Yeni yılı EMİNE EBRU'nun YENİ YIL ŞARKISI öyküsüyle karşılıyoruz.
- Kafekültür Yayıncılık
- 6 gün önce
- 4 dakikada okunur

EMİNE EBRU'yu 12, GELSİN GECE ÇALSIN KAPI ve HAYAL KIRIKLIĞI öykü kitaplarından tanıyoruz. Çok verimli bir kitap kariyerine sahip olan yazarımız 2026'yı karşılaşırken bizlere en güzel armağanlarda birisini verdi:
YENİ YIL ŞARKISI.
Emine Ebru, anlatılarında iç ses, hafıza ve duygusal geçişleri merkeze alan bir yazar. Yalın dili, yoğun duygusu ve sezgisel akışıyla okuru yönlendirmeden metnin içine alıyor. Kadınlık, annelik, aşk, yalnızlık ve yeniden başlama fikri yazılarının temel eksenleri arasında yer alıyor.
“Yeni Yıl Şarkısı”, bir masal sesiyle açılan, umut ve cesaret duygusuyla ilerleyen bir eşik öyküsü. Günlük hayatın ayrıntılarıyla büyük duyguları yan yana getiriyor; beklemekle yola çıkmak arasındaki ince çizgide duruyor. Metin, açıklamadan çok hisle ilerlerken; okura kendi sesini duyacağı bir alan bırakıyor.
İyi Okumalar İyi Yıllar
YENİ YIL ŞARKISI
EMİNE EBRU Kızıma masal anlatıyorum. Bir sürü soru soruyor. Gözlerini kapatırsan kafanda daha iyi canlandırırsın diyorum. “Hayal et ve uyu. Uyu ve hayal ettiğin dünyaya git.” Kapattı gözlerini, uyudu. Gittiği yerde olacaktım. Hep olacaktım, koruyacaktım. O uyurken ben de düşüncelere daldım.
Yeni yıl geliyor. Güzel, çünkü yeni. Güzel, çünkü bilinmiyor. Güzel, çünkü umut vaat ediyor.
Her insanın içinde bilinmezliğe, yeniliğe karşı bir merak var. Bu yüzden de heyecanlı. Hayatımdaki her şey hayallerden ibaretti ve ben gittikçe artan yalnızlığın içinde kaldım. Aslında hayat basitti. İyi kötü bir iş, az buçuk maaş, ev, çoluk çocuk… Dostluklar olacak, sohbetler edilecek.
Ama belki de gençliğine döneceksin; zincirleme kaza gibi yaptığın hatalarını, tutkularını, hırslarını ve zaman zaman hiçbir çerçeveye sığdıramadığın heyecanlarını düşünüp ah çekeceksin. Ve belki bir su sesi duyacaksın uzaktan.
Uzun zamandır birlikte olmak istediğin ırmağın sesidir bu. Serindir. Güneşli ve sisli bir havanın tam ortasındasındır. Yalnızlığın derinleşirken daha çok üşümeye başlarsın. Durup bakarsın uzun uzun. Irmak, ormanları yararak, kıvrılarak gelmiştir önüne ve kuraklığa, kimsesizliğe bürünen ruhunu yeşertmesini beklersin. Atlarsın; kaybolursun derinliğinde.
İmkânsız olmamalı. Tutmalı ucundan, tatmalı… Uzanmalı ve almalı…
Elbette bir otobüse koşup kaçırabilirsin, bir trene binip kaza yapabilirsin. Eline alırsın kayar gider, uzanır yetişemezsin, altına sandalye koyarsın, sandalyenin bacağı kırılır… Böyle imkânsız gibi görünür ama vazgeçmezsin. Çünkü seversin. Dünyayı yerinden oynatacak kadar girmiştir içine o ateş. Yerine arkadaş gelse, iş gelse dolduramayacaktır orayı.
Neye giydirsen birkaç beden büyük gelecektir sevdanın gömleği. Gerçek hayat kalın bir duvar gibi arada olacaktır. O duvarın bir parçası olmayı kabullenirsin.
Ah be, ne çok konuşuyorum kendimle… Toparlanmalı, yeni yıl geliyor, yapacak çok şey var.
Fırtınalarla boğuştuğum denizimde, her limanda biraz daha eksildiğim ve omzuma yük bindirdiğim hayatımda sığınacak limanım varken, ben hâlâ düşünmek yerine harekete geçmeliyim. O liman ki o kadar kasırganın ortasında ayakta kalabilmiş, kalbinin tüm odacıklarını bu yorgun kadına açan, yaşatacağı mutluluklarla, yüreğinden söyleyeceği şarkılarla, dünyanın merkezindeymişim gibi davranmasıyla eşsiz özelliklere sahip.
Kim bilir ne gemiler gördü de bana açtı kapılarını… Uzak ufuklarda parlayan ışıklardan seçti aldı, kendine yaren yaptı, ortak etti yalnızlığına. Bekledi öylece, umudunu kesmedi. Hissetti, yaşadı. “Başlarım imkânsızlığına,” deyip yol gösterdi.
Ben ise kendimle yeni tanışır gibi yeni bir ben buldum limanımın varlığının keyifli tınılarında. En çok onu severken sevdim kendimi. Şimdi gitmeliyim; uzun bir yolculuğum var ona doğru.
Evet, normal değiliz. Normal olmayan insanların normal ilişkilerinin olması, normal olma ihtimalinin dışında. Her yerden, her şeyden uzağız ve bu bizi birbirimize daha fazla yakınlaştırıyor.
Yerin yedi kat dibinden çıkıp bulutların zirvesinde piyano ve keman sesleriyle huzura ermek için çıkıyorum yola. Bu gece takvim değişecek, bu gece hayatım değişecek.
Önce alışveriş yapılıyor; elbise, incecik çorap, topuklu ayakkabı alınıyor. Anneye uğranıyor, kız bırakılıyor, göz arkada kalmayacak tabii… Anne öpülüyor, iyi dilekler dileniyor, bebeğime sıkı sıkı sarılıp özleneceği söyleniyor. Deniz aşılıyor, İstanbul’a varılıyor. Ey İstanbul, sakla sırrımı.
Oldukça karanlık. Hava buz gibi, içimin sıcaklığına inat.
Duvarlarımın öte yanındayım artık. İşte benim hikâyem de tam burada başlıyor. Bir var oluş–yok oluş sekmesinde, ellerimle yıldızları tutabileceğim güçte, ayaklarımı yere sağlam bastığım yerde; orta şekerli kahve tadında, ilk duble rakıyı yudumladıktan sonra içmeye doyamayacağın anda, bir aşk arifesinde… Kapıyı çalıyorum, açıyor.
Şaşkın, mutlu, dimdik, mağrur, heyecanlı, hâlâ şaşkın, suskun, hayret dolu, nefessiz. Öylece baktıkça bakıyor ve ben aktıkça akıyorum. İçim eriyor.
Tutuyor elimden, içeri alıyor. İçeride şarap var, rock var, siyah var. Elimde yeni yıl pastası var; frambuazlı, çikolatalı. Üzerimde simsiyah straplez elbise, üzeri tül; saçlarım toplanmış, incecik topuklular.

