Temmuz'dan Temmuz'a Sorular #4
- Kafekültür Yayıncılık
- 2 gün önce
- 7 dakikada okunur

Halil Gökhan'a bu söyleşi için sorularımı hazırlarken, uzun bir yayıncılık ve yazarlık geçmişine sahip bir ismin tanıklıklarını dinleyeceğimi düşünüyordum. Cevapları okuduğumdaysa, biyografisini anlatan bir yazarla değil, kendi kavramlarını sürekli yeniden sorgulayan bir düşünce insanıyla karşılaştım.
En çok dikkatimi çeken şey, cevaplarının kesin yargılar üretmek yerine kavramların içini açması oldu. "Ben sorumluluk aramadım; yetki aradım." derken de, "Yanlışlardan çok yanılgılardan korkuyorum." derken de, günümüz kültür ortamını "Hiçbir şey yapmadan her şeymiş gibi görünmeyi rahatlıkla içine sindirebilen bir anlayış." sözleriyle tanımlarken de aynı düşünce çizgisini koruyor. Düşüncelerin çatışmasını savunurken, otoriteyi yalnızca siyasal bir mesele olarak değil, zihinsel bir alışkanlık olarak ele alması da söyleşinin dikkat çekici yanlarından biri.
Bu söyleşiyi okurken kimi cümlelerin tartışma yaratacağını düşündüm. Fakat tam da bu nedenle önemli olduklarına inanıyorum. Çünkü Halil Gökhan'ın cevapları uzlaşmak için değil, düşünmeye davet etmek için kurulmuş. Okuru rahatlatmıyor; yer yer itiraz etmeye, yer yer yeniden düşünmeye zorluyor.
Bu söyleşi, yalnızca bir yazarın meslek hayatına değil; yazıya, dile, yayıncılığa ve kültüre bakışına da açılan bir kapı niteliğinde. Soruları hazırlarken beklediğimden daha farklı, daha kişisel ve daha kışkırtıcı cevaplarla karşılaştım. Sanırım iyi bir söyleşinin ölçüsü de tam burada başlıyor.
ÖZLEM GÜZELHARCAN
İyi ki doğdun Halil Gökhan. Özgeçmişine baktığımızda askeri disiplinle başlayan bir hayata sahip olduğun hemen gözümüze çarpıyor. Askeriyenin edebiyat kariyerin üzerinde nasıl bir etkisi var?
Askeriyenin, bir kariyer olarak üzerimde çok belirleyici bir etkisi olmadı. Bana göre askerlik, olağanüstü durumlar için hazır tutulan bir tedbir kurumudur. Çocukluğumuzda ailemizin tercihi açısından da, o dönemin eğitim koşullarında iyi bir lise ve üniversite eğitimi alabilmenin yollarından biriydi. Sadece ben değil, mühendis ve doktor olan iki ağabeyim de askeri okullardan geçti.
İster dışarıdan bakın ister içeriden, çok abartılacak bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Elbette ülkemizde orduya büyük bir önem atfediliyor. Keşke aynı özen eğitime de gösterilmiş olsaydı. Yarın 15 Temmuz; ne demek istediğim sanırım daha iyi anlaşılacaktır.
Askeri disiplin bende, paradoksal biçimde, daha çok disiplinsizlik yarattı. Bu da çocukluktan beri süregelen sanat ve edebiyat yönelimimi hızlandırdı, hatta kesinleştirdi. Pek çok insanın sonradan arayıp bulmaya çalıştığı çatışma duygusu bende çok erken yaşlarda oluştu. Eril bir toplumun otoriteyle kurduğu ilişkiyi, otoritenin kendisini baskı kurarak var etme biçimini çocukluğumdan itibaren yaşadım.
Bu anlayış sokağa taştığında ise bugünkü güven kaybını da beraberinde getirdi. Buna karşılık askeri olmayan hayatı tercih ederim. "Sivil hayat" demiyorum; çünkü yaşadığımız hayat da kelimenin gerçek anlamıyla tam bir uygarlık hayatı değil. Bunda tek tek insanların değil, toplumların tarihsel evriminin payı var.
Yıllarca hem yazar, hem editör, hem çevirmen, hem yayıncı oldun. Bu dört kimlik aynı masaya oturduğunda birbirlerini besliyorlar mı, yoksa birbirlerinin özgürlüğünü kısıtlıyorlar mı?
