top of page

Arama Sonuçları

Bu sitede ara

Boş arama ile 156 sonuç bulundu

  • EMILE ZOLA: Suçluyorum!

    #13Ocak1898 Emile Zola’nın “J’Accuse” (Suçluyorum)  başlıklı mektubu, yalnızca bir yazarın vicdanının sesi değil, adaletin siyasi ve toplumsal baskılara boyun eğdiği bir dönemde, hakikatin meydan okumasıdır. 13 Ocak 1898’de L’Aurore gazetesinde yayımlanan bu manifesto, dönemin Fransa’sında patlak veren ve toplumu derinden sarsan Dreyfus Davası  üzerinden, devletin en yüksek kademelerinde dönen yalanlara ve haksızlıklara karşı bir savaş ilanıdır. Zola’nın cesur çıkışı, adeta bir edebi mahkeme tutanağı gibi ilerler: suçluları adlarıyla ifşa eder, delilleri ortaya koyar ve adaletin çarkını döndüren yozlaşmış mekanizmayı hedef alır. Yazar, kalemini bir kılıca dönüştürerek, gerçeğin bükülmesine ve yurtseverlik kisvesi altında işlenen haksızlıklara karşı durmuştur. J’Accuse , yalnızca bir döneme değil, her çağın susturulmuşlarına seslenir: Haksızlığa karşı susan herkes suç ortağıdır. Bu metin, Zola'nın özgürlük ve adalet arayışındaki direncini, yazarın sorumluluğunu ve toplumun vicdanına karşı taşıdığı ahlaki borcunu hatırlatır. J’Accuse, tarihin en güçlü çığlıklarından biridir. 2014 yılında SUÇLUSUN adıyla kitap olarak yayımladığımız bu mektubu aşağıda sizlere sunuyoruz: EMILE ZOLA Sayın Başkan, Bir gün bana göstermiş olduğunuz müşfik karşılamanın minnettarlığı ile adil şöhretiniz ile ilgili kaygılanmama ve bugüne kadar pek mutlu olan yıldızınızın en utanç verici, en silinmez leke tarafından tehdit edildiğini size söylememe izin verir misiniz? Alçakça iftiralardan sağ salim çıktınız, kalpleri fethettiniz. Rus birliğinin Fransa için temsil ettiği bu ulusal bayramın doruğunda göz alıcı görünüyor ve büyük emek, hakikat ve özgürlük yüzyılımızı taçlandıracak evrensel yönelimimizin gösterişli zaferine başkanlık etmeye hazırlanıyorsunuz. Ama isminize yapışmış leke, iktidarınıza yapışmış diyeceğim, şu iğrenç Dreyfus olayıdır. Yukarıdan gelen bir emirle, bir harp divanı, her türlü hakikate, her türlü adalete bir tokat gibi, Esterhazy denilen birisini beraat ettirmeye cesaret etmiştir. Bitmiştir, Fransa yanağında bu lekeyi taşımaktadır, tarih böylesi bir toplumsal suçun sizin başkanlığınız döneminde işlenebilmiş olduğunu yazacaktır. Onlar cesaret ettiyse, ben de cesaret edeceğim. Gerçeği söyleyeceğim çünkü düzenli olarak başvurulan adalet bunu tam anlamıyla yapmadığı takdirde gerçeği söylemeye söz verdim. Benim görevim konuşmaktır, suç ortağı olmak istemiyorum. Gecelerime orada, işkencelerin en korkuncu içinde işlemediği bir suçun cezasını çeken masum insanın hayaleti dadanır. Ve bunu, bu gerçeği dürüst insan olarak isyanımın tüm gücüyle size haykıracağım. Onurunuz adına, bunu bilmediğinize inanıyorum. Gerçek suçlulardan oluşan kötü ayak takımını ülkenin bir numaralı yargıcı olan size ihbar etmeyeceğim de kime edeceğim? Öncelikle dava ve Dreyfus’ün mahkumiyeti ile ilgili hakikat ile başlamak istiyorum. Her şeyi yürüten, yapan zararlı bir adamdır, o adam o zaman basit bir komutan olan Yarbay Paty de Clam’dır. O, Dreyfus davasının tamamıdır; onu ancak dürüst bir soruşturma edimleri ve sorumluluklarını açık şekilde ortaya çıkardığında tanıyacağız. Clam, romansı entrikalarla dolu, dizi romanların yöntemleri olan çalınan kâğıtlar, isimsiz mektuplar, ıssız yerlerde randevular, geceleyin bunaltıcı kanıtlar yayan esrarengiz kadınlardan hoşlanan en esrarengiz, en karmaşık insan olarak görünmektedir. Belgeyi Dreyfus’e yazdırmayı düşünen odur; onu tamamen camlarla kaplı bir odada incelemenin hayalini kuran odur; Binbaşı Forzinetti’nin bize kör bir fenerle donanmış, yüzüne ani bir ışık dalgası yansıtmak ve uyanışın heyecanı içinde suçunu yakalamak için uyuyakalmış suçlunun yanına sokulmak ister olarak tasvir ettiği odur. Her şeyi ben söyleyecek değilim, aranırsa bulunacaktır. Ben sadece Dreyfus davasını adli subay olarak soruşturmakla görevlendirilmiş Yarbay Paty de Clam’ın, tarih ve sorumluluk sırasına göre işlenmiş olan tüyler ürpertici hukuki hatanın birinci suçlusu olduğunu bildiriyorum. Belge bir süredir o zamandan bu yana genel uyuşukluktan işlevsiz hale gelmiş olan istihbarat bürosu müdürü Albay Sandherr’in elindeydi. Kayıplar oluyordu, bugün de olduğu gibi evraklar kayboluyordu ve belgeyi hazırlayan araştırılıyor ve yavaş yavaş bu belgeyi hazırlayanın farazi olarak ancak bir kurmay subay ve topçu sınıfından bir subay olabileceği düşünülüyordu: Bu belgenin nasıl yüzeysel bir mantıkla incelendiğini gösteren iki bariz hata söz konusudur, çünkü mantıklı bir inceleme ancak bir kıta subayının söz konusu olabileceğini ispatlar. Dolayısıyla içerisi araştırılıyor, yazışmalar inceleniyordu, bizzat büroda yakalanıp oradan sürülecek bir hain söz konusuydu ben burada kısmen bilinen bir hikayeyi yeniden yazmak istemiyorum ve ilk şüphe Dreyfus’ün üstüne düştüğünde Yarbay Paty de Clam sahneye girdi. O andan itibaren, Dreyfus’ü icat eden kendisidir, dava kendi davası haline gelmiştir, haini şaşırtmaya, onun eksiksiz itiraflarda bulunmasını sağlama işine girişir. Ortalama zekâya sahipmiş gibi görünen Savaş Bakanı General Mercier vardır; dini tutkusuna yenik düşmüş görünen Genelkurmay Başkanı General de Boisdeffre vardır, vicdanı pek çok şeyle uyum sağlayabilmiş Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Gonse vardır. Fakat aslında öncelikle bunların hepsini güden, onları hipnotize eden Yarbay Paty de Clam vardır, çünkü ruhçulukla, okültizm ile ilgilenmekte, ruhlarla konuşmaktadır. Zavallı Dreyfus’ü maruz bıraktığı tecrübeler, onu içine düşürmek istediği tuzaklar, çılgın soruşturmalar, canavarca düşünceler, tüm bir işkence çılgınlığı tasavvur edilemez. Ah! Gerçek ayrıntılarıyla bilen birisi için, ilk olay, tamamıyla bir kâbustur! Yarbay Paty de Clam Dreyfus’ü tutuklayıp onu hapse atmıştır. Bayan Dreyfus’ün evine koşmuş, onu korkutmuş, ona konuşursa kocasının mahvolacağını söylemiştir. Bu arada talihsiz adam kendini paralayıp, masum olduğunu haykırıyordu. Ve soruşturma bu şekilde, XV. yüzyıla ait bir romandaki gibi, gizem içinde, vahşi yöntemler karmaşası ile yapılmıştır, ki bunların hepsi yalnızca adi bir ihanet değil aynı zamanda dolandırıcılıkların en yüzsüzü de olan tek bir çocuksu suçlamaya, o aptal mektuba dayandırılmıştır, çünkü verilen esas sırların neredeyse hepsi değersizdi. Eğer ısrar ediyorsam, gerçek suçun, Fransa’nın tutulduğu korkunç adaletin reddi hastalığının çıkacağı yumurta buradadır. Adli hatanın nasıl mümkün olabildiğini, Yarbay Paty de Clam’ın entrikalarından nasıl doğduğunu; General Mercier, General de Boisdeffre ve General Gonse’un nasıl bu oyuna aldanabildiklerini, bu hatada yavaş yavaş sorumluluk alabildiklerini, tartışılmaz bir gerçeği sonradan kutsal bir hakikat gibi kabul ettirmeleri gerektiğine inandıklarını anlatmak isterim. O halde başlangıçta bunlardan yana yalnızca ihmal ve budalalık vardır. Olsa olsa onların çevrenin dini tutkularına ve takım ruhunun önyargılarına yenik düştükleri anlaşılmaktadır. Budalalığın bildiğini okumasına izin vermişlerdir. Ama görüyorsunuz ki, Dreyfus divanı harbin önüne gelmiştir. Mümkün olabildiğince mutlak bir kapalı oturum istenmiştir. Daha sıkı sessizlik ve gizlilik önlemleri alınmazsa bir hain Alman imparatorunu Notre Dame’a kadar götürmek üzere sınırı düşmana açabilirdi. Millet şaşkınlık içindeydi, korkunç olaylar, tarihi öfkelendiren bu korkunç ihanetler fısıldanıyordu; ve doğal olarak millet boyun eğdi. Yeterince katı ceza yoktu, halk halka açık aşağılamayı alkışlayacak, suçlunun vicdan azabınca yenilip bitirilerek alçaklık kayasının üstünde kalmasını isteyecekti. O halde Avrupa’yı ateşe verebilecek sözle anlatılmaz, tehlikeli şeyleri bu kapalı oturum arkasına özenle gömmek zorunda kalındığı doğru mudur? Hayır! Arkada yalnızca Yarbay Paty de Clam’ın romansı ve çılgın hayalleri vardı. Tüm bunlar yalnızca dizi romanların en tuhafını gizlemek için yapılmıştır. Ve bundan emin olmak için divanı harp önünde okunan iddianamenin dikkatlice incelenmesi yeterlidir. Ah! Şu olmayan iddianame! Bir adamın bu iddianame ile mahkum edilmiş olması bir adaletsizlik mucizesidir. Dürüst insanları yürekleri kızgınlıkla hoplamadan ve isyanlarını haykırmadan, orada Şeytan Adası’ndaki ölçüsüz kefareti düşünerek iddianameyi okumaya davet ediyorum. Dreyfus birden fazla dil biliyor, suç; evinde tehlike teşkil edebilecek evrak bulunamadı, suç; bazen memleketine gidiyor, suç; çalışkan, her şeyi bilme kaygısı güdüyor, suç; heyecanlanıyor, suç; heyecanlanmıyor, suç. Ya o yazımdaki saflıklar, içi boş resmi iddialar! Bize on dört suçlamadan söz edilmişti: sonuçta yalnızca bir tane suçlama, mektup ile ilgili suçlamayı bulduk; ve hatta bilirkişilerin aynı fikirde olmadıklarını, bunlardan birisi olan Bay Gobert’in istenilen yönde karar vermediğinden askerler tarafından itilip kakıldığını öğrendik. Bir de tanıklıklarıyla Dreyfus’ü suçlamaya gelen yirmi üç subaydan söz ediliyordu. Bunların sorgularıyla ilgili halen bilgimiz yok fakat hepsinin Dreyfus’ü suçlamamış olduğu kesin; bundan başka bunların hepsinin savaş bürolarından olduğuna dikkat edilmeli. Bu bir aile davası olup orada kendi aralarında bulunmaktadırlar ve şunu da hatırlamak gerekir ki davayı genelkurmay istemiş, davayı görmüş ve yakın zamanda yeniden görmüştür. Dolayısıyla geriye bilirkişilerin üstünde anlaşamamış oldukları mektup kalıyordu. Divan dairesinde yargıçların doğal olarak beraat kararı alacakları söyleniyor. Ve dolayısıyla mahkumiyeti mazur göstermek için bugün gizli, suçlayıcı bir belgenin, önünde boyun eğmemiz gereken, her şeyi gerekçelendiren, gösterilemeyen bir belgenin varlığını ileri sürmekteki umutsuz inat anlaşılmaktadır, görünmez ve bilinmez yüce Tanrım! Ben bu belgeyi reddediyorum, onu tüm gücümle reddediyorum! Gülünç bir belge, evet, belki de küçük kadınların söz konusu olduğu ve çok talepkar hale gelen bir falanca D’den söz edilen belge: şüphesiz karısı için kendisine yeterince para verilmediğini düşünen herhangi bir koca. Fakat ulusal savunmayı ilgilendiren, yarın savaş ilan edilmeksizin üretilemeyecek bir belge, hayır, hayır! Bu bir yalan! Ve bu kendileri buna ikna edilemeksizin utanmazca yalan söyledikleri ölçüde daha iğrenç ve ahlaksızcadır. Fransa’yı ayaklandırıyor, onun meşru duygusunun arkasına gizleniyor, yürekleri bulandırıp, ruhları saptırarak ağızları kapatıyorlar. Ben bundan daha büyük vatana ihanet suçu bilmiyorum. (...) DEVAMI Konuyla paralel diğer kitaplarımız: #JAccuse #EmileZola #DreyfusAffair #AdaletArayışı #TarihinÇığlığı #VicdanınSesi #HaksızlığaKarşı #JusticeForDreyfus #HakikatPeşinde #TruthAndJustice #AdaletİçinSusma #Suçluyorum #SpeakTruthToPower #SözUçarHakikatKalır #FrenchHistory #DreyfusDavası #ZolaJAccuse #FransızEdebiyatı #HakikatManifestosu #LittératureFrançaise #FransaAdaleti #JusticeNow #SpeakTruth #NoToInjustice #EqualityAndJustice #AdaletHerYerde #HakikatZamanı #AdaletİçinYaz

  • İyi ki Doğdun Jack!

