top of page

Arama Sonuçları

Bu sitede ara

Boş arama ile 156 sonuç bulundu

  • 2024 EN YENİLER

    Yayınevimizin yaklaşık 400 kitaba yaklaşıp ulaştığı bu yılın ilk altı ayında gerçekleştirdiği yeniliklere dilerseniz hızlıca bir göz atalım.

  • "Milyarlık" Kitap MİLYAR YILDA DEVRİALEM

    Prof. Dr. Sefer Örçen ile yayınevimiz severler "Düşünülmüş" adlı şiir kitabıyla tanıştılar geçtiğimiz yıl sonu. Bizdeki yeni kitabı "Milyar Yılda Devrialem" çıkalı çok olmasa da Sayın Örçen ile yayınevimiz çok kitaplık yollar aldı; yani zihinsel epeyi çalışma yaptık yol aldık. Bu arada yeni "milyarlık" kitabı hakkında da çok geçmeden sorular soralım istedik. Bu değerli bilim ve düşün insanı bizi yine kırmadı ve yetkin yanıtlarıyla başbaşa bıraktı bizi. Milyar sözcüğü ve kavramı hakkındaki duygu, düşünceleriniz ve neden ilk bir milyar yıl? Aslında “Milyar Yılda Devrialem” kitabımda; Evrenin oluşumundan Dünyanın oluşumuna ve günümüze kadar geçen süreyi düşünürsek 15 milyar yıllık zamanda olanları şiirlerimle paylaştım. Başlık “Milyarlar Yılda Devrialem” olabilirdi belki, düşündüm ki bir şekilde kulağı tırmalamayacak gibi karar kıldığım başlık oldu. Aynı zamanda Canlılar Aleminin ilk ortaya çıkışıyla başlayan bugüne kadar olan yaklaşık bir milyar zamanda Dünyada olan bitenlerin şiirsel dille anlatımı diyelim. Milyar yıllık bu dönemin en çok hangi/lerini beğeniyor ve daha çok ilgiye açıklamaya değer buluyorsunuz ve neden? Özellikle Dünyanın geçirmiş olduğu jeolojik evrim temelinde değişim ve dönüşümlerinde canlıların yaşadığı yok oluşları düşünmek anlamlı geliyor bana. Örneklersem, Dinozorlar dediğimiz karada yaşamış dev sürüngenlerin yaklaşık 235 milyon yıllık yerküredeki yaşam serüveninin 65 Milyon yıla gelindiğinde katastrofik olaylar (meteor yağmurları, volkan faaliyetleri vb. sonucunda yaşamlarının sona ermesi ve sonraki zaman sürecinde kuşlarla evrimsel çizgilerinin devam etmesi oldukça ilginç ve anlamlı geliyor bana. Ayrıca memelilerin ilk ortaya çıkışlarının yaklaşık 300 milyonlu yıllarda olduğu düşünülürse, Dinozorların istilası bir bakıma onların gelişmelerini engelledi ve yaşamlarını çok zor sürdürdüler ve sonunda 65 milyon yıla geldiğimizde Dinozorların yaşam sahnesinden silinmesi Memelilerin gelişerek Dünyada egemen duruma gelmelerini sağladı, insan da bu çok büyük canlı gurubun bir üyesi oldu. Biraz uzattım ama bunları söylemek durumundaydım bir paleontolog olarak. Haiku'nun biçimsel olarak kendini bu kitapta öne çıkarışını nasıl yorumluyorsunuz? Özelde bu türle ilişkinizin tarihi nasıldır? Haiku ya da eski Japon şiiri, onun yapısındaki her tümcedeki 5-7-5 heceden oluşan sözcüklerle anlatım bana daha yalın ve anlam bütünlüğünü sağlayan bir şiir formatı olarak geliyor. Haiku ile ilgili yayınlamış olduğum “5-7-5 Tümceler” kitabımda olduğu gibi, bu şiir türü ile doğa, insan ve felsefi kategoride oldukça açıklayıcı ve okuması kolay ancak üzerinde düşünmeyi tetikleyici bir yapıyı ortaya koymak olanaklı geliyor bana. Kitabınız belki ilk değilse de en yeni Yerkürenin Şiiri olma özelliği taşıyor. Şiir gibi bilimsellikten çok sanatı önceleyen bir türde, loji'leri bol olan Yerküre'nin kozmik maceraları arasında sizi bu bağa zorlayan neydi? Yerkürenin şiirini yazmak konusun daha önce de vurguladığım üzere yalın ve anlam bütünlüğünü sağlayan şiir temelli bir yazın türü olmasının yanı sıra vurgularıyla anlatım biçiminde ses uyumlarıyla Yerkürede olan bitenleri dile getirme çabası içinde olmak gibi. "Dünyanın oluşumu ve günümüze kadar geçirmiş olduğu jeolojik zamanlar boyunca yaşadığı başlıca olaylar ve canlılarının evrimi konu alınarak Haiku’larla Yerkürenin şiiri”ni yazdım." Son 3-4 sözcüğe kadar açıklamanız gayet bilimsel ilerlerken birdenbire şiire dönüş gözlemliyorum. Bir metafor olarak çok güçlü bir çaba gerçekten de bu. Evet, gerçekten metafor vurgunuz çok önemli, bir de kitabın sonundaki birkaç Haiku’da aktardıklarım ve Yerkürenin bütün insanlarına onun küresel değişimlerine ayak uydurarak asla meydan okumadan barış içinde yaşamaları gerekliliğini vurgulamak çok önemli, yoksa onu yaptığımız kötülüklerle  daha kolay yok edersek yaşayacağımız başka yuva yok! Ve dedim ki, “Yerkürenin Bütün İnsanları Birleşiniz” bana göre bunu tüm insanlar olarak benimsemeliyiz ve her yerde dile getirmeliyiz. Şimdilik son olarak yeni projeleriniz, hazırlıklarınız neler? “Milyar Yılda Devrialem” kitabımla ilgili, mesleki olarak yapılacak ard arda 2-9 Eylül 2024 Elazığ ve Tunceli’deki iki çalıştayda şiir ve müzik bütünlüğünde sunumlarım olacak ve de bu kitabımla ilgili imza günü yapmak istiyorum. Yeni bir kitap projesi olarak “Yürüme” yi felsefi ve onun doğa ile bütünleşen fenomeni olan “İnsan” ı felsefi olarak örtüştüren tabi ki Doğa felsefesini işe katarak “Yürümenin İzinde Yürümek” başlıklı kitabımı hazırlıyorum. Dediğiniz gibi şimdilik burada duralım, diyorum. Bu söyleşi için teşekkürler, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum. Çok teşekkürler Hocam. Halil Gökhan

