Arama Sonuçları
Bu sitede ara
Boş arama ile 156 sonuç bulundu
- Kimse Fagin’den Kurtulamaz
"Semra Topal'ın metinleri roman bilincimizin önemli eşikleridir." - Hasan Bülent Kahraman Semra Topal, henüz dünyaca ünlü değil... Hâlâ Türk okurunca da çok bilinmemesine rağmen buna aldırmayan tekazar neredeyse. Semra Topal marjinal bir yazar değil; dünya roman sanatının buradaki izdüşümü nereye düşmesi gerekiyorsa orda duruyor. Bulunduğu yeri sadece yazarak dolduran, Türk romanını sımsıkı sarmalayan bir yazar. Sakın onu sadece eleştirmenlerin tanıdığı, akademisyenlerin çokça terennüm ettiği, eh okurların da mecburen takip etmek zorunda kaldıkları kuru yazarlardan sanmayın, çok fena yanılırsınız. O ne gümbür gümbür geliyor ne de alkışlanıyor, zaten nefret eder de bunlardan. Altıncı romanını yayınlarken uzaktan bize gülümsüyor, “Fagin” diyerek. Arkasında ağıtlar, ahlar vahlar, Kerouac'lar, Bukowski'ler, Salinger'ler yakmamıza asla izin vermeyecek göreceksiniz. Ve hepimiz zavallı olduğumuzu henüz bilmiyorken günün birinde ondan öğreneceğiz ve hiç kızmayacağız buna... Fagin bir kopuş mu ya da başlangıç mı? Yok kopuşla ya da başlangıçla alakalı bir durum değil. Bu gerçekten ritimle, duygusal akışla ilgili bir şey. Ama gene de bu soruyu sormakta haklısın. Nerden çıktı şimdi bu Fagin? Şöyle söyleyeyim, edebiyat öfkeden, intikam arzusundan, ama en çok da kefaretten ve bağışlanma isteğinden çıkmıyor mu? Bunların hepsi tek bir şeye bağlanır. O da intihar. Yakın bir zamanda William Gaddis’in kitabı Agapeye Ağıt’da da gördüm bunu, bu arada ‘demir leblebi’ diyorlar Gaddis’e, işte o, ölümle burun buruna Thomas Bernhard’ın gölgesi gibi kuruyor bu son eserini. Çünkü edebiyat böyle bir şey, ölünceye değin (ve öldükten sonra bile) dünyadaki varlığımızla ve dirsek temasında olduğumuz herkesle yakından ilgili... Niçin? Çünkü ‘iletişim’ dediğimiz şey böyle, yani tehlikeyle ilintili, intiharla ilintili. Nasıl diyeyim, yakınlaşmalarımızla, yakın oluşlarımızla ilintili, can yakıcı bir şekilde. İletişim yani edebiyat can acıtıcı bir şey… Fagin’de benim için yazılmamış olanı yazıyorum, ölümsüz hayaletlerle savaş, evet bu ölmeyen hayaletleri sahneye çıkarıyorum tekrar. Öç mü alıyorum, evet. Bağışlanma mı dileniyorum, evet evet, hem de nasıl… Hem de nerede, herkesin yazıyla ve yazarla ilgili her gün fetva verdiği kibirli edebiyat dünyasında, safi kibir gösterisine dönüşmüş bu kültürel dünyada. Neyse ki bu kibrin dışındayım Fagin’le. Yani bu Fagin benim kibirli büyük dünyanın ve piyasanın dışında olduğumun da bir göstergesi. Kelime anlamıyla hiç oynamamışsın Fagin’in ya da felsefe yapmadan salt benzetmeyle çocukluklarımızı gasp eden bu suç terimini ya da her ebeveynin kabusunu roman olarak yakalamak nasıl aklına geldi? Felsefe yapmadım mı… Ama her şey bir araştırma konusudur, bu roman da öyle. Fagin nedir? Hepimizin çocuk olduğu gerçeğidir. Yani bu durumda hiyerarşik sıralama, ebeveynlik falan yok, sadece Fagin var. Bilmem anlatabiliyor muyum. Çaresiziz, sonu baştan belli oyunu oynuyoruz, bunu yapan nedir, doğmuş olmamız. Düşünsene rasgele kişileriz biz, spermle yumurtanın eseri. Bir biyoloji harikası, sonra da aklı başında toplumsal yaratık. Peki böyle olmayı, böyle şekillendirilmeyi istedik mi. Hayır, ne münasebet, kesinlikle hayır. Şimdi bu durumu en güzel Andy Warhol felsefesi açıklıyor, diyor ki: “Doğmak biri tarafından kaçırılmak gibi bir şey. Sonra da köle olarak satılmak. İnsanlar her dakika çalışıyor, çark hep işliyor, öldüğümüz zaman bile…” Neye bağlanıyor her şey, çalışmaya bağlanıyor, peki kimin için Fagin’ler için, insanı beleşe çalıştıran Fagin’ler için, şimdi diyeceksin ki Fagin kapitalizm mi, evet aynı zamanda odur, bizi yani daha baştan köle olarak satılan çocukları sömüren, üstümüzden geçinen, hayatımızı ipotek altına alandır. Kısaca hepimiz Fagin’e satılmış durumdayız, bize iyi kötü bakan gözeten o. Fagin’in yuvasındaki çocuklarız hepimiz. Sen kabusumuz diyorsun, evet kabusumuz… Aslında sen Oliver Twist’in de sonunda Fagin’den kurtulduğuna bakma, çünkü kimse Fagin’den kurtulamaz. Tamam, tek bir şey, tek çıkış var… Fagin’den kim kurtulur? Sadece intihar edenler kurtulur, benim Suat gibi, ki Suat’la ben aynıyız. Her şeyimiz ortak, intiharımız da ortak…. Doğrudur kelime anlamı o kadar da ilgilendirmedi beni Fagin’in. Öte yandan Fag hag da normatif anlamıyla eşcinsel erkeklerle takılmaktan hoşlanan heteroseksüel kadınlar oluyor. Yani ibneseverlik… Ama o yoldan gidersen çok kategorikleşir her şey… ve aslında bunun tersini yapmaya çalışıyorsak… Kendi vb. politikası gündemi olan romanlar yazdın…Tarihe ya da bugüne yarına girmeden takvim anlamıyla… Senin insan ve hayat takvimin nedir, ve hangi yıldasın? Ve çağda? Doğru, her şeye kendimi karıştırdım, takvim, kronoloji, çağ hepsi birbirine girdi. İşte benim gerçeğim de bu. Elimden başka bir şey gelmiyor… İlk defa bu denli kasvet bir romanda beni çekti ve sürükledi… Okurların için de farklı bir deneyim olabilir mi bu? Bu dediğin çok önemli, karanlık çekim gücü, kasvetin seni sürüklemesi bir deneyim olarak. Evet işte okuyan herkesin böyle sürüklenmesini ve iyice kaybolmasını istiyorum galiba… Çünkü bir de benim yani şu gariban yazarın nasıl sürüklendiğini düşün. Ama sonunda tıpkı aşk gibi benim deneyimim senin deneyimine karışmış oluyor… Her şey birlikte… Seni, beni alıp götüren karanlık çekim gücü derken bu aslında çöküntüden kurtulmanın tek yolu…. o karanlık enerjinin ortaya çıkarılışı. Bir de böyle şeyler neşeli tabiatlı insanların harcıdır, bak bana ne kadar şen biriyim, beni tanıyan herkesin söylediği gibi… Fagin kuzey Ege’de geçse de egefil ve egeman, yani kıtasever değil anlatıcı… Ege Fagin’lerin anayurdu mu sence? Bu anlatıcının işi denizle, Ege’yle ya da başka kıtayla değil. Aslında deniz ölümle olan diyalogu kuruyor ve bağışlanmayla. Karasal katılığın, gaddarlığın diyalogu öldürdüğü yerde deniz konuşmayı açıyor. Bana göre sadece denizle konuşabilirsin, yumuşaklık ve şefkat sonsuz denizde ve tabii ki bağışlanma arzusu. Romanda söylediğim şey o: İnsan olan anlar bunu. Yani deniz gibi anlar ve bağışlar. Altıncı romanın bu. Hepsi içinde sence yeri ne? Geriye baktığında takvim sırası doğru mu bütün romanlarının? Bu romanın bendeki yeri mi… sona doğru şefkat ve yumuşama…Fagin’le bağışlanmak istiyorum, zaten ben de bağışlıyorum her şeyi. İşte her şeyin aynen böyle, yaşandığı gibi olması gerekiyordu. Biri gelir bir gün seni bir filme karıştırır ve aslında o filmde son sürat ölüme gidiyorsundur, öyle ürkütücü, öyle hızlı bir şekilde… Takvim derken, çizgisel takvimden bir şey anlamadığım için duygusal takvime göre gidiyorum herhalde…Ama kendime göre önemli bir şey daha oldu, bundan sonra deniz olacak, hep deniz… Gül Baba Çıkmazı?.. Kafanı karıştırıyorum böyle sürekli… Bir esinlenme o, Tophane’de gezerken öyle aniden… Aslında uzun bir bezginlikten sonra, bıkmışlıktan sonra… işte sen de ben de çok iyi biliyoruz ki, yaşadığımız bu yerde her şey yazının düşmanı ve yazan insanın düşmanı. Kurumlar da düşman, sade vatandaş denilenler de… Zaten benim ölüm nedenim de bu düşmanlık olacak. Aynen öyle… Ama bakıyorsun hep bir şeyler oluyor, daima bir şeyler oluyor… mesela yağmur yağar, saçını kestirmen gerekir, paran biter, dünyanın bilmem neresinden çıkıp gelmiş birileriyle tanışırsın, her şeyden sıdkının sıyrıldığı bir zamanda, yani benim için tam bu zamanlarda… bilmiyorum işte öyle birden kafanda her şey dönmeye başlar, yarı rüya, yarı gerçek… Bir anlama isteği, yazma isteği, çıkmazlarıyla, babalarıyla… Zaten Baba olduğu için bir çıkmazdır ya her şey. Bilmiyorum, Gül Baba Çıkmazı yeni bir deneyim, yeni bir kitap olabilir. Belki. Belki. Belki… (kitap-lık dergisi, 2015)
- "Yazdığım her şey bir gün başıma geliyor."
