top of page

Temmuz'dan Temmuz'a Sorular #4

Güncelleme tarihi: 16 Ağu


Halil Gökhan'a bu söyleşi için sorularımı hazırlarken, uzun bir yayıncılık ve yazarlık geçmişine sahip bir ismin tanıklıklarını dinleyeceğimi düşünüyordum. Cevapları okuduğumdaysa, biyografisini anlatan bir yazarla değil, kendi kavramlarını sürekli yeniden sorgulayan bir düşünce insanıyla karşılaştım.

En çok dikkatimi çeken şey, cevaplarının kesin yargılar üretmek yerine kavramların içini açması oldu. "Ben sorumluluk aramadım; yetki aradım." derken de, "Yanlışlardan çok yanılgılardan korkuyorum." derken de, günümüz kültür ortamını "Hiçbir şey yapmadan her şeymiş gibi görünmeyi rahatlıkla içine sindirebilen bir anlayış." sözleriyle tanımlarken de aynı düşünce çizgisini koruyor. Düşüncelerin çatışmasını savunurken, otoriteyi yalnızca siyasal bir mesele olarak değil, zihinsel bir alışkanlık olarak ele alması da söyleşinin dikkat çekici yanlarından biri.

Bu söyleşiyi okurken kimi cümlelerin tartışma yaratacağını düşündüm. Fakat tam da bu nedenle önemli olduklarına inanıyorum. Çünkü Halil Gökhan'ın cevapları uzlaşmak için değil, düşünmeye davet etmek için kurulmuş. Okuru rahatlatmıyor; yer yer itiraz etmeye, yer yer yeniden düşünmeye zorluyor.

Bu söyleşi, yalnızca bir yazarın meslek hayatına değil; yazıya, dile, yayıncılığa ve kültüre bakışına da açılan bir kapı niteliğinde. Soruları hazırlarken beklediğimden daha farklı, daha kişisel ve daha kışkırtıcı cevaplarla karşılaştım. Sanırım iyi bir söyleşinin ölçüsü de tam burada başlıyor.


ÖZLEM GÜZELHARCAN


İyi ki doğdun Halil Gökhan. Özgeçmişine baktığımızda askeri disiplinle başlayan bir hayata sahip olduğun hemen gözümüze çarpıyor. Askeriyenin edebiyat kariyerin üzerinde nasıl bir etkisi var?

 

Askeriyenin, bir kariyer olarak üzerimde çok belirleyici bir etkisi olmadı. Bana göre askerlik, olağanüstü durumlar için hazır tutulan bir tedbir kurumudur. Çocukluğumuzda ailemizin tercihi açısından da, o dönemin eğitim koşullarında iyi bir lise ve üniversite eğitimi alabilmenin yollarından biriydi. Sadece ben değil, mühendis ve doktor olan iki ağabeyim de askeri okullardan geçti.

İster dışarıdan bakın ister içeriden, çok abartılacak bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Elbette ülkemizde orduya büyük bir önem atfediliyor. Keşke aynı özen eğitime de gösterilmiş olsaydı. Yarın 15 Temmuz; ne demek istediğim sanırım daha iyi anlaşılacaktır.

Askeri disiplin bende, paradoksal biçimde, daha çok disiplinsizlik yarattı. Bu da çocukluktan beri süregelen sanat ve edebiyat yönelimimi hızlandırdı, hatta kesinleştirdi. Pek çok insanın sonradan arayıp bulmaya çalıştığı çatışma duygusu bende çok erken yaşlarda oluştu. Eril bir toplumun otoriteyle kurduğu ilişkiyi, otoritenin kendisini baskı kurarak var etme biçimini çocukluğumdan itibaren yaşadım.

Bu anlayış sokağa taştığında ise bugünkü güven kaybını da beraberinde getirdi. Buna karşılık askeri olmayan hayatı tercih ederim. "Sivil hayat" demiyorum; çünkü yaşadığımız hayat da kelimenin gerçek anlamıyla tam bir uygarlık hayatı değil. Bunda tek tek insanların değil, toplumların tarihsel evriminin payı var.

 

Yıllarca hem yazar, hem editör, hem çevirmen, hem yayıncı oldun. Bu dört kimlik aynı masaya oturduğunda birbirlerini besliyorlar mı, yoksa birbirlerinin özgürlüğünü kısıtlıyorlar mı?

 

Bu saydığınız kimlikler dört kardeş değil; daha çok bir elin dört parmağı gibi. Bir parmak da hep boştadır. Biraz dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğumun da etkisi var. Bugün neredeyse herkes kendisinde bunun izlerini hissediyor. Bence bunun iletişim araçlarıyla ve sürekli maruz kaldığımız bilgi akışıyla doğrudan ilgisi var.

Bu dört kimlik aynı masaya oturuyor ama aynı anda değil. Her biri farklı zamanlarda söz alıyor. Teknik ve tarihsel olarak da dördünün aynı anda üretmesi mümkün değil.

Aslında bunların üçü meslek; yazarlık ise kesinlikle başka bir şey. Yazarlık, biraz delilik hali, biraz da an meselesidir. Editörlük, çevirmenlik ve yayıncılık ise daha çok zanaat ve meslek tarafını temsil eder.

Özgürlük açısından bakarsak, yayıncılığın, editörlüğün ve çevirmenliğin yükü son yıllarda teknoloji sayesinde büyük ölçüde hafifledi; süreçler de inanılmaz hızlandı. Ama bu, bu alanlarda çalışanların daha çok kazandığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, giriş eşiği düştükçe bu alanlara yönelenlerin sayısı arttı.

Yazarlık ise halâ yetenekle yapılan son sanatlardan biri. Ne var ki artık yeteneksizliğin de yazarlık adı altında dolaşıma girebildiği bir döneme giriyoruz. Böyle zamanlarda yazarın silkelenmesi, gerekirse o masaya tekmeyi vurması gerektiğini düşünüyorum.

 

Çeviri yaparken başka bir yazarın sesini Türkçeye taşıyorsun; roman yazarken ise kendi sesini arıyorsun. Hangisi daha büyük sorumluluk?

 

Açıkçası ben hiçbir zaman sorumluluk aramadım; yetki aradım. Bu iki kavram birbirine karıştırıldıkça, hatta biri diğerinin yerine kullanılmaya başlandıkça hayatımız da zorlaştı.

