Şirin Parkan: Çocukluğun Hafızasından Şiirin Geleceğine Temmuz Konuşmaları #7
- Kafekültür Yayıncılık
- 8 saat önce
- 4 dakikada okunur

Temmuz Konuşmaları'nda bu kez konuğumuz şair, tıp doktoru ve oyuncu Şirin Parkan. Daha önce yayımladığımız "İlk Şairim Babamdı" ve "Ben Yazarken Ben Yazmıyorum, İçimden Konuşan Bir Ölümsüz Yazıyor" başlıklı söyleşilerde şiirinin köklerine, çocukluğuna ve yazma serüvenine uzanan kapıları birlikte aralamıştık.
Bu üçüncü buluşmada ise aynı yolculuk yeni duraklara uğruyor. Çocukluk, bilinçaltı, kolektif hafıza, psikanaliz, kadın dayanışması, doğa, oyunculuk ve şiirin dönüşen dili üzerine konuşuyoruz. Şirin Parkan, yalnızca yazdıklarını değil, zamanla değişen kendisini de anlatıyor; çocukluğuyla kurduğu ilişkinin nasıl dönüştüğünü, şiirin onu nasıl iyileştirdiğini ve artık başka bir şiire doğru yürüdüğünü samimiyetle paylaşıyor.
Üç söyleşi boyunca birbirini tamamlayan bu konuşmalar, yalnızca bir şairin poetikasını değil; insanın kendini, hafızasını ve dünyayla kurduğu bağı yeniden düşünmeye davet eden uzun bir anlatıya dönüşüyor.
İlk söyleşinizde "İlk şairim babamdı." diyordunuz. Çocuklukta duyduğunuz şiir ile bugün yazdığınız şiir arasında hâlâ aynı ses mi dolaşıyor, yoksa yıllar içinde o ses bambaşka bir şaire mi dönüştü?
Babamın çok sade, temiz, duru bir dili vardır. Ben biraz daha karanlığım sanırım, daha bilinçaltı yönetiminde. Daha doğrusu öyleydim. O bahsettiğim biraz da babamın bende yarattığı hisle ilgiliydi. Çok duygusal ve duygu durumu hızlı değişen bir insandır babam. Duygu yoğunluğum ondan geliyor sanırım. Annem ise evimizin ayakları daha sağlam yere basan, iniş çıkışı olmayan neşeli karakteridir. Gizli hüzünleri olsa da. İnsanlar karmaşık.
Son söyleşinizde çok çarpıcı bir cümle kuruyorsunuz: "Ben yazarken ben yazmıyorum. İçimden konuşan bir ölümsüz yazıyor." O "ölümsüz" sizin için bilinçaltı mı, çocukluk mu, kolektif hafıza mı, yoksa adını koyamadığınız başka bir varlık mı?
Adını koyamadığım başka bir varlık değil. Bilinçaltı, kolektif hafıza ve içimde bir yerde hâlâ yaşadığını hissettiğim çocukluğum. Bir şair dostum bir keresinde bana, "25 yaşındasın, ne yaşadın ki böyle şeyler yazabiliyorsun?" diye sormuştu. İşte tam böyle bir şeyden bahsediyorum. Bilmiyorum ve ben de yazdıklarıma şaşırıyordum. Örneğin yoğun bir hüzün vardı içimde, hep vardı. Sanki birisini kaybetmişim gibi. Oysa o yaşta henüz kimseyi kaybetmemiştim. Ama sanki kayıp duygusu hep çok tanıdıktı. Sonra bir yalnızlık, farklı, tuhaf olma hissi.
Bir söyleşinizde şiirin sizin için iyileştirici olduğu kadar yüzleştirici de olduğunu söylüyorsunuz. Yazmak, acıyı dönüştüren bir süreç mi, yoksa onu daha görünür hâle getiren bir eylem mi?
İkisi de. Acının zaten dönüşebilmesi için önce daha görünür hâle gelmesi gerek. Yasta örneğin biliyorsunuz, eğer bastırılırsa yas dönüşemez. Yani dönüşür aslında da dönüşmemesi gereken bir şeye dönüşür. Sağlıklı bir dönüşüm olmaz. Sevmekten korkan, kronik depresif, beklenmedik öfkeleri olan insanlar olur yaslarını yaşamayan insanlar. Demek ki yazmak sağlıklı bir şey. Acıyla yüzleştiği zaman insan bazı şeyleri kabullenir ve onu içine alarak, hatta saklayarak daha iyi bir yere evrilir.
"Acının dönüşebilmesi için önce görünür olması gerekir. Şiir, bazen yaranın üstünü örtmez; tam tersine onu ışığa çıkarır."
"Kadınlar Apartmanı" üzerine konuşurken kadınların birbirini taşıyan görünmez hafızasına dikkat çekiyorsunuz. Bugünün dünyasında kadın dayanışmasının en çok hangi yönünün eksildiğini düşünüyorsunuz?
Kadın dayanışmasının eksildiğini düşünmüyorum. Tam tersi, bence kadınlar her zamankinden daha güçlü bir dayanışma halinde.