Editör ve yazar Halil Gökhan, 2010'ların başında 40 yazarla yaptığı söyleşileri NASIL YAZIYORLAR adlı bir kitapta toplamıştı. Birazdan okuyacağınız son derece ilginç söyleşi yeni basımlarında kitaba eklenen ve Halil Gökhan kendi sorularına verdiği yanıtlardan oluşuyor. Bir tür "sahibinin sesi"ndan nasıl yazılır? Ne zamandır ve neden yazıyorsunuz? Kendi sorularıma kendime sormanın günün birinde başıma geleceğini iyi biliyordum. Yazarken hep şunu gördüm: Yazdığım her şey bir gün başıma geliyor. Yazdıklarım oluyor. Yani yazdıklarımı yapıyorum. Yazarken böyle bir emir kipi yok. Eylem kipi var derin ve sessiz. Bunu anlamak için bir dönem çok kafa yormuştum sürrealistlere. Onların da bu işe kafa yorduklarını, nesnel rastlantıya takılıp kaldıklarını gördüm. Çıkış yerine bir delta üzerinden dağılarak okyanuslara karışmayı tercih ettiklerini de... Hatırladığım bir kitabevi vitrininin altındaki depoyu andıran karanlık boşlukta el feneriyle bir deftere birşeyler karaladığım... O kadar. Bilinçli-bilinçsiz hangi yazar ya da etkilerin ışığında yazdınız? Korku. Beni yazdıkça rahatlatan bir şey yoktu. Yazarken sadece korktuğumu unutuyordum. Bir başkasının korkusuymuş gibi bakabiliyordum benimkilere. Korktuğum hep başıma geldi, demek yerine yazdığım hep başıma geldi demem belki oradan. Bir gün hep okulda kapının müdür tarafından açılıp "Sevgili Öğrenciler az önce devletten bir açıklama geldi. Onlar da Birleşmiş Milletler tarafından bilgilendirilmişler: Tanrı yok. Evet yanlış duymadınız Allah yokmuş." Evet yazarken tam da bu beklediğim duygu var işte: Tanrı ya da bildiğimiz bir korku kaynağı yok orda. Bunun koşullu bir yokluk olduğunu bilmeden korkudan kaçışın beni sonradan koşulsuz korkulara teslim edeceğini bilmeden... Kurgu ve yaşantı. Yazdıklarınıza hangisi daha çok hâkim? İlk ne zaman farkına vardım yazdıklarımın bir gün gerçekleştiğinin, hatırlamıyorum, fakat bu aydınlanma için çok da uzun zaman beklemem gerekmedi. Bilinçsizce bu gerçekleşmeleri yaşamam yazmamı kışkırttı denilebilir belki de... Kurgunun yaşantıya döndüğü virajda bütün hayatımı kurmaya çalışmanın bir anlamı yoktu. Birşeyler anlatmak da boynumun borcu değildi. Okurun da yazarda âşık olduğu an, okunsun diye yazmaya mecbur olmadığı özgür an değil midir? Buna kim inanmak istemez... Yazdıklarınızı yayınlatma deneyimleriniz... Sonra posta kutuları başıma geldi. Onlara gelen mektuplar. Açılanlar açılamayanlar. İçinden para çıkan mektuplar. Fotoğraf çıkmayan mektuplar. Ama hep şiir çıkan mektuplar. Mektup yazma delisi oldum tam anlamıyla. Kaç mektup yazdım hiç saymadım kaç kişiye yazdım hiç merak etmedim. Hala yazıyorum. Mektupların neşredilmesi onları alınması açılması okunması ve cevap yazılmasıyla başlar. Cevaplanmamış mektup yazılmamıştır. Okunmamış kitap yayınlanmamıştır. Bu yüzden hep yayınlanmak istedim. Bunun için her şeyi yazmayı denedim. Şarkı, güfte, mimari çizim, karikatür, afiş, kolaj, masal, tekerleme, marş... Çok şey... Süreli edebiyat yayınları… Yeri ve önemi sizce nedir ve deneyimleriniz? Bir yazı eğer okunmadan yayınlanmamışsa dergiler, süreli yayınlar nedir değil mi? Kaçaklar... Olabilir. Sürgündekiler... Biraz zorlamayla, belki, ama asla olgun ve ustanın ilk anları, yetişme çağı mezarlığı değil. Dergilerin ömrü kısaysa daha çok şey barındırmaları gerekmez mi? Nefes, söz, tutku, lirizm, iddia... Laboratuvarı var kervanı var ölümsüzü var havai fişeği var... Onca türüne rağmen dergilerin ortak özellikleri bir gün kapanacak olmalarıdır ve bu gözle yapmalıdır onları. Dergilerde demokrasi, hak, özgürlük olmaz... Heykel ile heykeltıraşın ilişkisinden daha çok ilişki ve iletişim beklememeli onlardan. Şüphesiz daha çok şey beklemeli... Yazarlıkla ilgili hedefleriniz... Okumayı istediğim bütün kitapların, bütün kitaplardan daha çok olduğunu fark ettim bir gün. O gün yazar olmaya karar verdim. O farkın okuru olacağım sanıyordum; yanılmışım... Yas tutmam çok uzun sürdü... Yas için kullandığım kitap beni benden çok aldı. Bittiğini sandım o an. Kitabı okumaya hâlâ bitirmiş değilim. Siz hiç son yirmi dakikasını izlemeden salonu terk eden bir izleyici gördünüz mü? Görmüşseniz muhtemelen o acil bir görüşmesi olduğunu unutmuş rolü yapıyordur. Muhtemelen o filmden sonra artık sinema izleyemeyecektir ve sinemadan alabileceği, görebileceği her şeyin bittiğine inanmıştır o yirmi dakikanın hemen öncesinde. O yirmi sayfa kalan ömrüm oldu. İyi ki okumamışım, yoksa bitecekti ve başka birisi olmak zorunda kalacaktım. Demem o ki yazmak için daha fazla çok fazla okumaktan vazgeçtim. İlginç anı ya da gözlemleriniz... Çocukken kitaplarını hayranlıkla okuduğum Oğuz Tansel'in kitabevimizi ziyaretini, babamın "Bak oğlum Tansel Amca" demesini hiç unutamam. O sıralar sadece masal yazıp okuyordum. Ve sonra lisedeyken bir yaz tatilinde babamla Cağaloğlu gezmelerindeyiz... Ayaküstü Milliyet'in karşısında Cemal Süreya ile Necati Cumalı ile sohbet. Ardından Gazeteciler lokaline gidişimiz... Orada tanıdığım çok simayı görmem. Öyle bir lokal neden yok artık yazarlar için? Sonra babamla ilk gözağrımız olan Varlık dergisini ilk ziyaretimde Kemal Özer, Asım Bezirci ile tanışmam. Anı ve gözlemler konusunda çok ama çok şanslıyım, 30 yaşına kadar ortamın dışından birisi olarak; ne yazık ki ondan sonra da ortam sanırım fena dağıldı. Kafamda hepsini toplamaya çalışıyorum her gün ya da ortam dediğimiz şey sadece kafamızda olanlardır, gerçekte değil... Yazmanın, diğer temel disiplinlerle hakkındaki yorumlarınız? İlk romanımda edebiyatçılar ve sinemacılarla uğraşıp durdum. Onları bir yere kapatılmaları gerektiğini düşünüyordum. Romanda hiç yazar yoktu, ama bütün kapatılmış sinema yönetmenleri yazar olmak zorunda kalıyorlardı aynı kütüphanede, çünkü teknolojiden yoksundular. Bizden de insani kılıfımızı çıkaralım nasıl hayvan olursak aynı şekilde onlar da öyle... Fakat roman bu, hiç de basit sıradan şeyler çıkmadı sinemacıların yazdıkları öykülerden. "Spoiler" vermeden anlatacak olursam öyküler, mektuplar, mezartaşı yazıları, galiba bir de intihar mektubu... Oradaki öyküler (Yedinci; 1999; yeni baskı 2012) roman için yazılmamıştı esasen. Daha önce yazdığım, hatta bir tanesi bir sinema festivalinde film öyküsü ödülü kazanmış bir öyküydü. Hem sinema yönetmeni senarist olma isteğimden genellikle öykülerimde absürd görsellikler ön plandaydı. Yazı değil de harflerden ördüğüm görüntüler anlatıyordu meramımı. Tabii ne kadar anlatıyorlarsa... Şiirin de dayatmasıyla ortaya tam bir hikâye de çıkamıyordu aslında; sözde, retorikte asılı birçok yan imge, görüntüye dönüşemeden öylece kalıyordu. O dönemde kesinlikle sinemacı olamazdım; hatta ressam bile olabilirdim, ama sinema asla. Değil mi ki yıllar önce yanlı okulun sonlarında şu kararı almıştım resim ile yazı arasında bir karar vermek zorunda olduğumu düşünürken: Yazar olacağım. Ressam için daha çok özgürlük gerekecek. İlla ki bir tercih. Ya o ya bu. O zamanlar öyle düşünüyordum ve şimdi o zamanlar düşündüğümü yaşasam da teknoloji ve iletişimin ilerlemesiyle kendi kitaplarım olmasa da işlerimde görsellikle onun tasarımı arasında bir alanda bir şeyler yapmaya çalışıyorum anlaşılır olmak adına.