  • Yolculuğum Ne Kadar Sürecek Bilmiyorum

    Can dostum; Sana sözünü ettiğim zeplin yolculuğuna başladık. Biliyorsun ritüel olarak, rakının yanında puro içmeyi severim. Zeplin de aynı puro şeklinde. Bu yolculuk o nedenle cazip geldi sanırım. İçeriğini tam olarak öğrenmeden kabul ettim bu yolculuğu. Ancak şimdi iyi ki diyorum. Çok heyecanlı ve bir o kadar da enteresan her şey. Keşke bu yolculuğa seninle birlikte çıkmış olsaydık. Yaşadığım olağanüstü bir olayı seninle paylaşmak için dönmeyi bekleyemedim. O nedenle yazıyorum. Zira yolculuğum ne kadar sürecek, bilmiyorum. Yolculuğa başlamadan, “Yolculuğunun yönünü sen belirleyeceksin, istediğin yere ve zamana gitme özgürlüğün var. Dönüş zamanını da sen belirleyeceksin. Merak duygun ve hayal gücün kılavuzluk edecek sana” dediler. Bu söylem bile insanın merak duygusuna kışkırtıyor, öyle değil mi? Havalandıktan sonra ne kadar zaman geçti bilmiyorum, daha nereye gideceğime karar veremeden kendimi bir köyün üzerinde uçarken buldum. Öylesine güzel bir köy ki… Her taraf yemyeşil. Meyve ağaçlarının dalları meyveden yerlere kadar eğilmiş. Davetkâr davetkâr uzaktan göz kırpıyor adeta. Sular şırıl şırıl, kuşlarla düet yapıyor. Çok yıllar öncesine gitmiş olmalıyım diye düşündüm. Günümüzde bunca yeşili ve suyu bir arada bulmanın imkânsızlığı ortada iken. Köy çok tanıdıktı. Köyde çok güzel bir iki evin dışında diğer evler kerpiçten yapılmıştı. Zeplinimi kocaman, bir köy evinin avlusuna indirdim. İki katlı bir evdi. Avluda, hayvanlar için ahırlar vardı. Bir köşede yığınla mısır koçanları, bir köşede odun yığınları vardı. Acaba burada kimler yaşıyor diye düşünürken, kapının eşiğine oturmuş 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu gördüm, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir taraftan da dizlerini ovuşturuyordu. Belli ki acı çekiyordu. O’nu korkutmamaya çalışarak usulca yanına yaklaştım. “Merhaba güzel kız” dedim. Deniz mavisi, çakmak çakmak bakan gözleri vardı. Beni gördüğüne sanki hiç şaşırmadı. “Adın ne senin?” diye sordum. “Ayşe” dedi. Neden ağladığını sordum. “Bacaklarım çok ağrıyor dün geceden beri, uyuyamadım, yatamadım ama kimse bana bakmıyor” dedi. O sırada içeriden gelen kavga sesleri dikkatimi çekti. Ayşe’nin annesi ve babası olmalıydı. Öylesine kendilerine dalmışlardı ki Ayşe’yi duyan yoktu. “Annen, baban hep böyle midir?” diye sordum. “Hee, hep öyledir onlar. Varsa yoksa birbirleriyle didişsinler. Sonra ne oluyor bilmiyorum, önce sesleri kesiliyor, sonra da kıkır kıkır gülüşüyorlar. Kimse umurlarında değil “dedi. İçimde bir yerin inceden sızladığını duydum o an. Anne ve babalar çocuklarını severler deyince şaşkın şaşkın yüzüme baktı. `Çocuklar nasıl sevilir ki?` diye sordu. Bugüne kadar ne anam ne de babam başımı okşadı. Babam dışarıya çalışmaya gider çok uzun zaman gelmez eve. Anam desen alır başını tarlalara gider. Evde çocuklar ne yer ne içer diye düşünmez. Geçenlerde yine başka bir köye eşekle armut satmaya gitti. Bizi de evde aç susuz bıraktı. Birden aklına bir şey gelmiş gibi, “Sahi sen kimsin? Yabancısın, ama bir o kadar da canıma yakınsın sanki` dedi. O da bana yabancı değildi. O avlu, o köy ve Ayşe’nin anlattıkları da. Defalarca dinlemiştim bu öyküyü sanki. Orada neler yaşadığımı, merak ettin değil mi? Sabırsızlanma anlatacağım. Sana anlatırken ben de yaşadıklarımı hazmetmeye çalışacağım. Evet, bu bir mucizeydi. İnanması bir o kadar güç. Zeplin beni annemin çocukluğuna götürmüştü. O ev, o köy annemlerindi. Bunu anladığım anda, sıkıca sarıldım çocuk Ayşe’ye. Tüm yaralarını, tüm kırılmışlıklarını, tüm incinmişliklerini yok etmek istiyordum adeta. O’nu, orada iyileştirmek istedim. Şaşkındı çocuk Ayşe. İlk defa birisinin sarılıyor olmasından. O’na ben senin gelecekteki kızınım diyemezdim. Bunu anlaması mümkün değildi. Gözyaşlarım ip gibi akmaya başlamıştı. Sevgisiz büyüyecek olması yüreğimi köz gibi dağlıyordu. O sırada dedemin sesini duydum? “Gıızzz! Ne ağlayıp duruyon, kıyameti kopardın sabahtan beri.` Göz göze geldik çocuk Ayşe ile. Elini iki yana açarak “işte” dedi. Sevgisizlik kader olmamalıydı. Sıkıca sarıldım tekrar, kulağına “seni seviyorum Ayşe” diye fısıldadım. Belki sözlerimi, gelecekte hatırlar diye umarak. Telaşla, dedeme bir açıklama yapmayı beklerken, dedemin beni göremediğini fark ettim. O, anneme “Git de anan ayağına kepek sarsın” dedi. Orada kalma sürem de bitmişti zaten. “Yine görüşeceğiz Ayşe, beni hatırla, unutma seni seviyorum” diyerek ayrıldım yanında. Şaşkınlıkla arkamdan bakakaldı. Yüreğimin bir parçasını orada bıraktım. Oysa orada kalıp, anneme sevgi dolu bir çocukluk yaşatmak isterdim. Belki o zaman her şey çok daha güzel olurdu. İnanması zor değil mi? Ben de hala kendime gelebilmiş değilim. O nedenle yolculuğumu yavaşlattım. Çocukluk ne kadarda önemli insan yaşamında değil mi? Hele de sevgisiz büyümek en büyük açmazı yaşamlarımızın. Bu bir kısır döngüye dönüşürse o zaman çölde yaşamak kadar zorlaşıyor hayat. Annemin sevgisiz büyümesi Alzheimer olmasında etken diye düşünüyorum. Hep içinde sakladığı şeyleri hatırlıyor bu günlerde. Belki de ömrü boyunca en çok bugünlerde sevildiğini hissediyor. Ama bunun sevgi olduğunu bilmeden. Ne acı… Hep, anılar biriktirip gelirdim sana. Görüyorsun ya, bu defa anılarım adeta zamanda yolculuk gibi, bir o kadar da duygusal açıdan yoğun olacak sanki. Planladığımız Safranbolu seyahatine yetişebilmeyi umuyorum. Orada, sevdiğim, sevildiğim dostlarımla birlikte olabilmek ve birlikte anılar biriktirebilmek, benim için çok önemli biliyorsun. Sana yine yazmayı umuyorum. Kim bilir nereden yazarım? Keşke zeplinim Küba’ya gitse de puro alsam. Mektubumu sonlandırırken seni özlem ve sevgiyle kucaklıyorum. İyi ki varsın. Hoş kal canım dostum… AYSUN ŞENOCAK DEMİRCAN