“Pek sevmezsin ama yılbaşında adettir, pasta yenir, tatlı girilir yeni yıla. Benim için yersin biliyorum; tıpkı senin için hiç sevmediğim enginarı yediğim gibi.”
Gülümsüyor ama hâlâ konuşamıyor. Öyle hayretler içinde ki… Bakıyor uzun uzun, iliklerime kadar işleyerek. Sehpada şarap kadehi; çoktan başlamış içmeye. Uzanıp alıyorum. Kendine geliyor, hemen oturtuyor beni, elimdeki pastayı alıyor, mutfağa gidip kadeh getiriyor.
Öyle dingin bir telaşı var ki… Suskunluğumuz ise pek çok şeyi anlatıyor aslında. Çok sevdiği hüzünlü bakan gözlerimden ayırmıyor gözlerini. Ben ona uzanmış, o beni yakalamış gibi.
Ben onsuz asiti kaçmış kola; o bensiz telvesiz bir kahve… Ben onsuz kafası kıyak serseri; o bensiz yağmursuz sonbahar… Ben onsuz kapkara bulut; o bensiz şefi olmayan orkestra… Biz birbirimiz olmadan bir hiç.
İçiyorum yanında, güvendeyim biliyorum. Başım düşüyor omzuna, ellerim kadehi tutmaz oluyor; döküyorum, deviriyorum şarabı. Ters adam, obsesif üstelik ama bana bir şey demiyor. “İyi misin?” diye defalarca soruyor ve böylece karşılıyoruz yeni seneyi.
Söz veriyoruz birbirimize; lens takmamaya, kan testlerini yaptırmaya, hasta olmamaya, sebze yemeye, az içmeye, Norveç’e gitmeye, piyangodan çıkan parayla tatile çıkmaya, cep telefonlarımızı kapatmaya, kardan adam yapmaya, yağmurda şemsiyesiz dolaşmaya… Gülmekten alamıyoruz kendimizi; az hüzünlenip çok seviyoruz.
Onu sevmek bir mucizeye inanmaktı. Gece çok karanlıktı artık. Ne çok şey vardı elimde bu geceye dair… Birinin en sevileni olmak…
Sardıkça sarası, sarıldıkça sarılası geliyordu insanın. O büyüye karşı koymak anlamsızdı. Elleri tüm bedenimde, gözleri gözlerimde ve sıcaklığı içimde, sonsuzluğumda… İkiyken bir olmaktı; yokken var olmaktı; bütünleşip meydan okumaktı; isyan etmekti her şeye; gözyaşlarına boğulmaktı; kadını olmaktı, ilk kez ve ölesiye…
En güzel hediyeydi, en güzel geceydi. Ve en güzel umutlarla girilen bir seneydi. Derinden duyulan müzik sesi “gece geldiğinde, toprak karardığında ve ay gördüğümüz tek ışık olduğunda” diyordu: Stand by me.
Yanımda ol…
Işık gözüme vurduğunda “Günaydın anne,” diye seslendi kızım.“Günaydın kızım, nereye gittin rüyanda?”“Ama ben nereye gittiğimi bilmiyorum ki… Sadece periler vardı, ben koşturup duruyordum perilerin arkasından. Sen de vardın, beni kucağına alıyordun. Çok yorulmuşum…”“Aa ne güzel işte, masallar diyarına gitmişsin.”“Peki sen nereye gittin?”“Çok güzel bir yere kızım, çok özel bir yere… Yakında seni de götüreceğim.”
Hadi bakalım, kalkıyoruz hemen. Bugün yılbaşı; daha pasta yapacağız, çikolatalı, frambuazlı. Yeni yılı karşılayacağız; yeni umutlarla, kalbimizdeki sevgiyle. Mutlu olacağız ve hep güzel rüyalar göreceğiz.
YENİ YIL ŞARKISI adlı öykü yazarın HAYAL KIRIKLIĞI adlı kitabından alınmıştır.
Yazarın diğer öykü kitapları




Yorumlar