- NÖBET ÇİÇEĞİ: Dişi Bir Roman
İkinci romanı Nöbet Çiçeği ile romancılığını pekiştiren yazar*şair-çevirmen CANDAN SELMAN ile yeni romanı hakkında söyleştik. Bu ikinci romanınız. 0-1. roman arası ile 1-2. romanlar arası farklarını ya da benzeş yönlerini anlatır mısınız bize? Karaktersiz romanına kadar öykülerle içli dışlıydım. Ama gün geldi öykülerin boyu uzadı. Sayfalar yetmez oldu ve Karaktersiz doğdu. Yapısal açıdan her iki romanın da birbirine yakın yönleri var. Dört yılın ardından çıkan Nöbet Çiçeği de tıpkı Karaktersiz gibi içinde hikayeler barındıran bir roman. Karaktersiz’de baş kahraman Aliço’nun karşısına çıkan yazamadığı romanının karakterleri ona hikayelerini anlatırken, Nöbet Çiçeği’nde iki kadın gece boyunca birbirlerine kendi hikayelerini anlatıyorlar. Nöbet Çiçeği, Karaktersiz’e göre daha dişi bir roman. Nöbet Çiçeği’nde kadınsal bir duyarlılıkla atılıyorken adımlar, Karaktersiz’in ayakları daha umursamaz ve eril. O ile 2 arası iki adımlık uzun bir koşu. * dişi yani erkeğin zıttı olarak... Genelde erkek-kadın olarak farklı bağlamda tür adlarını genelde karıştırırız ya. Nüvit Alkan da bir dişi ve şair. Eril tahakkümü oyunu değil midir artık şiir ve artık roman? Nüvit Alkan’ı intihara ne sürükledi, neler yaşadı bilmiyoruz. Ölümü üzerinden fikir yürüten insanlardan öğrenmeye çalışıyoruz nasıl bir kadındı, nasıl bir şairdi? Eğer ortada bir zorbalık varsa bu eril tahakkümü üzerinden yapılan bir oyundan çok, yanlış giden sistemin sonucudur. Yazardan okura, yayıncıdan çevirmene, kitapçıdan dağıtımcıya kadar uzanan bir çark var. Bu zincirin halkalarında kopukluk olunca bu herkesi etkiliyor. Ve herkes kadar Nüvit Alkan da tökezlemiş olabilir. Ve Halil Cibran’ın da dediği gibi “kendini savunmak için de intihar etmiş olabilir.” O bir kurbandı diyorsunuz. O halde Nöbet Çiçeği'ne girelim artık. Sanırım bu bir kurgu. Elbette ki her kurgu gibi gerçeklerin de işaret yelpazesi... Nöbet Çiçeği fikri nasıl doğdu? 2012 yılından beri kadın yazarlar olarak Kafekültür Yayıncılık bünyesinde kadına dair öyküleri, şiirleri, masalları ve diğer duyarlılıkları kaleme alıyoruz. 2013 yılında Hayatımın Bütün Kadınları başlığı altında bir kitap hazırlıyorduk. Ben de o kitaba “Büyüten, Yürüten ve Çürüten Kadınlar” diye bir yazı yazdım. O yazıdan beri içimde beni ben yapan tüm kadınları bir araya getirme arzu vardı. Öyle mistik takıntılarım yoktur ama bir gece topuz yapmış saçıyla Simone de Beauvoir rüyama girdi. Bana bir kitap uzatıyordu. Virginia Woolf’a üniversite yıllarımdan beri zaten hep yakındım. İntihar mektubu, Lytton Strachey ile yakın dostluğu üzerine kafa yormuş epey araştırma yapmıştım. Sonra Nilgün Marmara’nın "Slyvia Plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi" tezine yoğunlaştım. Gizdökümcü şiire yakınlaştım. Ve bu dünyadan bile isteye giden kadın şairlerin, yazarların ağırlığı Nüvit Alkan’ı doğurdu bende. Gerçi doğduğu anda ben onu öldürdüm ama bir romana ölü başlayan karakterler, yaşayanlardan daha çok iz bırakıyor diye düşünüyorum. Vildan ve Derin var tabi bir de Nöbet Çiçeği’nde. Onlar da büyüten, yürüten ve çürüten kadınların tam merkezinde, ıssız olmayan bir adada kendi ıssızlıklarında duruyorlar. Biraz da Derin ve Vildan’dan bahsedelim o zaman. Lodostan sığınıp, geceyi geçirdikleri o evde ne buldular? İnsanın başını ağrıtan bir sonbahar günü. Vildan ve Derin birbirini tanımayan otuzlarında iki kadın. Biri sinemacı biri edebiyatçı. İkisi de mutsuz. Hayatlarında bir çıkış arayan kendilerini, çevrelerini ve geçmişlerini sorgulayan iki insan. ‘İlk şişe aşka dair olsun’ dediler. ‘Bugünden sonra görüşmeyiz, hadi birbirimize kimseye anlatmadıklarımızı anlatalım,’ dediler. Kadehler çoğalıp, şişeler bittikçe o evde kendilerini buldular. “Üç çeşit kadın vardı. Sadece beyaz ve kırmızı oje süren French kadınlar, canının istediği her rengi süren Amazon kadınlar ve tırnaklarını yiyip, oje sürmeyen yersiz yurtsuz kadınlar.” diyorsunuz romanınızda. Vildan ve Derin’in tırnakları nasıl? Nöbet Çiçeği’de French bir kadın yok. Derin adımlarını sağlam basan, karşısındakine güven telkin eden Amazon bir kadın. Vildan ise yalnızlığını kalabalıklaştıran, hayatı her hücresiyle yaşayan yersiz yurtsuz bir kadın. Neden roman bölümler yerine 3 şişe şaraptan, 15 kadehten oluşuyor? “3 bardak şarap içsek kurtulurduk yahut bir adam bıçaklasak” Geyikli Gece şiirinde bulunan bu dize hikâyenin bütününe yayılmış durumda. Romanı bölümlerden oluşturmaktansa, karakterlerin içtiği kadehler üzerinden hikâyeyi anlatmayı daha samimi buldum. Böylece tek gecede geçen Nöbet Çiçeği’nin dili kadehler bittikçe çözüldü, rengi buruk, tadı kırmızı oldu. HALİL GÖKHAN
- Yedi Vadi
Eğitim ve Yaşam Koçu Döndü Polat'la Yeni Kitabı VADİ üzerine Söyleşi Elimizdeki kitabın adı Vadi. Bir roman ya da coğrafi eserden çok mitolojik kahraman ve kavram Simurg’un vadileri sözkonusu olan. Hani o yedi Simurg vadisi var ya… Aşk’tan Yalnızlığa. Vadi, ilk kitabı “Okuyorum Öğreniyorum Öyleyse Varım” ile bir ilk kitaptan beklenmedik ölçüde akıllı, güncel ve bilimsel kitabın yazarı; eğitimci, eğitim ve yaşam koçu Döndü Polat’ın ikinci eseri. Sözü uzatmadan kendisiyle baş başa kalmak, kitabında doğal olarak söyleyemedikleri ve anlatamadıklarını anlamak ve duymak için kendisine ilk sorumuzu yöneltiyorum. “Sizi kendi sözlerinizle tanıyabilir miyiz Döndü Polat? Çocuk ruhlu, hayal kurmayı seven kurduğu hayallere inanıp peşinden giden birisi olduğumu söyleyebilirim. Okumayı, çalışmayı ve gezmeyi çok seviyorum. Herkesi dinleyen ama son kararı kendi veren biraz Osmanlı meşrutiyeti gibi olsa da kendimle ilgili kararları kendim almayı seviyorum.” “Sizde kitap yazma düşüncesi nasıl gelişti. Aslında, Vadi’nin ön özünde belirttiğim gibi, çocukluk hayalimdi yazmak. Çocukken zor bir hayatım oldu. Kitap yazarak ünlü olmayı ve zengin olmayı hayal ediyordum sonra da dünyayı kurtarmayı. Ülkedeki tüm sorunları çözüyordum. Her zaman yalnız kalmayı kendi kendime bir şeyler karalamayı seviyordum. Ama asıl kitap fikri gazete yazıları başlamasıyla birlikte gelişti desem daha doğru olur. “Ve ilk kitabınız Okuyorum Öğreniyorum Öyleyse Varım'dan nasıl tepkiler aldınız? İlk göz ağrım ilk mutluluk benim için. Bir öğretmen olarak kitap ortaya koymam birçok insanı şaşırttı. Fakat bu şaşkınlık olumsuz anlamda değil, genel olarak çok yoğun bir hayatım olduğu için hangi arada bunu yaptın şeklindeki tepkiler daha fazlaydı. İçerik anlamında ise genel olarak uygulamaların hem kendileri hem çocukları için faydalı olduğunu, Ethan ile Liya’nın bir öğrenme yolculuğu olması gerektiğini düşünenlerde bulunmakta.” “Mesleki ve sosyal yaşamınızda gözlemlediğim değişimler ve ilginç anekdotlar oldu mu kitap sonrası? Meslek ve sosyal hayatımda değişimler oldu tabii. Çocuğunda özellikle okuma sorunu yaşayan daha çok veli bana ulaşmaya başladı. Sadece veliler değil meslektaşlarımdan da öğrencileri ile okuma problemi yaşayan arkadaşlar uygulamalar için sık sık bilgi alışverişi yapmaya başladılar. Dersine yeni girmeye başladığım öğrencilerin genel olarak tepkisi; nasıl yani öğretmenim siz kitap mı yazdınız yani yazar mısınız şeklinde oldu. “Gazete yazıları nasıl başladı? Gazete yazılarım bir arkadaş grubumun oluşturduğu web sayfasında yazmamı istediler. Bu yazıları fark eden Ayhan ÖZTÜRK öğretmenim balıkesir24saat’te istersem yazıların yayınlanabileceğini söyledi böylece Coşkun Yaman ile tanıştık ve gazete de yazma serüvenim böyle başladı. Bu konuda şöyle düşünüyorum tabii birilerinin aracı olması ve tanışmak yolun açılması güzel, ama gazetede yazmadan öncesinde artık yazdıklarımı bir platforma taşımam gerektiğini hep düşünüyordum. Aslında hep söylerim biz evrenden ne istiyorsak, hayalini kurup adım atmamız yeterli.” “Medya deneyiminizin ilk meyvesi Vadi hakkında neler söylersiniz? Vadi balıkesir24saat adlı web gazetesinde yayınlanan yazılardan oluşturulmuş bir kompozisyon. Vadi’de içerik biraz kişisel gelişim içerikli diyebiliriz. Kitap üç bölümden oluşsa da kişiyi hep bir kendini sorgulamaya, “neredeyim” “ne yapmak istiyorum” “nasıl yapabilirim” sorularına farklı bir bakış açısı kazandırmaya çalışan bir serüven. Aslında Vadi’nin içeriğinde hem öğretmenlik deneyimimden elde ettiklerim hem koçluk danışanlarımdan elde ettiklerim hem de verdiğim grup eğitimlerinden elde ettiklerimin sonucu. Yani uygulamalar sonucu toplamda bir hayat ve hayata bakış açısı diyebiliriz.” “Yeni projeleriniz neler? Farklı bir alanda yazma deneyimi sağlamak istiyorum diyebilirim. Projeler biraz da okurların tepkilerine göre şekillenebilir.” “Liya ile Ethan’dan başka bir serüven gelebilir mi? Neden olmasın? “Arayış” serisinde ortaya çıkan “Meryem” olabilir. Bakarsınız bir Ayvalık öyküsü de olabilir. Kalbimden geçen bir geçmiş ve gelecek arasında bir öykü kurabilmek tüm amacım. Belki de dünyaya bu kadar kötü davranan biz insanlara dünya sadece bize ait değil, başka dünyalarında olduğu anlatabilecek bir şeyler yazmak.” HALİL GÖKHAN
- Kimse Fagin'den Kurtulamaz