  • İlk Kitap'ların da "Yanından Geçilmiyor"

    İlk Kitap olgusu diye bir şey var. İlk Kitap'lar neden çok önemli? Bir kavşak olmanın da ötesinde ilk deneyim olgusu bu duruma yaklaşabilir en fazla. Ancak ilk kitaptan sonra seçenekleriniz gelişmeye başlar. Nefret edebildiğiniz, unutmaya çalıştığınız ya da hiç unutamadığınız bir tören gibidir ilk kitaplar. Bir daha asla olmaz. İşte "ilk" kitapları Kafekültür'de yayımlanan yazarlarımız ve kitapları. 1.ATİLLA ÖZDEMİR 2. AYDAN GÜNDÜZ 3. AYDAN SELMAN 4. AYŞEGÜL CENGİZ 5. BAŞAK YAMAN 6. BERİL EREM 7. CANDAN SELMAN 8. CARAME LA 9. ÇİĞDEM KESKİNBIÇAK 10. DÖNDÜ POLAT 11. EDA GEVEN 12. EMEL KIRKAYA DEMİRLER 13. EMİNE EBRU 14. ESRA ERDOĞAN ERŞEN 15. EYYÜP CEYLAN 16. FEHMİ NARTER 17. GÖKÇE TUNCER 18. GÜLSER ERÇEL 19. HARE ERGEN 20. IŞIL KIRKLI 21. İDRİS KENÇ 22. KUBİLAY MEHMET GÜL 23. MEHMET KARABULUT 24. MEHMET SIRRI AYGÜN 25. MELİS OLÇUM 26. MÜNİRE ÖZGENCAN 27. NURAN BUDAK AKREİ 28. ÖZGE CAN 29. ÖZLEM ALPÖZGEN 30. ÖZLEM GÜZELHARCAN 31. ÖZLEM TÜM 32. SELMA MAY 33. ŞİRİN PARKAN 34. TARIK ÖZYILDIRIM Nice ilk kitaplara derken bizi daima takip edin diyoruz. iletisim@kafekultur.com Instagram @kafekultur X @kafekulturyy Facebook @kafekultury "HERKES İYİ OKUSUN HER ŞEY İYİ OLSUN"

  • En Büyük Ödülleri "İlk Romanlar" Kazanır

    Her biri birer gurur tablosu ve övünç vesilesi olan yazarlarımızın Kafekültür'den yayımladıkları ilk romanları... Kafekültür'ün 400 kitabı içinde yayımlanmış romanları ve roman konulu kitapları merak edenler için: https://www.kafekultur.com/search?q=roman

  • Ada'nın Işığı

    Sevgili Adacığım İlk tanışmamızı hatırlıyorum güzeller güzeli bir kız. Upuzun saçlar, buğday rengi bir ten, koca koca gözler, duruşun, tavrın edan ile tam bir hanımefendi duruyordu karşımda. Birbirimizi tanımaya başladık. Kendin ile ilgili sorular yöneltmeye başladığımda içindeki o derin girdabı ve bilinmezliği aralamaya başladığımızı fark ettim. Kendine her konuda güvenin neredeyse tamdı. Kıyafet seçimi, saç stili, sevdiğin yemekler, arkadaş seçimin, arkadaşlıktan beklediklerin, hayata karşı tutumun, davranışlar, dürüstlük, doğruluk; bu süreçlerde gösterdiğin kararlılık… Hatırlarsan çok samimi bir arkadaşın ile yollarını ayırmıştın. Tekrar onun ile konuşmayı düşünmedin. Çünkü, dedin yalan söyledi. Arkadaşın ile birçok paylaşımın olmasına rağmen hala bu konuda inanılmaz bir kararlılık gösteriyorsun. Gelelim beyninin, kalbinin ve bedeninin diğer bir kısmına hatta içindeki derin girdaba… Bu girdabın tek bir giriş noktası vardı: Başarısızlık. Kendini asla akademik anlamda ya da IQ gerektiren durumlarda başarılı hissetmiyordun. Akademik bir başarıya sahip olabileceğini düşünmemiştin. Düşünemiyordun. Hayatında başardığın ne var bana bir başarını anlatır mısın dediğimde gözlerini açıp meydan okur gibi ama arkasındaki hüznü gizleyerek “yok” dedin. Hemen arkasından bunu konuşmak zorunda mıyız? Ben ise kendi kendime soruyordum. Nasıl olur diyordum? Nasıl hiçbir şey olabilir? Hiç mi bir şey başarmış olamaz? On üç yaşına kadar bir bireye başarılı olduğu hiç mi hissettirilmez? Ayrıca süreçte bu başarısızlık hissinin aileden değil de okul başlamasıyla gelmesi ayrı üzücü. İlk defa bu kadar farklı bir başarısızlık hissinde biriyle tanışmıştım. Bunu okurken hafif gülümsediğini hayal ediyorum. Bir insanın başarıyı sürekli başkalarında görmesi, sürekli başkalarının başarılarını alkışlaması, kendisi için başarısızlığı kabul etmesi ve bu duygu ile yaşamaya çalışması kabul edilebilir gelmiyordu. Bunları ara ara seni incitmeden konuşmaya çalıştık. Diğer alanlarda bu kadar güçlü bir kızın burada aynı gücü dayanma gücü olarak kullandığını görmek ve tüm bu potansiyeli başarıya kanalize etmek o kadar zorluyordu ki beni… Konuşmalarımızın çoğu ilkokul yıllarında yaşadıkların ve kısmen sonrası vardı. Anlatırken bazen gözyaşların sakin sakin akarken bazen sessiz bir çığlık gibi, bazen ise gözlerinde acı bir tebessüm ile anlattın. Devem etmek istemediğinde öğretmenim ya söyledim işte ya da bu konuyu anlatmasam olmaz mı? diyerek devam ediyordun. Görmediğin ise anlattıkça karanlık dehlizlerinin içine ışıkların süzülmeye başlamasıydı. Kendime sürekli nasıl diyordum? Nasıl diyordum nasıl olu da Ada’nın ışığını çıkartabilirsin? Bu ışığı nasıl keşfedebiliriz? Seni keşfetmek bir şeyler bulmak için kendime sürekli ne yapabilirim diye sorarken yeni yöntemler de deniyordum. İlk fark edişim hızlı okuma çalışmalarında oldu. İnanılmaz bir görsel zekân vardı. Hem çok kalıcı hem de oldukça hızlıydı.  Anlık (saniyelerle gördüğün) gördüklerinin fotoğrafını çekip kısa süreli belleğine atabiliyordun. Anlattığım küçük yöntemlere önce itiraz edip sonra uyguladığında bilginin zihninde ne kadar uzun süre kalabildiğini gördün. Aslında bu gerçekten inanılmazdı. Nasıl olabilirdi birçok şeyi çok net hatırlıyordun. Bunu derslerde denemeye başladık. Evinizin salonundaki kütüphanenin altı rafına altı dersi yerleştirdik. Ara ara sorduğumda bilgiler aynen duruyordu. Her şey çok netti. Bilginin bu kadar net olarak zihninde kalırken, nasıl şimdiye kadar hep başarısız olmuştun, anlaşılması oldukça zor. Görsel hafızanı dersler üzerinde bu kadar etkin kullanabilirken nasıl hala yetersiz olduğunu inanıyordun. Einstein boşuna dememişti: “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur.” Benim işim ise önyargıları kırmaktı. Adacığım özellikle senin, akademik başarın anlamında kendine karşı oluşturduğun o kadar çok önyargı var ki… Zeplinden olduğumuz yere baktığımızda geldiğimiz noktanın gerisi çorak topraklar nasıl çatlaklarla dolu olursa senin de zihnin ve belleğin birçok olumsuzluk ile doluydu. Uzun zamandır uğraşımız bu çorak topraklardan çıkışımızı müjdeler gibi… Ne dersin? Bu defa öneri ile gelen sensin, sanırım iki hafta önceydi. Öyle bir heyecan ile karşıladın ki beni, hemen anlatmaya başladın. En korktuğundu matematik dersi ve sen bunu nasıl başarabileceğin ile ilgili planlama yapmıştın. Aşama aşama yapacakları, materyallerini, her şeyi hazırlamıştın. Kafanda her şey hazırdı. Bu senin yolculuğunda inanılmaz bir dönüm noktası idi. Bu planı uygulayabilirsen harika olacak, zihnindeki tüm çorak topraklarına su gelip yeşertecekti. Şimdi önümüzde tek bir engel kaldı o da yüzyılımızın en büyük hastalığı tembellik… Sevgili Adacığım, umarım girdiğimiz yeni dönemeçte tembellik vadisinden etkilenmeden geçerek çorak topraklarımızı yeşertiriz… Sevgiyle kal… DÖNDÜ POLAT Müzik önerisi: https://youtu.be/EKkzbbLYPuI