Yetki ve sorumluluk ilk bakışta idari kavramlar gibi görünebilir. Oysa geleceği düşünen, insan üzerine kaygı taşıyan herkes için temel meselelerdir. Sanat burada belirleyici bir yere sahip. Kültür demiyorum; kültür daha geniş, daha kurumsal bir alan. Sanat ise atölyelerde, yazar masalarında, bilgisayarların ve daktiloların başında, fotoğraf makinelerinin arkasında, yalnızlıkla örülen bir üretim biçimidir.

Çeviri, 1980'li ve 1990'lı yıllarda beni edebiyat dünyasına taşıyan, orada tutunmamı sağlayan temel uğraşlardan biriydi. Bugün ise o pratiğin büyük ölçüde içi boşaldı. Bir zamanlar yazlık sinemalara koşardık; sinema hem en büyük eğlence hem de dünyayı tanıma aracımızdı. Bugün ise birkaç santimetrelik bir ekranda dünyanın bütün filmlerine ulaşabiliyoruz. Çeviri de biraz bu noktaya geldi. Umarım yazarlık aynı kaderi yaşamaz.

Sanat bir gün yok olabilir; ama kültürün içinde, bir binanın harcındaki kum gibi, mutlaka yaşamaya devam eder.

Roman benim hayatıma, askerliği bırakıp şiire bir nokta koyduğum, yani tırnak içinde sivilleştiğim dönemde kendini dayattı. Roman biraz da böyledir. Başlangıçta karakterleri siz yaratırsınız; sonra onlar kendi DNA'larını dayatır, romanı da yazarı da ele geçirir.

Bu yüzden sorumluluk aramadım; yetki istedim. Yetkiyi, güç anlamında değil; düşünsel, tinsel, ruhsal ve etik bir yetkinlik anlamında kullanıyorum. O yetkinliği kazandığınızda sorumluluk zaten gelip kapınızı çalıyor. Para gibi... Sorumluluğun da peşinden koşarsanız sizden uzaklaşır. Onun size gelmesi gerekir.

 

Fransız edebiyatı senin yazı serüveninde önemli bir yere sahip. Bugün yeniden sadece tek bir Fransız yazarı Türkçeye kazandırabilecek olsan, kimi seçerdin ve neden?

 

Bugün yeniden böyle bir uğraşın içine girecek olsam, sanırım yalnızca kendimle uğraşırdım.

Borges'in ustası saydığı Macedonio Fernández'in çok sevdiğim bir sözü vardır: "Ben 13 Ekim 1869'da doğdum; evren de o gün doğdu." Hepimiz birer evreniz. Başlangıcımız ve sonumuzla, kendi zamanı ve mekânı içinde tamamlanmış bir bütünüz.

Bu yüzden bugün çeviriye eskisi kadar yakın hissetmiyorum kendimi. Çeviri çok değerli bir uğraş ama aynı zamanda insanı kendi dilinden ve kendi sesinden uzaklaştırma riski de taşıyor. Ben uzun yıllar bunun içinde yaşadım.

1980'lerde ve 1990'larda çeviri yapmak bambaşka bir anlam taşıyordu. Dünya edebiyatının, düşüncesinin ve felsefesinin önemli bir bölümü henüz Türkçeye kazandırılmamıştı. O boşluğun doldurulmasına gerçekten ihtiyaç vardı. Bugün ise o eksiklik büyük ölçüde giderildi. Benzer süreçleri II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri de yaşadı. Savaşın nedenlerinden biri olarak birbirlerini yeterince okumamış ve anlamamış olmalarını gördüler; bunun ardından çeviri ve kültürel etkileşim olağanüstü hız kazandı.

Bugün bana yeniden aynı soru sorulsa, zamanımı başka bir yazarı çevirmeye değil, kendi yazacaklarıma ayırırım. Çünkü artık kendimi yazmam gerektiğini düşünüyorum.

Biraz iddialı gelecek ama şunu da söyleyebilirim: Ben kendimi Fransızlardan daha Fransız hissediyorum. Bunu milliyet anlamında değil, düşünce geleneği, edebiyatla kurduğum ilişki ve zihinsel akrabalık bakımından söylüyorum.



Günümüz edebiyat dünyasında, hem yazar hem de yayıncı kimliğiyle düşünürsen, seni rahatsız eden şeyler neler?

 

Şöyle yapalım; "edebiyat dünyası" demeyelim, "kültür dünyası" diyelim. Çünkü edebiyatın tanımı artık çok zorlaştı, çok kendini aştı; gerekli gereksiz birçok yönde genişledi ve kültüre evrildi.

Burada çok para olduğu, çok şöhret olduğu düşünülüyor. Bu yüzden, diğer bütün kültür ve sanat alanlarında olduğu gibi, buraya da büyük bir hücum var. Bugün sekiz milyar insanın yaşadığı dünyada belki dokuz milyar sosyal medya profili var. Bu, çok fazla bireysellik, egoizm ve narsisizm demek. Bunlar insanın kodlarında, DNA'sında zaten vardı. Gerekli iletişim teknolojileri ortaya çıkınca görünür hale geldiler.

Kültür dünyasında beni rahatsız eden şey çok. Hatta kültür dünyasının neyle tanınıyorsa, neredeyse tamamı beni rahatsız ediyor. Bunu da çok doğal karşılıyorum.

Ben düşüncelerin çarpışmasını tercih ederdim. Çünkü insanlar düşüncelerden değil, düşünce özgürlüğünden rahatsız oluyorlar. Bu yüzden Türkiye'de düşünce özgürlüğü bırakın gerçekleşmeyi, başlamıyor bile. Bunun sebebinin devlet, otorite ya da partiler olduğunu düşünmüyorum. Kalemi eline alsalar aslında çok güçlüler. Ama kimse kalemi eline almıyor; herkes eline başka şeyler alıyor.

Kültür dünyası beni neden rahatsız ediyor? Çünkü ortada düşünceler değil, tavırlar var. Korkular var. Yanılgılar var. Yanlış anlamalar var. Kötü işlenmiş ve abartılmış paylaşımlar var. Hiçbir şey yapmadan her şeymiş gibi görünmeyi rahatlıkla içine sindirebilen bir anlayış var. Sabaha kadar sayabilirim.