Bu saydığınız kimlikler dört kardeş değil; daha çok bir elin dört parmağı gibi. Bir parmak da hep boştadır. Biraz dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğumun da etkisi var. Bugün neredeyse herkes kendisinde bunun izlerini hissediyor. Bence bunun iletişim araçlarıyla ve sürekli maruz kaldığımız bilgi akışıyla doğrudan ilgisi var.
Bu dört kimlik aynı masaya oturuyor ama aynı anda değil. Her biri farklı zamanlarda söz alıyor. Teknik ve tarihsel olarak da dördünün aynı anda üretmesi mümkün değil.
Aslında bunların üçü meslek; yazarlık ise kesinlikle başka bir şey. Yazarlık, biraz delilik hali, biraz da an meselesidir. Editörlük, çevirmenlik ve yayıncılık ise daha çok zanaat ve meslek tarafını temsil eder.
Özgürlük açısından bakarsak, yayıncılığın, editörlüğün ve çevirmenliğin yükü son yıllarda teknoloji sayesinde büyük ölçüde hafifledi; süreçler de inanılmaz hızlandı. Ama bu, bu alanlarda çalışanların daha çok kazandığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, giriş eşiği düştükçe bu alanlara yönelenlerin sayısı arttı.
Yazarlık ise halâ yetenekle yapılan son sanatlardan biri. Ne var ki artık yeteneksizliğin de yazarlık adı altında dolaşıma girebildiği bir döneme giriyoruz. Böyle zamanlarda yazarın silkelenmesi, gerekirse o masaya tekmeyi vurması gerektiğini düşünüyorum.
Çeviri yaparken başka bir yazarın sesini Türkçeye taşıyorsun; roman yazarken ise kendi sesini arıyorsun. Hangisi daha büyük sorumluluk?
Açıkçası ben hiçbir zaman sorumluluk aramadım; yetki aradım. Bu iki kavram birbirine karıştırıldıkça, hatta biri diğerinin yerine kullanılmaya başlandıkça hayatımız da zorlaştı.
Yetki ve sorumluluk ilk bakışta idari kavramlar gibi görünebilir. Oysa geleceği düşünen, insan üzerine kaygı taşıyan herkes için temel meselelerdir. Sanat burada belirleyici bir yere sahip. Kültür demiyorum; kültür daha geniş, daha kurumsal bir alan. Sanat ise atölyelerde, yazar masalarında, bilgisayarların ve daktiloların başında, fotoğraf makinelerinin arkasında, yalnızlıkla örülen bir üretim biçimidir.
Çeviri, 1980'li ve 1990'lı yıllarda beni edebiyat dünyasına taşıyan, orada tutunmamı sağlayan temel uğraşlardan biriydi. Bugün ise o pratiğin büyük ölçüde içi boşaldı. Bir zamanlar yazlık sinemalara koşardık; sinema hem en büyük eğlence hem de dünyayı tanıma aracımızdı. Bugün ise birkaç santimetrelik bir ekranda dünyanın bütün filmlerine ulaşabiliyoruz. Çeviri de biraz bu noktaya geldi. Umarım yazarlık aynı kaderi yaşamaz.
Sanat bir gün yok olabilir; ama kültürün içinde, bir binanın harcındaki kum gibi, mutlaka yaşamaya devam eder.
Roman benim hayatıma, askerliği bırakıp şiire bir nokta koyduğum, yani tırnak içinde sivilleştiğim dönemde kendini dayattı. Roman biraz da böyledir. Başlangıçta karakterleri siz yaratırsınız; sonra onlar kendi DNA'larını dayatır, romanı da yazarı da ele geçirir.
Bu yüzden sorumluluk aramadım; yetki istedim. Yetkiyi, güç anlamında değil; düşünsel, tinsel, ruhsal ve etik bir yetkinlik anlamında kullanıyorum. O yetkinliği kazandığınızda sorumluluk zaten gelip kapınızı çalıyor. Para gibi... Sorumluluğun da peşinden koşarsanız sizden uzaklaşır. Onun size gelmesi gerekir.
Fransız edebiyatı senin yazı serüveninde önemli bir yere sahip. Bugün yeniden sadece tek bir Fransız yazarı Türkçeye kazandırabilecek olsan, kimi seçerdin ve neden?
Bugün yeniden böyle bir uğraşın içine girecek olsam, sanırım yalnızca kendimle uğraşırdım.
Borges'in ustası saydığı Macedonio Fernández'in çok sevdiğim bir sözü vardır: "Ben 13 Ekim 1869'da doğdum; evren de o gün doğdu." Hepimiz birer evreniz. Başlangıcımız ve sonumuzla, kendi zamanı ve mekânı içinde tamamlanmış bir bütünüz.