  • POST P Kitapları

    HALİL GÖKHAN I. POST P yani Pandemi Sonrası, yeni normallerle örülen yeni bir yaşam yolculuğunun varlığını işaret ediyor. Bu süreçte Kafekültür hiç durmadan kitaplar yayımladı ve yeni yazarları, yola durmaksızın devam eden yazarların eserlerini yayımlarken elbette ne olduğunu nelerin değiştiğini düşünerek sorguladı. İşte şimdi Post P sürecine pandemi süreci ve sonrasında yaşama aktardığımız yazarları ve onların kitaplarını zaman zaman kendi saptamalarıyla ve çoğunlukla sessizlikleriyle yorumlayarak sürecin anlam ve konumlarına yazılı tarihler düşürmek, insani sorgulamalar geleneğini yeni vektörün yol sınırları arasında ilerletmek istiyoruz. Aşağıda yer verdiğimiz tekil ve tümel örnekler kesin bir seçim ve sıralama doğrultusundan çok, çoklu kültür ortamında yansıttıkları duygusal ve düşünsel akislerin ışığında neredeyse rastlantısal olarak gezilerek ele alınmıştır. Ve tabii ki onların daha çok tanıtılmaları ve gündeme gelmeleri başlıca amaçlarımızdan da olsa neredeyse hepsinin pandemi dönemi boyunca ve biraz öncesinden üretilmiş olmaları, bu dönemin gizli anlam kapılarını açan anahtarlar olmalarını da sağlamaktadır. Yazarlardan, kitaplardan da beklenen budur kesinlikle. *Yolculuk - EMİNE EBRU Yazarın instagram profili paylaşımından: "Pandemi günleri hepimizin hayatında bir şeyler değiştirdi. Ben bildiğim, sevdiğim şeyleri yaptım. Ekşi mayalı ekmek yapanlara da şapka çıkardım:) "Yolculuk" böyle günlerde ortaya çıktı. Ülke kapanınca benim bilgisayar açılıyor yazmaya başlıyordum. Yasaklar kalkınca kendimi dışarı atıyordum. Zor günlerdi ve eğlence arıyorduk. Kendimi güldürmek için başladığım bu hikaye hala devam ediyor. Bana iyi gelen şey umarım size de keyif verir. Gidebildiğim yere kadar gitmeyi istiyorum bundan sonra. Bu benim yolculuğum, tutunduğum bir dal var. O inat yok mu, o şahane inat. Korku ve mutluluğun harmanlandığı anların kölesiyim. Buruk sevinçlerim var, hayat sırtımdan hançerlerken bir taraftan da kucak açıyor. Bir yanıma kar yağıyor, diğer yanım çiçek veriyor. Yazmak, güneşli günlerde bir ağacın gölgesine sığınmak gibi. Bana bu fırsatı verenlere sonsuz teşekkürler 🙏 @kafekultur *Vadi / Arayış, DÖNDÜ POLAT Durup düşünmeye fırsat bulamadan eğitim çalışmalarına aralıksız devam eden yazar, eğitim koçu Döndü Polat bu dönemde kaleme aldığı köşe yazılarından bazılarını anlamlı iki başlık altında toplayarak 2 ve 3. kitapları Vadi ve Arayış'a imza attı. İlk kitabı Okuyorum Öğreniyorum Öyleyse Varım, sonraki kitaplarına oranla metotlar içeren, bilgi ve eğitim kanalında kabul edebileceğimiz bir yayın iken, Vadi ile Arayış, sanıyoruz ki Post P denilebilecek bir kültürel yayın türüyle yazarı tanıştırdı yeni bir normun çatısı altında. Bir araya getirilmiş yazılardan oluşan kitaplar genellikle gazetecilerin başvurdukları bir kitap yayınlama çözümüdür, ama öte yandan salgın sürecinin ve devamının yarattığı baskılar, kuşkular ve gerilim ân'a ve kısa zamana yayılan pratikler içine hapsetti çoğu yazarımızı. *La, Şirin Parkan Aslında tam da pandemi başına denk gelen talihsiz bir kitap oldu La. Talihsiz tabiri küçük bir haksızlık sayılabilir, çünkü şiir, Fransız Christian Bobin'in deyişiyle "bu dünyadan kaçmanın tek yolu" şiirdir. Bobin'e göre şiir edebi bir tür değil; "yaşamın ruhsal deneyimidir, en yüksek kesinlik yoğunluğudur, en zayıf yaşamın sonu olmayan bir yaşam olduğu yönündeki kör edici sezgidir." Yani La şairin diğer şiir kitapları gibi evren yaşındadır tam tamına. Maddeden enerjiye, oradan entropiye ve geri dönüşe kadar uzanan varoluş olasılıklarının bir arada bir yıldız sıcaklığında kaynaması ve soğumasıdır. La ilk yayımlandığında etkinlikleri oldu ve planlandı. Ne yazık ki bir etkinliğinin yapıldığı kitabevi-kafe pandemi sonrasında kapandı ve bir daha da açılmadı. Şairin farklı şehirlerde planlanan imza günleri ve söyleşileri asla yapılamadı. *Sinan Kahyaoğlu Kitaplığı İlk kitabı Kafekültür'de çıktığında yazarımız Sinan Kahyaoğlu, pandemi sırasında/sürecinde geçen 2021 yazında Edremit Tarihi kitabını taze taze okurlarıyla Edremit Kitap Fuarı'nda paylaşmıştı ve kitabı çok ilgi gördü. Bu kitabın sözleşmesi bir dost evinde yapılmıştı, çünkü tüm mekanlar kapalıydı, yani buluşulacak açık bir yer bulmak mümkün değildi. O yaz başı turizmin de kollanacak olmasıyla herkes yazlık yerlere hücum etti etti, fakat kalabalık ortamlara resmi olarak nadiren izin verilen etkinliklerden olan bu fuar gerçekten maskeli-maskesiz bir ortamda geçen, vatandaşların kış ve bahar boyunca evlerinden çıkamadıkları için açık havaya, kalabalıklara hücum ettikleri bir baloydu adeta. DEVAM EDECEK