Yayıncı kimliğine daha yeni başladım sayılır; otuz yıllık bir yayıncılık geçmişim var. Yazarlık ise elli yıl diyelim. Sonuçta herkes gibi ben de çocuk yaşta başladım. Dünyadan haberim yoktu ama yazıp çizmekten haberim vardı. Keloğlan masalı yazarken Keloğlan'ı kız kardeşiyle evlendiriyordum. O zaman büyük masalcımız Tahir Alangu bana gülmüştü. "Yavrum, sen bunları nasıl evlendirdin?" demişti. Belki de "Kız o aileden değildi, öksüz bir çocuktu." demiş olmayı isterdim. Neyse, bunlar şaka bir yana...

Ben yanlışlardan çok yanılgılardan korkuyorum. Çünkü yanlış düzeltilir, hata düzeltilebilir. Yanılgı ise köklüdür; düzeltilmez. Hatta insanda düzeltme ihtiyacı bile uyandırmaz.

Bu yüzden meseleyi dil ya da ifade düzeyinde değil, düşünce düzeyinde görüyorum. Düşüncelerin birleşmesini de çok istemem. Çünkü birleşme de sonunda otoriteyi ve hegemonyayı üretir. Düşünceler çatıştığı, tartışıldığı sürece özgürlük doğabilir; doğanın her yerinden fışkırabilir.

 

Bugün bir kitabın kaderini gerçekten edebî niteliği mi belirliyor, yoksa görünürlüğü mü? Yayıncı Halil Gökhan ile yazar Halil Gökhan bu soruya aynı cevabı verir miydi?

 

Bugün bir kitabın kaderini belirleyen yazarıdır. Bunun oranı giderek azalıyor. Çünkü yazarın da sahiciliği, orijinalliği giderek azalıyor. Artık yazarın çok övündüğü, "Bu kitabı şu kadar zamanda yazdım, şu zorlukları yaşadım." gibi anlatılar da neredeyse çöpe atılmış durumda.

Dün Twitter'da okuduğum bir kepazeliği anlatayım. Güya bir yarışma yapılmış. Jüri, kendisine gelen dosyaların hiçbirinin özgün olmadığı, yapay zekâ kullanıldığı gerekçesiyle ödül vermemiş. Bunu yazan kişi ne jüride ne de yarışmaya katılmış biri. Sadece birkaç tıklama peşinde. Dilerim herkes ona tıklar. Sonra da, "Ey o yarışmaya katılanlar, niye susuyorsunuz?" diyor.

İşte benim çok kirli bulduğum şey bu. Kirli olan susmak değil. Ben yanlışlardan ve hatalardan çok yanılgılardan korkuyorum. Jüri orada belki bir hata yapıyor. Ama bu kişi, birkaç tıklama almak uğruna yazarları kışkırtarak o hatayı bir yanılgıya dönüştürüyor.

Jüri belli ki cahil. Eskiden daktiloyla yazarken karbon kâğıdı vardı. Birinci nüsha, ikinci nüsha diye konuşulurdu. İnsanlar karbon kopyaya burun kıvırır, "Bunun ilk nüshası nerede?" derdi. Oysa ikisini de aynı yazar yazmıştı.

Bugün yapay zekânın, insan beynindeki karbon kâğıdından çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. Karbon kâğıdı ne yapıyordu? Aynı anda iki, üç, dört hatta beş nüsha çıkarabiliyordunuz. Çünkü fotokopi yoktu. Teksir makinelerinin yeni yeni kullanılmaya başlandığı dönemlerden söz ediyorum. Bir dergiye yazı gönderirken ya da bir yayınevine kitap teslim ederken en az iki nüsha hazırlardınız. Bunun amacı zamanı kısaltmaktı.

Yapay zekâ da aktarım ve üretim sürecini hızlandıran yeni bir araçtır. Ama her yeni teknolojide olduğu gibi, cahiller önce ona düşman oluyorlar. Yazara zaman kazandıran ne varsa onun karşısına dikiliyorlar.

Bugün bir kitabın kaderini belirleyen şey de biraz bu süreçtir. Cahillere teslim olmak ya da olmamaktır. Yoksa edebî niteliğe, yazınsallığa, yaratıcılığa hiçbir cahil, hiçbir yanılgı mühendisi dokunamaz. Bunlar saklı DNA'lar tarafından korunur. O yazılımı bozmanız mümkün değildir.

Hatta yazarı öldürseniz bile yazar büyümeye devam eder. Sanatçının tabloları da öldükten sonra değerlenir. Çünkü artık yeniden üretme, kendini inkâr etme ya da kendi sanatını bozma ihtimali ortadan kalkmıştır. Bence sanatın büyüsü de burada yatıyor.


Pek çok yabancı kitabın yayın haklarıyla uğraşmış biri olarak, iyi bir metni ilk birkaç sayfada ele veren şey nedir? Deneyim mi, sezgi mi, yoksa dil mi?


Sorularına dikkat ediyorum. İşi ya da mesleği analiz etmekten çok mutfağı karıştırmak üzerine; yani mutfağı incelemek, araştırmak anlamında söylüyorum. Tabii buradaki söyleşinin öznesi Temmuz'la ben olduğumuz için bunu çok yadırgamadım.

Ama iş ve meslek tarafında herhangi bir metni, kitabı, bir fikri, projeyi birkaç sayfada ele veren şey nedir? Her şeyden önce ben, saf yeteneği verilen başlıklardan anladığımı hep düşünmüşümdür.

Saf yeteneğin ilham dozu ya da frekansı yüksek ve derinse, yani çok nitelikliyse, ona gelen o frekans dozu, bebeğin sağlıklı doğumu gibi baştan gelir. Ayakları ya da poposu gelirse o doğum kimse için hayırlı olmaz. Madem hep "bebeğimiz" diyoruz, "çocuğumuz" diyoruz, onun doğumuna kadar olayı götürelim. Yani başlık, baş önce gelmelidir.

O, onun ilham bahçesinde hazır bir eser olduğunu, zaman zaman da ürün olduğunu gösterir. Ürünle eserin farkı; eserin bir benzeri neredeyse yoktur. Ürün ise zaten benzerler üzerine tasarlanmış, o sosyoloji için çalışan bir nesnedir.