    #12Ocak1876 Jack London, Amerikan edebiyatının efsanevi yazarı, maceraperest bir ruh ve devrimci bir sosyalist olarak tarihe geçti. Hayatı boyunca ezilenlerin yanında durarak, kapitalizmin vahşi çarklarına karşı hem kalemiyle hem de eylemleriyle mücadele etti. 12 Ocak 1876’da San Francisco’da doğan London, yoksulluk içinde büyüdü ve yaşamı boyunca bu deneyim, eserlerinin ana teması oldu. Yaşamı: Yoksulluktan Zirveye Jack London’ın çocukluğu sefalet içinde geçti. Çocuk yaşta fabrikalarda çalıştı, gazete sattı ve işçilik yaptı. 15 yaşında korsan balıkçılık yaparak denizlere açıldı, bu deneyimler onun maceraperest kişiliğini şekillendirdi. Gençliğinde hobos (evsiz göçmen işçiler) hareketine katılarak Amerika’yı trenle dolaştı. 1897’de Klondike Altına Hücum döneminde altın aramak için Kanada’ya gitti. Ancak, asıl altını kalemiyle buldu. London, yaşadığı zor deneyimleri, emekçilerin sömürülmesini, doğanın acımasız koşullarını ve kapitalizmin adaletsizliklerini eserlerinde işledi. Yaşadığı her macera, onun için bir roman ya da hikâye konusu oldu. Devrimciliği ve Sosyalist Kimliği Jack London, kapitalizme karşı sosyalizmin ateşli savunucularından biri oldu. 1890’larda Sosyalist İşçi Partisi’ne katıldı ve aktif bir devrimci olarak yazılar yazdı, mitinglere katıldı. 1901’de Sosyalist Parti üyesi oldu ve sosyalist aday olarak seçimlere katıldı. “Ben, kapitalizme karşı sınıf mücadelesi veren proleterlerin kardeşiyim. Kapitalizmi yıkmak için mücadele ediyorum.” Bu sözleri, onun devrimci duruşunu en net şekilde ortaya koyar. Jack London, Karl Marx’ın “Kapital” eserini derinlemesine okudu ve düşüncelerini hikâyelerinde, özellikle de sosyal adaletsizliği anlatan eserlerinde işledi. İşçi sınıfının mücadelesini ve kapitalist sistemin çürümüşlüğünü büyük bir cesaretle kaleme aldı. Eserlerinde Devrimci Temalar Jack London’ın eserleri, yalnızca macera hikâyeleri değil, aynı zamanda sosyal adaletsizliğe, sınıf mücadelesine ve kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere bir başkaldırıdır. 📚 “Demir Ökçe” (The Iron Heel): Bu eser, dünyanın ilk distopyalarından biri olarak kabul edilir ve kapitalizmin baskıcı doğasını sert bir şekilde eleştirir. Faşizmin ve totalitarizmin yükselişine dair ürkütücü öngörüler içerir. 📚 “Martin Eden”: Bir yazarın bireysel yükselişi üzerinden, kapitalist sistemin sanat ve bireysel kimlik üzerindeki baskısını sorgular. London, bu romanıyla bireysel başarı mitini yerle bir eder. 📚 “Denizin Çağrısı” ve “Vahşetin Çağrısı”: Bu eserlerde doğanın acımasızlığı ve hayatta kalma mücadelesi üzerinden, insanın kapitalist dünyadaki varoluş mücadelesini metaforik olarak işler. Eylemleri: Devrimci Yazardan Sokak Aktivistine Jack London, yazdığı eserlerle kalmayıp, eylemlere de aktif olarak katıldı. İşçi grevlerinde konuşmalar yaptı, işçi sınıfı hakları için mitinglerde yer aldı ve sık sık kapitalizmin açgözlülüğünü eleştirdi. 1905’te Rusya’daki devrimi destekleyen yazılar yazdı ve dünya çapındaki sosyalist hareketlere ilham oldu. Özellikle işçi sınıfının yükselmesi için, sınıf mücadelesine dair kalıcı fikirler bıraktı. Jack London'ın Devrimci Mirası Jack London, edebiyatı bir mücadele aracı olarak kullandı. Kalemiyle işçi sınıfının sesini duyurdu ve kapitalizmin vahşiliğini teşhir etti. Bugün eserleri hâlâ sosyal adalet arayışında olan milyonlarca insan için bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor. “Yaşamın anlamı savaşmaktır. Yaşamın amacı zaferdir.” Bu sözü, Jack London’ın devrimci karakterini ve mücadeleci ruhunu en iyi şekilde özetler. *** 12 Ocak 1876’da doğdu, 22 Kasım 1916’da öldü. Sosyalist Parti üyesiydi. “Demir Ökçe”, distopya türünün ilk eserlerinden biridir. Kapitalizm karşıtı fikirleri ve işçi sınıfı mücadelesiyle tanındı. Eserlerinde sosyal adaletsizlik, sınıf mücadelesi ve doğanın gücü ana temalardır. Jack London, yaşamı boyunca kalemiyle devrim yaptı. Bugün, onun eserleri hâlâ özgürlük, adalet ve eşitlik arayışındaki milyonlarca insana ışık tutmaya devam ediyor. Doğum günün kutlu olsun, Jack! 🌹 #JackLondon #DevrimciYazar #Sosyalizm #DemirÖkçe #MartinEden #VahşetinÇağrısı #KapitalizmEleştirisi #EdebiyatveMücadele #İşçiSınıfı #ToplumsalAdalet #DevrimciEdebiyat #SınıfMücadelesi #DoğanınÇağrısı #AmerikanEdebiyatı #ÖzgürlükVeAdalet #DirenişVeUmut #EdebiyatSeverler #JackLondonHayranları #DüşünceVeEylem #EdebiyatınDevrimcisi

  • Edebiyatın Gerçek Fenomeni: HALİL CİBRAN

    Joan Acocella’nın Halil Cibran hakkındaki etkileyici analizi, modern dünyanın bu zamansız yazarını ve onun en çok bilinen eseri Ermiş’i ele alıyor. Cibran’ın yaşamı, sanatı ve eserleri üzerinden derin bir yolculuk sunan bu yazı, onun edebi mirasını ve dünya çapındaki etkisini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Kafekültür, Cibran’ın 141. doğum gününde bu özel yazıyı sizlerle buluşturarak, bu büyük yazarın anısını yaşatmayı hedefliyor. JOAN ACOCELLA Shakespeare’in tüm zamanların en çok satan şairi olduğu söyleniyor. İkincisi Lao-tzu. Üçüncüsü, bu listedeki yerini, uzak bir zamanda ve yerde kurgusal bir bilge adam tarafından vaaz olarak verilen yirmi altı düzyazı şiirden oluşan bir koleksiyon olan Ermiş adlı bir kitaba borçlu olan Halil Cibran’dır. 1923’te yayınlanmasından bu yana, Ermiş yalnızca Amerikan baskısında dokuz milyondan fazla kopya sattı. Brooklyn ve Yonkers’da Cibran adına devlet okulları var. Sayısız düğün ve cenazede Ermiş okunmuştur. Resim öğretmenlerinin eğitimi, cezai sorumluluğun belirlenmesi ve dış gebeliğe, uyku bozukluklarına ve oğlunuzun eşcinsel olduğu haberlerine dayanan kitap ve makalelerde alıntılanmıştır. Sözleri, evlilik danışmanları, kiropraktörler, öğrenme güçlüğü uzmanları ve yüz kremi reklamlarında ortaya çıkıyor. Ermiş hızla başladı — ilk baskısını bir ayda sattı — ve sonra daha da hızlandı, ta ki 1960’larda satışları bazen haftada beş bin kopyaya ulaşana kadar. O on yılın İncil’iydi. Ancak kitabın popülaritesi tamamen hippilerin kapısına bırakılmamalıdır. Ermiş 1960’lardan çok önce bir hit oldu (Bunalım sırasında bile iyi para kazandı) ve o on yıldan sonraki satışlar hiçbir zaman sağlıklıdan daha az olmamıştı — neredeyse tamamen ağızdan ağıza olmasından dolayı daha etkileyici bir rekor. 1920’lerde kısa bir çaba dışında, Ermiş’in reklamı hiç yapılmadı. Muhtemelen bu ticari başarının onuruna, Everyman’s Library şimdi oldukça kırmızı bir ciltleme ve yer imi için altın bir kurdele ile Kahlil Gibran: The Collected Works (27,50 $) çıkardı. Çoğu insan Cibran’ı yalnızca Ermiş ’in yazarı olarak tanırken, dokuzu Arapça, sekizi İngilizce olmak üzere on yedi kitap yazdı. Everyman’s cildi, bu kitapların on ikisini içeriyor. Eleştirmenler, 1931’deki ölümünden bu yana Cibran’a gösterdikleri ilgisizlikle onu hiç şüphesiz selamlayacaklardır. Yayıncısı Alfred A. Knopf bile onu fırçaladı. Knopf’a 1965’te Ermiş ’in okuyucu kitlesinin kim olduğu sorulduğunda, hiçbir fikri olmadığını söyledi. “Bu bir tarikat olmalı,” dedi — Ermiş ’in kırk yıldan fazla bir süredir nakit inek olduğu adamdan nankör bir yanıt. 1974’te şairin Halil Cibran adlı kuzeni ve karısı Jean, iyi bir biyografi yayınladı, Halil Cibran: Hayatı ve Dünyası. Sonra, 1998’de, eski Yunan edebiyatının çevirmeni Robin Waterfield’ın Ermiş: Halil Cibran’ın Hayatı ve Zamanları adlı daha kapsamlı bir araştırması geldi. Ancak bu kitaplardan ilki ortaya çıkana kadar — yani Cibran’ın ölümünden kırk üç yıl sonra — bu son derece etkili yazarın uygun bir biyografisi yoktu. Hem Waterfield hem de Cibranlar, edebiyatçıların konularına saygısızlığından şikayet ediyor — Waterfield bunu “katı yürekli sinizm” ile suçluyor — ancak ortaya çıkardıkları gerçekler onun itibarını artıracak nitelikte değildi. Gerçek biyografilerin olmamasının bir nedeni, Cibran’ın hayatı hakkında çok az şey bilinmesiydi ve bunun nedeni, onun bilinmesini istememesiydi. Sağlam görünen bir nokta, 1883’te Lübnan’da, Bsharri adlı bir köyde doğmuş olmasıdır. O zamanlar Lübnan, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Suriye’nin bir parçasıydı. Cibran, kendi anlatımına göre düşünceli, duygulu bir çocuktu. İlk yıllarından itibaren sürekli çizdiğini söyledi — resim onun ilk sanat dalıydı ve uzun süre onun için yazı kadar önemliydi — ve doğayla iletişim kurduğunu belirtti. Bir fırtına geldiğinde, kıyafetlerini çıkarır ve coşkuyla sele akardı. Annesi Kamileh, başkalarının garip oğlunu rahat bırakmasını sağladı. “Bazen,” diye hatırlıyordu Cibran daha sonra, “içeri giren birine gülümserdi... Parmaklarını dudağına götürür ve ‘Sus. Burada değil.’ derdi.” Cibran’ın babası iyi bir işçi değildi. Bir ceviz bahçesi vardı ama orada çalışmaktan hoşlanmıyordu. İçmeyi ve kumar oynamayı tercih ediyordu. Sonunda vergi tahsildarı olarak işe girdi, ancak zimmete para geçirmekten tutuklandı. Daha önce fakir olan aile şimdi yoksullaştı. 1895’te Kamileh, dört çocuğunu topladı — Butros, Halil (o zaman on iki yaşındaydı), Marianna ve Sultana — ve Amerika’ya yelken açtı. Boston’a, Güney Ucu’nda, çeşitli ülkelerden gelen göçmenlerle dolu sefil bir gettoya yerleştiler. (Bugün Boston’ın Çin Mahallesi’dir.) Kamileh, diğer birçok Suriyeli göçmen gibi seyyar satıcı oldu; kapı kapı dolaşarak sırtında taşıdığı sepetten dantel ve nevresim sattı. Bir yıl içinde, Butros’u bir bakkal dükkânı açmak için yeterli parayı bir kenara koymuştu. İki kız terzi olarak çalışmaya gönderildi; ne okumayı ne de yazmayı öğrendiler. Halil tek başına, masaya yemek koymaktan muaf tutuldu. İlk kez okula gitti. Ayrıca yakındaki bir yerleşim evinde sanat derslerine kaydoldu ve öğretmeni aracılığıyla Fred Holland Day adında bir adama gönderildi. Avrupa’da bu dönem, “Dekadans” olarak bilinen bir sanat akımının yükseldiği bir zamandı. Madam Blavatsky’nin savunduğu teosofi popülerdi. İnsanlar seanslara katılıyor, uyuşturucuyla uğraşıyor ve Batı’yı küçümseyerek Doğu’yu daha ruhani buluyorlardı. Her şeyden önce, sanatı bir din gibi görmeye başlamışlardı. Otuz iki yaşındaki Day, bu hareketin Boston’daki lideriydi. Türban takıyor, nargile içiyor ve mum ışığında okuyordu. Ancak ciddi işler yapıyordu: İki sanat dergisi kurmuş ve zarif kitaplar yayımlayan bir yayınevinin ortağı olmuştu. 1896’da, Day’in dikkatini çeken on üç yaşındaki Cibran, kısa sürede Day’in öğrencisi ve asistanı oldu. Day, onu edebiyata ve özellikle romantik şairlere tanıttı. Cibran’ın yazı tarzı, bu edebi akımdan büyük ölçüde etkilendi. Day, ayrıca, Cibran’ı “Orta Doğulu bir prens” gibi görüyordu ve ona böyle davranıyordu. Bu rol, genç Cibran’a cazip geldi. Çok yakışıklı ve gizemli bir havası vardı. Cibran, Day’in rehberliğinde hızlı bir şekilde edebi yeteneklerini geliştirdi ve Arap kültürü ile Batı kültürünü birleştiren eserler yazmaya başladı. Bu süreçte, yazılarına ve sanatsal ifade biçimlerine, hem doğu hem de batı dünyalarının izlerini yansıtmaya başladı. Day’in etkisiyle, Cibran, şiirlerinde mistik ve felsefi temalar işlemeye, insanın ruhsal ve manevi yönlerini keşfetmeye yöneldi. Ayrıca, onun edebi kariyerine olan katkıları, Cibran’ın dünya çapında tanınmasına zemin hazırladı. Bu dönemde, Cibran’ın kişiliği de şekillendi. Day ile olan ilişkisi, sadece bir öğretmen-öğrenci bağından öteye geçti; ona bir baba figürü gibi yaklaştı ve Day’in tavsiyelerini sıkça dinledi. Day, Cibran’a Batı’daki büyük yazarların eserlerini okumasını önerdi, bunun yanında Batı sanatına olan ilgisini pekiştirdi. Cibran, zamanla hem Arap edebiyatının hem de Batı edebiyatının harmanlandığı özgün bir dil geliştirdi. Bu dönemin sonunda, Cibran’ın eserleri, hem doğu hem de batı kültürlerinin birleştiği bir köprü gibi görünmeye başladı. Cibran, bu dönemin ardından, edebi kariyerinde büyük bir sıçrama yaparak, daha fazla bağımsızlık kazandı ve kendi sesini duyurabilmeye başladı. 1904 yılında New York’a yerleşerek burada daha özgür bir ortamda yazılarına devam etti. Kendine ait bir dil geliştirme çabaları, onu edebiyat dünyasında daha da görünür kıldı. Bu şehirde, sanatçı kimliğini tamamen benimsedi ve Batı’daki entelektüel çevrelerle de etkileşimde bulunarak daha geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmeye başladı. Ancak, Cibran’ın yalnızlık arayışı, edebi yaşamının önemli bir parçasıydı. Bazen yalnızlık, ona ilham kaynağı oldu; şiirlerinde ve yazılarında yalnızlığın derinliğine, insan ruhunun yalnız kalma ihtiyacına dair derinlemesine analizler bulmak mümkündü. Cibran, toplumun dayattığı normlara karşı sürekli bir isyan içindeydi ve bu isyan, onun yazılarında bir özgürlük, bireyselcilik ve manevi bir arayış olarak kendini gösterdi. Sanatında ve yaşamında, tıpkı Day’in ona sunduğu “prens” kimliği gibi, Cibran da kendini arayış içinde bir figür olarak görüyordu. Bu kimlik, ona hem özgürlüğün hem de yükümlülüklerin simgesi oldu. Kendini Arap dünyasında bir lider ya da aydın figürü olarak konumlandırmayı hedefledi; ancak Batı’daki sanat çevrelerinde de kendine bir yer edinmeye çalıştı. Sonuçta, hem doğu hem de batı kültürlerinden beslenen bir düşünür ve sanatçı olarak geniş bir etki alanı oluşturdu. Cibran’ın edebi mirası, hem Batı hem de Arap dünyasında büyük bir etki bıraktı. Onun yazıları, sadece bir kültürün değil, birçok kültürün birleşiminden doğmuştu ve bu onun eserlerini evrensel kılmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm insanlık için bir anlam taşıyan bir dil geliştirmesini sağladı. Bu, onun gerçek bir sanatçı ve düşünür olarak kabul edilmesinin en önemli nedenlerinden biriydi. Cibran’ın 1910’lu yıllarda edebi dünyada kazandığı ün, onu sadece bir yazar olarak değil, aynı zamanda bir düşünür, bir filozof olarak da tanınmasını sağladı. Bu yıllarda yazdığı "The Prophet" (Ermiş) eseri, onun zirveye ulaşmasını sağlayan başyapıtlarından biri oldu. Eser, evrensel temalar üzerine kurulu bir anlatı sunuyor ve insanların duygusal, ruhsal ve manevi yaşamlarına dair derin bir anlayış sergiliyor. “Ermiş”, hem batılı hem de doğulu okuyucular tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı ve Cibran, yaşamı boyunca büyük bir okur kitlesi edindi. Ancak bu süreç, onun içsel bir yalnızlık ve yalnızca yazıya odaklanmış bir yaşam sürmesine engel olamadı. Edebiyat dünyasında ve kişisel yaşamında yaptığı bu yoğun yolculuk, aynı zamanda onun sağlık problemleriyle yüzleşmesine neden oldu. 1931’de, yalnızca 48 yaşında, Cibran, hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Fakat geriye bıraktığı eserler, onun düşünsel mirasını ve sanatını yaşatmaya devam etti. Cibran’ın eserleri, hayatı boyunca birer kültürel köprü inşa etti ve iki farklı dünya arasında bir anlayış geliştirmeyi başardı. Hem Arap hem de Batı kültürlerinden beslenen bu eserler, zamanla çok daha geniş bir okur kitlesine hitap etti. Onun yazıları, sadece edebiyat çevrelerinde değil, aynı zamanda felsefe, sanat ve mistisizmle ilgilenenler arasında da geniş yankı uyandırdı. Cibran, hem yazdığı metinlerle hem de yaşadığı hayatla, insanlık tarihine bir damga vurdu ve nesiller boyu edebi ve düşünsel bir miras bıraktı. O, doğunun mistik havasıyla batının bireysel özgürlük anlayışını harmanlayarak, kendine özgü bir dünya görüşü oluşturdu. Yazdığı her eserle, insanın en derin duygusal ve manevi yanlarını keşfetmeye ve anlatmaya çabaladı. Cibran, yazının gücüne inanarak, kelimelerle bir dünyayı inşa etti ve tüm insanlığa derin bir bakış açısı sundu. Sonuçta, Cibran, yaşamı boyunca sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda bir yol gösterici, bir düşünür olarak da insanlara rehberlik etti. Onun öyküsü, hem kişisel hem de toplumsal düzeydeki büyük bir evrim, bir arayış ve son olarak, bir keşifti. Arap dünyasındaki kültürel devrimi ve Batı’daki edebi etkisiyle, Cibran, yalnızca bir edebiyatçı değil, bir kültürel ikon haline geldi. Ve böylece, Halil Cibran’ın mirası, hem edebiyat dünyasında hem de halk arasında bir anıt gibi ayakta durmaya devam etmektedir. Hem yaşamı hem de eserleri, çok sayıda insana ilham verdi, vermeye de devam edecek. kafekultur.com/cibran #HalilCibran #Ermiş #Edebiyat #Şiir #Felsefe #DoğuBilgeliği #Kültür #Kitaplar #AnmaGünü #JoanAcocella #Kafekültür #CibranEtkinliği #DüşünceSanatı #Kitapseverler #EdebiyatTarihi #Yazarlık #EfsaneKitap #ErmişKitabı #FelsefiDüşünceler #KlasikEdebiyat #YeniÇağ #DoğuBatı #OkumaSevgisi #Bilgelik #CibranHayranları #AnlamlıSözler #ModernKlasikler #EdebiyatSever #TürkçeEdebiyat #6Ocak1883