  • "Bir yıl sonra Bolonya’da kahve içmek dileğiyle..."

    Sevgili Eylül Bugünlerde inanılmaz bir değişim sancısı yaşıyorsun. Hayatımızda her değişim sancılıdır. Her şeyden önce konfor alanını bırakıp daha farklı bir alana doğru evriliyorsun. Kafanda birçok deli sorunun olduğunun farkındayım. Yapman gereken bunları çözmek için acele etmemek. Ne deriz, her şeyin zamanı var. Olgunlaşmalı, olgunlaşmayan ham meyve nasıl tat vermez ve kendi özelliklerini yansıtmaz ise olgunlaşmayan fikir de aynıdır. Belki de genç olmanın en büyük zehri budur: Hayatta yapmak istediklerini olgunlaştırmadan ilk anın heyecanı ile başlamak. Bunun sonrasında, sürekliliğinin gerçekleşmemesi veya yaşanan ilk zorlukta mücadele alanı terk edilince yüzyılın hastalığı depresyon, pusuda bekler. Pazartesi günü kendini bulma ve insanların davranışlarını sorgulama konusunda çok kararsızdın. En büyük merakın nasıl oluyor da insanlar benim kadar ince düşünemiyor diye dert ediniyor; yok yok dert edinmeyi çoktan bırakmıştın anlamlandırmaya çalışıyordun. Empati zor bir yetenek, “kendimi senin yerine koydum, düşündüm, böyle yapardım” demek yeterli ve doğru bir uygulama mı? Bana sorduğunda hayır demiştim. Empati zor bir yetenek, insanın kendini bir başkasının yerine koyması demek; onu tanıması, yaşamını bilmesi, önceliklerini, sevdiklerini, sevmediklerini bilmesi demek. Kısacası onu tanımak demek. Bu bilgiler yok ise birey nasıl empati kurabilir. Sana gelecek olursak, sevdiklerini her şeyi ile tanıdığın için fazla empati kuruyorsun. Sevdiklerinin hatalarını görmeyebiliyorsun. Hayır hayır aslında görüyor, ama görmezden geliyorsun ve bu insana görememekten daha çok acı veriyor. Koşulsuz bir sevgi seninki; annenin çocuğunu sevmesi gibi… Anladığını düşünüyorum. Sen tüm sevdiklerinin annesi olamazsın. Eylül’sün sen… Bu serüvende insanları değiştiremezsin. Sadece hayatından çıkarttıkların ve hayatına kabul ettiklerin olabilir. Ama bu serüvende değiştirebileceğin bir şey var: O da kendinsin… Farkı bununla yaratacaksın. İnsanlarla olan ilişkilerinde her zaman verdiğin kadar alamazsın. Bazen hep verir, hiç alamazsın. Sanırım uzun süredir hep verenler kulübünün üyesiydin. Bu kulübe üyelik felakettir, mutsuzluktur. Seninle başladığımız yolculukta ulaşmamız gereken en önemli duraklardan biri bu farkındalığı yaşamandı. Son görüşmemizden önceki görüşmemiz bu farkındalığın başladığını gösterdi bana… Bundan sonrası ise artık kendinden beklentilerini ortaya koyup yön vermek olmalıdır. Kendi içinde insanları değiştiremeyeceğini ama kendini değiştirebileceğini anladığın an hayatta büyük değişim başlıyor. Büyük değişimler bireyin kendi içinde yaşadığı farkındalığın, kabullenişinden sonra başlayan hareketin bir sonucudur. Daha sonraki görüşmelerimizde bu değişimin izlerini görmek paha biçilemezdi. Bu izler henüz emeklese de güzel yerlere gideceği çok belli. Hayatta zaten emekleme, yürüme, koşma ve dinlenme egzersizinden oluşan bir süreç değil mi? Bazen özellikle de böyle zamanlarda hayatın üstüne üstüne geldiğini hissettiğinin farkındayım. Hayat herkese yeşil ışık yakarken neden kırmızıyı benim için yaktı diye düşünüyorsun. Sadece değişimle birlikte yapacaklarına odaklanman için bu bir nefes… Eylül, bu nefesi yeterince almazsan neydi esprimiz “maymunlaşırsın”. Lütfen maymunlaşmadığımız günlerimiz olsun. Sevgili Eylül, ne demiştik her şey bir rüya ile başlar. Rüyanı mümkün ya da imkânsız yapmak senin elindeydi… Bir yıl sonra Bolonya’da kahve içmek dileğiyle… Ama Zeki Müren dinleyerek ve plaktan… Müzik önerisi

  • ZEPLİNDEN YERE MEKTUPLAR 1: "Bir İdeal Uğruna"