Bu anlamda dergilerin, sürekli "ürün" talep etmesi, "ürün" istemesi, gelenlere burun kıvırıp on bin taneden bir tanesini yayımlamaları ya da hiç yayımlamamaları, cevap vermemeleri, bir kibir çeşmesi gibi o ürün akışını sürekli talep etmelerinin biraz da nedeni budur.

"Gelin dostlar, bir dergiye gelelim. Hepimiz birbirimize benzeşelim. O kadar çok benzeşelim ve büyüyelim ki herkes bizim yaptığımızı saf yetenek sansın."

Öyle bir dünya yok. Hiçbir zaman olmadı. Genç aklın saflığını emmeye, sömürmeye çalışan; orta yaş, bitmiş, tükenmiş, yeteneksiz, edebiyatçı görünmeye çalışan tiplerin aklıdır bu.

O yüzden dediğim gibi, birkaç sayfada değil; birkaç kelimede, hatta bir kelimede ele veren şey başlıktır.


Otuz yıl önceki Halil Gökhan bugünün yayıncılığına baksa en çok neye şaşırırdı?


Bugünkü yayıncılığa şaşırmayı beklemezdim. Ama bugünden baktığımda, otuz yıl önceki yayıncılığa ve yazarlığa hazırlanan yirmi-otuz yaşlarındaki Halil Gökhan'ın kendisine şaşırıyorum.

O dönem, teknoloji ve medya araçlarının günümüze göre kısıtlı ve dağınık olması yüzünden kitap yayınlama endüstrisi daha küçük ve daha uzak bir seçenekti. Buna karşılık, haddinden fazla gelişmiş, büyümüş ve kalabalık dergi ortamları vardı.

Bugünden baktığımda şaşırdığım şey, görece az ve sınırlı teknolojinin insanları çok daha sosyal hale getirmesi; ama yine bugünden baktığımda, bu çözümlerin daha az özgürlük ve bağımsızlık taşıdığını fark etmemdir.

Geçmişteki saflığa ve çaresizliklere bugünden baktığımda şaşırıyorum. Oysa o dönemde herkesin yaptığı ama benim çok genç yaşta başlayamadığım şey, yayıncılığın teknolojisini ve bilimini öğrenmekti. Bugüne göre son derece ilkel olan bu alanda belli bir ön koşula sahip olabilmek için yayınevi tezgâhlarında, odalarında ve benzeri ortamlarda çok daha uzun zaman geçirmek gerekiyordu.

Örneğin bizden önceki kuşak ansiklopedi kuşağıydı. Birbirleriyle ansiklopedi kurullarında tanışmışlar, edebiyatı, yazıyı ve Türkçeyi orada geliştirmişler; oradaki sinerjiyle sonradan gelişen ama çok az para kazandıran dergilere geçmişlerdi.

Böyle bir geçiş, yani tekilden tikele ya da çoğuldan çoğalmaya benzer bir geçiş, bizim kuşaklarda otuz yaşından sonra gelişmedi. Çünkü bilgisayar çok yavaş ilerledi. İnternet de öyle; hep kendini tekrar etti, olanı yeterli buldu.

Ancak akıllı telefonlardan sonra insanlar uyanmaya ve gerçekten dünyayı değiştirmek bir yana, kaderi değiştirmenin de gerekli olduğunu anlamaya başladılar. Teknolojik gelişmelerin bilimsel keşiflere yol açması neredeyse bekleniyordu. Bunu kültürde de görebiliyoruz.

Ne kadar çok sahne temsili varsa, o kadar çok bilet satılıyor; sahnedekiler de iki yüz, üç yüz yıllık oyunları ve partisyonları besleyerek sürekli yeni kuşaklar yetiştiriyor. Aynı sahne, değişmez bir geleneksellik içinde yalnızca koltuk sayısını ya da temsil sayısını artırıyor. Sanatın, aritmetik bir çoğalmayla gelişeceği varsayılıyor.

Ama bugün bir bakıyorsunuz; iyi ya da kötü, onların yaptığını yapay zekâ kendiliğinden yapabiliyor. Bunu yapay zekâyla yapmayı deneyen kişilerin konservatuvar okumamış ya da görece daha az eğitim almış olmaları ise olayı bir duvar dibinde sonlandırıyor.

Ben yine de buradan düşünerek, anlayarak, yeni keşifler ve araştırmalarla çıkacağımızı düşünüyorum.


Bugün ilk kez yazmaya başlayan yirmi yaşındaki birine, otuz yıl önce kimsenin size söylemediği tek bir cümleyi söyleme hakkınız olsa, ne söylerdiniz?


Öncelikle herkesin aklına gelen "Yaz.", "Oku." gibi klişeleri söylemezdim. Bu klişelerden nefret ettiğim için değil. Ama okumak ve yazmakla ilgili şeyler ilk cümlede olmazdı.

Tek bir cümle söyleme hakkım da olsa, ona "Merhaba." derdim ya da "Naber?" derdim. Çünkü otuz sene önce kimse bize "Merhaba." ya da "Naber?" demiyordu. Cüzzamlı gibi gençlerden kaçıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki ortada yine saf yetenekler bulunuyor. Muhtemelen o gençlerde de onlardan var. Çok ya da az olması önemli değil.

Örneğin Orhan Pamuk. Onun da yeteneğinin derecesini gerçekten bilmiyorum. Üç kitabını okumaya çalıştım ve yarıda bıraktım. Yani çok sıkıldım. Ama bu, onun ne olduğunu ya da ne olmadığını göstermez. Ben sadece bir okurum. Bugün toplum demeyeceğim ama topluluğun böyle düşünmediği ortada. Özellikle İsveç topluluklarının.

Dediğim gibi, "Merhaba." ya da "Naber?" Yani tanışalım. Onun ortama kabulü, hırslarına, aceleciliğine ve heyecanına hazırlıklı olmayı gerektirir. Ben de kendime sakin olmayı hatırlatırdım. Bunları asla yapmamasını ya da bunlara kapılmamasını söylemezdim. Bunları zamanın akışına bırakır, geçmelerini ve olgunlaşmalarını beklerdim.

Hiçbir sır, doğru, yöntem ya da kısayol vaat etmeden ona sadece "Merhaba.", "Naber?" deyip biraz rahatlamasını sağlamaya çalışırdım. Çünkü o yaşlar gerçekten böyledir. Hatta o yaşlarda yaşanması gereken tepkileri ya da varoluşu geciktiren insanlarda bile aynı heyecanları görünce, insan "Yolun biraz daha sonuna gelmişken neden hâlâ bu heyecanlar, bu vesveseler?" diyesi geliyor. Ama o yaşlarda bunların hiç gereği yok.