  • GÜRE: Kaz Dağı Eteklerinde Sarıkız'ın Köyü

    SİNAN KAHYAOĞLU Ülkemiz antik çağlardan beri yoğun nüfusa sahip bir yerdir. Yöremizde de buna uygun olarak eski çağlardan beri kurulmuş kentler bulunmaktadır. Köyümüzün kaplıcası antik çağlardan beri bilinmekte ve sağlık için kullanılmaktadır. Hatta sağlık kazanıldığı için tanrısal bir özellik yüklenmiştir. Antik dönemlerde deniz kıyı çizgisi günümüzdeki gibi değildi. Kaplıcanın bu şifa dağıtan özelliği nedeniyle kaplıcanın yanına bir kent kurulmuştur. Bu kent Astyra kentidir. Kent adını coşkun akan Güre çayından almıştır. Coşkun su anlamına gelmektedir. Yüzyıllar sonra buraya kurulacak köyümüz adını bu coşkun akan Güre çayından alarak Güre olacaktır. Güre çayı ise kaynağını köyümüzün hemen üstünde bulunan karstik kaynak Pınarbaşı’ndan almaktadır. Kaplıca yakınlarında Astyra kentinin nekropolünden çıkarılmış lahitler bulunmuştur. Köyümüz Osmanlı döneminde Midilli Adasının fethi sırasında kurulmuştur. Kurulduktan sonra adı Güre deresi olarak geçmiştir. XIX. yüzyıla kadar sadece köyümüz mevcut iken XIX. yüzyılda köyümüzün çevresinde yeni yerleşimler meydana gelmiştir. Kaplıca ise köyümüzün sınırları içinde olup Güre kaplıcası olarak ünlenmiştir. Güre iskelesi ise lodosa ve poyraza kapalı olması nedeniyle Edremit’in limanı haline gelmiştir. Çünkü Akçay limanı lodosa açıktır. O yıllarda deniz ulaşımı yaygındır ve köyümüze ulaşım Güre iskelesinden yapılmaktadır. XIX. yüzyıl içinde Osmanlı İmparatorluğu kendisini yenilemektedir. Bu dönemde yeni bir ordu kurulmuş ve bu ordu için asker kaynağı olarak zorunlu askerlik yasası çıkarılmıştır. Bu yasa gereği dağlardaki göçebelerin iskânına çalışılmıştır. Yeni düzenlemelerle de dağlar kontrol altına alınmış ve göçebelere yasaklanmıştır. Dağda kaçak duruma düşen Tahtacı Türkmenler ile hayvancı Yörükler bu yüzyılın ortalarına doğru yerleşmeye başlamışlardır. Köyümüzün üstüne Kirlikubaş yörük obalarından Kavurmacılar obası önce Yerkese mıntıkasına yerleşmişken 1900 yılında köyümüze akın olmak için bugünkü yerine inmiştir. Bu arada Kirli Kubaşlardan başka bir oba da Çamlıbel köyünün üstüne Muratlar adıyla köy olmuştur. Köyümüzün kenarına her yıl kışlakçı gelen Tahtacı Türkmen obası ise 1880 yılındaki minare yapımı sırasında kereste temini için Yassıçalı mıntıkasına yerleşmişlerdir. Böylece köyümüzün Yassıçalı Mahallesi oluşmuştur. Kavurmacılar ise köyümüzün üstünde Gürebaşı adıyla da anılan bir köy olmuştur. Köyümüz I. Dünya Savaşı’nda pek çok şehit vermiş bir köydür. 1912 yılında ise köyümüzden Hasanbeyzade Ferhat Bey Karesi mebusu seçilerek İstanbul’a gitmiş ve orada görev yapmıştır. Köyümüzden Banker Ali Bey ise zeytincilik konusunda ülke çapında etkili olmuştur. Ayrıca gemi sahibi olarak armatörlük de yapmıştır. Ferhat Bey’in oğulları köyümüze ilk defa buharlı zeytinyağı fabrikasını getirmiştir. Banker Ali Bey’in oğlu Sezai Bey de Güre iskelesine yöremizin en büyük zeytinyağı fabrikasını kurmuştur. Köyümüz Cumhuriyet’in ilanından sonra hızla büyümüş ve değer kazanmıştır. 1880’li yıllarda Balya madenlerini çıkaran şirket, madenlerini taşımada Güre iskelesini tercih etmiştir. 1923 yılında aynı şirket, Havran’dan Güre iskelesine kadar uzanan tren hattını işletmeye açmıştır. Güre iskelesi 1990’lı yıllara kadar Eymir demir madeninin taşındığı iskeledir. Turizmin gelişmesi ile maden taşıma işi sona ermiştir. Güre iskelesi aynı zamanda çevre köyler ile köyümüzün iş merkezidir. Zeytinyağı fabrikaları, kereste bıçkıları, tomruk depoları, balıkçı kayıkları ile ünlüdür. 1985 yılında turizm etkili olmaya başlayınca köyümüz belediye olmak ihtiyacı hissetmiştir. Fakat nüfusu yeterli gelmeyince Kavurmacılar ile birleşmiş ve Kavurmacılar köyümüzün mahallesi haline gelmiştir. Bu birleşmede Kavurmacılar’ın tüzel kişiliği sona ermiştir. 1986 yılında belediye teşkilatı kurulmuştur. 2014 yılında büyükşehir yasası gereğince küçük belediyelerin lağvedilmesi ile kapatılmıştır. Bu tarihten sonra Edremit Belediyesi’ne bağlanmıştır. 1990’lı yıllarda köyümüz ve çevresi termal otellerle dolmuştur. Termal oteller, sağlık turizmini canlandırmıştır. Güre iskelesi sakin Ege kıyı kasabası özelliği ile dikkat çekmiş ve nüfusu artmaya başlamıştır. Kavurmacılar mahallesi ise yavaş yavaş boşalırken buraya turizm sektörü el atmış ve burası yazlık konutlarla dolmaya başlamıştır. Bugün Güre köyü ile Güre iskelesi adeta konutlarla birbirine bağlanmış gibidir. Bu şekilde giderse önümüzdeki günlerde Kavurmacılar ile Güre iskelesi yerleşim olarak birleşecek gibi görünmektedir. Kavurmacılar’ın üstünde ise orman başlamaktadır. Kaz Dağı 1991 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Dağın milli park ilan edilmesi ile dağda orman işi yapan veya hayvancılık yapan Yörükler ile Türkmenler yine Tanzimat döneminde olduğu gibi dağda kaçak duruma düşmüşlerdir. Dağ, bu iki gruba yasaklanmış ve giriş çıkışlar kontrol altına alınmıştır. Gerek Yassıçalı, gerek Kavurmacılar köyü Ağustos ayında Sarıkız ziyareti yaparlar. Dağın turizme açılması ile bu Sarıkız ziyaretleri de yasaklanmıştır. Dağın yasaklanması ile Kavurmacılar hayvancılık faaliyetlerini bırakmak zorunda kalmıştır. Köy zaman içinde Güre merkeze inerek ortadan kalkmıştır. Boşalan köy 1990’lı yılların sonunda turizmciler tarafından keşfedilmiş ve turizm köyü olarak yeniden inşa edilmektedir. Yassıçalı ise önceleri Güre zeytinliklerinde çalışmaya başlamışlardır. Güre zeytinliklerinde çalışırken aynı zamanda köylerinin etrafındaki ormanları zeytinlik haline getirmişlerdir. Yassıçalı mahallesi hâlâ varlığını sürdürmektedir. Güre merkez köyü de yeni gelenlerle gittikçe çehresini değiştirmektedir. Köyün üst bölümleri yeni yazlık konutlarla dolmuş durumdadır. Şu anda köyümüzde üç tane zeytinyağı fabrikası çalışmaktadır. Köyümüzün merkezi olan Güre, manav köyü; Yassıçalı, Tahtacı Türkmen köyü; Kavurmacılar, sünni Yörük köyü; Güre iskelesi ise Selanik’ten gelen muhacırlardan oluşmaktadır. Bu farklı gruplar yıllarca kardeşçe geçinerek beraberliğin çok güzel örneklerini vermişlerdir. Turizmin gelişmesi ile köyümüz ve iskele ülkemizin farklı yörelerinden gelen insanlarla dolmaktadır. Her gelen yöremize uyum sağlayarak birlik beraberlik içinde kardeşçe yaşamaktadır. Bizler Güre köyünü elimizden geldiği kadar tanıtmaya çalıştık. Mutlaka eksiklerimiz olacaktır. Amacımız gelecek kuşaklara bu köyde insanların yaşadığı ve burada bir tarihin olduğunu göstermektir. Amacımıza bir miktar ulaşabildiysek bizlere ne mutlu. (Sonsöz)

  • 2025 ARMAĞAN KİTAPLAR KAMPANYASI

    Hediye Canlımız Kafö, 2025'te okumayı en çok isteyeceğiniz kitapları ayağınıza getiriyor. Lütfen başını okşamayı ihmal etmeyiniz ve patisi boş geri göndermeyiniz. :-) 2025'te Türk yazarlarımıza tam destek bizden. İlk kampanya armağanlı yazarımız: AYŞIM OKUDAN (Kampanya Kupon Kodu 001) (Kampanya Kupon Kodu 002) BERİL EREM (Kampanya Kupon Kodu 003) CANDAN SELMAN (Kampanya Kupon Kodu 005) (Kampanya Kupon Kodu 006) CARAME LA (Kampanya Kupon Kodu 004) EMİNE EBRU (Kampanya Kupon Kodu 007) (Kampanya Kupon Kodu 008) (Kampanya Kupon Kodu 009) FATMA GÜREL (Kampanya Kupon Kodu 010) HALİL GÖKHAN (Kampanya Kupon Kodu 011) (Kampanya Kupon Kodu 012) İLKER SELMAN (Kampanya Kupon Kodu 013) (Kampanya Kupon Kodu 014) ÖZGE CAN (Kampanya Kupon Kodu 016) (Kampanya Kupon Kodu 017) ÖZLEM GÜZELHARCAN (Kampanya Kupon Kodu 018) (Kampanya Kupon Kodu 019) ÖZLEM TÜM (Kampanya Kupon Kodu 021) RAŞEL RAKELLA ASAL (Kampanya Kupon Kodu 015) (Kampanya Kupon Kodu 020) SEMRA TOPAL (Kampanya Kupon Kodu 022) (Kampanya Kupon Kodu 023) SİNAN KAHYAOĞLU (Kampanya Kupon Kodu 024) (Kampanya Kupon Kodu 025) ŞİRİN PARKAN (Kampanya Kupon Kodu 026) (Kampanya Kupon Kodu 027) UFUK ACUNER (Kampanya Kupon Kodu 028) (Kampanya Kupon Kodu 029) MUTLU BAŞARILI SAĞLIKLI BİR YENİ YIL DİLEĞİYLE...