"Semra Topal'ın metinleri roman bilincimizin önemli eşikleridir." Semra Topal, henüz dünyaca ünlü değil... Hâlâ Türk okurunca da çok bilinmemesine rağmen buna aldırmayan tek yazar neredeyse. Semra Topal marjinal bir yazar değil; dünya roman sanatının buradaki izdüşümü nereye düşmesi gerekiyorsa orda duruyor. Bulunduğu yeri sadece yazarak dolduran, Türk romanını sımsıkı sarmalayan bir yazar. Sakın onu sadece eleştirmenlerin tanıdığı, akademisyenlerin çokça terennüm ettiği, eh okurların da mecburen takip etmek zorunda kaldıkları kuru yazarlardan sanmayın, çok fena yanılırsınız. O ne gümbür gümbür geliyor ne de alkışlanıyor, zaten nefret eder de bunlardan. Altıncı romanını yayınlarken uzaktan bize gülümsüyor, “Fagin” diyerek. Arkasında ağıtlar, ahlar vahlar, Kerouac'lar, Bukowski'ler, Salinger'ler yakmamıza asla izin vermeyecek göreceksiniz. Ve hepimiz zavallı olduğumuzu henüz bilmiyorken günün birinde ondan öğreneceğiz ve hiç kızmayacağız buna... Fagin bir kopuş mu ya da başlangıç mı? Yok kopuşla ya da başlangıçla alakalı bir durum değil. Bu gerçekten ritimle, duygusal akışla ilgili bir şey. Ama gene de bu soruyu sormakta haklısın. Nerden çıktı şimdi bu Fagin? Şöyle söyleyeyim, edebiyat öfkeden, intikam arzusundan, ama en çok da kefaretten ve bağışlanma isteğinden çıkmıyor mu? Bunların hepsi tek bir şeye bağlanır. O da intihar. Yakın bir zamanda William Gaddis’in kitabı Agapeye Ağıt’da da gördüm bunu, bu arada ‘demir leblebi’ diyorlar Gaddis’e, işte o, ölümle burun buruna Thomas Bernhard’ın gölgesi gibi kuruyor bu son eserini. Çünkü edebiyat böyle bir şey, ölünceye değin (ve öldükten sonra bile) dünyadaki varlığımızla ve dirsek temasında olduğumuz herkesle yakından ilgili... Niçin? Çünkü ‘iletişim’ dediğimiz şey böyle, yani tehlikeyle ilintili, intiharla ilintili. Nasıl diyeyim, yakınlaşmalarımızla, yakın oluşlarımızla ilintili, can yakıcı bir şekilde. İletişim yani edebiyat can acıtıcı bir şey… Fagin’de benim için yazılmamış olanı yazıyorum, ölümsüz hayaletlerle savaş, evet bu ölmeyen hayaletleri sahneye çıkarıyorum tekrar. Öç mü alıyorum, evet. Bağışlanma mı dileniyorum, evet evet, hem de nasıl… Hem de nerede, herkesin yazıyla ve yazarla ilgili her gün fetva verdiği kibirli edebiyat dünyasında, safi kibir gösterisine dönüşmüş bu kültürel dünyada. Neyse ki bu kibrin dışındayım Fagin’le. Yani bu Fagin benim kibirli büyük dünyanın ve piyasanın dışında olduğumun da bir göstergesi. Kelime anlamıyla hiç oynamamışsın Fagin’in ya da felsefe yapmadan salt benzetmeyle çocukluklarımızı gasp eden bu suç terimini ya da her ebeveynin kabusunu roman olarak yakalamak nasıl aklına geldi? Felsefe yapmadım mı… Ama her şey bir araştırma konusudur, bu roman da öyle. Fagin nedir? Hepimizin çocuk olduğu gerçeğidir. Yani bu durumda hiyerarşik sıralama, ebeveynlik falan yok, sadece Fagin var. Bilmem anlatabiliyor muyum. Çaresiziz, sonu baştan belli oyunu oynuyoruz, bunu yapan nedir, doğmuş olmamız. Düşünsene rasgele kişileriz biz, spermle yumurtanın eseri. Bir biyoloji harikası, sonra da aklı başında toplumsal yaratık. Peki böyle olmayı, böyle şekillendirilmeyi istedik mi. Hayır, ne münasebet, kesinlikle hayır. Şimdi bu durumu en güzel Andy Warhol felsefesi açıklıyor, diyor ki: “Doğmak biri tarafından kaçırılmak gibi bir şey. Sonra da köle olarak satılmak. İnsanlar her dakika çalışıyor, çark hep işliyor, öldüğümüz zaman bile…” Neye bağlanıyor her şey, çalışmaya bağlanıyor, peki kimin için Fagin’ler için, insanı beleşe çalıştıran Fagin’ler için, şimdi diyeceksin ki Fagin kapitalizm mi, evet aynı zamanda odur, bizi yani daha baştan köle olarak satılan çocukları sömüren, üstümüzden geçinen, hayatımızı ipotek altına alandır. Kısaca hepimiz Fagin’e satılmış durumdayız, bize iyi kötü bakan gözeten o. Fagin’in yuvasındaki çocuklarız hepimiz. Sen kabusumuz diyorsun, evet kabusumuz… Aslında sen Oliver Twist’in de sonunda Fagin’den kurtulduğuna bakma, çünkü kimse Fagin’den kurtulamaz. Tamam, tek bir şey, tek çıkış var… Fagin’den kim kurtulur? Sadece intihar edenler kurtulur, benim Suat gibi, ki Suat’la ben aynıyız. Her şeyimiz ortak, intiharımız da ortak…. Doğrudur kelime anlamı o kadar da ilgilendirmedi beni Fagin’in. Öte yandan Fag hag da normatif anlamıyla eşcinsel erkeklerle takılmaktan hoşlanan heteroseksüel kadınlar oluyor. Yani ibneseverlik… Ama o yoldan gidersen çok kategorikleşir her şey… ve aslında bunun tersini yapmaya çalışıyorsak… Kendi vb. politikası gündemi olan romanlar yazdın…Tarihe ya da bugüne yarına girmeden takvim anlamıyla… Senin insan ve hayat takvimin nedir, ve hangi yıldasın? Ve çağda? Doğru, her şeye kendimi karıştırdım, takvim, kronoloji, çağ hepsi birbirine girdi. İşte benim gerçeğim de bu. Elimden başka bir şey gelmiyor… İlk defa bu denli kasvet bir romanda beni çekti ve sürükledi… Okurların için de farklı bir deneyim olabilir mi bu? Bu dediğin çok önemli, karanlık çekim gücü, kasvetin seni sürüklemesi bir deneyim olarak. Evet işte okuyan herkesin böyle sürüklenmesini ve iyice kaybolmasını istiyorum galiba… Çünkü bir de benim yani şu gariban yazarın nasıl sürüklendiğini düşün. Ama sonunda tıpkı aşk gibi benim deneyimim senin deneyimine karışmış oluyor… Her şey birlikte… Seni, beni alıp götüren karanlık çekim gücü derken bu aslında çöküntüden kurtulmanın tek yolu…. o karanlık enerjinin ortaya çıkarılışı. Bir de böyle şeyler neşeli tabiatlı insanların harcıdır, bak bana ne kadar şen biriyim, beni tanıyan herkesin söylediği gibi… Fagin kuzey Ege’de geçse de egefil ve egeman, yani kıtasever değil anlatıcı… Ege Fagin’lerin anayurdu mu sence? Bu anlatıcının işi denizle, Ege’yle ya da başka kıtayla değil. Aslında deniz ölümle olan diyalogu kuruyor ve bağışlanmayla. Karasal katılığın, gaddarlığın diyalogu öldürdüğü yerde deniz konuşmayı açıyor. Bana göre sadece denizle konuşabilirsin, yumuşaklık ve şefkat sonsuz denizde ve tabii ki bağışlanma arzusu. Romanda söylediğim şey o: İnsan olan anlar bunu. Yani deniz gibi anlar ve bağışlar. Altıncı romanın bu. Hepsi içinde sence yeri ne? Geriye baktığında takvim sırası doğru mu bütün romanlarının? Bu romanın bendeki yeri mi… sona doğru şefkat ve yumuşama…Fagin’le bağışlanmak istiyorum, zaten ben de bağışlıyorum her şeyi. İşte her şeyin aynen böyle, yaşandığı gibi olması gerekiyordu. Biri gelir bir gün seni bir filme karıştırır ve aslında o filmde son sürat ölüme gidiyorsundur, öyle ürkütücü, öyle hızlı bir şekilde… Takvim derken, çizgisel takvimden bir şey anlamadığım için duygusal takvime göre gidiyorum herhalde…Ama kendime göre önemli bir şey daha oldu, bundan sonra deniz olacak, hep deniz… Gül Baba Çıkmazı?.. Kafanı karıştırıyorum böyle sürekli… Bir esinlenme o, Tophane’de gezerken öyle aniden… Aslında uzun bir bezginlikten sonra, bıkmışlıktan sonra… işte sen de ben de çok iyi biliyoruz ki, yaşadığımız bu yerde her şey yazının düşmanı ve yazan insanın düşmanı. Kurumlar da düşman, sade vatandaş denilenler de… Zaten benim ölüm nedenim de bu düşmanlık olacak. Aynen öyle… Ama bakıyorsun hep bir şeyler oluyor, daima bir şeyler oluyor… mesela yağmur yağar, saçını kestirmen gerekir, paran biter, dünyanın bilmem neresinden çıkıp gelmiş birileriyle tanışırsın, her şeyden sıdkının sıyrıldığı bir zamanda, yani benim için tam bu zamanlarda… bilmiyorum işte öyle birden kafanda her şey dönmeye başlar, yarı rüya, yarı gerçek… Bir anlama isteği, yazma isteği, çıkmazlarıyla, babalarıyla… Zaten Baba olduğu için bir çıkmazdır ya her şey. Bilmiyorum, Gül Baba Çıkmazı yeni bir deneyim, yeni bir kitap olabilir. Belki. Belki. Belki… (kitap-lık dergisi, 2015)
- "Her Şey Şiir"
"Şeytan Diyor ki Asıl Ben Sana Uydum", son zamanların en uzun şiir kitabı adı ve bu bir ilk kitap. Kitabı şairi Carame La'nın gerçek isminden hiçbir beklentisi yoktu, ama gerçek yüzünü görüldüğü gibi kitap kapağında kullandı: Adı yerine yüzünü. Hani "kadının adı yok"tu ya, doğruya doğru, ona inat kadının yüzünü anonim şekilde ortaya çıkardı. Şairi yerine şiirlerini okuyabileceğimiz ve son zamanlarda en çok heyecan verilen şiir kitaplarından birisi oldu ŞDABSU… Sosyal medyasız "karanlık" zamanlarda, devrin en ünlü edebiyat köşe yazarları sitesi siyahkahvecom yoluyla onunla tanıştığımızda, bizi hanidir yazıları ile çok etkiliyordu. Beyaz Yakalı dünyasını terk edip güneyde bir sanatçı kolektifine, ardından “Caramela kimdir?” diye sormak istiyorum şaire. İçimden düzayak yanıtlar vermeyeceğimden emin olduğumu iyi biliyorum. “Küsmüş çiçek tamircisi, kedi annesi, mavi ve yeşil olan herşeyin aşığı, rüya avcısı..” diyor CL. Bu kadar çok kimlik açıklayınca, Carame La gerçek adını söylese bile işlerin daha az karmaşık olacağına hiç inanmıyorum. Ben böyle bir şeyi neden yapardım: Örneğin yazarla okur arasına yapıttan başka bir şey koymama arzusu yüzünden olabilirdi bu gizlilik. Sorulara devam etmek geliyor içimden, hatta elimden gelen tek şey de bu: “Ben küsmüş çiçek tamircisi, kedi annesi, mavi ve yeşil olan herşeyin aşığı, rüya avcısı..” diyor CL. Peki neden şiir? Bu hayatta her şey şiir, okuyabilen için. Bu senin ilk kitabın mı, yoksa uzun bekleyişin ardından ikisi de mi yani ilk ve son kitabın mı? Geciktigimi düşünmüyorum ama yine de filmin ortasında girmişim gibi bir his uyandıran bir kitap oldu. Yol uzun kelimeler sonsuz.. Kesinlikle ilk kitap. Neden bu kadar güzelsin -güzellik,sanat,edebiyat, kadın ve insan- olarak? Bu hayatta her şey zehirdir. Mühim olan dozdur derler. Ben güzel, estetik, hoş kokulu, ruhumu doyuran her şey de doz aşımı yaşıyorum galiba. Daha kavramı da her neyle uğraşsam peşimi bırakmıyor. Bu da elimin değdiği, ruhumun gezindigi herşeye bence ekstra güzellik katıyor. Ya da tam bir Oğlak kadını olmanın verdiği yetkiye dayanarak kendimi böyle kandırıyorum. Bir şiir olsan hangi şiirin olmak isterdin ve neden? Mutlu Şiir * Sanırım ben de “Huzur” kavramı her şeyin karanlık, kırık dökük ve tamire ihtiyaç duyan yanını görüp düzelttikten sonra gelen bir duygu. Ama Mutlu Şiir’imin içine girince “Huzur” kelimesi sanki bir sahil kasabasında kahvaltıda servis ediliyormuş hissi veriyor bana. O duygu yüzümü gülümsetiyor ve bu duyguyu seviyorum galiba. Bir şiir olsan ve insana baksan ona ne söylemek isterdin? Sen de gördüklerimi görecekler diye ödüm kopuyor. (Özdemir Asaf) Evren bir kitapsa dünya nedir? Ve şiir bunun neresinde? Dünya muhtemelen kitap ayracıdır. Herkesin kendi yolculuğunda, kalbinin yavaşlığınca ara verdiği bir ayraç. Şiir de bu kitabın okunuş şeklinde. Düzden, tersten ya da kendi içinde devinimleriyle. * MUTLU ŞİİR Bak ben mutlu şiir de yazarım Yeşillerime dikilmiş Bir çift âşık gözün kahvesine Ve belki de bu ilkbahar Tarih yazar bir ömürde sebepsiz Çok uzaklara gidebilen Bir yaprak ustalığı Dokunur tenime Gökyüzüne en yakın kır yeşillerinde Bir adamın gölgesinde Yoluna düşer ayaklarım Bir el tutar ellerimden Götürür bizi Alargadaki, en derin maviliklere.