Söyleşileriniz boyunca sık sık çocukluk, anne ve baba figürlerine dönüyorsunuz. Sizce insan gerçekten çocukluğundan mı yazıyor, yoksa yetişkinliği boyunca çocukluğunu yeniden mi kuruyor?
Yetişkinliği boyunca çocukluğunu yeniden kuruyor. Aslında demin de dediğim gibi insanın içindeki çocuk hiç ölmüyor. Bazen öfkeli, bazen küs, bazen çok neşeli olarak sürekli sesleniyor erişkinliğine.
Aslında ben bu bireysel ve çocuklukla bağlantılı tarzımı değiştirmeyi planlıyorum. Neden? Bence bir süredir psikanalize gittiğim için. Karmaşasını kaybetmeye başladı benim için çocukluğum. Çok hakimdi, bence artık o kadar olmayacak ve bu iyi bir şey olacak. Başta çok korkuyordum; acaba artık şiir yazamayacak mıyım diye. Ama bence yazabileceğim ve belki de kendimle bu kadar meşgul olmayı bırakıp daha toplumsal şiirler yazacağım. Öyle bir dönüşüm içinde olduğumu görüyorum. Kesin böyle olacak anlamında demiyorum. Çünkü şiirin belli kalıplara sokulmaması gereken özgür bir yanı olmalı diye de düşünüyorum. Ama psikanaliz insanda kendini halledip artık başka şeyleri düşünecek bir alan yaratıyor.
Doktorluk, oyunculuk ve şiir... Bu üç alanın ortak noktası insana bakmak. Hangisi size insan ruhunu anlamakta en çok katkıyı sağladı?
Oyunculuk. Oyuncu olarak sizden çok farklı birisini çok derinden anlamaya, hatta hissettiklerini hissetmeye çalışıyorsunuz. Çok empati gerektiren, derinlemesine inceleme gerektiren bir çalışma alanı oyunculuk. Ben oyunculuğun bu anlamda doktorluğa katkısı olduğunu düşünüyorum. Doktorluğu sadece soğuk bilimsel verilerden ibaret bir şey gibi görmemek lazım. Asıl diğer kısmı, unutulan ama belki de en az bilimsel bilgi kadar önemli yanıdır.
"Bir oyuncu başka bir hayatı yaşayarak öğrenir; bir şair onu yazarak, bir hekim ise dinleyerek..."
Şiirlerinizde doğa yalnızca bir dekor değil; ağaçlar, deniz, kuşlar ve rüzgâr neredeyse karakter gibi davranıyor. Doğa sizin için bir sığınak mı, bir tanık mı, yoksa şiirin gerçek anlatıcısı mı?
Bu soruyu çok sevdim. Doğadan çok etkileniyorum. Doğaya aşığım. Denize, yağmura, kara, fırtınaya... Bütün o hava değişimlerine, gökyüzünün renklerinin değişimlerine, rüzgâra, rüzgârda sallanan ağaçlara, otlara... Cevabım sanırım hepsi... Hem sığınak, hem tanık, hem de şiirin gerçek anlatıcısı. Bazen balkonumda oturup ağacımla konuşurum; o da hem beni dinliyor hem de cevap veriyor gibi hissederim.
İlk kitabınızdan Kadınlar Apartmanı'na uzanan çizgiye baktığınızda, bugün artık yazmayacağınızı düşündüğünüz bir şiir dili ya da bakış açısı var mı? Yoksa her kitabınız bir öncekini tamamlayan halkalar mı?
Her kitabım bir öncekini tamamlayan bir halka. Hiçbirini bugün artık yazmayacağım. İstesem de yazamam. Çünkü ben de değişiyorum, dönüşüyorum.
Şiirlerinizde okur çoğu zaman kesin anlamlar değil, imgelerin çağrışımlarıyla ilerliyor. Okurun şiirinizi "anlamasını" mı önemsersiniz, yoksa onun şiirin içinde kaybolmasını mı?
Kaybolmasını.
Aslında bunun üzerine yakın zamanda çok düşünüyorum. İlk şiirlerim en zor anlaşılır olanlar ama benim bir açıdan en sevdiklerim. Örneğin daha sonra daha anlaşılır şiirler yazdığımda daha çok beğenildiğinde çok şaşırmıştım. Benim için hâlâ ilk şiir kitabım Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı'nın yeri çok ayrıdır. Bir kimseye kitaplarımdan birini hediye edeceğim zaman onu vermek istiyorum.
İkinci Yeni şairlerini ve hatta, bir arkadaşımın şiiri için "atonal" dediği Ece Ayhan'ı çok severim. Çok doğrudan olmayan; okuduğunuzda sizi düşündüren, yeni şeyler keşfettiğinizde şaşırtan ve kendinizle ilgili de yeni şeyler fark etmenizi sağlayan şiirleri daha çok seviyorum. Dille ilgili keşifler de oluyor tabii burada.
E, müzik de resim de öyle değil mi? Yıllar içinde hayatın olduğu gibi yansıtılmasından gittikçe uzaklaştı bu sanat dalları da. Burada toplumsal değişimlerin rolü elbette var ama biraz da sanat sürekli yenilikçi olmak zorunda; kendini tekrar edemez. Ama bazen karmaşadan tekrar sadeliğe de gidebilir ve sadeliği yeniden keşfedebilir. Belki bambaşka bir sadelik yaratır.
Bugün ilk kez şiir yazmaya başlayan yirmi yaşındaki Şirin Parkan karşınıza çıksa, ona tek bir cümle söyleme hakkınız olsa ne söylerdiniz?
Daha çok yaz.
kafekultur.com/parkan
#TemmuzKonuşmaları #ŞirinParkan #Kafekültür #KafekültürYayıncılık #Şiir #Şair #Psikiyatri #Psikanaliz #Oyunculuk #Çocukluk #Bilinçaltı #KolektifHafıza #KadınlarApartmanı #GümüşGüneşinSarhoşKızı #EceAyhan #İkinciYeni #ŞiirSöyleşisi #Edebiyat #TürkŞiiri #Yazmak #ŞiirSanatı #KadınYazar #Doğa #İmge #ŞiirKitabı #Röportaj #Söyleşi #EdebiyatDünyası #KafekulturCom #Temmuz




Yorumlar