  • Kırgızistan: Kaz Dağı Bilgesi'nin Tarihi Gezileri 2

    SİNAN KAHYAOĞLU Geçen yıl, yine Ümit Şıracı Bey'in düzenlediği Moğolistan gezisine katılmıştım. Gezi dönüşünde, gezi izlenimlerimi gezi arkadaşım Necmi Alagaş’ın çektiği ve kendi çektiğim fotoğraflarla yayınlamıştım. Bu yıl ise yine Ümit Bey'in düzenlediği Kırgızistan gezisine katıldım. Ümit Bey, Kırgızistan’a iki gezi düzenlemişti. Birinci grup kuzey Kırgızistan’ı, ikinci grup ise güney Kırgızistan’ı dolaşacaktı. Birinci gezi sona erdiğinde, geziye katılanlar Bişkek’ten yolcu edildikten sonra ikinci grubun gezisi başlayacaktı. Birinci gruptan olup ikinci grubun gezisine katılmak isteyen arkadaşlarımız ise gezilerine devam edeceklerdi. İkinci grubun gezisi, 12-22 Temmuz 2024 tarihleri arasındaydı. Gezi, Fergana Vadisi'nde bulunan Oş kentinden başlayıp Bişkek’te sona erecekti. 28-29 Nisan 2018 tarihinde Bişkek’te Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi’nin düzenlediği “Uluslararası Orta Asya Sempozyumu”na katılmıştım. İlk defa Hazar Denizi'nin ötesine geçecektim. Bişkek’te Manas Havaalanı'nda üniversite görevlileri bizi karşıladı ve otelime geçtim. Üniversitenin yanındaki otelde kaldım. Sempozyum sonunda bizi dolaştırdılar. Önce Bişkek’in yakınında bulunan Atabeyt’e gittik. Atabeyt “ata evi” demektir. Burada, 1930’lu yıllarda Stalin tarafından öldürülen Kırgızların toplu mezarları vardı. Onlar anısına bir anıt yapılmış. Ayrıca burada ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un da mezarı vardı. Mezarını ziyaret ettik. Atabeyt’te ayrıca öldürülen Kırgızlar için bir müze yapılmıştı. Onu da ziyaret ettik. Sonra Karahanlıların başkenti Balasagun’a gitmek için yola çıktık. Bişkek’ten sonra Kant kentine, ardından Tokmok kentine varıp oradan Çu Vadisi’ne girdik. Çu Nehri, kaynaklarını Tanrı Dağları’ndan alan ve Kazak bozkırlarında kaybolan bir akarsudur. Aynı zamanda Kazakistan ile Kırgızistan’ın sınırını çizer. Nisan ayında olduğumuzdan dolayı nehir gür akıyordu. Sınır boylarında asker görmedik. Bu yol aynı zamanda Issık Gölü ile Narin kentine giden ana yoldu. Biz Tokmok’tan sonra ayrıldık ve Balasagun’a vardık. Balasagun, 1940 yılında İslamiyet’i devlet dini olarak kabul eden Karahanlı Türklerinin kurduğu Karahanlı Devleti’nin başkentiydi. Balasagun’da tek tarihi eser Buruna Kulesi idi. Bazı söylencelere göre bir cami minaresi, bazı söylencelere göre bir gözetleme kulesi idi. Kulenin üstüne çıkıp etrafı seyrettik. Kulenin yakınında eski bir mezarlık vardı. Mezarlıkta Kırgız mezar taşları sergileniyordu. Burayı dolaştık. Tüm Asya’da, Türk yurtlarında ve Anadolu’da görülen tipik Türk mezar taşları ile aynıydı. Bu mezar taşlarında kabartma olarak işlenmiş, başlıklı, pala bıyıklı, sağ elinde bade (kutsal kadeh) ve sol eli kemerinde bir insan başı bulunuyordu. Bu tür mezar taşları her yerde karşımıza çıkmaktadır. Bu mezar taşları, İslamiyet’ten önce Köktengri inancı döneminde yapılmış taşlardır. Kutsal içkinin bulunduğu kadeh, dönüşümü simgeler; yani zamanı. Malum, alkol insanı sarhoş ederek dönüştürür. İslamiyet’in kabul edildiği döneme ait mezar taşlarında ise Arapça yazılar bulunuyordu. Kadehli mezar taşları bu dönemde yok olmuştur. Bişkek’e döndükten sonra, ertesi gün uçakla İstanbul’a döndüm. Türkistan hakkında bazı bilgiler edinmiştim. Bişkek’te ve kırsalda bol miktarda "bozüy" denilen yurtlar gördüm. Hatta sempozyumun final yemeğini bir bozüy içinde verdiler. Üniversitedeki yemekte de Nobel ödüllü Türk bilim insanı Aziz Sancar yemeğe katılarak bir konuşma yaptı. Tüm katılımcılar bu durumdan oldukça mutlu oldu. İkinci ziyaretim, 19-21 Eylül 2018 tarihlerinde, Manas Üniversitesi’nin düzenlediği “1. Uluslararası Türk Dünyası Felsefe Sempozyumu”’na katılmak için oldu. Bu, ikinci gidişim olacaktı. Yine K Otel'den yer ayırttım ve Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan Bişkek’e uçtum. Yine havalimanında üniversite görevlileri beni karşıladılar ve otelime yerleştirdiler. Bu sefer tam iki günüm boştu. Üniversitede görevli Kırgız bir akademisyenden yardım isteyerek dolaşmak istediğimi belirttim. Kırgız akademisyen, iki Kırgız öğrenciyi görevlendirdi. Birisi delikanlı olup adı Ulan, diğeri kız olup adı Gulline (Güllü), beni arabalarına alıp dolaştırmaya çıktılar. Önce Bişkek’in en merkez meydanı olan Alatov Meydanı’na gittik. Meydan son derece genişti. Meydanın hemen arkasında devlet müzesi, yanında ise parlamento binası bulunuyordu. Meydanda büyük bir Manas heykeli vardı. Heykelin karşısında ise başı karlı Tanrı Dağları görünüyordu. Dağlarda kalıcı karlar olduğundan dolayı Ala Dağlar adı verilmişti. Alatov'da, başı karlı dağlardan dolayı Aladağ anlamında Alatov’dur. "Tov" dağ demektir. Alatov Meydanını gezdikten sonra Frunze Müzesi’ne gittik. Fakat müze kapalıydı. Dolaşamadım, ancak bu gezimizde dolaşmak fırsatını buldum. Sonra Bişkek’in en otantik pazarı olan Oş Pazarı’na gittik. Pazarda pek çok yerli ürün satılıyordu. Fakiri en fazla şaşırtan, yoğurdun kurutulması ile oluşan kurutların bol olmasıydı. Peynir göremedim. Ayrıca Türkiye’deki meyve ve sebzelerin çoğuna da rastlamadım. Oş Pazarı’nı dolaştıktan sonra öğrenciler fakiri Ala Arça Milli Parkı’na götürdüler. Burası Bişkek’e 45 km mesafede, Tanrı Dağları’ndan gelen bir çay vadisindeki ormanlardan oluşan bir parktı. Milli parkı dolaştıktan sonra dönüşte bir kafede mola verdik. Kırgızistan’da bizim "bişi" dediğimiz lokmalardan çok vardı. Bu lokmalar küçük yapılıyor ve yemesi kolay. Kırgızlar bu bişilere "Boorsak" adını veriyorlar. Cafede dinlenirken Güllü’ye kendi yaktığım türkü olan “Kar mı Yağmış Kazdağının Başına” türküsünü dinlettim. Beğendi. O da bana Kırgız müzikleri dinletti. Kırgız müziği dinlerken, başı karlı serin dağ havalarını hissettim. Bişkek’e döndük. Otelime bıraktılar. Ertesi gün ise Kırgız akademisyene Issık Gölü’ne gitmek istediğimi söyledim. Sabah görevli bir öğrenci ile buluştum. Öğrencinin adı Şirgeldi idi. "Şir" aslan demek. Yani "aslan geldi" anlamında. Öğrenciler Manas Üniversitesi’nin öğrencileri. Şirgeldi ile Karakol kentine giden bir minibüse bindik. Minibüste Kırgızlar ve Ruslar vardı. Kırgızları, bizim ülkemizdeki yörüklere benzettim. Hiç yabancılık çekmedim. Minibüsle, yine Kant ve Tokmok’tan sonra Çuy Vadisi’ni takip ederek Issık Gölü’nün batı kıyısındaki Balıkçı kentine geldik. Burada Issık Gölü’nü gördük. Göl kenarında 45 km yol aldıktan sonra göl kıyısında Çolpanata kentine geldik. Burada minibüsten indik. Minibüs, gölü geçtikten sonra Kırgızistan’ın Çin sınırına yakın Karakol kentine gidiyordu. Balıkçı’dan ayrılan yol ise Narin kentine gidiyordu. Biz, Çolpanata kentinde indikten sonra göl kıyısında açılmış Ruh Orda Müzesi’ne gittik. Müze, geniş bir alan üzerine kurulmuştu. Tüm inançların tapınaklarının benzerleri vardı. Zaten adı "Ruhların Merkezi" demekti. Yani dinlerin buluştuğu yer. Müzede Cengiz Aytmatov’un ağırlığı vardı. Göl kıyısına vardım ve elimi yüzümü yudumladım. Gölün kıyısında Manas’ın eşinin heykeli vardı. Ayrıca müzede bazı ünlü filozofların da heykelleri bulunmaktaydı. Yine dünya tarihine yön vermiş büyük devlet adamlarının da heykelleri vardı. Heykeller arasında Atatürk’ümüzü de görünce çok mutlu oldum. Müzeyi dolaştıktan sonra bir lokantada yemek yedik ve bir taksiye binerek geri döndük. Bişkek’e geldik. Ertesi gün sempozyuma katıldım. Üniversitede bir radyo vardı. Program yapıyorlarmış. Sempozyuma katılanlardan birisi ile röportaj yapacaklarmış, fakire teklif ettiler ve çok mutlu oldum. Manas Üniversitesi Radyosu’nda sempozyum ile ilgili konuşma yaptım. Sempozyum kapanış toplantısında fakire konuşma teklifi yaptılar. Kürsüde sempozyuma katılan akademisyenlere konuşma yaptım. Ertesi gün yine boş günüm vardı. Bu sefer Kazakistan’ın eski başkenti Alma Ata’ya gitmek istedim ve Kırgız akademisyenden yardım istedim. Fakat unuttuğundan Alma Ata’ya gidemedim. O gün üniversitenin yakınlarında kenti dolaştım. Caddede yürürken askeri okula benzeyen bir binanın önünden geçtim. Okulun bahçesinde Atatürk heykeli görünce çok sevindim. Ertesi gün sabah uçakla yurda döndüm. Tekrar Kırgızistan’a gidecektim. Fakat bu sefer ülkenin güneyinde yer alan Oş kentine gidip oradan kuzeyine geçecektik. Gezimiz Oş ile başladı, Bişkek ile sona erdi. Kırgızistan’ı güneyden kuzeye doğru dolaştım. Sizlere bu gezimi anlatacağım. (Giriş)

  • ÖZGE CAN'ın Yeni Öykü Kitabı KUKLA Çıktı. Yazarımızın hem yeni yaşını hem de yeni kitabını kutluyoruz.