Yazarlık ve yayıncılık yolculuğunuz boyunca hiç "Bırakıyorum." dediğiniz bir an oldu mu? Olduysa, sizi geri döndüren şey neydi?


Evet, sizi şaşırtacak bir cevap: Hiçbir zaman başladığımı düşünmedim. Var olduğumu da düşünmedim ama olduğumu düşündüm. Herhangi bir soru sormadan, sadece olduğumu düşündüm. Çünkü bir akışın etkisindeydim. Dediğim gibi, esinlenme, esin akışı. Ona tabiydim ve çocukluğumdan beri hayatımda başka hiçbir hareket yoktu.

Bu, spiritizmacıların sözünü ettiği, kendilerini bıraktıkları akış değil; o daha çok paranın akışı. Benim dediğim nörolojik bir kader, bir akış. Bunu söylerken kesinlikle abartmıyorum. Çünkü bu akış olsa da dağ başında gür bir çeşme olduğunu düşünün. Kimse gelmiyor, geçmiyor ve o çeşme yıllarca, yüzyıllarca oradan akıyor. Ama siz bir dağdasınız, bir yerdesiniz ve bu çok şiirsel bir durum. Zaman, dönem ve devir önemli

Herkesin güneşe ya da Kutup Yıldızı'na sorularla yönlendirildiği bir ışık yarışmasında değiliz. Güneşi gece göremeyiz, Kutup Yıldızı'nı gündüz göremeyiz. Burada ışık değil, kaçış yarışı vardır. Evrende ışık azdır. Karanlık ve onun her türlü hali çok fazladır. Ama bu metafor bize felsefeyi, siyaseti, yaşamı ve dünyayı bütünüyle açıklamaya yetmez. Çünkü dünyada ışık ve karanlık neredeyse eşittir. Dünya yuvarlak olduğu için tabii ki. Ve dünyada bunun dışında hiçbir şey eşit değildir

Asıl mesele, o dağ başındaki çeşmenin akışıdır. Eğer o akış, toprağa ya da kavuştuğu büyük sularda bir şeyler yapacaksa, yani yazacaksa, bunu yazmalıdır. Dünyada ışık ve karanlık dışında hiçbir şeyin eşit olmadığı gerçeğini yazmalıdır.

Bu yüzden "başladım" demek bana çok büyük bir edepsizlik, terbiyesizlik gibi geliyor. Her şeyden önce saygı, kabulleniş ve ona layık bir sözcü olmaya çalışmak gerekir.

Bu dünyada, ışık ve karanlık altında eşit olmayan bir insan olarak; eşit olmanın, kardeş olmanın ve insani dayanışmanın türküsünü, öyküsünü, romanını, şiirini yazmak; bunun felsefi açılımlarının ve bilimsel analizlerinin peşinde koşmak...

Yani burada sadece kalem erbabını yazar ve sanatçı olarak görmüyorum. Eli kaleme değen herkes bu yolun yolcusudur.


Bunca yılın ardından bugün geriye baktığınızda, yayımladığınız kitaplardan, kurduğunuz yayınevinden ya da yazdığınız metinlerden daha önemli olduğunu düşündüğünüz şey nedir?


Çok güzel bir soru. Özellikle kırk yaşından sonra cevaplarını aramaya başladığımız bir soru.

Ben cevapların çoğunu buldum. Evet, otuz beş, kırk yaşına kadar değer arıyoruz ve değerler buluyoruz. Okuma, öğrenme ve anlama da bu değer arayışının hareketleri. Kırk yaşından sonra ise önemin peşine düşeriz. Ama bulduğumuz değerler arasında bir sıralama yapmadığımız için bu önemlidir. Yoksa onları silmek, atmak anlamında değil.

İşte yaptıklarım içinde şu soruları da sormak vardı: Ürettiğim değerler içinde, hangilerini tekrar etmeliyim, hangilerinde susmalıyım, hangilerini çoğaltmalı ve başkalarıyla paylaşmalıyım, başkalarını da o değerleri bulmaya yöneltmeliyim?

Değerler bütününün içinde yaşadığımız dönemden sonra, artık o değerlerle bir şeyler yapma çağımız geldiğinde, mantıklı bir sıralama içinde onların önem sıralamasını yaratmamız gerekir. Buna tek anlamıyla kalıcılık diyorum. Yani önemli olanlar kalıcı olsun; diğerlerini ise zamanın vicdanına ve insafına terk edebiliriz.

Sonra bu kalıcılığın çözümleri, yöntemleri, düşünceleri, fikirleri ve projeleri için yaşamaya başlarız. Elbette o değerleri üretmeye devam ederiz ama çoğunlukla onları tekrar ederiz. Çünkü arayış bitmez.

"Çok iyi yüz şiir yazdım, daha iyi iki yüz şiir yazabilir miyim?" yerine, "Daha kalıcı olanı nasıl yazabilirim?" sorusu gelir. İyinin yerine kalıcı olanı koyarım. Çünkü insanların geçici bir ömre, kalıcı olanları bırakmak için sahip olduğunu düşünüyorum.

Kalıcı bir dünya içinde, hatta Güneş Sistemi içinde düşündüğümüzde, belki de tek konumuz Güneş Sistemi'nden galaksiye nasıl çıkabileceğimiz olacak. Tabii ki o zaman da sanat ve edebiyat olacak.

O bakımdan daha önemli olan şey, kalıcılık üzerine çalışmaktır. Yani o kalıcı olanlar için silo, yeraltı deposu, sığınak, hangar gibi metaforik çözümler yaratırız.


Sizce iyi bir yazarın asıl sorumluluğu nedir; güzel cümleler kurmak mı, doğru sorular sormak mı, yoksa insanların görmediği bir şeyi görünür kılmak mı?


Az önce sözünü ettiğim değerler döneminde bu sorumluluk, sizin de çok güzel tarif ettiğiniz gibi, sorumluluk dönemidir. Yani güzel cümleler kurmak, doğru sorular sormak, insanların görmediği bir şeyi görünür kılmak.