    Bir zeplinde yaşıyorsanız yerdekilere, özlenenlere, olacaklardan habersizlere ve sizi arayanlara mektup yazmak istemez miydiniz? İşte bu tuhaf soru ve durumlardan "bir zeplinle" yola çıkanlardan mektuplar başlıyor. Bir kitap aslında... Belki yarın. Yazarlarımızdan gelen mektuplar çok cesaret vericiydi. İlgi sürüyor. ZEPLİNDEN YERE Mektuplar edebi bir toplama gidecek gibi görünüyor. Bu umudun güzel bir örneğini yazarımız @ozgececan kaleminden sizlere sunuyoruz: Sevgili Melis; “Bir ideal uğruna hayatımızı mahvetmiş olabilir miyiz?”* Bunu düşünsene biraz. Aldığın kararlar seni nereye götürdü? Cevabın hâlâ aynısıysa orada dursun da ya tersi olduğunu hayâl etsene? Mahvetmiş olsan mesela. Hangi yolda durup diğerine geçerdin? Sıkı sıkıya tuttuğun hayatın Pinokyo’sunun ipleri yerine birinin elini tutsaydın. Hayatın kontrolünden vazgeçip başkasının eline devretseydin ipleri nasıl olurdu? Ellerin kesildi iplerin keskinliğinden. Kâğıt kesiğinden daha çok acıtır biliyorsun. Aynı yerde aynı iz. Elinin ayasında hayat çizgilerinin yanında bir de ip izleri. Kabuk bağlar biteviye. Pansumanı da sen yaptın. Batticon sürmekten avuçlarında kanla gezdin yıllarca. Değdi mi? Ankara’da kalsaydın. O kot altı ikinci dairenin küflü griliğinden nefes alacağın kot üstü ikinci griliğe taşınsaydın. Bitmeyen çakarlı araç konvoylarıyla kesilen yollarında nemrut soğuklukta kalsaydın mesela. Ya da İstanbul yerine tercihini Mardin’e çevirseydin. Grilikten sarılığa geçseydin. İçini başka türlü bir mistisizm kaplardı belki. İzmir yerine Antalya, Adana yerine Hatay. Seçeneklerin boldu. Yolların değişken taşları sivri, çapanı başka denizlerde başka noktalara atsaydın nasıl olurdu? Cengiz yerine Saffet ya da bambaşka biri Çetin mesela. Yol değişince, kişi değişince sen değişecek miydin? İdealin değişecek miydi? Yine sen, sen olarak kalabilecek miydin? Çok soru soruyorum değil mi? Soru işaretleri kapladı her yeri. Rüyanda peşine düşüp bu soru işaretleri kovalayacak seni. Biliyorum. Ardından gelenin yüzünü görmek isteyeceksin. Nafile. Başka türlüsü mümkün. Her zaman mümkün. Şu an bile yazmayı/okumayı bıraksan başka bir şey olacak. Sen başka olacak mısın? Attığın adımlarla, aldığın kararlarla hayatını, fikrini, idealini, seni, evreni değiştirebilecek misin? Özgür irade var mı? Bir alt üst olalım. Bilmiyoruz belki altı iyidir. Belki nin bilinmezliği; kaosu. Memnunuz bu halden ve yarattığımız bu kontrolden. Noktaları ileriye doğru birleştirmek gerekli. Geçmişe doğru birleştirince kontrol yitiriliyor. Karanlık, değiştirilemeyecek alanda ipleri başkasına teslim edip, kör oyuncuyu oynuyoruz o zaman. Bir ideal uğruna hayatımızı kazandık biz. Se… Kendimle gurur duyuyorum. İleriye doğru birleştirmeye devam. Noktalar bilinmezlikte savrulurken o çizgiyi çizmek için kalem benim elimde! ÖZGE CAN *Copie conforme adlı Abbas Kiyarüstemi filminde geçen “Hayatlarımızı bir ideal uğruna mahvetmek aptallık olurdu diyaloğundan yola çıkılmıştır.

  • Hüseyin T. Savali: "Romanın yazıldığını değil, yapıldığını düşünüyorum."

    Okurlarınız için kendinizden söz edebilir misiniz Hüseyin Bey? Emekli ilkokul öğretmeniyim. 1964'te Harput Kalesinin bulunduğu şehirde doğdum. Çocukken sokaklarda kağıt, demir, bakır, plastik, yanmamış kömür toplayıp satarak, Tommiks, Teksas, Zagor, Tarkan, Kara Murat kiralar okurdum. (...) Yazmaya şiirle başladım. Halk şiirini okurken koşmalar, maniler yazdım ama kaybettim. Divan şiirini okurken gazeller yazdım. İkinci yeni şairlerini beğendim. Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, İlhan Berk, Edip Cansever... Şiiri bırakınca her edebi türü deneyerek tanımaya çalıştım. Babamdan mesel, arkadaşlardan fıkra derledim. Kısacık öyküler / kesitler yazdım, denemeler denedim. Romana yöneldim. Yazdıklarımın tümünün yan yana durabileceği bir tür olarak düşündüm romanı. Şiir yazarken şiir dergileri okurdum. Roman okurken ise yalnızca romanın kendisine baktım. Romanın dikiş yerlerini kendim bulmaya çalıştım. Romanın yazıldığını değil, yapıldığını düşünüyorum. Sokakta yürürken bile durup not alırım. Eve dönünce bu notları geliştirmeye çalışırım. Önce yazarım. Yazma bitince yazıyı düzenlerim. Kelimelerin, cümlelerin, paragrafların yerini değiştiririm. Ekleme çıkarma yaparım. Her yazının bir çekirdeği var galiba. Bu çekirdeğin görünür olabilmesi için yazıyı elemeye, bazı kısımları yırtıp atmaya çalışırım. Yazmak işçiliktir. Önce yazılır, sonra işçilikle işlenir. Tamamlanınca yazdığıma yabancılaşmak için demlenmeye bırakırım. Bir süre sonra yazdıklarımı yeniden okurum bir yabancı gibi. Başkasının yazısıymış gibi değerlendiririm. Beni şaşırtmıyorsa, etkilemiyorsa yırtar atarım. Önce beni etkilemelidir kendi yazdıklarım. Önce beni şaşırtmalıdır. Kendimi eğlendirmek, kandırmak, değiştirmek için yazıyorum. Oyalanmak için, katlanabilmek için yazıyorum. Okurlar ya da başkaları yayın aşamasında gündeme gelir. Yazmak keyifli. Buluş, yaratıcılık, arayış, serüven, merak eşliğinde süren bir uğraş. İlk kitaplarınız nelerdi ne zaman yayımlandı tepkiler değerlendirmeler nasıldı? Umudun Kuluçkası (1999), Aşısız Kırmız (2006). İkisi de şiirdi. Beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu. Okurun beklentisi, şiirle-edebiyatla ilişki biçimi-düzeyi etkiliydi. Yazdıklarımı başkalarına gösterme süreciydi. Benim için dönüm noktasıydı. SÜREÇ DENEMELERİ Türk edebiyatı için özgün bir yapıt. Serüveni hakkında neler söyleyebilirsiniz? Roman, edebi türlerin içiçeliği için büyük bir imkan. Roman için hazırlık çalışmaları yaparken ortaya çıktı bu dosya. Başlarken süreç denemeleri adını vermiştim. Her konuda yazabilmek için başlamıştım. Deneme türünün, felsefe yapmak isteyen edebiyatçılar için biçilmiş kaftan olduğu söylenir, katılır mısınız? Felsefe ile ilişkileriniz nasıldır? Evet, katılıyorum. Felsefe, deneme türüyle yapılabilir gibi gelir bana. Deneme türündeki yazılar bir araştırma yazısı değil. Öznelliği, şiirselliği, aykırılığı, arayışı barındıran bir tür. Merakı, saçmalamayı barındıran bir tür gibi gelir. Bu nedenle değerli buluyorum. Deneme tadı alabildiğim şiir-öykü-romanları beğeniyorum. Yazmak bir yönüyle kendiliğinden felsefe yapmaktır. Öğretmenlik yaparken ders konularını pekiştirmek, çıkardığımız sınıf dergilerine hazırlık amacıyla çocuklarla felsefe denemeleri yaptık. Yetişkinler zaten her şeyi bildiği ( ! ) için çocuklarla denedim. Çocuklar gibi ilk kez bakmayı ya da yeniden bakma gücünü gerektiren bir çaba. Son olarak sırada hangi kitaplarınız, çalışmalarınız var? Hazır iki roman dosyası, fıkra-mesel dosyası, ilkokuma-yazma hece kitabı, şiirler, gazeller, maniler (kayıp), roman için hazırlık çalışmaları yaparken ortaya çıkan başka dosyalar bulunuyor.