    Özge Can , yeni kitabı "Kukla" ile okuyucularını, toplumun görünmez ipleriyle bağlı bireylerin dünyasına davet ediyor. Yalnızlık, içsel çatışma ve özgürleşme temaları ekseninde ilerleyen bu kitap, hem bireysel hem de toplumsal anlamda kadının rolüne derinlemesine bir bakış sunuyor. Özge Can, sade ama sarsıcı anlatımıyla her bir karakterinin içsel yolculuğunu, onların topluma ve kendilerine karşı verdiği mücadele üzerinden işliyor. Bu söyleşide, yazarın ilham kaynaklarından öykülerindeki toplumsal ve bireysel bağların temellerine dek, "Kukla"nın ardındaki zengin dünyayı keşfedeceğiz. "Kadın kadının yurdudur." " Kukla " kitabınızda yalnızlık ve içsel çatışma gibi güçlü temalar öne çıkıyor. Bu temaları seçmenizde sizi yönlendiren kişisel veya toplumsal deneyimler neler oldu? Ülkede yaşanan değişimler düşünen birçok insanı kalabalıklar içinde yalnızlığa itiyor. Daha da derinlerde düşsel yolculuk yapanlar da içsel çatışmalarda buluyor kendini. Ben de hem bu ülkenin vatandaşı hem de kadın olarak yaygın bakış açısının aksine sosyal mecralardan uzak içsel yolculuğuna daha fazla özen gösteren biriyim. Yarattığım karakterler de bu minvalde ilerliyor. Kişi kendiyle çatışarak gelişir. Bir de bu ülkede kadın olarak herkesle her şeyle çatışarak yer açabiliyoruz. Kendimizle bile çatışmamız lazım ki ezberleri değiştirip, yolumuza bakabilelim. Kitabınızdaki karakterler, görünmeyen iplerle birbirine bağlı gibi duruyor. Karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini nasıl şekillendirdiniz, bu bağları kurarken neyi amaçladınız? O ipleri bazen ben elimde tuttum bazen de karakterler benden bağımsız iplerini koparıp kendi hikayelerini ortaya çıkardı. Aykırılıktan çok ortaklığa baktığımızda daha derin ilişkiler kuruyoruz. Aynı kokunun, aynı gülüşün, aynı ağrının ortaklığını yaşayanlar tek bir bakışta hemhallik ederler. Burada oluşan bağı korumaya meyillidirler de aynı zamanda. Benim hikâyelerimin karakterleri de aynı korkunun ürünü bir yerde. “Yok sayılmak” Her biri bir iple aynı yere bağlayıp “Var” oldular. Sonra da bağlı oldukları yerden kopup bağımsızlıklarını yarattılar. Kukla yapılmak istenirken can buldular. İlk kitabınız "Çember Çekmece" ile karşılaştırıldığında, "Kukla"da yazım tarzınız veya tematik odaklarınızda değişiklikler oldu mu? Olduysa, bu değişimlerin kaynağı nedir? Aynı yerden besleniyorum yazarken. O da insan duygularının davranışlara etkisi. Anlatımımın özünü kişi duygularının özü oluşturuyor. Çember Çekmece’den farkı belki biçem olarak diyebiliriz. Bilinçaltıma hükmeden şeylerin ortaya çıkmasından önce düşüncemi yönlendirerek, konunun konuyu açmasını sağlayarak fikir oluşturuyorum. Karakterin hareketinden çok duygusuna ve bu duygunun sonucunda oluşan tepkisine odaklanıyorum. İlk kitaptan bu yana içsel dünyamda değişen odaklar Kukla’da farkını oluşturmuştur. Öykülerinizde kadın yaşamının toplumsal normlar altında hırpalanmasını ele alıyorsunuz. Kadın karakterlerinize yüklediğiniz bu toplumsal ağırlığı nasıl dengelediniz? Toplum kadına bunu yükledi esasen. Ben de dahil çevremdeki bütün kadınlar aynı normların içinde birden farklı konumlarda bulunuyoruz. Kimimiz farkında ve karşı duruyor, kimimiz farkında değil içinde kayboluyor, kimimiz farkında karşı koyamıyor. Ben karşı duran kadın karakterleri anlatmayı seçiyorum. Bir kadın kendi için ayağa kalktığında aslında diğer tüm tüm kadınlar için ayağa kalkmıştır mottosunu benimsiyorum. Öykülerimde de her türlü hırpalanmadan çıkabiliyor olmak bana verdiği gibi okuyucularıma da güç verecek inanıyorum. Kadın kadının yurdudur. Bu yurtta ortaklık için de cinsiyet eşitliğinde buluşan her cinsiyetten insanla yol alabiliriz. Yaşamın dengede devam etmesi gibi öykü karakterlerimde bu dengeyi başkaldırıyla kuruyor. Kitabınızda okuyucuya aktarmak istediğiniz en önemli mesaj nedir? Okurun öykülerinizden almasını istediğiniz ana duygusal ya da düşünsel çıkarım nedir? Temel derdim anlamak. Kendimi de başkalarını da. Okuyucularımın da buradan almasını istediğim bu. Anlamak için dinlediğimizde, okuduğumuzda, izlediğimizde önyargımızı kapatır açık oluruz. Kabul etmeyebiliriz. Karşı çıkabiliriz. Her şeyden önce anlamamız lazım. Karşımızdakinin neden öyle davrandığını, neden susmayı tercih ettiğini ya da neden bağırdığını anladığımızda mesafeler kapanır. Elif neyin öfkesini yaşadı yıllarca? Eylül neden sevgi istiyor? Gizem’i hangi arayış yollara düşürdü? Sorular çeşitlendirilebilir. Bu ben de siz de olabiliriz. Özge neden yazıyor? Benim cevabım belli kendimi ve başkalarını anlamak için. Peki ya okuyucular neden okumak istiyor? Bu da benim okuyucularıma sorum olsun. Yanıtlarına göre Kukla’yı ya özgür bırakacaklar ya da Kukla’nın iplerinden kurtulmasına fırsat tanımayacaklar. Sade ve incelikli anlatımınızla dikkat çekiyorsunuz. Bu tarzı oluştururken size ilham veren yazarlar ya da eserler var mı? Tek noktadan beslendiğimi söylemem. Çoklu okumalar insanıyım. Hem yerli hem yabancı başucu yazarlarım var elbette. Ayfer Tunç, Sevgi Soysal, Mine Söğüt konu içerikleri, Buket Uzuner, Adalet Ağaoğlu, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal anlatım dili, Rus ve İngiliz Edebiyatı yazarları perspektif ve biçemleri her daim hep okuyacağım yazarlar. Felsefe, Psikoloji ve Sosyoloji düşünme üzerine ve anlamak için temel okumalarımı oluşturuyor. Bir de şiir. Hüzünlü anlatımın melankoliye göz kırparak geçtiği yollarda gezinmeyi ara ara duraklamayı seviyorum. "Kukla" kitabının arka kapak yazısında geçen “sepya tonlu bir coğrafya” ifadesi oldukça dikkat çekici. Öykülerinizde yarattığınız bu atmosferi nasıl tarif edersiniz? Bu coğrafyanın insanı hep hüzünlü bakar. Derindir bakışları. Çocuğundan yaşlısına, kadınından erkeğine. Çok hikâye taşırlar yüzlerinde. Eğlenceli yanını da bu hüzünden çıkartır elbette. Ben belki kendi mizacımın da gereği sepya tonundan bakan tarafı görüp anlamaya meyilliyim. Bu tonun içindeki gerçeklik dikkatimi çekiyor. Hüznün hissettirdikleri ortaktır. Daha önce de söylediğim gibi aynılıklarımıza bakıp bu aynılıklara ayna tutmaya seviyorum. Aynamın sırı da yansımasını yaratırken sepyaya dönüyor.

  • Bilgiseven Akademisi Sunumları 2. Kitap Çıktı

    Sunuş SEFER ÖRÇEN Bilgiseven Akademisi Sunumları” 1. Kitap olan ilk yayınımızda öncelikle Akademiye gönül vermiş kişilerin ilgisiyle karşılaştık. Olumlu eleştiriler aldık. Bu durum, editör olarak beni de oldukça mutlu etti. Sunumların zoom video kayıtlarında çözümlemelerde oldukça sıkıntılar çektik çoğunlukla da çözemedik. Bir yandan power point sunumlarından metin oluşturmak zamanımı aldı ama, önemli olan bilginin yayılması olduğu için bu işleri zevkle yaptım/yapıyorum diyebilirim. 2024 yaz sezon finaliyle 373’e ulaşan sunumlarla oldukça iyi bir tempo ile yolumuza devam ediyoruz. M. Ziya Kaymak moderatörlüğünde yapacağımız zoom toplantılarıyla bilgi dağarcığımızı daha da zenginleştireceğiz. 2. Kitabımızda; özellikle sizlerle paylaştığım Tarih Felsefesi konusundaki üç sunumumu metin haline dönüştürdüm. Yaşar Bilge hocamızın çoğumuzu ilgilendiren felsefi konularla buluşturan iki sunumunun metni de umarım dikkatinizi çekecektir. M. Ziya Kaymak’ın Obskurantizm’den Post-truth’a giden yolda cehaletle olan serüvenin bir ifadesini; mimar yazar Dr. Nedim İnce’nin mitler ve tıp ilişkisini ortaya koyduğu özgün anlatımını; Ümit Şenel’in kabına sığamayan şevkle yaptığı sunumlarından ilki olan estetik ve sanat özgünlüğünü; T. Fikret Tekin’in pozitivist bakış ile yaşamımızı etkileyen dünya halinden bize geçen enerjinin kömür ile olan çevresel etkileşiminin evrenselden ülkemiz boyutlarına bilimsel bir formatta makale özgünlüğünde anlatımını; akademimizin gelişiminde katkılarını esirgemeyen Sinan Kahyaoğlu’nun felsefenin ilk ortaya çıkışından günümüze dünyanın farklı coğrafyalarda serüvenini ve büyük ilgiyle izlenen tarihsel-sosyal boyutuyla ele aldığı göç konusundaki sunumlarının anlatımını; Şefik Usta’nın okuma aşkıyla felsefi konulara olan büyük ilgisini örtüştüren, yaptığı kitap incelemesiyle dinsel seremoni içinden bir çağın anatomisini tarih süzgecinden geçirerek anlatımının metinlerini sizlerle buluşturma çabası içinde oldum. Akademi olarak amacımız, bilgi aktarımlarınızla bütün sunumların metinlerinin yer aldığı sunum kitaplarımızı sizlerle paylaşabilmek olacaktır. Gerek zoom gerekse yüz yüze olan toplantılarımıza en yüksek katılımı sağlayabilmek umudu ve iyi okumalar dileklerimle. 2. KİTAP İçindekiler Bilinçte Giysi Metaforu YAŞAR BİLGE Gerçekliğin Tembellik Etme Hakkıyla Mücadelesi YAŞAR BİLGE İlk Çağdan – Batı Ortaçağına Tarih Felsefesinin Kökeni Üzerine SEFER ÖRÇEN Tarih Felsefesinin İslam Ortaçağında Kökeni Üzerine SEFER ÖRÇEN Rönesanstan Aydınlanmaya Tarih Anlayışları ve Tarih Felsefesinin Ortaya Çıkışı SEFER ÖRÇEN Cehaletin Kilometre Taşları M. ZİYA KAYMAK Mitler, Mitoloji ve Tıp NEDİM İNCE Kömür Santrallerinin Çevresel Etkileri T. FİKRET TEKİN Tarihsel ve Toplumsal Sürecinde Estetik ve Sanat ÜMİT ŞENEL Felsefenin Coğrafyası SİNAN KAHYAOĞLU Tarih Boyunca Göçler ve Sorunları SİNAN KAHYAOĞLU “Kasvetli Çağ" Üzerine ŞEFİK USTA