- 4-5 Şiddetinde İki Sayı Birden: TİTANİK Editörü EMİNE EBRU ile acil bir söyleşi
Gerek ismi gerekse içeriğiyle TİTANİK dergisi çok ilgimizi çekmişti. İkinci sayısından sonra (T3, çünkü T1 hiç olmadı 2. sayısından başladı T.) bir durgunluk çökmüşken, acaba mı derken 4 ve 5. sayılar peş peşe geldi. Bu durumu ve genel gidişatı merak edip "mikrofonu" editörüne hemen uzattık. İki kere hoş geldin TİTANİK. Şüphedeyim, bu bir Ankara dergisi mi? Titanik Ç.? Aslında değil. Ankara’da yaşadığım için böyle yakıştıranlar oluyor. Çevremde bu işlere gönül vermiş yetenekli insanlara kapı açınca da bir Ankara dergisi olarak duyulması kaçınılmaz oldu. Hâlbuki Türkiye’nin her yerinden ve yurtdışından müthiş bir çeşitliliğimiz var. Ankara’da deniz vardı da Titanik mi gelmedi geyiğine mahkûm etmeyeyim şimdi okurları. Behzat Ç.den rol çalmak ise en son yapacağımız şey olur. Şaka bir yana Ankara’nın kültür-sanat kokan o havasını yansıtabiliyorsak ne mutlu. Uzun zamandır Ankara’dasın, orada edebiyat kültür, sanat hayatı nasıl? Ankara herkesçe bilindiği üzere bir memur şehri, aynı zamanda üniversitelerin ve öğrencilerin olduğu bir yer. Kültürel mirasıyla, çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış bu şehirde günümüzde gençlerin ilgisini çekecek kültür, sanat, edebiyat faaliyetlerini görebiliyoruz. İlgilisine, meraklısına göre seçenekler var. Ama yeter mi? Elbette yetmez, yetmeyecek. Çünkü bir sahilimiz yok, gelip geçen gemilerimiz, marinamız yok, denizden esen yelimiz yok, grilik ve sıkıcılık bu kentin bünyesine işlemiş. İlhamını denizden alan olağanüstü sanatçılara rakip olma niyetinde değiliz. İnzivaya çekilenlerin, kendine ait bir odada çalışmak isteyenlerin, akademik kariyer yapacakların yeridir burası. Burada çalışılır, mutfağı gibidir sanatın. İstanbul ise bu işlerin piyasasıdır. Meşgul olacak başka şeyler olmayınca dar alanlarda, ufacık mekânlarda kafa yorup hayata geçirmeye çalışırız. Aslına bakacak olursak kültür- sanat ve iş hayatının bile bu şekilde yapılabileceğini pandemi kapanmalarında gördük. Aklınıza gelebilecek her şeyi evden yaptık. Eve kapanma ve ev odaklı yaşamanın ne olduğunu anladık. Güzel şeylere imza attık. Bulunduğumuz en zor koşullarda bile yaratıcılığımızı köreltmedik. Lafı şuraya getirmek istiyorum; İstanbul evin keyifle oturduğun salonu ise, Ankara mutfağıdır. Titanik’i çıkarmaya seni iten koşullar ve düşünceler neydi? Titanik öncelikle yayıncı projesiydi üzerime yakıştırılan. Üzerime oldurmaya çalıştım fakat yakıştı mı orasını bilemiyorum. Kitap yazmakla hiç alakası olmadığını söylemek isterim. Dergiye yazı gönderen yazarların sorumluluğu üzerinde oluyor, mahcup olmamak adına daha fazla çalışma ve özveri istiyor. Her kafadan ses çıkıyor, o kadar çeşitlilik içinde hangisinin doğru olduğuna karar vermen gerekiyor. Benim için bir okuldu Titanik dergisi. Bunu da öğrenmem ve üstesinden gelmem gerekiyordu. Hala onun ağırlığı var üzerimde. Keyifli mi? Evet hem de çok. Zor mu? Hem de nasıl zor. İstanbul hazır mı bu batış oluşumuna? İstanbul’u hiç ayrı tutmadık ki! Batarsak beraber, çıkarsak beraber. İstanbul, dümeni tutandır, bize yol gösterendir, bizler ise gemi batmasın diye çabalayanlarız. Yine de son sözü kaptan söyleyecektir. Gemiyi son terk eden de o olacaktır. Daha neler yapmayı düşünüyorsun dergi ve dergilerinde? Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır desem de yapamadığım, içimde kalan, yara olan, hayal ettiğim o kadar çok şey var ki… En çok gezi bölümü istiyordum, sayende bu sayımızda o da oldu. Sinema bölümü de eli kulağındadır. Gençlere kulak verdik filika bölümüyle, yol gösterdik, imkân yarattık. Her yaştan, her meslekten yazarlarımız renk kattılar, her birinin düşüncelerini dinledik. İlk kez deşifre yaptım mesela. Talihsiz şeyler de yaşadık, acısıyla tatlısıyla dört sayı tamamladık. Ellerim heyecandan titreyerek düzenlemeler yaptım, gözyaşlarımı akıta akıta giriş yazısı yazdım. Dergi basıma girip de bana ulaşana kadar olan süreyi soluksuz bekledim. Eleştirildim, takdir edildim, iyi-kötü dönüşler aldım. Bunları değerlendirerek yola devam etmeyi düşünüyorum. Gemi yola çıktı bir kere. Bu yolda benimle olanlara sonsuz teşekkürler… Biz teşekkür ediyoruz. Yine yeni söyleşmelerde görüşmek üzere. Kafelog Editör
- Cecile 10. Yılında
"Günümüzde Polonya'da hayatta olan Yahudilerin sayısı dört binden azdır. (...) Katledilen altı milyondan fazla Yahudi'nin anısına..." Schindler'in Listesi, 1993, Yönetmen: Steven Spielberg Kim bu Cecile? O Varşova gettolarının kül rengi çaresizliği... Yıkılmış Berlin sokakları... Yanmış bir dünyanın son çocuk yüzü. Cecile, yazar Raşel Rakella Asal'ın, araştırmaları yıllar süren roman çalışmasının kahramanı değil sadece. Küçük bir kız çocuğu ile yetişkin bir kadın bedeninde gidip gelen ve bir türlü dinmeyen Holokost dehşeti. Bir ekmek karnesi gibi zorbalıkla ellerimizden alınan yitirilmiş özgürlüklerimiz. Cecile ölebilirdi, belki öldü de; tıpkı II. Dünya Savaşı'nda öldürülen milyonlarca masum Yahudi gibi. Cecile, açlık ya da Ziklon B gazı gibi havada tüten ve insanlığın topluca yakıldığı krematoryumlardan yükselen geleceğe dair umut bulutlarımız. Cecile maviliğimiz olabilirdi. Sığınaklarda hayatta kalan direnişçi Yahudilerin tünel duvarları arasında yayına hazırladıkları, ederi bir sigara olan gazeteler ve o mavilikte yüzen kuşlar biz olabilirdik. Cecile, iyiliği hâlâ yeniden bulma şansımız... Masumiyetimiz. Cecile'in yazarı Raşel Rakella Asal ile romanı hakkında görüştük. Raşel Rakella Asal - Cecile nasıl oluştu Rakella lütfen anlatır mısınız? Her şey 2005 yılında Varşova’yı gezmemle başladı. O beş gün boyunca 1939- l943 yıllarının Varşova’sını konuşup durduk. Varşova gettosu hakkında ilk bilgileri gezi rehberimden aldım. İnsanların lağımlarda, tuvaletlerde, ahırlarda ve açık alanlarda nasıl yaşadıklarını, partizanlara katıldıklarını ve nasıl hayatta kaldıklarını ilk ondan dinledim. Ama dinlemek yetmedi, kendimi sayısız okumalara attım. Bu okumalar daha çok güncelerden ve tarihsel kaynaklardan oluştu. Bu okumalarımdan şunu fark ettim ki, dünyanın “Holokost”u anlaması önemliydi. Hele “Holocaust Denial”ın (Soykırım İnkârı) yükselişte olduğu günümüzde… Polonya’yı gezdikten sonra sessiz kalamazdım. Soykırımı anlama adına bir adım atmam gerekiyordu. “Cecile” böyle oluştu. - Peki düşünsel bazdaki plan ve kararlarınızı ayrıntılarıyla dinleyebilir miyiz? İlk başta yazma düşüncesi taşımazken, konu beni o kadar içine aldı ki, eve döner dönmez bu konu üzerine araştırmaya başladım. Tarihin bu bağışlaması imkânsız görünen, belki de en büyük, en anlamsız acısını anlamak için kitaplar okudum, filmler izledim. Her defasında yeniden, bir daha ve bir daha yaşadım insanın sadece arî ırka doğmadığı için yok edilmesinin tarihini. Her seferinde kül oldu genzimi yaktı, gözyaşı oldu, duman oldu, bir toplumun yok edilme savaşının başka boyutlarını araştırma arayışına dönüştü. Auschwitz’i, Treblinka’yı, Sobibor’u, Madjenek’i, Birkenau’yu unutturmamak için yazmaktan başka bir çıkış yolu göremedim. Ve yazmaya başladım. - Cecile, Türk edebiyatı için bir ilk sayılır. Daha önce benzeri yazılmadı bildiğim kadarıyla. Bunun özel bir nedeni var mı yoksa sadece bir gözden kaçma mı? Mekân bir kişidir bazen. O kişiye dönüşür, “o”nun kimliğini alır, “o”nunla birlikte düşünülür, kişinin adıyla anılır, tek başına tanımsızdır. Tersi de geçerlidir ya da: Kişiyi var eden, tanımlayan, tamamlayan, ona boyut kazandıran mekândır. Bir mekânda var olur insan; “o” nsuz eksik bir addır. Polonya’ya, Varşova’ya yaptığım seyahatimden söz ediyorum. Mekân olarak Varşova. Varşova’nın sokaklarında gezinmem, o yollarda yürümem ve sonraki günlerde toplama kamplarına Birkenau’ya, Madjanek’e, Austwitch’e, Krakov’a yaptığım ziyaretler... Bir zamanlar toplama kamplarının, ölüm fabrikalarının günümüzde “müze” adı altında geziliyor olmasını ilginç buluyorum. “Müze” deyince akla hiç bir şeyin kaybolmadığı nesnelerin biriktirildiği mekândan söz ederiz. Müzelerde hiçbir şey hiçbir zaman donup kalmaz; her çağ, kendisi için gerekli olan çağları ve yapıtları geçmişin içinden çekip çıkarır; sonra, o nesneler yüzlerce ya da binlerce yıl sonra yeniden gün yüzüne çıkmak üzere sergilenirler. Müzelerdeki nesneler değer taşırlar. Oysa Austwitch’te müze olarak adlandırılan gerçekte planlanmış, kurgulanmış ölüm tarlaları alanlarıydı. Korkunçtu. İnsanın hafızasına sığmıyordu, gerçek değil gerçekdışıydı. Anlamakta zorlanıyordunuz. Hiç yaşanmaması gereken yıllar, insan onuruyla bağdaşmaması gereken olaylar insanın yüreğini dağlıyordu. Milyonlarca çift ayakkabının, kesilmiş saç öbeklerinin, gözlüklerin, koltuk değneklerinin, protez bacakların, valizlerin ve daha birçok nesnenin sergilenmesini görmem, fırınları gördükten sonraki sarsıntımdı. - Yazarlığa başlamanızdan, ilk yazarlık çalışmalarınızdan söz edebilir miyiz? Günümüz adıyla İzmir Özel Amerikan Lisesi ...Okulum. Benim zamanımın İzmir Amerikan Kız Koleji yani A:C:I. 1960’lı yıllarını