top of page

"Ayaküstü" Öyküler


Berna Demir’in ilk kitabı “Ayaküstü”, gündelik hayatın çoğu zaman fark edilmeyen kırılma anlarına odaklanan öykülerden oluşuyor. Balkonlardan izlenen hayatlar, mutfaklarda sıkışan kadınlar, emeğin ağırlığı altında sessizleşen insanlar, kayıplar, ertelenmiş hayatlar ve görünmeden yaşayıp geçen bireyler… Demir, sıradan görünen anların içindeki duygusal yoğunluğu sade ama şiirsel bir dille görünür kılıyor. “Ayaküstü”, büyük olayların değil; küçük anların, biriken duyguların ve insanın kendi iç sesiyle baş başa kaldığı anların kitabı. Bu söyleşide Berna Demir’le ilk kitabının çıkış noktasını, gündelik hayatla kurduğu bağı, görünmeyen insanlara yönelen anlatısını ve yazının onun hayatındaki yerini konuştuk.

 

İlk kitabınız "Ayaküstü", gündelik olanın içindeki kırılma anlarını görünür kılıyor. Bu kitabın öykülerini yazarken temel itici güç neydi; bir “an yakalama” pratiği mi yoksa birikmiş bir iç sesin dışavurumu mu?

 

Benim için her şey iç sesimle başladı. Uzun süre biriken duygularım yazıyla bir çıkış yolu buldu diyebilirim. Yazarken iç sesimle bu duyguları yaşanmış, gözlemlenmiş anlarla ve  hayal dünyamın izleriyle harmanladım.

 

“Hiçbirimiz bu sıradan akşam yemeğinin aslında ne kadar özel olduğunun farkında değilmişiz.” ifadeniz, kitabın duygusal omurgasını kuruyor. Sıradan olanı sonradan anlamlandırma meselesi sizin yazarlığınızda bilinçli bir tercih mi?

 

Sıradan olanın anlamı çoğu zaman sonradan anlaşılıyor. Ben de yazarken  sonradan büyüyen hislerimin peşinden gidiyorum ve öyle kaleme alıyorum. Hayatın içindeyken geçip giden anların değerini fark edemiyoruz. Belki de bu yüzden eski zamanlar hep hasretle anılıyor.

 


Öykülerinizde aile, emek ve gündelik hayat sürekli kesişiyor. Özellikle “Çukurova’da Sarı Yorgunluk” metninde emek–onur ilişkisi çok sert bir şekilde kuruluyor. Bu gerçekçilik çizgisi gözleme mi, deneyime mi dayanıyor?

 

Anadolu insanının yaşantılarına yazları gittiğim annemin köyünde ettiğim tanıklık, o coğrafyadaki insanların bana yüklemiş olduğu duygular hem gözlem hem de yaşantı izleri taşıyan bir gerçeklik diyebilirim.

 

“İnsanların çalışmasına karşı değilim, insanların kullanılmasına ve sessizliğine karşıyım.” cümlesi metinlerinizdeki etik pozisyonu açık ediyor. Yazarken bir taraf tutma ihtiyacı hissediyor musunuz?

 

Yazarken taraf tutmak gibi bir niyetle değil de aslında daha çok insani hassasiyet ve duyarlılık diyebilirim. Adaletsizlik ve can yakıcı durumlar karşısında oluşan içten gelen bir tepki diye düşünüyorum.

 

Kitaptaki karakterlerin çoğu görünür değil; balkonlardan izlenen hayatlar, mutfakta sıkışan kadınlar, kalabalık içinde yalnız kalan bireyler… Bu “arka plandaki insanları” merkeze alma tercihinizin nedeni nedir?

 

Hayatın en gerçek tarafının görünmeyen insanlarda saklı olduğunu düşünüyorum. Günlük hayatta geri planda kalan, sesleri duyulmayan bu hikayelere yakın hissediyorum. Görünür kılma isteği duyuyorum.

 

“Eşyalar yolcu / Zaman yolcu / Hisler yolcu…” gibi kısa ve vurucu tekrarlar, metinlerinizde şiirsel bir ritim kuruyor. Öykü ile şiir arasında bilinçli bir geçiş mi söz konusu?

 

Aslında bu yazarken anlatımın içinde kendiliğinden oluşan ritimler. Metinlerime katılan bu doğal şiirselliği ben de seviyorum.

 

İlk kitap çoğu yazar için bir eşik. "Ayaküstü" sizin için bir başlangıç mı yoksa zaten uzun süredir devam eden bir yazı pratiğinin görünür hale gelmesi mi? Bundan sonra yazı hattınızı nasıl konumlandırıyorsunuz?

 

Yazmak hayatımda uzun süredir devam ediyor ve Ayaküstü ile görünür hale geldi. İlk kez bu kadar somutlaşmış olacak ve bunun için mutluyum.

Bundan sonra da günlük hayatın içinden beslenerek iç sesim ve gözlemlerimle duygular üzerine yazmaya devam edeceğim.


Satın Al


Ayaküstü
TRY 350.00
Satın Al

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page