  • Sınav Koçu ve Hızlı Okuma Uzmanı DÖNDÜ POLAT ile Söyleşi

    Hızlı Okuma ve Yaşamımıza Etkileri Günümüzün hızlı akan bilgi çağında, etkili okuma ve anlamanın önemi giderek artıyor. Hızlı okuma teknikleri, yalnızca zaman yönetimini kolaylaştırmakla kalmıyor; aynı zamanda okuduğunu anlama ve öğrenme süreçlerini de destekliyor. Sınav koçu ve hızlı okuma uzmanı öğretmen DÖNDÜ POLAT ile yaptığımız bu söyleşide, hızlı okuma serüvenine ilgi duyanlar için bu alanda uzmanlaşmış bir kişinin deneyimlerini ve önerilerini derledik. Hızlı okuma serüveniniz nasıl başladı? Bu alana yönelmenizde etkili olan unsurlar nelerdir? Hızlı okuma serüvenim bir proje yazacaktım çok belge tarayıp çok okumam gerekiyordu. Bunun kolay bir yolu olup olmadığını araştırırken hızlı okuma ile yolum çakıştı. Öğrendiklerimi uygulamaya başladım. Uygulamaların yararını gördükçe öğrencilerime, çevreme nasıl yarar sağlayabilirim düşüncesi alana yönelmemde etkisi büyük.   Hızlı okuma ile ilgili toplumda bilinen en yaygın yanlış anlayış nedir? Bu yanlışları nasıl düzeltmeliyiz? Hızlı okuma, metni anlamadan sadece hızlıca göz gezdirmek demektir. Hızlı okuma doğal değildir; herkes için uygun değildir. Hızlı okuma sadece sınavlara hazırlananlar için gereklidir. Hızlı okuma öğrenmek çok zordur. Anlamak için yavaş okumak gerekir. Bunlar hızlı okuma ile ilgili genel olarak bilinen yanlışlar bunun yanında okuma ile ilgili bilinen en önemli yanlış ise okuduğumuz metnin herhangi bir araçla takip etmenin yanlış olduğudur. Nasıl düzeltebiliriz? Sorusuna gelince, öncelikle farkındalık oluşturmamız gerekiyor. Bu alanda iyi örnekler paylaşılıp başarı hikayeleri tanıtılabilir. Ayrıca mutlaka doğru bir eğitim alınmalıdır. Hızlı okuma, yalnızca okuma hızını artırmak mı yoksa aynı zamanda okuduğunu anlamayı da geliştiren bir teknik mi? Hızlı okuma teknikleri, iki temel hedefi bir arada gerçekleştirir: Bunlardan ilki hızı artırmaktır. Göz kaslarını eğiterek ve gereksiz göz hareketlerini azaltarak kelimelere daha hızlı odaklanmayı sağlar. Kelimeleri grup halinde okumayı teşvik eder. Göz ile beyin arasındaki bağı hızlandırır. İkinci aşaması ise, okuduğunu anlamayı geliştirmek. Hızlı okuma sırasında zihinsel odaklanma artar ve okuyucu, metnin genel yapısını ve ana fikirlerini daha hızlı kavrar. Bu, sadece kelimelerle değil, metnin anlamıyla da bağ kurmayı kolaylaştırır. İki hedefi de düşündüğümüz de yapılan çalışmalar bireyin dikkat ve odaklanmasına katkı sağlayacaktır.   Zaman yönetimi ve hızlı okuma arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Günlük hayatınıza nasıl entegre ettiniz? Hızlı okuma zamanı daha etkin kullanmamı sağladı. Her şeyin hızla gelişip değiştiği yüzyılımızda zaman en değerli hazine olduğunu düşünüyorum. Böyle bir durumda hızlı okuma bana zaman kazandırıyor. Çünkü okumak istediklerim ya da kendimi geliştirmek istediğim her alanda daha fazla bilgiye daha kısa sürede ulaşabiliyorum. Ayrıca herhangi bir işi yaparken dikkat ve odaklanmamın yoğun olması da bana zaman kazandırıyor. Günlük hayatıma entegre ederken özellikle yapmam gereken göz egzersizlerini günün farklı saatlerine serperek, planlama yaparak bunu başarabildiğimi düşünüyorum.   Hızlı okuma tekniklerini öğrenmek isteyen bir kişinin karşılaşabileceği en büyük zorluk nedir? Bu zorlukları aşmaları için önerileriniz nelerdir? Çoğu insan, çocukluktan itibaren kelimeleri tek tek okuma alışkanlığı edinir ve bu alışkanlığı kırmak zor olabilir. Eski alışkanlıklar, hızlı okuma tekniklerine geçişi zorlaştırabilir. Buna alışkanlıkların direnci diyebiliriz. Bunun dışında hızlı okuma ile ilgili bilinen yanlışlar ciddi bir zorluktur. Düzenli egzersiz yapmak, motivasyonu sürekli diri tutmak ve en önemlisi sanırım zihinsel yorgunluktur. Hızlı okuma, sabır ve düzenli çalışma gerektiren bir beceridir. Zorluklar, bilinçli bir yaklaşım ve doğru tekniklerle aşılabilir. Kendinize karşı sabırlı olun ve öğrenme sürecinin bir yolculuk olduğunu unutmayın. Kısacası algınızı değiştirirseniz, hızınızı artırabilir hem de anlamanızı güçlendirebilirsiniz.   Dijital çağda, uzun metinlere odaklanmanın zorlaştığını görüyoruz. Hızlı okuma bu soruna nasıl bir çözüm sunuyor? Hızlı okuma teknikleri, okuyucunun dikkatini metne yoğunlaştırmasını sağlar. Kelime gruplama, göz sıçramaları ve bağlam odaklı okuma gibi teknikler, dikkat dağınıklığını azaltır. Uzun metinleri daha kısa sürede okuyabileceğiniz için dikkat ve odaklanmanız daha sağlıklı olacaktır. Bunun için bir metafor kullanacak olursak araç kullanan bir sürücüyü düşünün araç kullanırken odaklanması gereken yoldur. Aracı otuz kilometre hızla kullanırken mi? Yüz yirmi kilometre hızla kullanırken mi? Yola daha çok odaklanırsınız. Cevabınız sanırım hız artıkça yola odaklanmamız artmaktadır, hızımız arttıkça metne odaklanmamız arttığı gibi harcadığımız süre azalacaktır. Hızlı okuma becerisi, iş hayatında veya akademik dünyada nasıl bir avantaj sağlıyor? Örnek bir başarı hikâyesi paylaşabilir misiniz? Öncelikle zamandan tasarruf sağlar. Günlük olarak raporlar, e-postalar ve analizler gibi çok fazla metni okuması gereken profesyoneller için hızlı okuma, büyük bir zaman kazancı sağlar. Kritik bilgileri hızla tespit etme, karar vericiler, metinlerden anahtar bilgileri hızlıca alarak stratejik düşünme ve karar alma süreçlerinde daha etkin olabilir. Akademik dünyada, ders kitapları, makaleler ve araştırma raporları gibi yoğun okumalar için fayda sağlayacaktır. Araştırma yaparken kaynakları hızlıca incelemek ve önemli kısımları belirlemek, akademik çalışmalarda büyük bir fark yaratır. Verimlilik ve odaklanma konusunda da pozitif katkı sağlar. Hızlı okuma teknikleri, yalnızca hız değil, aynı zamanda anlamayı artırarak akademik başarıya doğrudan katkı sağlar. Başarı öyküsü için daha çok öğrencilerimde görüyorum. Örneğin; dakika da 120 kelime okuyan bir öğrenci ile başladığınızda sınav süresini yetiştirememek, bundan dolayı girdiği stres ve kaygı çalışmamam isteğine dönüşmüştü. Yaptığımız çalışmalar sonunda 750 kelimeye geldiğinde şöyle bir cümle kurdu. “Öğretmenim arkadaşlarım 16. Sorudayken ben 36. Sorudaydım ve yanlış sayım eskiye göre çok azalmıştı.” Bunu öğrenci davranışı olarak incelediğimizde özgüven, kendine inanma, motivasyon ve başarı…   Hızlı okuma teknikleri yaşa veya bireysel yeteneklere göre değişiklik gösteriyor mu? Herkes bu beceriyi öğrenebilir mi? Hızlı okuma teknikleri, yaş, öğrenme stili, dikkat seviyesi ve bireysel okuma alışkanlıklarına bağlı olarak farklılık gösterebilir. Ancak temel prensipler her yaş grubu için geçerlidir. İlk adım okumayı bilmek. İkinci adım göz kasları ile beyin arasındaki koordinasyonu hızlandırmak. Üçüncü adım anlamak, anlamak için teknikleri kullanmak ve son adım hızlanmak. Tüm bunları yaparken hızlanıyorsunuz. Yaşa göre fark eden kullandığımız materyaller, kelimeler, okuma metinleridir. Okumayı bilen herkes bu beceriyi öğrenebilir. Hızlı okuma eğitimlerinde teknoloji kullanımı ne kadar önemli? Önerdiğiniz uygulamalar veya araçlar var mı? Günümüzde teknoloji her alanda olduğu gibi hızlı okuma alanında da oldukça etkindir. Ölçüm, analiz, kişileştirilmiş eğitimler, görsel ve işitsel destek, göz egzersizleri gibi birçok alanda teknolojiden yararlanılabilir. Dijital platformlarda birçok uygulama aynı işlevi görmektedir. İstediklerini kullanabilirler. Sadece şunu unutmamak gerekir. Dijital platformda her ne kadar saydığımız unsurlar kullanılsa da okuma mutlaka bir metin üzerinde yapılmalıdır. Son olarak, hızlı okumaya başlamak isteyenlere temel düzeyde hangi adımları önerirsiniz? Başlamak için en etkili yöntem nedir? Hızlı okuma, disiplinli bir şekilde çalışmayı gerektirir ancak doğru bir başlangıçla herkes bu beceriyi geliştirebilir. İlk adımlarda, okuma alışkanlıklarını gözden geçirip doğru teknikleri uygulamak önemlidir. Mevcut Okuma Hızınızı Ölçün:  Dakikada kaç kelime okuduğunuzu öğrenerek başlangıç seviyenizi belirleyin. Nasıl? Bir dakikada bir metni okuyun ve ardından kaç kelime okuduğunuzu hesaplayın. Hedef belirleyin:  kısa ve uzun vadede ulaşmak istediğiniz hedefleri belirleyin. İç seslendirmeyi ve regresyonu azaltın (Geriye Dönük Okumalar). Bu adımlar ilk olarak çok yarar sağlayacaktır. Başlamak için en etkili yöntem karar vermektir.