düşünün. Tabletsiz, akıllı telefonsuz, hatta alışveriş merkezsiz büyümüş bir nesil olarak kitap okumak bir keyifti. O yıllarıma geriye baktığımda Mrs. Blake, okul müdürümüz çıkıyor karşıma. Mrs. Blake’in ünlü yaz tatil ödevini hiç unutamam. Yeni bir arkadaşla tanış, yeni bir şey yap, yeni bir kitap oku. Böylece kitap okumak yaz ödevi ile de bize kazandırılmış güzel bir alışkanlığa dönüşüyordu. Yazmaya okumakla başladım diyebilirim. Okudukça, yazarları tanıdıkça onlardan feyz aldım, ben de yazabilir miyim diye kendimi sorgulamaya başladım. Bir de okuldaki kompozisyon ödevlerimden sınıfın en yüksek not alan öğrencilerinden oldum hep. Yazma yeteneğimi okul yıllarımda keşfettim diyebilirim. Aslında ilk yazma serüvenim bir iç dökme olarak başladı. Hoşuma gitmeyen ve beni üzen olaylar karşısında kimseyle konuşamayınca, yazıya döktüm. Bu iç dökme yavaş yavaş farklı bir boyut kazandı. Çünkü ilklerde yazmayla ya da yazarlıkla alakam yoktu. Yaptıklarımı sadece karalama olarak görüyordum. Bir tepki olarak yazıya döktüğüm, günlük tutar gibi ve kendimle dertleşmek olarak gördüğüm yazma eylemi, sonradan aldığım yaratıcı yazarlık dersleriyle gelişmeye başladı. Kompozisyon çalışmalarımla başladığım bu eylem, sonrasında şekil aldı, değişti ve gelişti. - Holokost, Apartheid; soykırım ve ırkçılık... Bu konuda neler söylemek istersiniz? Hepimizin dileği farklı kimliklerin bir arada yaşayabildiği, eşit hak ve hürriyetlere sahip olduğu, devletin tüm vatandaşlarına eşit mesafede durduğu bir demokrasi anlayışı içinde yaşamak değil mi? Holokost ve apartheid hakkında düşünecek olursak hepimiz birer kimlik taşırız. “Kimlik” diye sözünü ettiğimiz kavram bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur, ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Her birimizin birçok kimliği yok, bir kişiden diğerine asla aynı olmayan özel bir “dozda” bizi biçimlendiren bütün öğelerden oluşmuş tek bir “kimlik” taşıyoruz. Biz böyle düşünsek de, önyargılar devreye giriyor. Einstein’in sözünü hatırlayalım: “İnsanlardaki önyargıyı parçalamak, benim atomu parçalamamdan çok daha zor!” Doğa da farklı değil mi? Bir yaprak bir diğer yaprağa, bir çiçek diğer bir çiçeğe benzemiyor. Doğada farklılıkları seviyoruz ama insanda farklılıklar olunca hoşumuza gitmiyor. Bu durum korkularımızdan kaynaklanıyor. Sonuçta bir tip insan var. - Son olarak yeni projelerinizden söz edelim? Şu anda edebiyat dergilerinde edebiyat inceleme yazılarımla, İzmir Life dergisinde sanat kültür alanında, internette Ege’de kent-yaşam köşesinde yer alıyorum. Şu anda henüz bir proje oluşmadı kafamda. Her yaratıcı karşılaşma yeni bir olaydır; her şey sil baştan yeniden başlamalıdır. Ve de “deneyimin gerçekliğini” karşılamak kuşkusuz tüm yaratıcılığın temelidir. Sanatta yeni bir proje aşk gibidir, ne zaman geleceği, nereden geleceği hiç belli olmaz. Zaten sanat ve aşk aynı şeydir. İçtenliktir. İnceliktir. Çılgındır ve tutkuludur. Dünyadaki tüm sanatlar aynı dili konuşur, aynı güzellikleri yüceltir. Sanatın kokusu hayatın kokusudur. Doğal olan bu koku yaşama yaşam verir. Daha da önemlisi âşıklar, damarlarının içinden hayatın akışını hissederler. Tıpkı sanat gibi. (2015)
- Sonsuz "V Gecesi"
Yazar, tangocu ve mimari restoratör Özlem Alpözgen ile soğuk bir kış gecesinde yazışıyoruz arada kentler, köylerle. Karşımda, hiç vazgeçmemiş, nihayet gece hakkında bir kitap yazmak uğruna günışığından vazgeçmiş "genç" bir yazar duruyor hâlâ. Hâlâ diyorum, zira yazarımızla tanıştığımızda o henüz öğrencidir. İstanbul kazan kendisi kepçe çabalamaktadır. Yaşam çevreni ve evreni ona uymasa da İstanbul'dan da vazgeçmez. Şimdilerde İzmir'de yaşadığına bakmamak gerekir ki o hâlâ bir İstanbul gecesinde kalemiyle hem çizgiler hem de kelimeleriyle karanlıkta ağmaktadır. Ve artık ilk ismi V olan kitabı, eklemelerle V GECESİ olarak yayımlanmıştır. Zaman biçimsel olarak kitabıyla diyemediklerini demesi vaktidir. *Gece için çok şey söylenmiş az şey yazılmıştır sanki sevgili Özlem. Sence gece nedir? Gece, üstünü örttüğümüz her şeyin su yüzüne çıktığı bir aralık, belki de karadelik... Sessizliğin ve karanlığın altından sıyrılıp gelen tüm o bastırılmış, itilmiş, yok sayılmış, içe atılmış duygular, hazlar, arzulardır. Dahası fazlasıyla kaynağının içine kıvrılmış egonun cesaretle kendini yukarı fırlattığı bir andır. Gece gerçek, kusurlu, kendinle barışık, kendine karşı iken bile bütün olma hali. ** Çok şaşırdım. Parmaklarımızla tuşların mikrofonundan konuşmamıza rağmen bir genç filozof sözleri bunlar. Demek ki çok doluymuşsun gece hakkında. Hazırlıklı olduğunu söylemem zira işler günışığında oluşur. Çok merak ettiğimse şu: En çok hangi harfler ve kelimeler sana geceyi andırır? Geceyi anımsatan tek bir harf Var. ( V ). Ve tek bir kelime YILDIZ... Kitap Gece V Yıldız'ın hikâyesini içeriyor. Gecenin soyut halini Yıldızlar somutlaştırıyor. Neden V derseniz? Yanıt kitapta var. V joker bir harf ortak anlamı geçiş olan pek çok soyut kavramı karşılıyor. *** Seni şu an göremiyorum. Malum gece ama bu gece Gece değil elbette. Sen kitabını yazdığın geceye karşı korunaklısın ve sanırım gecedensin de. Sözlerim sayıklama, takılmaca içeriyor gibi görünebilir, ama asla değil. Büyük Gece metaforunda, tüm beşeri ve sosyal bilimlerden arınmış olarak, yani yok olmuş ve kaybolmuş, daha başka nasıl konuşulabilir. Bu bağlamda tanıyalım: Özlem Alpözgen kimdir? YTÜ M.Y.O. Restorasyon bölümü mezunuyum. İstanbul 1977 doğumluyum. YTÜ Mimarlık bölümüne geçtim. Gereksiz senelerce beceremediğim bu bölümde oyalandım. Aklım başıma gelince bıraktım. İki kere başarısız iş kurma girişimim oldu. Tango tutkunuyum. Amatörce resimle ilgileniyorum. Görsel sanatların her türlüsüne yoğun ilgim var. **** V Gecesi'nin macerası nedir? Gecenin macerası, hayatı kaybedenler kulübü üyesi olarak geçen, başarısız manik depresif kişilik bozukluğuyla boğuşan bir öğrencinin macerası. Uykusuz ve bunaltıcı gecelerden sağ kurtulan, içinden çıkamadığı hayata meydan okumanın yolunu yazmakta bulan bir kızın kurguladığı bir aşk hikâyesi... ***** İlk kitap duygusu nasıldı ki geçmiş sayılırsın o kör kavşağı? İlk kitap duygusu, tuhaf ve anlatılması güç bir duygu. Özellikle kendini iyleştirmek için yazan birinin yazdıklarıyla arasında bir bağ kuruluyor. Okurdan yazdıklarımı kıskanıyorum. Ve bu kitabın eleştiriye ve beğeniye açılması beni ürkütüyor. Bir taraftan da çok heyecan verici. * Yeni kitap ve projeler var mıdır? Hep olacak, hayal etmeye devam... Daha çılgın, daha delilikle tabii ki. Editör
- İlk Şairim Babamdı
Şirin Parkan iyi bir şair. Aramıza olmuş bitmiş olarak gelenlerden hani... Onu bir gün okursanız şunu dersiniz: "Neden daha önce tanımadım bu şairin şiirini?" Ya da "ya kendisinin farkında değildi ya da başkaları farkında değildi..." Ben Şirin'in şiirlerini ilk okuduğumda aslında çok da sevdiğim fragmanlı uzun bir şiirle karşılaştım. Böyle şiirlerde kontrol daha çok Zaman'da olur. Onu ne kadar zamanda yazdığınız değil onu yazmak için ne kadar zaman boyunca içinizin dolduğudur. Belki ilham böyle de açıklanabilir; uzun dolumlar... Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı adını verdiği bu uzun şiirin numaralandırılmış fragmanlarını birbiri ardına okurken ne zamandır terk edilmiş olan şiir okuyuculuğumu yeniden kazanmış olduğumu hissettim. Şiirsel kanallarım yeniden açıldı, günışığı dahil birçok türde ışık yeniden doldu. Bu açıdan uzun zaman sonra ilk kez bir şairi merak ve takip etmeye başladım, ki zamanında böyle bir şair olmaya değer bir hayatın peşindeydi bu satırların yazarı da... Uzun sözün kısası bütün yıldızları tanıyamayız göremeyiz. Tek gördüğümüz bütün yıldızların gökyüzünde yarattığı ışıltı kümesinin bizde yarattığı hoşluk melodisi ve mutluluk ritmidir. Ve şair bir yıldızsa şiirleri tek maddesi onun ışığı ve sıcaklığı olan yansımalardır. O yıldızı yüzümüzde hissettiğimizde ona sorarız... Şirin, bu hissin gölgeleri altında ikinci şiir kitabı Üzerime Gölgen Düşmüştü, Sen Güneştin ona bazı sorular sormamıza yol açan ışığın şiirlerini yazdı. * Gülmek ağlamak unutmak sevmek gitmek ölmek varken neden şiir yazıyoruz? Seçtiğin kelimeler, tesadüf mu bilmiyorum, benim cevabıma ne kadar da denk düşüyor. Evet, aynı gülmek, ağlamak, ölmek , sevmek, unutmak ve gitmek gibi şiir de bir mecburiyet. Sözün bittiği, kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdeki çaba, yine de söylemek, nasıl söyleyeceğini bulmaya çalışmak, deneysel bir süreç benim için. Bir tür doğum, hem doğurduğun hem yeniden doğduğun. Yeniden ölmek için. Yeniden sevmek, unutmak ve gidebilmek için. Bir tür güç toplayış, uyuyup uyanma, ölüp dirilme. Kutsal kitaplara kadar şairleri bilmiyorduk genellikle. Neden bu tanrıları tanrılığı kıskanmak? Şair, şiirinin neresinde neyi ve kimi sence? Sanatçı yaratıcı olan kişidir. Sadece bu sıfat bile tanrı ile uğraşmak için bir neden. Sonra isyankardır, olduğu, öğretildiği gibi kabul etmeyen, hep sorgulayandır. Ölümsüzlüğü arayandır. Ölümlülüğü kabul edemeyendir. Şair