Bu yüzden bugün çeviriye eskisi kadar yakın hissetmiyorum kendimi. Çeviri çok değerli bir uğraş ama aynı zamanda insanı kendi dilinden ve kendi sesinden uzaklaştırma riski de taşıyor. Ben uzun yıllar bunun içinde yaşadım.
1980'lerde ve 1990'larda çeviri yapmak bambaşka bir anlam taşıyordu. Dünya edebiyatının, düşüncesinin ve felsefesinin önemli bir bölümü henüz Türkçeye kazandırılmamıştı. O boşluğun doldurulmasına gerçekten ihtiyaç vardı. Bugün ise o eksiklik büyük ölçüde giderildi. Benzer süreçleri II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri de yaşadı. Savaşın nedenlerinden biri olarak birbirlerini yeterince okumamış ve anlamamış olmalarını gördüler; bunun ardından çeviri ve kültürel etkileşim olağanüstü hız kazandı.
Bugün bana yeniden aynı soru sorulsa, zamanımı başka bir yazarı çevirmeye değil, kendi yazacaklarıma ayırırım. Çünkü artık kendimi yazmam gerektiğini düşünüyorum.
Biraz iddialı gelecek ama şunu da söyleyebilirim: Ben kendimi Fransızlardan daha Fransız hissediyorum. Bunu milliyet anlamında değil, düşünce geleneği, edebiyatla kurduğum ilişki ve zihinsel akrabalık bakımından söylüyorum.

Günümüz edebiyat dünyasında, hem yazar hem de yayıncı kimliğiyle düşünürsen, seni rahatsız eden şeyler neler?
Şöyle yapalım; "edebiyat dünyası" demeyelim, "kültür dünyası" diyelim. Çünkü edebiyatın tanımı artık çok zorlaştı, çok kendini aştı; gerekli gereksiz birçok yönde genişledi ve kültüre evrildi.
Burada çok para olduğu, çok şöhret olduğu düşünülüyor. Bu yüzden, diğer bütün kültür ve sanat alanlarında olduğu gibi, buraya da büyük bir hücum var. Bugün sekiz milyar insanın yaşadığı dünyada belki dokuz milyar sosyal medya profili var. Bu, çok fazla bireysellik, egoizm ve narsisizm demek. Bunlar insanın kodlarında, DNA'sında zaten vardı. Gerekli iletişim teknolojileri ortaya çıkınca görünür hale geldiler.
Kültür dünyasında beni rahatsız eden şey çok. Hatta kültür dünyasının neyle tanınıyorsa, neredeyse tamamı beni rahatsız ediyor. Bunu da çok doğal karşılıyorum.
Ben düşüncelerin çarpışmasını tercih ederdim. Çünkü insanlar düşüncelerden değil, düşünce özgürlüğünden rahatsız oluyorlar. Bu yüzden Türkiye'de düşünce özgürlüğü bırakın gerçekleşmeyi, başlamıyor bile. Bunun sebebinin devlet, otorite ya da partiler olduğunu düşünmüyorum. Kalemi eline alsalar aslında çok güçlüler. Ama kimse kalemi eline almıyor; herkes eline başka şeyler alıyor.
Kültür dünyası beni neden rahatsız ediyor? Çünkü ortada düşünceler değil, tavırlar var. Korkular var. Yanılgılar var. Yanlış anlamalar var. Kötü işlenmiş ve abartılmış paylaşımlar var. Hiçbir şey yapmadan her şeymiş gibi görünmeyi rahatlıkla içine sindirebilen bir anlayış var. Sabaha kadar sayabilirim.
Yayıncı kimliğine daha yeni başladım sayılır; otuz yıllık bir yayıncılık geçmişim var. Yazarlık ise elli yıl diyelim. Sonuçta herkes gibi ben de çocuk yaşta başladım. Dünyadan haberim yoktu ama yazıp çizmekten haberim vardı. Keloğlan masalı yazarken Keloğlan'ı kız kardeşiyle evlendiriyordum. O zaman büyük masalcımız Tahir Alangu bana gülmüştü. "Yavrum, sen bunları nasıl evlendirdin?" demişti. Belki de "Kız o aileden değildi, öksüz bir çocuktu." demiş olmayı isterdim. Neyse, bunlar şaka bir yana...
Ben yanlışlardan çok yanılgılardan korkuyorum. Çünkü yanlış düzeltilir, hata düzeltilebilir. Yanılgı ise köklüdür; düzeltilmez. Hatta insanda düzeltme ihtiyacı bile uyandırmaz.