  • Zeytin Ağacı Üzerine SİNAN KAHYAOĞLU ile Söyleşi

    "Doğa modern insan için bir seraptır." Zeytin ağacı, yalnızca Akdeniz coğrafyasının değil, insanlık tarihinin de derin izler bırakan bir simgesi. Bu kadim ağaç, mitolojilerden kutsal kitaplara, felsefi öğretilerden günlük yaşamın içinde varlık gösteren bir kültür mirasına dönüştü adeta. Zeytin, hem doğanın hem de insanın yaşama dair mücadelesinin bir simgesi olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda, zeytincilik sadece bir tarım etkinliği değil, aynı zamanda uygarlıkların büyüdüğü, şekillendiği ve olgunlaştığı bir yaşam felsefesi olarak karşımıza çıkıyor. Kazdağları'nın eteklerinden yayılan, Edremit Körfezi'nin bereketli topraklarında bu kültürün derin izlerini süren K az Dağı Bilgesi Sinan Kahyaoğlu , geleneksel zeytinciliğin korunmasında ve bu mirası yaşatmakta büyük bir rol oynuyor. Emekli bir coğrafya öğretmeni, tarihçi, felsefeci ve zeytin üreticisi olarak Kahyaoğlu, zeytin ağacının tarihsel ve kültürel yolculuğunu anlatan derinlemesine bir perspektife sahip. Halen kaleme almayı sürdürdüğü "Geleneksel Zeytincilik" adlı kitabı, bu kadim kültürün korunmasına dair yalnızca bir tarım metodunun ötesine geçerek, insanlık tarihinin dokusuna, felsefi ve manevi derinliklerine dokunan bir çalışma olacak. Bu söyleşi, hem zeytin ağacının sembolik anlamını hem de zeytinciliğin yüzyıllara dayanan geleneklerini keşfetmek için önemli bir fırsat sunuyor okuyanlara. Sinan Kahyaoğlu ile, zeytinle ilgili daha önce hiç konuşulmamış yönleriyle bir yolculuğa çıkıyoruz yeni başlayan hasat döneminde. HALİL GÖKHAN Zeytin ağacının tarihsel ve kültürel yolculuğunu nasıl tanımlıyorsunuz? Sizce bu ağaç yaşadığınız yörenin, dünyanın tarihi ve ruhuyla nasıl örtüşüyor? Zeytin ağacı mitolojide akıl tanrıçasının kutsal ağacı olarak görülür. Akıl tanrıçası Athena’nın kutsal kuşu da baykuştur. Zeytin yabani zeytin denilen deliceden insan aklı ile aşılanarak yetiştirilmiştir. Bundan dolayı akıl ürünüdür. Zeytin doğada insan olmadan yaşayamaz. Diğer bitkiler hemen yok eder. Yabani zeytin olan delice ise doğal ortamda yaşar. Delice Akdeniz bitki örtüsü olan makinin elemanıdır. Zeytin coğrafyayı seçer. Dünyadaki kültürler ve uygarlık, zeytin ağacının yetiştiği Akdeniz coğrafyasında  doğmuştur. Bu gelişmenin motoru zeytin ağacı ve zeytin kültürüdür. Bu akılcılığı yüzünden kutsal kitaplarda da yer almıştır. Yaşadığımız yöre Kuzey Ege. Yöremiz Akdeniz iklim kuşağında ve doğal zeytin alanı. Edremit Körfezi'nin kuzey kıyılarında uzanan Kazdağları kuzey rüzgârlarını kestiğinden dolayı Edremit Körfezi kıyıları zeytin üretimi için çok önemli bir alan haline gelmiştir. Bundan dolayı yöremiz zeytincilik bakımından son derece önemlidir. Ayrıca zeytin çeşitlerinden olan Edremit yağlık zeytini yöremize aittir ve yağı kokusuz son derece lezzetli bir yağdır. Ayrıca Edremit Körfezi ve karşısındaki Midilli adası Çanakkale boğazının doğal bekçisidir. Bundan dolayı dünya tarihinde çok önemli bir yer tutar. İlyada destanı Truva’nın yanında yöremizi anlatır. Tarihçi Strabon yazdığı Coğrafya kitabında Kaz Dağı'na çok fazla yer vermiştir. Ait olduğunuz ve hissettiğiniz toplum ve coğrafya geleneklerinde zeytin ağacının yeri nedir? Zeytin yetiştiriciliğinin bu geleneklerle nasıl bir bağı var? Zeytin ağacı çok yönlü bir ağaçtır. Özellikle dağ eteği ovaları olan taşlı topraklarda mükemmel yetişir. Mahsul yüklü ise ağustos ayında rüzgârsız havada da dalları kırılır. Tıpkı insan gibi, bilgi dolu insanlar cahillerin sözlerinden nasıl kırılırlarsa öyle. Hasatı ekim ayında başlar ve şubat ayında son bulur. Zeytinin en mükemmel yağı gündönümünden sonra olur. Çünkü gündönümünden sonra zeytinde su kalmaz sadece yağ olur. Zeytin zemheri ayının ağacıdır. Zeytinciler zeytini zeytinden daha yumuşak olan fındık sopaları ile düşürürler. Bunlara sırıkçı adı verilir. İyi bir sırıkçı askerde çok kolay komando olur. Zeytin kırık dalları ile odun verir ve evleri ısıtır insanları yaşatır. Zeytini ile insanları doyurur. Sabunu ile insanları yıkar ve temizler. Yağı ile insanları besler. Yağının taşınması için toprak küp yapımını teşvik etmiştir. Denizde bu sıvı yükü taşımak için matematik gerekir. İlk matematikçilerin Ege bölgesinden çıkması boşuna değildir. Zeytin ağacı gelen misafirleri kendisine uydurur, uymazlarsa yok eder. Kutsal kitaplarda zeytin ağacına sıkça atıf yapılır. Sizce bu göndermeler zeytin ağacının sembolik anlamını nasıl derinleştiriyor? Yazmakta olduğunuz Geleneksel Zeytincilik kitabınızda bu sembolizmi nasıl ele almayı planlıyorsunuz? Kutsal kitapların en eskisi Tevrat olup M.Ö. 500 yıllarında yazılmıştır. Tevrat zeytin coğrafyasında yer alır. Yahudi kralı Davut krallığını zeytinyağı sürerek ilan etmiştir. O dönemlerde bir işi başarmak ve bir yere gelmenin önemini anlatmak için zeytinyağı sürülürmüş. Bugün tıpkı yağlı güreşçiler gibi. Bugün de yağlı güreşçiler zeytinyağı sürerek güreşirler ve çok zor bir spordur. Bir pehlivanın göbeğinin gökyüzünü görmesi yenilmesine neden olur. Çünkü yağlı bir pehlivanın minderdeki gibi sırtını tam olarak yere getiremezsin. Krallık da böyledir. Birçok güçlükten geçerek zirveye çıkmıştır. Yağ sürmesi bu engelleri geçtiğini sembolize eder. İsa peygambere de zeytinyağı vermişler ve sürmesini istemişler. İsa peygamber zeytinyağının kalitesini görünce bunu tüketin demiş. Sürünmemiş, yani kaliteye saygı göstermiş. İncil M.S. 200 yıllarında çeşitli havariler tarafından yazıldı. Hıristiyanlık da zeytin coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Zeytine atıfta bulunması yani akla atıfta bulunması çok normaldir. Kuran da zeytin coğrafyasının yanında yer alır. Asıl coğrafyası hurma coğrafyasıdır. Fakat kuzeyde zeytin coğrafyası ile irtibatlıdır. Bundan dolayı zeytine yer vermiştir. O da aklı temsil ettiği için zeytini övmüştür. İslamiyet hurma coğrafyasında ortaya çıkmış, ama zeytin coğrafyasında büyümüştür. Edremit Körfezi’nde zeytin ağaçları ile doğanın korunması arasında nasıl bir denge kurulmalı? Geleneksel yöntemler mi modern tarım mı bu dengeyi daha iyi sağlar? Edremit Körfezinde bugün bilinçsiz bir şehirleşme vardır. Bu şehirleşme zeytin alanlarını tehdit etmektedir. Oysa zeytin ağacı yüzyıllardır bu coğrafyaya hayat vermiştir. Ürettiği yağlar ile sadece kendi yöresi değil başta İstanbul olmak üzere, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerini de beslemiştir. Ayrıca Akdeniz ikliminin yerleşme biçimi doğal olarak toplu yerleşmelerdir. Oysa  dağ eteğinde dağınık yerleşme belirtileri görülmektedir. Bu zeytinlikler ve zeytine bağlı kültür için büyük bir tehdittir. Gelişen teknoloji zeytin hasatı ve kültüründe de bazı değişiklikler yapmaktadır. Fakire göre geleneksel yöntemleri tam analiz etmeden modern yöntemleri denersek başarılı olmamamız halinde çok şey kaybederiz. Geleneksel zeytincilik kitabımızda eski zeytin kültürünü anlatmaya çalışacağız. Cumhuriyet gazetesinin deyişiyle Kaz Dağı Bilgesi olarak, zeytin ağacının size öğrettiği en derin yaşam dersleri nelerdir? Zeytin ağacıyla kurduğunuz bağ kişisel hayatınıza nasıl yansıyor? Zeytin ağacı kuraklığa çok dayanıklıdır. Her türlü sıkıntıya göğüs gerer. Yılmaz. Bakımsız olsa dahi vakti geldi mi ürününü verir. İster topla ister toplama. Zeytinin bu yönü fakire hayattaki sıkıntılara katlanma ve sabırla problemleri çözme bilinci vermektedir. Vakti geldi mi yapılacak işleri yapılması kadar yap demektedir. Ayrıca zeytin ağacı kin kibir haset gibi duygular içinde değildir. O ürününü verir. Bu durum fakire ürününü etki altında kalmadan vermesini öğretmiştir. Mustafa Kemal de her türlü zorluk karşısında yılmadan çalışılması gerektiğini ve zirveye ulaşınca büyüksün diyenlere gülüp geçmek gerektiğini ifade eder ki bu zeytin felsefesidir. Zeytin ağacı ve zeytinyağı üretimi sadece bir tarım faaliyeti değil, aynı zamanda bir zanaat ve felsefi bir süreç gibi. Bu sürecin manevi ya da estetik boyutlarını nasıl tanımlarsınız? Zeytin tarımı bir kültür işidir. Toplanan siyan zeytinler tuzla bir çuvala veya seleye konularak onun zaman içinde olgunlaşmasını beklerler. Yeşil zeytin yapımı ise başka bir bilgi türüdür. Yağı ise zeytin işleme tesislerinde sıkılarak üretilir. Tüm bunlar zeytinin bir kültür olmasını getirir. Bu bize toplumun nasıl birbirine muhtaç olduğu  ve dayanışma içinde yaşadığı gibi zeytin kültüründe de insanlar dayanışma içinde olmak zorundadırlar. Bu bize Ahi ahlakını getirmektedir. Önemli olan insandır. Onun yaşatılmasıdır. Şeyh Edebali, Osman Bey'e “Oğul insanı yaşat ki devlet yaşasın" demiştir. Bu bize devletin insan için olduğunu gösterir. İnsan devlet için değildir. Bugün filozoflar hâlâ bu sorunu çözebilmiş değildir. Oysa zeytin kültürü ve Ahi geleneği bize bu sorunları çözmüş olarak vermiştir. Zeytinciliğin geleceğini nasıl görüyorsunuz? İklim değişikliği ve modern tarım yöntemleri zeytin üretimini nasıl etkiliyor ve sizce hangi stratejilerle korunmalı? Zeytinciliğin geleceği konusunda şunları söyleyebiliriz. Küresel ısınma zeytinciliğin sınırlarını daha üst enlemlere doğru götürmektedir. Tahminimce aşağı enlemlerde örneğin Mısır ve Kuzey Afrika kıyılarında zeytin ileride yok olacaktır. Bunun yanında Karadeniz’in kuzey kıyılarına kadar çıkabilecek gibi görünmektedir. Ayrıca Amerika Kaliforniya kıyılarına zeytin taşımıştır. Teknolojik gelişmeler zeytin üretimini ve tüketimini etkilemektedir. İnsanlar makineleştikçe tarım teknikleri değişmektedir. Gelecekte başka bir zeytin kültürü oluşacaktır. Fakat insan modernleştikçe doğadan kopmaktadır. Doğadan koptukça doğaya karşı büyük bir arzu duymakta, ama doğaya giderken modern yaşamından vazgeçmemektedir. Bu ise onu doyumsuz yapmaktadır. Tahminimce bu doyumsuzluk önümüzdeki yıllarda daha da artacaktır. Belki yeni teknikler ile zeytin ağacının her yıl maksimum ürün vermesi sağlanacaktır. Fakat tüm bu durumlar  insanı daha da yalnızlaştıracak ve eskiyi aratacaktır. Çünkü eskiden insan doğa ile bütünleşmiş iken, postmodern dönemde doğadan kopmuş ve doğayı kontrolü altına almış bir insan vardır. Doğayı ve zeytini seviyorsun, ama ona çok uzaksın. Ona ulaşamıyorsun da. Doğa modern insan için bir seraptır. Son üç yılda yayımlanan15 kitaplık bir yazarlık serüveninizin ardından, zeytincilik ve zeytin ağacı hakkında yazmak sizin için ne ifade ediyor? Bu kitabı diğer eserlerinizden farklı kılan ne olacak? Zeytincilik konusunu yazarken değişen zaman içinde kaybolan kültürleri kaleme alıp gelecek kuşaklara bırakmak istiyorum. Ailem Tanzimat ile yerleşik hayata geçmiş ve zeytinciliğe başlamış. Dedem zeytin ağalarının kâhyası imiş. Çocukluğum zeytinliklerde geçti. Çocukluk ve gençlik yıllarımda zeytin söylemleri ile büyüdüm. Zeytinin her alanında çalıştım. Zeytin kültürü içinde yetişmiş bir yazar olarak gelenekseli ve değişimi kaleme almak sorumluluğunu hissettim. Kaz Dağı Bilgesi olarak anılmak size nasıl bir sorumluluk yüklüyor? Bu unvanı taşıyan biri olarak, zeytin ve zeytinyağı üretiminin bölgenin kültürü ve sürdürülebilirliği üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bilge demek bilgi dolu ve bu bilgiyi hayatına yansıtmış kişi demektir. Hayata yansıtılmayan bilgi insana yüktür. Yani hayatta önemli olan pratiktir. Teori değil. Bu fakire de Kaz Dağı Bilgesi diyorlar. Bu fakiri mutlu ediyor, ama sorumluluğunu da arttırıyor. Bundan dolayı hata yapmak istemiyorum. Bir sorunla karşılaşınca daha soğukkanlı analiz edip doğru kararlar vermeye çalışıyorum. Zeytin, Edremit çevresinde motor ağaçtır. Edremit ovasında pamuk, incir, armut, buğday, arpa, yulaf, susam, üzüm v.d. ürünler de yetiştirilir. Ama hiçbirinin adı anılmaz. Zeytin hepsinin önünde Edremit’e damga vurmuş bir üründür. Edremit’le bütünleşmiştir. Bölge kültürü zeytin ile oluşmuştur. Bir Edremitli zeytin kokusunu duydu mu kendini mutlu hisseder. Zeytin yanında deve güreşleri, zeybek oyunları, davul klarnetli düğünler yörenin zeytin ile bütünleşmiş kültürüdür. Bu kültürlerin bir şekilde korunması gerekir. Fakat çok göç alması yeni gelenlerin bu kültüre adapte olamaması  ve teknojik gelişmeler yüzünden başka bir şekle evrilmektedir. Bu yeni şekil ağacın sürdürülebilir yapısını değil, ağacın sömürülmesini getirmektedir. Zeytine bağlı diğer yerel kültürlerde buna bağlı olarak yok olmaktadır. Zeytin kültürü yerine başka bir kültür oluşmaktadır. Bu yeni kültürde zeytine yer yoktur. Geleneksel zeytinciliğin nesilden nesile aktarılmasını nasıl sağlarsınız? Genç nesillerin zeytin yetiştiriciliğine olan ilgisini artırmak için ne gibi adımlar atılabilir? Geleneksel zeytinciliğin korunması için alınması gereken tedbirler yerel değil geneldir. Gençler sigortalı iş peşinde koşmaktadırlar. Oysa zeytincilikte bu yoktur. Bunun için gençler zeytincilikle uğraşmak yerine sigortalı hizmet sektöründe çalışmayı tercih etmektedirler. Bundan dolayı zeytin sektöründe çalışanların yaş ortalaması eskiden 50 iken bugün bu oran 60’a çıkmış durumdadır. Zeytinciliği korumak ve aktarmak için bir de zeytinin fiyatlandırılması üzerinde duralım. Zeytinciler bugün ürettikleri zeytin ürünleri ile maalesef kendi karınlarını doyuramamaktadırlar. Açıklanan yağ fiyatları maliyetleri karşılamamaktadır. Tüccarlar ise ne kadar düşük fiyata mal alacaklarını düşünmektedirler. Üretici olan zeytinciler bundan dolayı her yıl geri gitmektedir. Üreticiler zeytinliklerine gerekli bakımları yapamamaktadırlar. Bu ise üretimi olumsuz etkilemektedir. Bu fiyat bozukluğu yerel kültür üzerinde de olumsuz etki  yapmaktadır. Eskiden kışın zeytin hasat vakti Edremit sarraflar çarşısı köylülerle dolup taşardı. Düğünler zeytin sonuna ayarlanırdı. Bugün zeytin parası ile düğün yapmak mümkün değil. Yapılan düğünler zeytinlik parası ile yapılmaktadır. Bilemiyorum belki de birileri bu zeytinlikleri bizlerden alıp başkalarına vermeyi planlamış gibi görünüyor. Böyle giderse geleneksel zeytin kültürü yok olacak ve yerine zeytine değer vermeyen ve onu adeta sömüren bir kültür gelecek gibi görünmektedir.