bence eyer vurulamayan at, tasma takılamayan kedidir. Sadakatsiz sevgili, sağı solu belli olmayan aşıktır. Yeri geldiğinde ahlaksız yeri geldiğinde nefret doludur. Bütün uç duyguları içinde barındırandır şair. Ya da benim şairim. Tıp tiyatro edebiyat şiir... Sen nerdesin? İlk hangisi geliyor? İlk şiir geliyor. Önce şiir vardı zaten. Tiyatro ve tıp da çok şiirsel eylemler olarak hep hayatımda var oldular. Tıbbi ben bir bilim dalından çok hep bir sanat olarak gördüm. O yanını sevdim. İnsani tanımayı, gerçek anlamda dinlemeyi, ona dokunabilmeyi, yardım edebilmeyi, oradaki o kutsal mahremi, yakınlığı, sırdaşlığı, tıbbın doğasında olan olması gereken karşılıklı saygıyı sevdim. Tıp benden çok şey aldı, zaman, bir ömür boyu aidiyet zorunluluğu hissetmek gibi, ama kabul ediyorum ki bana çok şey de verdi. Tıpla hep bir aşk nefret ilişkim oldu. Hem hep ondan kurtulmak istedim hem onsuz yapamadım. Tiyatro ile daha stabil bir ilişkimiz var. O benim hasret kaldığım, zaman zaman temas edebildiğim uzaktaki sevgilim. Tiyatroyla ilişkim aslında yıllar içerisinde biraz değişti. Üniversitedeyken birkaç kafası fazla çalışan, enerjisi bol gelen ve birlikte çok eğlendiğim arkadaşımla yaptığım çok keyifli bir "şiirsel maceraydı " benim için. Fakat yıllar, yaşam koşulları bazı şeyleri güçleştirdikçe biraz daha bireysel bir çalışmaya dönüştü. Bu arada oyunculuğun, tiyatrodan bağımsız, sadece oyunculuk olarak, insanı çok geliştiren ve olağanüstü keyifli bir deneyim olduğunu keşfettim. Artık daha bağımsız fırsatlar da kolluyorum oyuncu olarak. Ama şiir hepsinin içinde olduğu evren benim için. Hep vardı ve hep olacak. İlk şiirini hatırlıyor musun ve ilk şairini? İlk şiirimi çok iyi hatırlıyorum. İçinde bol bol "sus sus sus" geçen bir şiirdi. Sekiz yaşındaydım yazdığımda. Demek ki okuma yazmayı öğrenir öğrenmez başlamışım bu işe. Nasıl birilerine gösterdim hatırlamıyorum, çünkü aşırı çekingen, ürkek bir çocuktum. Ama babam çok beğenmişti -ki kendisi kolay kolay bir şeyi beğenmezdi- ve onun yine düşüncelerine çok değer verdiğim çok yakın bir arkadaşı bizdeydi. İkisinin çok heyecanlandıklarını, mutlu olduklarını hatırlıyorum. İlk şairim babamdı. Babam kendisi de yazan, edebiyatla çok ilgilenen ve hatta hayatını yazarak kazanan bir insandı. Çok sade ama şiirsel bir dili, derin bir anlatımı vardı. Onun sözel ifadeleri beni etkilerdi. Şiirin sonu olacak mı olacaksa nereden olacak yerden mi gökten mi? Eğer şiirin sonu gelirse bir gün, dünya çok kötü bir durumda demektir diye düşünüyorum. Şiirden uzaklaştığımız günler yaşıyoruz bugünlerde ve bu aslında bazı olumsuz değişikliklerin sonucu. Umarım yaşamlarımızın özünü, yani şiirini yeniden keşfederiz. Bize en sevdiğin şiirlerden birini okur musun? Şimdi okuyamam belki ama "yazabilirim":) Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı, 36. Şiir Sayfa 42.
- "Yolculuk'u yazmayı bitirdiğimde artık aynı kişi değildim..."
Yazar ve editör EMİNE EBRU'nun 4. romanı Yolculuk çıktı. Neredeyse sadece diyaloglardan oluşan bir roman bu: Hani antik filozofların çok sevdikleri felsefe türü "diyaloglar" gibi. Aslında bu girişim edebiyat adına gözle görülür bir cesaret, zira roman edebiyatın en etkili ve karmaşık türlerinden. Diyalog-romanda yazar, yazma gücüne daha fazla güvenip, serbest romanın verili tüm silahlarından arınıp sadece diyaloglara sığınmış durumda. Bu cesareti ve özgüven testini biraz daha anlamak ve açıklamak amacıyla sorularımızı yazara yağdırıyoruz. *Yolculuk nasıl başladı? Ne zaman? Neden tamamı diyalog olan bir roman yazmaya karar verdiniz? Yolculuk şu bizim meşhur pandemi ile aynı zamanlarda başladı. Başlangıçta diğer romanlarımda olduğu gibi bunalımlı ve iç karartıcı bir aşk öyküsü yazıyordum. Bir gün sabah markete ekmek almaya giderken kafama saksı düştü ve eve döndüğümde romanı bir aksiyon - komediye dönüştürmeye karar verdim. Evet, romanın büyük bölümü diyaloglardan oluşuyor, az bir bölümü ise hala eski romanlarımdaki gibi iç bunaltıcı tasvir ve kafa içi düşüncelerden müteşekkil. Herhalde okurken o bölümleri atladınız. Aslında bu diyalog işlerini bana eğlenceli geldiği için ve pek denenmemiş bir şeyi denemek için yaptım. Elbette ortada bir saksı filan yoktu. *Yolculuk, ne yolculuğu, neye kime? Bu bir otomobil yolculuğu ve genel olarak doğudan batıya doğru gidiliyor. *Yolcular neden yolda? Yolcular kaçmak için, kovalamak için, ekmek parası için, görev için, öldürmek için, hayatta kalmak için, hayatın kendisi için yoldalar. Her yolcunun farklı gerekçeleri olabiliyor. Ancak gerekçeler arasında bu kez “yaz tatili” yok. *Seçtiler mi maruz mu kaldılar? Herkes gibi onlar da kendi tercihlerini yaşıyorlar. *Yolda olmak yani yolculuğun kendisi onları değiştiriyor mu ve bu değişimler (varsa) ne kadar bulaşıcı ve evrensel? Yaşadığımız her şey bizde bazı değişikliklere yol açar, bu doğaldır, ancak farklı bir şeye de dönüşmeyiz. İnsanlar etkileşimde bulundukları sürece bir şeyler ötekilere bulaşır, sen saygılı ve tahammüllü isen öteki de öyle olmaya başlar, sen hırslı ve düzenbazsan öteki de sana uyar, bu etkileşim küçük ölçekte de olsa evrenseldir. *Yolculuğu yazmaya başladığınızda ve bitirdiğinizde aynı kişi miydiniz? Değildim, yaş “almıştım”. Ama bunun sebebi romanı yazma faaliyeti değildi. Pandemi döneminde hayat farklı akmaya başladığı için roman da ülke ile birlikte kapanıp açılıyordu. Sonuçta başlaması ile bitmesi arasında o kadar çok zaman geçti ki, yaşlandım. *Yolculukla oluşturduğunuz karakterleri çevrenizden etkilenerek mi yazdınız? Gerçek hayatta ne kadar var olabilecek kişiler bunlar? Karakterlerin bir bölümünü gerçekten çevremden etkilenerek yarattım. Komşu, belediye temizlik işçisi, marketteki kasiyer kız, otobüs şoförü, apartman görevlisi, acil servis doktoru ve benzerleri. Bu pek çok yazarın uyguladığı bir yöntem değil mi? Bak şimdi, neden klişe bir yazar gibi hissettim ki kendimi aniden? Diğer birkaç karakter de “ben” oluyorum, kendimden esinlendim yani. Bak şimdi, neden bir megalomanmışım gibi hissettim ki kendimi aniden? *Diyaloglardan oluşan bir olay örgüsü yaratmak zor olmadı mı? Okura nasıl açıkladınız? Ah, zordu elbette. Kafama saksı düştükten sonra zor işleri sevmeye başladım. Çevre tasvirlerini, davranış betimlemelerini, karakterlerin ruhsal vaziyetlerini bu diyalogların içerisinde çaktırmadan okura aktarmak gerekiyordu. Aynı zamanda diyalogların gereksiz uzunlukta değil akıcı kısalıkta olması da gerekiyordu. Bu da zor olduğu kadar eğlenceli bir işti. *Yazarken neler yaşadınız? Hayatınıza etkileri nasıldı? Bunu eğlenceli bulduğum için eğlendim. Eğlenceli bulmasam eğlenmezdim, neden eğleneyim ki? Hayatıma etkisi “mutluluk” biçiminde oldu. Kitap yazma sürecinin “sancılı” değil de “mutlu” olduğunu itiraf eden bir romancının, yazarlar kulübünden atılacağını biliyorum ama ne yapalım, gerçek bu. *Yazmaya başladığınızda nasıl biteceğini biliyor muydunuz? Daha doğrusu bitti mi? Yazmaya başlarken, değil nasıl biteceğini bilmek, beş sayfa sonra neler olacağını bile bilmiyordum. Tahmin bile etmeye çalışmıyordum. Eğlenceli olmasının sebeplerinden biri de buydu sanırım. Biraz ileride olacak şeyleri heyecanla bekliyor, kendime ne sürprizler ve hınzırlıklar yapacağımı merak ediyordum. Bitmedi, bana bu kadar mutluluk veren bir şeyin bitmesine izin veremezdim. İkinci kitap gümbür gümbür geliyor. *Bu yolculuğa çıkmadan önce ne yapıyordunuz? Yolculuğu tamamlamak bir boşluk oluşturdu mu? Yolculuğa çıkmadan önce evde duruyordum. Markete falan gidiyordum. Cep telefonuna bakıyordum. Yolculuğun tamamlanması bir boşluğa sebep olmasın diye yeni bir yolculuğun hayaline bıraktım kendimi. Bir kamyoncu özdeyişine göre, “ömür biter yollar bitmez”. Ah hayır, ne kadar klişe bir romancıyım ben böyle. * Romanın ana fikri sizce ne? Otur oturduğun yerde, rahat dur. Gerekmedikçe yola çıkma ve belanı arama. *Yolculuk'tan 10 alıntı rica etsek son olarak? * Romantik ve köylü çift yasak aşklarıyla birlikte köyden kaçarlar. * Kızgın ve gözü kara köylü akrabalar kovalarlar. * Şehirli roman yazarı ve çokbilmiş karısı bu insanların romanını yazarken tuhaf biçimde onları gerçek hayatta bulmaya ve yardım etmeye karar verirler. * Kaçanların, kovalayanların ve yardım etmek isteyenlerin hayatları fena halde birbirine karışır. * Silahlar, çalıntı arabalar ve yanlış anlaşılmalar birileri tarafından fazla abartılınca emniyet güçleri de işe karışır. * Yaralanmalar, zehirlenmeler ve akli dengesizlikler fazla dikkat çekince sağlık çalışanları da işe karışır. * Bu kadar büyük bir hareketlilik fazla göze batınca ulusal medya da işe karışır. * Hayatın normal akışı içerisinde asla bir araya gelemeyecek insanlar arasında dostluklar ve düşmanlıklar oluşmakta, ittifaklar ve ihanetler birbirini izlemektedir. * Aslında baştan beri işi karıştıran, geleceği görebildiği iddia edilen bir diz üstü bilgisayardır. * Bu kadar büyük bir dağınıklığı kim toparlayacaktır? * Bu kadar detaylı bir özeti okuduktan sonra romanı okumaya gerek kalacak mıdır?