  • Khora: 6 Cilt Tekmili Birden: Dr. İlker Selman ile Söyleşi

    Khora adlı bilimkurgu serisinin tamamı kitapçılarda yerini aldı.  Bize biraz Khora’dan ve bu kurgusal dünyadan bahseder misiniz? Khora uzak bir gelecekte, küresel ısınma, yerkabuğunu değiştiren büyük depremler ve nükleer savaşlar sonucu yok olan bir çevreyle başlıyor. Bilim insanları can çekişen çevreyi kurtarmak için fotosentezdan mekanizmasından yararlanıyorlar. O zaman kurgunuzun bilimsel bir dayanağı da var. Biraz açar mısınız? Fotosentez, bitkilerin kendi besinlerini üretebilme becerisi. Bilim insanları yapraklardaki kloroplast oluşturan genleri hayvan DNA’larına monte etmeyi başarıyorlar. Böylece oluşan yeşilderili hayvanlar bir şey yemeden sadece güneşe bakıp, su içerek kendi enerji kaynağı glikozu üretebiliyorlar. Yaşadığımız gezegen ile Khora’daki dünyanın farkları neler? Küresel ısınmayla yerküre çoraklaşmış, depremler ülkelerin konumlarını değiştirmiş, nükleer atıklar, mutasyona uğrayan ırklar oluşturmuş.Canlı popülasyonları azalmış, hayatta kalanlar yer kapma yarışına girmişler. Savaşlardan önce dil birliği sağlanan dünyamızda feodal bir yapıya geçilmiş. Yer kapma yarışında savaşlar da oluyor sanırım. Maalesef savaş insan genlerine yerleşmiş durumda. Her dönemde karşımıza çıkıyor. Yeşiderililer projesiyle canlanan Tatolya ülkesi, dış güçlerin dikkatini çekiyor. Önceleri çatışmalarla uğraşan ülke bu kez birleşip, dış güçlerle savaşmaya başlıyor. Khora’da yaşayan diğer insan ırklarından biraz bahsedebilir misiniz? Nükleer atıklar bölgesinde yaşayan üç toplum bulunuyor. Gılaptanlar, Lalestimler ve Gogodaylar. Mutasyona uğrayan bu ırklar yapılarına uygun bölgelerde yaşam savaşı veriyorlar.  Kısa boylu ve uzun kulaklı Gılaptanlar’ın gözleri az gördüğü için Dakya Vadisi’ne çekilip, yeraltı şehirlerinde yaşamaya başlamışlar. İri yapılı ve oldukla tüylü vejetaryen dağ adamları Lalestimler, Sorat Dağları’nda, kafalarında ışık saçan üçüncü bir gözleri bulunan Gogodaylar ise Aynak Ovası’nda yaşıyor. Sadece et yiyen vahşi insan ırkı Gogodaylar, et bulamayınca gözünü insanlara da dikmiş halde. Khora serinin ilk dört kitabı olan; Otani Köyü, Tehlikesi Kaçış, Batak Deniz ve Kırık Dağ romanlarından sonra serini son iki kitabı da yayınlandı. Bunlar hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Beşinci kitabımız Mutant Kavşağı, diğer kitaplardan çok daha hareketli geçer. Yeşilderiler Projesi gibi daha birçok alanda buluşlar yapan Tatolyalı bilim insanları, çevresindeki toplumların dikkatini Tatolya üzerine çekmeye devam eder. Baş düşmanları komşu Gegoryum ülkesinin Aftozya Diyarı’nın savaşçı toplumlarıyla ittifak yapıp, Güney Tatolya’yı ele geçirme planları, akıllıca bir stratejiyle savuşturulduktan sonra bu kitapta Tatolya’yı çok daha büyük bir tehlike beklemektedir. Okuyucu merakta bırakmak için bu tehlikeyi ve sonuçlarını anlatmayın ama sadece tehlikenin ne olduğu hakkında kısa bir ipucu rica edelim? Hay hay! Başta da söylediğim gibi Tatolya’yı tehdit eden toplumlar hep batıdan gelmekteydi. Gegoryum ülkesi ve Avdinya’nın istilacı toplumları Batı ve Güney Tatolya’dan saldırmıştı. Mutant Kavşağı kitabında bu kez tehlike Kuzeydoğu Tatolya’dan geldi. Doğu Askorya toprakları çölleşince, kendilerine yeni topraklar bulmak için yola koyulan binlerce tam donanımlı Kasaralar toplumunun hedefindeki ülke, Tatolya’nın doğusunda yer alan Dakya bölgesiydi. Bu kadar yeterli sanırım. Peki serinin son romanı hakkında da birkaç söz söylerseniz, söyleşiyi sonlandırırız. Altıncı roman Kızgın Vaha, önceki beş kitaptan çok daha farklı bir tema içeriyor. İşgalci Kasaralarla ilgili çarpıcı bir son yaşayan Tatolya ülkesi, artık rahat bir nefes almıştır. Ülkeyi tarım ve hayvancılıkta ileri düzeye getirmek isteyen bilim insanlarını yeni hedefler beklemektedir. Dünyanın en zengin habitatının bulunduğu Güney Aftozya Dr Bülam ve ekibini yeni maceralara sürükleyecektir. İlk kitaptan itibaren okuyucunun sevgisini kazanan Dr. Bülam ve Otani kahramanları okuyucuyu kendine bağlamış durumda. Kızgın Vaha ile Khora serisinin tamamlanmış olması hepimizi üzecek. Geçen söyleşimizde bu iki kitaptan sonra geçmişe giderek, bu seride yaşayan mutantların ve insanların atalarıyla buluşacağımızı belirtmiştiniz. Yine de okuyucular adına rica etsem, Dr Bülam ve kahramanlarımızın maceralarına devam etmeyi düşünmez misiniz? Neden olmasın. Gençliğimde elimden düşürmediğim Michel ZEVACO’nun yazdığı on kitaplık Pardayan serisi benin ulaşmak istediğim hedefim. Buna en yakın olan altı Khora kitabını on romana bağlamak güzel olur sanıyorum. Bu amaca ulaşabilmek için öncelikle Khora’nın, Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi geniş okuyucu kitlesine ulaşması gerekiyor. Bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim.