Sonrası ise yetki dönemidir. Yani sorumlu olduğunuz dönemde, eğer yetkiniz de olursa, siz o güzel cümleleri kurmaz, doğru soruları sormaz ve insanların görmediği bir şeyi görünür kılmazsınız. Çünkü yetkili olan bağımsız değildir; sorumlu olan bağımsızdır.

Önem evresinde yetkinizin olması, sizin sorumlu olmamanızı gerektirmez. Ama artık bağımsız değilsinizdir; bağımlısınızdır. Neye bağımlısınızdır? Sorumluluklarınıza. Sorumluluk haneniz, kâseniz oluşmuştur; onun içini doldurmuşsunuzdur. Onların kalıcılığına dair bir mimarlığın peşindesinizdir artık.

Dediğim gibi, ben şu an bu ikinci dönemde olduğum için artık güzel cümle, doğru soru ve görünmezleri görünür kılma peşinde koşamıyorum. Düşük dozlarda bunu yapabiliyorum. Ama yetkilerim oluştu. İşte yayıncılık bunlardan biri. Sanat ve kültür proje yöneticiliği, kendi halimde ve çapımda bunlarla ilgili çalışmalar yapmam, yazarlarla ve başka kitaplarla ilgilenmem de bununla ilgili.

Bunlar bir yazar kariyeri için anlamsız görünebilir ama ben ikisini ayrı tutabiliyorum.


Diyelim ki doğum gününde evine bir grup afilli edebiyatçı davet edip onlara güzel bir sofra kurdun. Masanda bu alemden veya öte alemden kimler var?


Sanki çalışılmış bir soru gibi geldi bana. Tebrik ederim, teşekkür ederim. Ama ben bu soru öncesinde sorgucu ile kesinlikle bir konuşma yapmadım. Ondan herkes emin olsun.

Çocukken, efendim, bir kitap elime geçmişti. Ahmet Köklügiller'in kitabının adı Nasıl Yazıyorlar? Kırk, elli kadar yazarla yapılmış söyleşiler vardı. Yetmişli yıllarda yapılmış bir kitap. Ahmet Köklügiller sanıyorum babamın Eğitim Enstitüsünden hocasıydı. O da bir vefa örneği olarak öğrencisini kitaba davet etmiş sanıyorum. Ve çok gururlanmıştım ben babamla. Hani böyle hayatta hiç "Vay, şu olacağım, bu olacağım, onun gibi olacağım." diye bir düsturum yoktur ama onu böyle bir madalya gibi hissetmiştim.

Çünkü bu kitapların olmasa da çocukluğu kitaplarla, kitabevleriyle geçen insanların bu çok yakın gözlemidir. Oyuncaklarınız o kitaplar oluyor. Tabii ki onun paralelinde gelişen kimlik arayışları her çocukta olduğu gibi. Çünkü toplum içindesiniz ve bakıyorsunuz, herkes bir kimlik içinde geziyor, roller şunlar, bunlar. Siz de oradan doğal olarak iyi bir tane seçmek, onun içine girmek, onun içinde büyümek zorunda hissediyorsunuz.

Aradan geçen otuz yılın ardından benim de böyle bir kitabı, kendi çağımda böyle bir kitabı miras gibi görüp, 2000'lerin sonunda böyle bir kitap çalışmasına başladım. Ve 2013-14 gibi, kısa süre önce kurduğum Kafekültür'de bunu yayımladım. Onun yeni baskısında kendimi de bir denemek istedim. Kendimi de kattım kitaba.

Ve orada galiba bu sofranın, o kitapta sofradaki daha çok öte alemden kişiler sanıyorum on kadar kişi. Tabii soru sofra üzerine değildi, soru hani en beğendiğiniz yazarlar. O yazarlar şunlardı diyemeyeceğim zira şimdi kontrol ettim susma hakkımı kullanıp son soruyu yanıtlamamışım: Hepimizin ortak fikri olan 9 yazar saydım diyelim ama önemlisi sofrada bir Edirneli yazarın olmasını da çok önemsediğimi belirtmek isterim masanın eğlence ve sohbet kalitesi için.


Son zamanlarda en çok hangi yazarları ve kitapları okumak seni heyecanlandırdı?


Son zamanlarda ben daha çok bir gözlemci, sözcü olmaktan çok gözlemci olduğumu düşündüğüm için son zamanlarda daha çok kitap okumak yerine olanlara bitenlere, sıklıkla çok sinirlendiğimi, öfkelendiğimi şimdi hatırladım sorulduğu için. Bu, yaştan çok, çok hızlı değişimlerin -dönüşümler değil- hızlı değişimlerin etkisi hiç kuşkusuz. Çünkü dönüşümler keşif ve buluşlarla olur. Değişimlerse sosyal itiş kakışlarla yer bulmadan çok, -çünkü yer bulma felsefi ontolojik bir araştırmadır- yer tutma, yer kapmacıların, -cılıkların bir itiş kakışı sonucudur

Bunlar içinde kendi sesimi duyamazmışım gibi kendi yazdıklarımı bile okumaktan artık kaçınır hale geldim. Bunu yapmamanız mümkün değil. Zaten gözlem yapmayı bırakırsanız bu sizin sonunuz olmaz ama sonunuz sonrası olacak bir şeydir. Gözlem yapmayı bırakmak.

Gözlem hep var. Nabız alma, işte dinleme, görme ve önerilen arkasından susma. Çünkü o analiz ve sentez bölümü işin. Ondan sonra bunu konuşarak, yazarak değil, kitaplaştırarak ya da organize ederek; bugün artık iletişimde medya ürünlerinden çok medya organizasyonları çok önemli. İletişim organizasyonları.

Ve orada, nasıl yönetimde girdi, çıktı, geri besleme işin geri kısmında önemliyse, iletişimde de dünya sadece insan sadece mesajdan, cevaptan, sorudan ibaret değildir manzumesi kalıcı hale gelmiştir. Bu mekanizmadan da herkes sorumludur.

O yüzden ben öyle bir koltuğumun ve konforumun hiç olmadığını anlıyorum şimdi. Bazı yazarları kitaplar okumak, okur tarafında laylaylom yaşayan ya da bu konuda böyle görünecek şimdi, birilerinden emir alan okurları tüketimin içinde bırakmanın koşullu, koşullandırmalı bir tertibi, bir dümeni olduğunu düşünüyorum.