- 2024 için İyi Dilekler / Editör
Gelecek zamanı düşünmek, hayatın en önde gelen kurgusudur. Ve umutlar da kurgunun kurdu... Ne yapacağım? Nasıl yapacağım? Kiminle, neden ve nerede? Bütün bunları 2024 adına yanıtlamak için az bir zaman kaldı derken 2024’e girdik bile... HALİL GÖKHAN 2024 nasıl bir yıl olacak? Ece Ajandası şimdiden buna karar verdi bile: 365 gün ve 6 saat. Günler soldan sağa doğru ilerleyecek. Siyah sade bir kapak. Babıâli Caddesi no. 111 bizim Greenwich’imizdi. Artık Ece Ajandası Karaköy'e taşındı. Her eylül ayında yeni yılın günleri orada çoktan üretilmiş ve bir ajandanın içine paketlenmiş olur. Ve sıra onu almaya geldiğinde iki adım gerilersiniz. 2023 daha bitmedi ki. Bölme ve çıkarma işlemleri yüzünden her şeyin en tatlı ikinci yarısını “bitecek” endişesi içinde yaşarız. Ve 2. yarılar hep güme gider. Bir şey bitmeden yenisini elimize alırız. Bugün bitmeden yarın başlar. Gelecek geri düşer. Bugün ileri fırlar. Kucaklaşırlar. Az sonra 2024 üzerine bazı dilekleri okuyacaksınız. Yazanın hafızası ve gelecek duygusunda hiçbir arıza yok. Bozukluk zamanın kendisinde. Zaman hiçbir yerde eşit, homojen ve adil geçmez. Bütün sorunumuz aslında budur. Bir yere ve zamana bağlı olarak yaptığımız her şeyde bilinmeyen bir bozukluk vardır. Evlilik 2024'te evlilik dileklerine girmeden 2023’ün evliliklerine, bu yıl içinde insanların dilek-gerçekleşme oranlarına ve istatistiklerine bakmayı aslında çok isterdim. Böyle bir enstitü kurulmadığı ve kurulamayacağı için orta karar şahsi gözlemlerime dayanmak ve istemeden de olsa kuru sıkı atmak zorundayım. Mesela: “2023'te evlenmek, evlilik hayali kurmaktan daha kolaydı.” Nikah ve düğün salonları doldu taştı. Birinden ötekine savrulan davetlilerden biri olarak ben de bu hengâmeden kafamı kaldırıp kendi hayatıma bakamadım doğrusu. Evlenmeli miyim, evlenmeli miyiz hala bilmiyorum. Gözlemlerim sonucunda 2023'ten destek alarak 2024 için bazı “evlilik paketleri” ortaya çıkardım. Hiç evlenmemek Mümkün. Daha çok evliliğin ne manaya geldiğini bilenler, o köprünün altından geçenler için... Ama başlığın olumsuzluğu sizi yanıltmasın. Kimileri futbol oynayamaz, ama top satın alabilir ve ayağıyla istediği kadar vurabilir. Evliliği de dar kriter ve önyargılardan, çevredeki gözler ve sözlerden soyutladıkça bu örnekte olduğu gibi daha rahat yaşanabilir her şey. Herkesin kendine göre bir çözümü, metodu olmalıdır. Değişmeyen sadece gelinlikler, damatlıklar, düğün listeleridir. Düşük Yoğunluklu Flört İsterseniz birlikte yaşama deyin. Çiftler ayrı oldukça ve durdukça platonik mekanizma devreye girer ve aşk yoğunlaşır, evliliğe doğru eğilim giderek artar. 2023'ü platonik engellerle geçiren çiftler için 2024 baharı çok uygun. Kapı eşiğinden her an birlikte, aynı yastığa doğru yönelebilirsiniz. Platon ruhundan uzak duranlar için birlikte yaşamanın sosyal formu olan evliliğin gerçek sınırları üzerine fikir tartışmalarında bulunmaları tavsiye edebilir. Zaten felsefe de en çok evlilikte bulunmaz mı? Sürekli Önbalayı Evlilik testlerine hiç inanmıyorum. Ölçülemeyen şeyleri ölçmenin adı test olmamalı. Bence test dışında üç soru yetebilir, niyet ve eğilimlerini anlamak için çiftin: Seni seviyorum, ama bundan ne yapmak istiyorum?Seni biz için mi kendim için mi seviyorum?10 yıl sonra gene seninle olmayı isteyecek miyim? Gene de kendimizi kandırmayalım... Bunlar sınav sorusu bile olsa bu sınavı vermek imkansız. Çünkü cevap anahtarı yok. Bu paket ise evliliğe doğru yürüyen ilişkiler için önemli bir haz durağı. İlgilenenler mutlaka denemeliler. Seyahat No man’s land Türkçesi “kimsenin olmadığı-gitmediği yer”. Issız yer. Çorak ülke. Yani “bir yere gitmemek”... Seyahat etmekle bir yere gitmek arasındaki güçlü nüansı bu terim daha iyi anlatıyor aslında. Buradan 2024'te hiçbir yere gidilmemesini tavsiye ettiğimiz çıkarılmasın; işaret etmek istediğimiz sadece seyahat ve gitmek üzerine derin düşüncelere girmek. Genel turizm ve seyahat kalıpları gidilen destinasyonları paket turlara, otel ve eğlence yerlerine, gezi markalarına indirgeyebilir; ve de alternatif gezi kuruluşları da seyahati sadece bu indirgemelere karşı çıkmaya... Bu arada gitmeden yazılan gezi yazıları, masabaşında kültür egzersizleri, tekrarlanan konular, basmakalıp yorumlar ve sürekli coğrafya değiştiren trend’ler... Gittikleri, birkaç sezon kalıp üzerlerine çöktükleri yerleri bir başka trend uğruna hızla terk edip “no man’s land”e çeviren turizm politikalarını anlamak artık hiç zor değil. İddia ediyorum günün birinde bu sebepten yeryüzünde “gidilen” yer sayısı bilinen yer sayısından daha fazla olacak. İstanbul’da Kalmak 2024'te de İstanbul, Tükiye’nin 1/3'lük reel nüfusuna sahip olmasıyla en gözde destinasyonlardan biri olmayı sürdürecek. Ama bu üstünlük bir türlü İstanbul’a ironik olarak bakmamızı engellemiyor. Eminönü yarımadasına sıkıştırılmış, hatta hapsedilmiş yurtdışı turizm potansiyeliyle İstanbul dünyanın en beceriksiz turizm şehirlerinden. Bırakın markayı, gazoz kapağı bile olamıyor. Güzelim Boğaz kıyılarında milyarlarca dolar turizm geliri yurdum ekonomisini beklerken, sahiller Osmanlı ve Cumhuriyet döneminden kalma mirasyedilerin torunları ve çocukları tarafından mesken olarak zaptediliyor. Girişimcilik ruhunu uykuyla bağdaştıran ve atadan babaya rantiye geleneğine asla halel getirmeyen yeni kuşakların kulağına küpe olsun bu sözler. Ekonomik kalkınma mı? Bunu biraz da hepimizin aynı anda istemesi gerekmiyor mu? Aynı anda isteyin dedikse her şeyi aynı anda isteyin demiyoruz. Yoksa unutmayı ve bitmesini çok istediğimiz 2023 ekonomik krizinin gerçek sebebi başka nedir ki? Az iste öz iste... Kadıköy'e, Beşiktaş'a, Karaköy'e ve Beyoğlu’na övgüler düzmek suya yazı yazmak gibidir. 365/24 bulanıktır suları. Ana cadde dışında (İstiklal) iç sokaklarda başka kentlerden ve kasabalardan parçalar yaşar. Canlı, derin ve uzun bir seyahat imkanı barındırır. Cenevizliler, Venedikliler, Levantenler, İtalyan, Fransız, Rumlar, Osmanlılar ve Musevilerin kurduğu bu tepelik semtte saatler asla aynı zamanı göstermez: Gitme vakti, kalkma vakti, bekleme vakti, unutma vakti, soğuma vakti... Olumsuz saatler. Olağanüstü yüzler kumpanyası. Seçilmişlerin mabedi... Sayıklama gibi görünse de Beyoğlu’nun hakkını en sonunda “şiirsel adalet” verecektir. Vermese de zaten sırada bizden daha koyu tenli ortadoğulu komşularımız bunun için hazır bekliyor olacaklardır ne zamandır. Yemek Evde Mutfaklar giderek daha fonksiyonel hale geliyor. Geriye zaman kalıyor. Ne için? Daha iyi yemek yemek, eğlenmek için. Evde yemek yemek, beslenmenin kesilmemesi bakımından en riskli faktör. Ana ve ikinci yemeklerden artakalanlar buzdolabına konulduktan sonra mutfağın atıştırma definelerine iç gıcıklayıcı bir yolculuk. Ve bu yolculuğun sonunda sürekli kanalları değiştirilen bir TV. Kumanda adeta direksiyon, gaz pedalı ve fren gibi olmuş. Kırmızı düğme ve ışık. TV kapanır. Midede bir kazınma. Saat geceyarısını geçmiş. Gündüzleri yeterli gıda alınmadığı için uyuyamayan vücudun gece bekçisi açlığın karanlık yüzüyle de ilgilenmesini buyuruyor. Dışarda Restoranlarda, pub’larda, cafe ve fast food lokantalarda yemek için geçirilen zamanlar. Acaba oralarda tam olarak yemek yiyor muyuz? Besleniyor muyuz? Beslenme içgüdüsünü bir endüstri olarak kovalıyor sanki bu çözümler. Adını saydığımız yemek mekanları da bu kovalamacaya evsahipliği yapıyor. Uygun lokanta seçimi... Günlük olarak pişirilen yemeklerin ya da hızlıca üretilen menülerin içinde bir sağa bir sola bakıp gene en çok sevilen -şüphesiz en az gastronomik ve sağlıklı olan- seçiliyor: Sosis tava, yoğurtlu İskender, su böreği, karides güveç, kalamar tava, tas kebabı, musakka ve daha neler neler... Siz gene de en iyi bildiğiniz esnaf lokantasından vazgeçmeyin. Sözüm yerleşik bekârlara elbette. Davetler Yetişmek ayrı bir dert. Ama herkes için. O yüzden sorun yaşanmıyor. Davetlerde yemekten daha çok kaçırılan ve tehlikeli olan içkiler... Normalden daha hızlı tüketilen alkollü sıvılar atıştırmalarla yeterince desteklenmediğinden ortaya amacını aşan bir yemek modeli çıkıyor. Ama her gece davet mi var? Arada bir kaçamak dünyanın ruhunda var.












