriş ve toplumsal hayatın içine giriyordu. Kitapta eski fabrikaların çalışma biçimlerinden hasat zamanındaki hareketliliğe kadar uzanan ayrıntılar var. Bugünün okuyucusu için belki en şaşırtıcı taraf, bir zamanlar zeytin hasadının bütün bir bölgenin takvimini belirlemiş olmasıdır.


Kitapta zeytinyağının üretiminden çok, üretimin arkasındaki ekonomi de anlatılıyor; bugün zeytincinin asıl sorunu sizce nerede başlıyor?

Sorun tarlada başlayıp piyasada büyüyor. Üretici ağacı yetiştiriyor, buduyor, gübreliyor, işçi buluyor, hasat yaptırıyor ve sonunda yağını satmak zorunda kalıyor. Ürünün miktarı yıllara göre değiştiği için gelir de düzenli değil. Var yılında ürün artıyor, işçi bulmak zorlaşıyor, ücret yükseliyor ve piyasadaki yağ miktarı arttığı için fiyat düşebiliyor. Yok yılında ise ürün azalıyor, yağ pahalanıyor fakat üreticinin satacak ürünü kalmıyor. Bu döngüyü yaşayan üretici için zeytincilik yalnızca “iyi yağ üretmek” meselesi değil. Kitapta fiyatların, işçiliğin, TARİŞ'in ve üreticinin satış biçimlerinin bu döngüyü nasıl etkilediğini anlatıyorum. Okur ilerledikçe zeytin şişesinin arkasındaki ekonomik hikâyenin, ağacın kendisi kadar karmaşık olduğunu görecek.



Kitapta geleneksel gübrelerden kimyasal gübrelere, oradan yeni gübre anlayışlarına kadar uzun bir dönüşüm var; toprağın hikâyesi zeytin ağacının hikâyesinden ayrı düşünülebilir mi?


Düşünülemez. Zeytin ağacının nasıl beslendiği, toprağın ne durumda olduğu ve üreticinin hangi gübreyi kullandığı ağacın hayatının doğrudan parçası. Eskiden hayvan gübresi kullanılıyordu; sonra kimyasal gübreler geldi ve üretimin biçimi değişti. Ben de kendi zeytinliklerimde farklı gübreleri denedim, toprak analizi yaptırdım ve sonuçlarını gözlemledim. Kitapta bu deneyimleri özellikle yazdım; çünkü masa başında söylenenle tarlada karşılaşılan sonuç her zaman aynı olmuyor. Toprak analizinin önerdiği bir gübrenin bulunamaması, başka bir gübrenin beklenen sonucu vermemesi gibi ayrıntılar üreticinin gerçek hayatını gösteriyor. Bu bölümde okurun ilgisini çekecek şey, “geleneksel mi modern mi?” sorusunun o kadar basit bir cevap taşımadığını görmesi olacak.


Zeytinliklerin sitelere ve yeni arazi kullanım biçimlerine dönüşmesini kitabın sonunda kültürel bir mesele olarak ele alıyorsunuz; kaybolan yalnızca tarım alanı mı?


Hayır. Zeytinlik ortadan kalktığında yalnızca ağaçların bulunduğu bir alan ortadan kalkmıyor. Onunla birlikte üretim bilgisi, ailelerin çalışma biçimi, köyler arasındaki ilişkiler, mevsimsel hayat ve kuşaktan kuşağa aktarılan kelimeler de zayıflıyor. Zeytinlik bir ekonomik alan olduğu kadar bir hafıza alanı. Taş duvarların, eski fabrikaların, hasat yollarının, kullanılan araçların ve çalışma biçimlerinin her birinin bir geçmişi var. Bugün o alanın üzerine başka bir yapı geldiğinde ağacın yerini yalnızca bina almıyor; o ağacın etrafında oluşmuş hayat da ortadan kalkıyor. Kitabın son bölümlerinde bu dönüşümün izini özellikle Edremit çevresinde sürüyorum. Son sayfalara geldiğinizde “zeytinlik kaybı” sözünün neden yalnızca çevre sorunu olmadığını daha açık göreceksiniz.


Kitabın sonunda geçmişten geleceğe bir zeytincilik bilgisi aktarma isteğiniz açıkça görülüyor; bu kitaptan gelecek kuşaklara tek bir şey bırakacak olsaydınız ne olurdu?


Ağacı tanıma bilgisini bırakmak isterdim. Çünkü ağacı tanırsanız budamayı, hasadı, toprağı, zamanı ve üretimi de öğrenirsiniz. Ben bu kitabı yazarken başka kitaplardan bilgi aktarmak yerine büyük ölçüde kendi yaşadıklarımı, gördüklerimi ve çevremdeki uygulamaları kayda geçirmeye çalıştım. Çocukluğumdan bugüne kadar gördüğüm değişimi bir yerde toplamak istedim. Geleneksel bilgi tamamen geçmişte kalmış bir şey değil; gelecekte nasıl bir zeytincilik yapılacağı konusunda da bize düşünme imkânı veriyor. Benim için kitabın asıl meselesi burada. 400 sayfanın sonunda okurun elinde yalnızca “eskiden zeytin nasıl toplanırdı?” sorusunun cevabı kalmasın; zeytin ağacının neden bir kültür, emek ve hafıza taşıyıcısı olduğunu da düşünsün.




Geleneksel Zeytincilik
TRY 950.00
Satın Al
Bilgece
TRY 700.00
Satın Al
Kemene
TRY 1,000.00
Satın Al
Tahta Kılıç
TRY 750.00TRY 500.00
Satın Al
Tahtakuşlar
TRY 600.00
Satın Al
Bak Hele
TRY 700.00
Satın Al
Sarıkız
TRY 400.00
Satın Al
Kaz Dağı
TRY 400.00
Satın Al
Kaz Dağı Bilgesi Sinan Kahyaoğlu Tarih Gezileri Seti - 3 Kitap Takım
TRY 1,300.00
Satın Al
Yellibel
TRY 400.00
Satın Al

 
 
 

Yorumlar


bottom of page