Hep kitap okumaya, kitaba vurgu yaparlar, hangi kitap, hatta hangi parayla ve nasıl? Yani bugün bir kitabı sıfır liraya da okuyabilirsiniz, bin liraya da okuyabilirsiniz. Ama bu tercihlerden farkında değilsinizdir, bilmiyorsunuz ki.

Ekmek için bunu söyleyemeyiz. Ekmeği sıfır liraya asla yiyemezsiniz. Çünkü buğday tarlasının bir maliyeti vardır. Ama toplum düzeninde hiç kapanmayan kütüphaneler sisteminde her zaman kitap okumanın bir maliyetsizliği söz konusu.

Bu yüzden öyle bir konfor içinde olduğumu asla düşünmüyorum. Yazar ve yayıncı olarak bunu söylemiyorum. Serseri bir okur olarak söylüyorum.

Çünkü okurun en büyük gücü seçme gücü. Aynı seçmen gibi. Yani okumak çok demokratik bir eylem. Okuyan hariç okuma yüzünden hiç kimseye bir zarar gelmez. Kimsenin belki de bize karışamadığı tek alan herhalde kültür ve okumak kaldı.

Kesinlikle hangi yazar, hangi kitapçı, bunları söyleyenlerden uzak durmak lazım. Hatta bunların söyleyenlerin üzerine yürümek lazım.


Bir şiirinde "arkamda bir geçmiş bıraktım, sürmekte olan" diyorsun. Sence hafıza bizi özgürleştiren bir şey mi, yoksa fark etmeden her metnin içine sızan en büyük kaderimiz mi?


"Arkamda bir geçmiş bıraktığım, sürmekte olan." Bu sanki bana ait olan bir şiir değil gibi, daha doğrusu bir dize değil gibi. Çünkü benim yazdığım şiirlerde etkilendiğim alanları, etkilendiğim solukları, sesleri de yazdığım şiir içinde açık etmek gibi bazı dizelere görev yüklediğimi biliyorum.

Bu da benim şiirim diyemeyeceğim ama etkilenmekle övündüğüm bu sesleri, yani bu işte sekiz mezür içinde, bu evrensel müzik sisteminde, sekiz mezüre kadar telifli bir müzik yapıtının oluşması için en fazla sekiz mezür kadar başka bir müzik yapıtından yararlanabilirsiniz. Yani sekiz, bir, iki, üç diye bir sayma vardır ya müzikte; çeyrek, yarım, ritmik olarak bir ölçüdür bu. Sekiz saniye midir, ondan çok emin değilim, o konuda cahilim. Ve sekiz mezüre kadar başka şarkıları izinsiz aparabilirsiniz. Böyle bir şey var.

Bu sanıyorum kitaplarda da, hani dipnot koyma koşulu gibi, yoksa başınız belaya girebilir gibi. "Arkamda bir geçmiş bıraktığım, sürmekte olan" bu muhtemelen usta şairlerimden aldığım bir adet, bir gelenek. Yani köklerini, esinlendiğim kaynakları açık etmek zorunda hissediyorum. Çünkü şiir yazarken onların sesi sizin sesinize mutlaka karışmalı. Bu şekilde çağdaş ya da evrensel olabiliyorsunuz. Müzikte de bu böyle. Edebiyatta zaten var ama öyle bir mecburiyet yok.

Ben bu dizeyi aslında bu konuyu açıklamak için ilk defa açıklıyorum. Kendime de ilk defa vurgulamamı sağladı bu sorunuz bana. Mutlaka şiir eleştirileri, teorilerinde bunun yeri vardır ki ama şimdiye kadar okumadığımı hatırlıyorum. Bu benim değil, esinlendiğim şairlere bir saygı duruşu olarak koyduğum bir dize, ses olarak baktığımda.

Ama bu şiiri ayrıca, hangi şiir olduğunu bulurum ama şu an hatırlamıyorum, o şiiri belki bu kapsamda, bu analizlerle yeniden bir şiir üzerine bir deneme olarak yazmalıyım diye düşünüyorum. Çünkü bu benim temel bir işlevim. Genelde şiir üzerine sadece yazmakla kalan şairlerden değilim. Aynı zamanda şiir üzerinde yazanların da çok kalabalık olduğu bir Türk şiiri evrenindeyiz aslında.

"En büyük kaderimiz mi?" diye sormanızdan, sizin de aslında bellek ve özgürlük üzerine düşündüğünüzü, başınıza bu duygulanımların, bu arada kalışların geldiğini fark etmeme yol açtı bu sorunuzun bu kısmı. Bellek bizi özgürleştiren bir şey değil ama aşırı özgürleşip kaybolmamızı engelleyen bir safra diye düşünüyorum. Bir balon düşünün, insan taşıyan bir balon, yükselen bir balon. Oradaki safralardır bellek ve kesinlikle gereklidir hayatımızda.


1998'de, Beyoğlu'nda gerçekleşen La Decade De La Francophonie festivalini hazırladın ve yönettin. Bugün yine aynı festivali hazırlasan neleri farklı yapardın?


Bugün yine o işi tekrar teklif etselerdi reddederdim. Bu işi hatırlamamın ve CV'lerimde hatırlatmamın sebebi, bu işi bir daha yapmamam zaten. O işlerden nefret etmedim. Ama bir şekilde o dönemde Fransız Kültür Kütüphanesi'ne çok gidip gelen, oradan birkaç kişiyi tanıyan, ama aynı zamanda yayıncılarla çalışıp, Fransızca çeviriler yapan, editörlük yapmaya başlayan bir bağımsız bir yazar olarak, bu işin bana teklif edilmesi biraz bu çok kültürlü bir iş modeli yürütmemle ilgiliydi muhtemelen.

Bir de biliyorsunuz yani frankofoni, yani Fransız kültürü dili ve yazısı evreni, yazarlarla, kitaplarla çok içli dışlı. Bir de frankofonik kapsamı Fransız olmayan yazarların, aslında Fransızcanın, Fransız kültürünün bir festivali bu. Her Mart düzenleniyor, frankofonik ülkelerde. Fransa'da herhalde devlet okullarında falan yapılıyordur. Bunun çok fazla sosyal bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Yani Dışişleri Bakanlığı, Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği şeyler bunlar. Fransa hükümeti adına.