Bu yüzden meseleyi dil ya da ifade düzeyinde değil, düşünce düzeyinde görüyorum. Düşüncelerin birleşmesini de çok istemem. Çünkü birleşme de sonunda otoriteyi ve hegemonyayı üretir. Düşünceler çatıştığı, tartışıldığı sürece özgürlük doğabilir; doğanın her yerinden fışkırabilir.
Bugün bir kitabın kaderini gerçekten edebî niteliği mi belirliyor, yoksa görünürlüğü mü? Yayıncı Halil Gökhan ile yazar Halil Gökhan bu soruya aynı cevabı verir miydi?
Bugün bir kitabın kaderini belirleyen yazarıdır. Bunun oranı giderek azalıyor. Çünkü yazarın da sahiciliği, orijinalliği giderek azalıyor. Artık yazarın çok övündüğü, "Bu kitabı şu kadar zamanda yazdım, şu zorlukları yaşadım." gibi anlatılar da neredeyse çöpe atılmış durumda.
Dün Twitter'da okuduğum bir kepazeliği anlatayım. Güya bir yarışma yapılmış. Jüri, kendisine gelen dosyaların hiçbirinin özgün olmadığı, yapay zekâ kullanıldığı gerekçesiyle ödül vermemiş. Bunu yazan kişi ne jüride ne de yarışmaya katılmış biri. Sadece birkaç tıklama peşinde. Dilerim herkes ona tıklar. Sonra da, "Ey o yarışmaya katılanlar, niye susuyorsunuz?" diyor.
İşte benim çok kirli bulduğum şey bu. Kirli olan susmak değil. Ben yanlışlardan ve hatalardan çok yanılgılardan korkuyorum. Jüri orada belki bir hata yapıyor. Ama bu kişi, birkaç tıklama almak uğruna yazarları kışkırtarak o hatayı bir yanılgıya dönüştürüyor.
Jüri belli ki cahil. Eskiden daktiloyla yazarken karbon kâğıdı vardı. Birinci nüsha, ikinci nüsha diye konuşulurdu. İnsanlar karbon kopyaya burun kıvırır, "Bunun ilk nüshası nerede?" derdi. Oysa ikisini de aynı yazar yazmıştı.
Bugün yapay zekânın, insan beynindeki karbon kâğıdından çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. Karbon kâğıdı ne yapıyordu? Aynı anda iki, üç, dört hatta beş nüsha çıkarabiliyordunuz. Çünkü fotokopi yoktu. Teksir makinelerinin yeni yeni kullanılmaya başlandığı dönemlerden söz ediyorum. Bir dergiye yazı gönderirken ya da bir yayınevine kitap teslim ederken en az iki nüsha hazırlardınız. Bunun amacı zamanı kısaltmaktı.
Yapay zekâ da aktarım ve üretim sürecini hızlandıran yeni bir araçtır. Ama her yeni teknolojide olduğu gibi, cahiller önce ona düşman oluyorlar. Yazara zaman kazandıran ne varsa onun karşısına dikiliyorlar.
Bugün bir kitabın kaderini belirleyen şey de biraz bu süreçtir. Cahillere teslim olmak ya da olmamaktır. Yoksa edebî niteliğe, yazınsallığa, yaratıcılığa hiçbir cahil, hiçbir yanılgı mühendisi dokunamaz. Bunlar saklı DNA'lar tarafından korunur. O yazılımı bozmanız mümkün değildir.
Hatta yazarı öldürseniz bile yazar büyümeye devam eder. Sanatçının tabloları da öldükten sonra değerlenir. Çünkü artık yeniden üretme, kendini inkâr etme ya da kendi sanatını bozma ihtimali ortadan kalkmıştır. Bence sanatın büyüsü de burada yatıyor.
DEVAM EDECEK
#HalilGökhan #TemmuzKonuşmaları #Kafekültür #Kafekultur #ÖzlemGüzelharcan #Söyleşi #YazarSöyleşisi #Edebiyat #TürkEdebiyatı #Yazarlık #Yayıncılık #Editörlük #Çeviri #Roman #Öykü #KültürSanat #Düşünce #DüşünceÖzgürlüğü #Kitap #KitapÖnerisi #YapayZeka #EdebiyatDünyası #Kültür #Yazar #Röportaj #Okuma #Kitapsever #EdebiyatSöyleşisi #KafekulturYayıncılık #Temmuz2026




Yorumlar