  • Andy Warhol ve Gündelik Hayat Sanatı

    Değerli yazarımız Raşel Rakella Asal "Yaşamdan Sanata" adlı yeni kitabında, gündelik hayattan beslenen sanatın farklı yüzlerini ele alarak, sanat ve sanatçıların toplumla kurduğu ilişkileri sanatçı monografileri ve sanat konuları, türleri açısından derinlemesine irdeliyor. Kitap boyunca, popüler kültür ikonları, akımlar ve yaratıcı ifadeler arasındaki sanat ve sanatçılarla bir yolculuk sunulurken, Andy Warhol gibi sanatçılarla ilgili çözümlemeler de dikkat çekiyor. Bu metinler, sanatın yaşam üzerindeki etkilerini ve sanatçıların dünyayı nasıl dönüştürdüğünü anlamaya yönelik keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Kitaptan bir yazıyla yazarımızı kutluyoruz. RAŞEL RAKELLA ASAL Duygu ve düşünce dünyamıza yön veren, eylem kalıplarımızı şekillendiren, başı ve sonu belirsiz akıp giden bir enformasyon seli altında yaşadığımızı inkâr edemeyiz. Hepimiz yaşadığımız ortamla ve çevremizdeki her şeyle, canlı cansız bakmadan yoğun ilişkiler kuruyoruz; anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyoruz. Peki, yaşadığımız bu dünyada sanat nerede yer alır? Sanatın gücü, nerede ortaya çıkar? Sanat içimizdeki delice yaşama açlığına denk gelir. Yaşamak sonuçta bir hayatta kalma mücadelesidir. Ama bir an geliyor ki, insan böyle hayatta kalmaya değer mi, diye sormaya başlıyor. Boş ve anlamsız da olsa, hayatı ve yaşamayı seviyoruz. Bu kadar basit. Bu noktada sanat devreye giriyor. Yaşama tutkuyla sarılmak, bir şeyler yaratmaya çabalamak sanatın ilk görevidir. İkincisi başkaldırmak, haksızlığa asla evet dememektir. Sanat, sıradan insanın, ezilen insanın yanındadır. Sanatın bir diğer görevi izleyeni uyandırmak, sarsmaktır; diğer bir ifade ile hayatı sorgulamaya açmaktır. Herkes her insanın biraz yeteneği ve teknik bilgisi varsa, renk körü de değilse ressam olmanın kolay bir şey olduğunu düşünür. Teknik edinilebilen, biraz zaman ve pratikle öğrenilen bir şey. Peki ya gerisi? Sanatçının asıl önemi nereden geliyor? Sanatçının gücü yarattığı eserle ortaya çıkar. O toplumun dilini kullanır, ama o dili alanının dışına sürer, orada başka bir biçem yaratır. Bu kullanımla toplumdan ayrılır soyutlanır, yalnızlaşır. Sanatçı, kuşkusuz insandan yana, ama kökten muhalif, bireyi sınırlayan, tek tipleştiren ideolojiyi ret eden kişidir. Bu bağlamda Pop Sanat akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol ve Pop Sanat akımı üzerine odaklanmak istiyorum. Seri üretim nesnelerini sıklıkla kullandığı, çoğunlukla resimlerini afiş teknikleriyle çoğalttığı işleri radikal bir şekilde çağın toplumsal olaylarına bir tepkiydi. Deterjan ve çorba kutusu gibi tüketim malzemelerinin natürmort konusu olarak kullanılması belli bir sanat görüşüne alışmış toplum için oldukça radikal bir tutum olarak görülmüştü. Tüketim toplumu ve Reklam 19. yüzyılda reklam bilgi veriyor, betimliyor, arzu uyandırıyordu. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında reklam sektörünün bu niteliği yok olmadı, fakat bir nesne, bir birey, bir toplumsal grup bir surete sahip olmadan, onu çevreleyen reklam imgesi olmadan değer taşımaz oldu. Bu imge sadece nesneyi değil nesnenin arkasındaki arzuyu da öne çıkarmış oluyor, arzuyu nesnenin içine yerleştirmiş oluyordu. “Mutluluğu” yani tüketicinin tatminini sağlamış oluyordu. Böylece malların tüketimine odaklı “reklam” en önemli tüketim nesnesi haline geliyordu. Tüketim ciddi bir işti. İyi niyetli, bize yardıma hazır bir toplum yanımızdaydı. Kişisel olarak bizi düşünüyordu. Kişiye özel hazırlanmış nesneler yaratıyordu: şu koltuk, şu takım, şu yatak çarşafı, şu iç çamaşır… Şu değil, bu… Gayet anaçtı ve bizleri düşünüyordu. Bize nasıl hep iyi yaşanacağımız söyleniyor; ne yemek ve içmek gerektiğimiz, ne giymek gerektiğimiz, evimizi nasıl döşememiz gerektiği gibi öneriler önümüze seriliyordu. Reklam dünyası devredeydi ve toplum böylece yönlendirilmiş kısaca programlanmış oluyordu. Tüketim teşvik ediliyordu ve sizin yapmanız gereken tek şey aralarından seçim yapmaktı. İyi niyetli, size yardım eline uzatan bir toplum yanınızdaydı. Nasıl tedirgin olunabilirdi? A ndy Warhol’un eserlerinin önemi Onun tuvalleri, bütün öykülerden, kurgulardan arındırılmış bir tek nesneye indirgenmişti. Andy Warhol, çok az insanın düşündüğü bir şeyi gerçekleştirmişti. Gündelik hayatta kullandığımız nesneleri tuvaline taşıdı. Bir yandan bu nesneleri değersizleştirirken, diğer yandan gündelik hayatı tuvaline taşımış oluyordu. Gündelik hayat nerede yer alır? “Her yerde ve hiçbir yerde, açıktır ve gizlidir” diyor çağdaş Fransız felsefeci Henri Lefebvre. Hiç kimse gündelik hayatı görmek, orada durduğunu bilmek istemez; hiç kimse gündelik hayatı kabul etmek istemez, kimse ondan söz etmez. Çünkü gündelik hayat sıradandır, hiçbir olağanüstülüğü yoktur. Andy Warhol, 1960-1963 yıllarında, gerçekleştirdiği ve o yıllarında Amerikan halkının gündelik hayatta tükettiği en belirgin simgesi olan, “Campbell” marka çorba kutularını, “Coca Cola” ve “Pepsi” içecek tüketim nesnelerini ve Marilyn Monroe serilerini tuvaline taşıması ile tanındı. Sanatı topluma tanıştırmasıyla öne çıktı. Sanattaki gizemi, bilinmeyeni azaltan sanatçı sıradan nesneleri açık sanat eserlerine dönüştürdü. Onun dehası, bu estetik ürünleri ortaya çıkarmak için mekanik bir üretim aracı olan serigrafi kullanmak ve yağlı boya ile makine yapımı eşya arasındaki boşluğu kapatmakta yatar. Sonuçta yağlı boya bir burjuva sanatıyken, serigrafi özel bir yetenek gerektirmeyen, kolayca öğrenilebilen bir beceridir. Söyle düşünüyordu: Popüler kültürde hemen her şey satılabilir, satın alınabilir ve sanat eseri olabilirdi. Tıpkı domates çorbası ya da Marilyn Monroe posterleri gibi. Tüketim toplumu olma adına emin adımlarla yürüyen insanlık, tıpkı domates çorbası tüketir gibi, Hollywood yıldızlarını, Pop starlarını üretiyor ve tüketiyordu. O günden bu yana günümüzde de pek değişmiş değil. Her gün yeni bir yıldız doğuyor, ömrü fazla uzun sürmeyen, tüketilip yok edilen… Onun en ünlü portresi şüphesiz popüler kültürün ikonik yüzü Marilyn Monroe’ydu. Onun portresi 20. yüzyılın Mona Lisa’sı olarak tanımlanacaktı. Andy Warhol’un Marlyn Monroe portresini birden fazla tekrar etmesinin de nedeni bir nesneyi, bir figürün görsel etkisi tekrar edildiğinde yok oluşudur. Bu anlayışla ikon olarak görülen Marilyn Monroe figürünü yok etmiş oluyordu. Pop Art’ın aynı görselin yan yana, onlarca kopyasının mantığı da işte budur… Ve Andy Warhol bu sayede sanata oldukça farklı bir katkı sağlamış oluyordu. Warhol’un bir diğer ünlü portresi “Eight Elvises”, 2008 yılında 100 milyon dolara satıldı ve dünya tarihinin en pahalı eserlerinden biri haline geldi. Coca Cola'nın halk tarafından yüceltildiğini görüp, sanat yoluyla da yüceltti. Coca Cola gibi bir tüketim malzemesini seri röprodüksiyonlar haline getirmesi o yıllar için sanatta bir devrimdi. Yapıtlarında endüstriyel serigrafi tekniğini kullanması, bu alanda uzmanlaşmış kişilerle çalışmış olması ve böyle bir işbirliği içinde sanatçı ile yapıt arasına bir mesafe koyarken öte yandan yapıtın oluşumunda diğer kişilerin katkısına yer vermesi bir devrimdi. Böylece Amerikan Pop Sanatı doğmuş oluyordu. Onun bu tavrı, bir anlamda kavramsal sanatın habercisi sayıldı. Amerikan Pop sanatı, sanata girmesi imkânsız sayılan, değersiz görülen ne varsa, sanatın konu alanına dâhil etmiş oluyordu. O günler için gündelik hayatta kullanılan bu nesneleri tuvaline taşımakla ve alışılmış öğelere başka bir gözle bakmamızı sağladı. Hollywood’un renkli hayatı ve değişik kültürlerin birleşmesi ile oluşan bir karışım Amerikan Pop sanatını oluşturdu. Gündelik hayattaki arzu nesnelerini tuvaline taşımakla topluma ayna tutmuş oluyordu. “Arzu nedir? Ne ister? Arzu nesnesi nedir?” sorularına yanıt bulmaya çalıştı. Arzu bir zevk parıltısıydı, ne sönebilen ne de tümüyle kavranabilendi. Hatta bir özü olup olmadığı bilinmezdi; bunun nedeni arzunun elle tutulamamasıydı. Bu noktada gündelik hayat ile arzu arasında bir ilişki olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Warhol’un rastgele düzenlemiş gibi görünen natürmortları, aslında belirli noktalarda belirli bir alana dikkat çekmek üzere Warhol’un o anki istekleriyle şekilleniyordu. Örneğin bir paket sigarayı diyagonal olarak tabağa doğru yerleştirmesinin sebebi arka plana dikkat çekmek istemesiydi. Natürmortta kullandığı tüm objeleri “object of desire” yani tutku objeleri olarak tanımladı. Sanattaki bu tavrı tamamen devrim niteliğindeydi. Böylece geleneksel olarak süregelmiş natürmort mantığını da sanatta sorgulamış oluyordu. Bir tabak tatlıdan tutun da o an çok istenilen bir paket sigara, ya da satın alınmak istenilen bir ayakkabı günün natürmort objesi olarak kullanılabilirdi. Pop Sanat akımı temsilcileri için sanat adeta bir oyun alanıdır ve bu yaklaşımlarını çalışmalarında sıklıkla kullandıkları deneysel teknikler (fotomontaj, serigrafi, airbrush) ile göstermişlerdir. Ciddiyet ve ironi gibi farklı kavramların bir arada eklemlenmesi için umursamaz bir tavır ile buldukları her görsel ürünü kolajlayarak bir araya getirir ve bütünsel bir algı oluşturmaya çalışırlar. Aslında bu tutum sanatçının “yaratıcı olma” mitini de yok saymadır. Dikkat çekilen nesnenin kendisidir. Bu bağlamda tüm pop art sanatçıları bu noktada birleşirler ancak teknik olarak ve konuları işleyiş tarzları ile birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Akıma dâhil sanatçılar teknik olarak fotoğrafı benimsemişlerdir. Fotoğrafın haricinde yararlandıkları serigrafi tekniği de tuval üzerine geçirdikleri görüntüler aracılığıyla vermek istedikleri mesajı vermeye çalışmışlardır. Reklam dünyasına ait pek çok marka onların natürmort üretimiyle mit’e dönüşmüştür artık. İçinde yaşadıkları topluma geniş bir perspektif ile bakmak isteyen Pop Sanat akımı temsilcileri fotoğrafın kullanımını da kolaj tekniği ile bir adım öteye taşımışlardır. Andy Warhol için natürmortta fotoğraf bir iletişim kurma, kayıt aracı olarak ortaya çıkmıştı. Fotoğrafı serigrafi baskılarında kalıp olarak da kullandı. Andy Warhol natürmortlarında, renk diğer sanatçıların natürmortlarındaki renk seçimlerine göre daha parlak ve neondur. Pembe, turuncu, kırmızı ve sarı renkler en parlak ve en az karıştırılmış halleriyle natürmort alanında öne çıkmaktadır. Çiçekler, hamburgerler dört eşit kareye bölünmüş, dört farklı renk varyasyonu ile tek bir sanat eserine dönüştürülmüşlerdir. Bu temel dörtlü bölünen kâğıt yerleşimi kendisine ait pek çok natürmort eserde görülmektedir. Kendisine ait diğer bir natürmort çeşidi de polaroid resimlerden oluşturduğu seçkidir. Ayakkabılar, oyuncaklar, ev eşyaları... vb nesneler gelişigüzel bir biçimde, markalarını saklama gereği duyulmaksızın sanatçının natürmort kadrajında görünmektedirler. Warhol’un burada sorgulamaya çalıştığı aslında “ölü doğa” (natürmort) fikrinden yola çıkan ve çoğunlukla meyve ve sebze temsilleri ile hayat bulmuş klasik natürmort eserleridir. Sanat tarihi boyunca sanatçı yüceltilmiş, eseri sanatın yüksek kültür olarak anlaşıldığı bir ayrıcalıklı alan olarak kurulmuştu. Bu ayrıcalıklı alan geçen yüzyılın ortalarına denk düşen iki ana akım tarafından devrimci bir darbe ile tahtından edilerek günümüz sanatının ana kodlarını belirlendi. Bu akımlardan Duchamp öncülündeki avangard akımlar her işaretlenen nesneyi sanat olarak anlama eğilimi gösterirken, Andy Warhol başta olmak üzere Pop Art sanatçıları için ise tüm tüketim kültürünü ikonografik düzeyde ele alarak en çok kaçınılması gerekenin doğrudan üzerine doğru yürümüş ve tüm oyunun kurallarını baştan yazmışlardır. Pop Art’ın sanattan çok, soylu sanata karşı bir tepki, bir tür şamata hareketi olarak hafife alınma eğilimi çok uzun sürmedi ve Pop Art çağın ruhunu dillendiren güçlü bir akım olarak özellikle Amerika’da etkinliğini arttırarak devam etti. Bu denli kuvvetli bir etki yaratmış olması ve günümüz sanatı üzerindeki belirleyici etkisinin sürmesi ise açıktır ki tesadüf ile açıklanamaz. Bu yönden Andy Warhol bir sanatçı olarak modern insanın yeni duruma tam olarak uygun düşen bir kişilikti ve sezgileri ile çağının taleplerine tam bir uyum sağlamayı başarmıştı. Kendisini çevreleyen tüketim kültürünün imge bombardımanını tekrarlar halinde kullandı, göstergelerin gösterilenler üzerinde kesin bir etki yarattığı bir sanat akımına imza atmış oluyordu. Onun sanatı anıtsallık hedefi olan bir sanat değildi. Warhol’da her şey yapaydır: Nesne yapaydır, çünkü özneyle değil, yalnızca nesne arzuyla ilintilidir. Tam bu noktada Warhol’un neden bu denli büyük bir sanatsal başarının öznesi olduğu kendisini gösterir. Warhol bir yandan kapitalist sistemin kodlarını kullanırken diğer taraftan da varolan kodlamayı görünür kılıyordu. Bunu tekrarlarla sağlar. Şöyle açıklar: “Ben asla parçalanmadım; çünkü hiçbir zaman bir bütün değildim”. Warhol bir yandan para ve şöhret ve kabaca popüler kültürün tüm çekiciliğini kullanır, diğer tarafta da bunun en uç noktasında herkesin derinlemesine hissettiği büyük bir hiçlik duygusuna vurgu yapmış olur. Warhol 1987’de öldüğünde 59 yaşındaydı. Pop Art akımı çok daha geniş alanlara açılması Andy Warhol’un ölümünden sonra asıl gücüne ulaşmaya başladı. Doğu Bloğu tümüyle çökerken, Amerikanizm ve küreselleşme tüm dünyada dalga dalga etkilerini göstermeye başladı. Diyebiliriz ki, Andy Warhol’un içine doğduğu geç kapitalizm tüm kapsayıcılığı ile yerkürenin belirleyici kültürel temelini hazırlamıştır.

  • Zeplinden Yeni Mektuplar

    ZEPLİNDEN ZEYNEP’E Döndü Polat Uzun zaman oldu yollarımız çakışalı. Ne zamanlar ne olmazlar atlattık seninle. Şimdi sona doğru yol almışken değişimin güçlü sancısını görmek benim için çok ama çok iyi, senin için ise ne kadar zor olduğunu görmek mümkün… İnsan başkalarındaki değişimi fark ederken kendi değişimine kör sağır kalıyor. Oysa içinde bulunduğun ciddi bir değişim, hayatın farklı bir yanını keşfediyorsun. Öncelikle prensesler gibi büyümüş güzel bir genç kızsın. Bu büyüme sürecinde hayatın hiçbir zorluğunu görmemişsin. Belki evin tek gülü olman, anne babanın göz bebeği olman hayat ve zorluk kısmını hiç barındırmamış senin bünyende. Başka bireylerin lüks gördükleri senin için normal bir yaşam biçimi aslında… Seninle ilk tanıştığımızda fark etmiştim çalışma alışkanlığının ve hayat disiplininin olmadığını fakat ilk fark ettiklerimden biri de zihninin kültürel zenginliği idi. Örneğin tütsüler, ülkeler, ülkelerin kültürleri… İnanç sistemleri “deizm” üstüne az konuşmadık. Farklı kelimeler, bazılarını ilk defa senden duyduğum doğrudur. Konu sosyalleşmeye gelince kendi ortamın içinde aslında fena değildin. Asıl değişimin başladığı yer çocukluğundan beri bir arada olduğun grupla yollarını ayırman ile gerçekleşmeye başladı diyebiliriz. Çünkü çocukluğundan beri içinde var olduğun grup ile aynı  tarz düşünüyor, aynı tarz yaşıyor, aynı pencereden bakıyor, aynı gökyüzünü görüyordun… bu gruptan ayrılmadın fakat zorunluluklar seni dünya da farklı renklerin, hayatların, hayallerin olduğunu gösterdiğinde çok şaşırmıştın. İlk ve en önemli şokunu da orada yaşamıştın. Dokuzuncu sınıfta okul kantininde alışveriş yapabilmen için en az iki hafta uğraştık. Üzerine iyi senaryolar geliştirdik. Birde sınıf arkadaşlarının kalem kutuna verdiğin paraya gösterdikleri tepki seni çok ama çok şaşırtmıştı. Eminim onları da senin o parayı nasıl o kalem kutuya verdiğin şaşırtmıştır. Sonra yollarımızı ayırmamıza rağmen başka vesilelerle yine bir aradayız. Bana sorarsan 11. Sınıfın başından bu yana çalışma, iç disiplin ve zihnini doğru kanalize edebilmek için güzel ilerleme kaydettik. Yeterli mi hocam sizce diyeceksin. Yetmediğini sen de biliyorsun. Beceri bir meyve gibi meyvenin olgunlaşması için yeterince zamana, güneşe suya ve gıdaya ihtiyaç hissediliyor ise insan zihninin gelişmesi için de zamana, disipline, motivasyona, yapabilirim hissine ve gerçekten istemeye ihtiyacı var. Tam bu noktada birçok buluşma da söylediğim gibi; İnsan ne istediğini bilmiyorsa bir yabancıyla yolculuk ediyor gibidir aslında senin sorunun da tam olarak bu ne istediğini tam olarak bilmiyorsun ama bunu bilmeme nedenine baktığımızda aslında kendini de çok tanıdığını söyleyemeyiz. Şimdi geldiğin nokta kendini fark etmeye başlaman… Bu korkutucu bir durum değil. Korkuttuğunun farkındayım ama korkutmasın. Elinden geleni yaptığında geliştiğini, değiştiğini kendin göreceksin. Ayrıca dün akşam görüşmemizde hayal dünyasında mı yaşıyorum acaba demiştin. İnsan hayalini kurduklarını gerçekleştirebilir. Sen hayalini kurup çok ama çok istemelisin ki zihnin onu gerçekleştirmek için çaba sarfetsin. Bunun için gerekli olan temel güç ise sabır. Seni korkutan bir diğer şey ise bir şeyleri iyi yapmaya başlamanın yakından uzak çevrene doğru senden beklenileni artırmaları. Aslında bu tüm sınav öğrencilerinin genel yükü bu durum. Sınava hazırlanan birey için süreç zaten zor ve karmaşık, biz çevrenizdekiler beklentilerimizi dile getirdikçe bu yük bir kat daha, eleştiri de bulundukça bir kat daha, çalış dedikçe bir kat daha artıyor ve bu yük çekilmez bir hayat ve stres oluşturuyor. Ne yapıyoruz. Kulaklarımızı sadece bizi anlayan ve gerçekten değer verenler için açıyoruz. Onların söylediklerini önemsiyoruz. Unutma bir hayalimiz var. Çok istediğimiz. Gerçekleştirmek için gücümüzün yeteceği bir hayalimiz. Eylül, sen ve ben sıcak sular, güzel bir Akdeniz esintisi, güneş ve mavi bir gökyüzü…   Müzik önerisi: https://youtu.be/scaLtm2FhSk

bottom of page