  • Doğa ve Düşün Emekçisi Bir Urlalı'dan "Köşegenler": Ercan Kızılay ile Söyleşi

    Ercan Bey Merhaba, Kafekültür'den ikinci kitabınız "Köşegenler" yeni çıktı. Tebrik ediyoruz. Hayatı birbirine bağlayan köşeleri, size bu kitabı yazdıran köşegenleri biraz açar mısınız? Geometrideki gibi, birbirinden ayrı bakışımlı köşelerin birbirlerinin varlığına zorunlu oluşları gibi, ayni toplumsal yapı içerisinde yer alan insanların da; bir arada, barış içinde yaşayabilmesinin koşulu, farklılıkları yok saymak değil; bu farklılıkları toplumun ya da ulusun genliğine uyumlaştırılmasıdır. Yaratılışımızın, eğitimimizin, deneyimlerimizin, amaçlarımızın vb ,bizi yerleştirdiği “köşelerimizden” çıkıp, farklılıklarına karşın, diğer türdeşlerimizle yaratıcı ilişkileri (köşegenleri) uzatabildiğimiz ölçüde insanlaşabiliriz. Bu bakış açısı, bir toplumun iç barışının, refahının ; hatta uygarlaşmasının da kaldıracıdır. Kitabın ilk bölümü Köşeli Yazılar’ınızdan oluşuyor. Çocukluğunuzdan, ailenizden, memleket hallerinden söz ediyorsunuz. Bugün bir köşe başında durum, geçmişe bakmak ve bunu kaleme almak nasıl bir his? Bizi kuşatan zaman ve madde sürekli değişim içindedir. Bir biyolojik varlık olarak bizler de; doğuyor, büyüyor ve sonra ölüyoruz. Küçükken her şey kendimiz kadardı. Büyüdükçe, öğrendikçe ufkumuz genişledi. Düşünüp yargılama aşamasına ulaştık. Öğrenciliğimden meslek edinmeye, oradan da akademik kişiliğe ulaştığımda; yani belli bir olgunluğa erişince; ister istemez, anılara dönüp kendimle hesaplaştığım oluyor. “Köşeli yazılar”, bu hesaplaşma sırasında, olabildiğince objektif olmaya gayret edişimin bir yansımasıdır. Çocukluğunuzun kırsalda geçtiğini, doğaya, hayvanlara ve bitkilere yakın olduğunuzu anlıyoruz yazılarınızı okuyunca. Bugün binalara kapanmış, sokaktan ve sokağın getirdiği sosyallik ve bilgelikten uzak kalan çocuklar adına ne hissediyorsunuz? Ben, Urla’nın doğası içinde yaşamış, tarihin ilk doğa bilimcisi Klazomania’lı Anaksagoras gibi, ayni doğanın ve iklimin bir ürünü; bir doğa bilimcisiyim. Çocukluğum ve ilk gençliğim doğa içinde ve çalışarak geçti. Eğitimim ve mesleksel yaşamım kent ortamında geçti; geçiyor. İster istemez, modern yaşam koşulları, hepimizi beton kentlere tutsak ediyor. Bu kaçınılmaz gibi görünüyor. Ancak, bilim ve teknolojimiz, bizleri bu beton kuşatılmışlıktan koruyabilir; daha yeşil habitatlara kavuşturabilir. Kent mimarisi çok katlı apartman bahçeleri uygulamalarını yaygınlaştırabilir. Hatta kent tarımcılığının örnek uygulamaları bize ve yeni kuşaklara umut verebilir. Son yıllarda bunun örneklerini görmekteyiz… Corona günlerini de kaleme almışsınız kitabınızda. Nasıl bir süreçti bu sizin için? Yaşım ve sosyal konumum tek başıma yaşamamı dayatıyordu. Aşılandım, ulusal düzeydeki yasaklara ve önerilere uydum. Dış çevremi evimin bahçesiyle sınırlandırdım. Okumaya ve yazmaya daha çok zaman ayırdım. Bunun sonucu olarak da “Sıralı Zaman Öyküleri” kitabımı tamamladım. Bununla da yetinmeyip, “Köşegenler” projemin içeriğine yönelik okumalara başladım. Bugün bile, Urla Atatürkçü Düşünce Derneği olarak uygulayageldiğimiz “Kültür Perşembeleri” programının projelendirmesini yapmıştım. Bu arada yemek kültürümü geliştirmeye çalışmış, bir çok özgün yemek tariflerimi uygulamaya koymuştum; hala o zamandan kalan ; yaşa ve olanaklara göre düzenlenmiş yemek listemi uygulanmaktayım.. Evrime dair ayırdığınız bir bölüm var kitabınızda. Evrimsel çeşitlilikten ve evrimin stratejisinden söz ediyorsunuz? Evrimi öğrenmek neden önemli? Genetik okumuş ve okutmuş bir bilim insanı olarak, evrimi yadsımam, akademik varlığımı yadsımam anlamına gelir. “Siyasal İslam” dünya görüşünün egemen olduğu modern Türkiye’de, evrimi reddeden bir eğitim sistemi yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu dönüşümün ardında “kökten dinci” bir dayatma görülmektedir. Bu görüş,” yaratılışçı” bir gericiliği(inanışı) dayatmaktadır. Evrimi öğretmek ve öğrenmek, gerçekliği ispatlanmış bir bilimsel yaklaşımı egemen kılmaktır. Böylece, yaratılışçıların maskesini düşürmek, gerici siyasi ve toplumsal girişimleri geri püskürtmek; Mustafa Kemal’in dediği gibi, yaşamda en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu yerleştirmektir. Toplumdan siyasete, tarihten bilime kadar pek çok konuya değinmişsiniz yazılarınızda. Hem bilgilendiren hem düşündüren yazılar. Köşegenler’den önce bir de Sıralı Zaman Öyküleri var Kafekültür’den çıkan. Yeni projeleriniz var mı? Şu anda, antik dönemden günümüze dek Ege sahillerinde yaşamış deniz emekçilerinin yaşamına yönelik şiirsel bir destan üzerinde çalışmaktayım. Umarım ki, bu yapıtım 85. yaşıma bir armağan olabilecektir. CANDAN SELMAN

bottom of page