Bugün aynı festivali düzenlemek istemezdim ama o imkanlarla birçok festival düzenlemek isterdim. Frankofoni adı altında dar bir kapsamda tutmazdım bunu.

Bir de 98'de Beyoğlu, 90'larda cadde trafiğe kapandıktan sonra ve o alaturka, yani Rue de Pera değil, İstiklal Caddesi sıfatını aldıktan sonra, özellikle 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra bir alaturkalaşma periyoduna giriyor Beyoğlu ve alaturka kültürü sonradan arabeskleşecek olan bu kültürü, 6-7 Eylül 1955 olayları ile o olaylardan sonra zorla devraldıkları bu Beyoğlu mimarisini, ekosistemini ve habitatını çağdaş bir kültüre dönüştüremiyorlar ama alaturka kültürü yayma ve oturtma anlamında çok başarılı oluyorlar. Çünkü Beyoğlu ıssız, bomboş bir yer haline geliyor. 98'de de böyleydi.

98-99'da aslında alaturkalaşmanın sonlarıydı. 2000'lerin başında Beyoğlu, yabancı tarz müzikollerin, barların, kafelerin, diskoların, kulüplerin olduğu ve bütün İstanbul'un yeni eğlence kültürü merkezi haline gelmişti. O zaman AKM de açıktı. Bu şu demek: Her gün yüzlerce, binlerce kişi opera, bale, senfoni konseri, tiyatro izlemek için Taksim'e gelirdi.

İşte o binanın 10 sene yapım aşamasında olarak tutulmasının bence sebebi buydu. 10 sene Taksim'e sanata bilet parası ödeyen insanların, İstanbul'daki o seçkin insanların gelmediği bir kültür sanat alanı olarak düşünün sonra Taksim'i. Zaten bu düzenbaz oyunun son bir iki senesinde bu yoksulluğa, bu yoksullaştırma hırsına tepki olarak Gezi olaylarının ideolojik tarafı o bölgeyi kendi kafasında seçti.

AKM ile aynı zamanda, tam karşısına bir caminin yapıldığını hatırlıyorum. Aslında operanın karşısına bir cami yaptılar. Dikkat edin, Ankara Operası'nın karşısında da bu caminin benzeri yapıldı. İzmir'e henüz yapıldı mı hatırlayamadım.


Doğum günleri geçmişi mi kutlar, geleceği mi? Eğer yeni yaşına yalnızca tek bir cümleyle başlayacak olsan, o cümle nasıl olurdu?


Birçok giden memnun ki yerinden, çok seneler geçti, dönen yok seferinden.

Bu kadar konuşmuşken hazır hala söyleşi içindeyken bir teşekkür kısmı yaratmak iztiyorum izinizle.

59 yaşıma isabet eden bu 17 soruluk söyleşinin, sanıyorum 17 Temmuz olmasıyla da bir ilgisi var. Bu 17 soru gerçekten hayatımda bir ilkti. Bu soruları sesli cevapladım tabii ki, teknoloji yardımıyla yazı olarak da. Herhangi bir dönüşümü, içerik katkısı yok bunlarda. Tamamen temiz.

Ve bu soruları, sizin gibi bugünün ve geleceğin çok parlak, çok yetenekli, çok ilgili ve en önemlisi heyecanlı birisiyle yapmak, bir Yengeç burcu olmanız beni çok mutlu etti, çok etkiledi. O yüzden bu söyleşimin, yakında yayımlayacağım, hakkımda ve benimle yapılmış söyleşilerden oluşan bir söyleşi kitabının da kronolojik olarak olmasa da entelektüel açıdan bir numaraya koyulmasını rica ediyorum kendimden.

Çünkü söyleşi kitabı sorulmasa belki asla söyleyemeyeceğim, söylemeyeceğim ve yazamayacağım yazıların aslında yaratıldığı, beni aşan bir panteon gibi, bir anıtkabir gibi, heykeltıraşlığa kadar uzanan anıtsal bir yapısı var.

Çünkü bir yazar bazen ya da yazarlık bazen bir volkandır, bazen bir pınarbaşıdır; öyle derler Anadolu'da. Pınarın çıktığı yere pınarbaşı derler. Bildiğim böyle bir ilçe var Trakya'da. Kaynarca Deresi'nin çıktığı yer ve bir keresinde çıktığı yeri de görmüşlüğüm var. Yani şehrin içinde çok nadir bu pınar başlarını görürüz.

Ve o bir dere haline dönüşüp Trakya'ya kadar akar ve Trakya bozkırdır ama geçtiği her yerde böyle yemyeşil küçük vadilerde köyler yaratmıştır, o Kaynarca Deresi. Trakya'nın mevcut olan bahçe tarımı, Kaynarca ve Şeytan Deresi'ne bağlıdır aslında . Ama Şeytan Deresi genelde yağmur suyu akarsuyudur, biraz daha kuzeyde ve zaten oraya bir baraj yapıldı. Artık herhalde Şeytan Deresi kurumuştur.

O da Marmara'ya kadar dökülüp ikisi, Trakya'nın var olan bahçe tarımını oluşturur. Küçük, böyle minnak köyleri orada yaratmıştır. Çünkü çok önemli su kaynağı olması.

Bu açıdan ben sanatçıları, aydınları, yazarları sadece pınar kaynağı olarak hep düşünüyorum. Yani elimizde ne kadar kap kacak varsa oraya daldırmalı ve hayatımız boyunca çok su talep etmeliyiz. Çünkü geldiği yerde onlardan çok fazla vardır.

Bir volkana bunu yapamayız ama volkan değerinde, gücünde ve saçmalığında sanatçılarımız yok değil aslında. Ama insana yaraşır mıdır, sanmıyorum. İnsana yaraşır olan, kaynak yaratan ve onu insanın içinde DNA'ya kadar giden, oksijen ve hidrojen formları yaratan, dönüşen sanat ürünlerinin insanda bir şeyler yaratmasıdır.

Değerli olan nokta burasıdır. Bunun dışında başka bir güç ben tanımıyorum dünyada, kültür ve toplum anlamında, soyut anlamda.

Bu yüzden en derin teşekkürlerimi sunuyorum. Sevgili Özlem Güzelharcan, başarılarının devamını diliyorum. Senin de en yakın, en iyi gözlemcilerinden biri olmaya hep çalışacağım.

Sevgiler.







 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page