Arama Sonuçları
Bu sitede ara
Boş arama ile 156 sonuç bulundu
- Bir Şairle Şiir Üzerine: “Her Mevsim Yaz”
EMİNE EBRU Her yazar biraz şairdir, derler; ne var ki her şair yazar mıdır biraz? Kuşkusuz doğruluk payları güçlü şairler var mutlaka, ama yazar ile şairi ayıran ya da birleştiren şeyleri merak etmek sanırız çok da edebiyat raconlarına ters kaçmaz. Şairlere tanınan ve bir ucu dehadan başlayan ve diğer ucu boşvermişliğe, boheme kadar giden noktalı ve ince bir çizgide nedir şairin, noktaları birleştirince ortaya çıkan profili, gölgesi? Şimdi. Az sonra sorularımızla gözümüze kestirdiğimiz bazı cevapları arayacağımız bir şiir/şair/edebiyat uzmanı bir "yazar" var karşımızda: HALİL GÖKHAN. Edebiyat çalışmalarının içine girdikçe, derinlere daldıkça basmakalıp kimlik tanımların, göstergelerin yerini gerçek anlamlara ve klişelerden uzak saf taımlara bıraktığını görürüz ya tıpkı bunu gibi Halil Gökhan'ın da yapıt ve çalışma derinliklerini tanıdığınızda ondaki saflığı fark edebiliyoruz. Neredeyse "doğduğu günden bu yana" şiir yazan, çeviren, eleştiren bir yazar düşünün. Sayıları yirmileri aşan şiir dosyalarının tozlu gölgeleri ve sisi altında tam kırk beş yaşında "ilk" şiir kitabı MELEK ZAMANI'nı yayımlamış. Ve sorular zamanı... Merhaba. Bir şairi tanımak, onun şiirini anlamaya yardımcı oluyorsa eğer, önce kendinizi tanıtmanızı istemekle başlayabiliriz ama öyle biyografik bilgilerle değil. Mesela sabahları kahvaltıda ne yersiniz? Kaçta uyanırsınız? Uyku düzeniniz var mıdır? Kahve içmeden ayılamam, diyenlerden misiniz? Kahvenizi nasıl içersiniz? Uyurken terler misiniz? Kendinizi kış mevsiminde mi, yazın mı daha iyi ve verimli hissedersiniz gibi şeyler? Kahve sorusu sanıyorum tuzak. Ya da ironik bir gönderme, editörü de olduğum Kafekültür’e. Bunun için teşekkür ediyorum. Yazarlık hayatımı 360 derece kitap yayıncılığı ile “taçlandırdığım” son on iki senede şairliğimin de aslında yeniden doğuşuna tanıklık ediyoruz. Şairlikte doğuşu kitabının yayınlanmasıyla başlatanlara hak da versem kitabın aslında şairin rüyası olduğunu da unutmuyorum. Henüz yayımlanmamış ve yayımlanmaya değer yaklaşık 20 dosyalık şiir külliyatım bana daha çok okunmuş, uyanmış ve gerçek gibi geliyor. Antibiyografik durumu izninizle bu tanıklık üzerinden yanıtlayacağım: Şiiri bıraktığımı düşündüğüm 30 yaşımdan sonra yaklaşık bir 15 sene uyku düzenim gayet iyiydi. Geleneksel sokak ve pastane lezzetlerimizle yapıyordum kahvaltılarımı. Kalabalık aile kahvaltılarına sanırım artık çok geç kalmıştım. Kahveden çok tasarılar ve düşlerdi beni tam olarak uyandıran. Sonraları bunun yerini biraz kahve çokça da su yani duş aldı. Kitap yayıncılığını zorunlu olarak seçtiğim ve sevdiğim zamanlardan bu yana artık pek uyuyamıyorum, çünkü kitaplar asla uyumaz ve susmazlar, biliyorsunuz. Şair durumunuza acil bir girişte bulunmak için hızla soruyorum o zaman: İlk şiirinizi ne zaman, nerede ve hangi duygularla yazdınız? İlk şiir derken bunu kariyerimin ilk adımı anlamında ilk şiirimin yayınlanması olarak anlıyorum. Açıkçası böyle bir şey olmadı. İlk şiirimden öte ilk şiir kitabım oldu diyebiliriz. Duygusal tarafı ise heyecandan çok görev duygusu yüksek bir girişimdi benim şiirsel gerçekliğim, 90’lı yıllarda. O yıllara gelinceye kadar bir şairin geçirebileceği bütün dilsel, düşünsel ve hayati tecrübeleri geçirdim diyebilirim sürreel anlamda. Sözkonusu tecrübelerin dağınıklıklarını bir araya getirip ortaya bir belkemiği ya da omurga çıkarmak gerçekten de zordu, hatta imkânsızdı. Sanırım kültürel ve siyasal anlamda 70’ler ve 80’ler çok karışıktı ülkemizde: Hem işin heyecan tarafı hem de eylem tarafıyla elbette. Sanattan olmasa edebiyattan genel olarak çok şey bekleniyordu. Bu da edebiyatın temel unsuru olan Yazı’yı düşünsel ve kuramsal anlamda dilimizle girdiği tüm ilişkileri vasatlaştırdı, yüzeyselleştirdi. Şu anda tüm hayatımızı tekeline alan mesaj kaygısı o zamanlar dünyanın en temel iletişim aracıydı, hatta iletişim yoktu sadece mesaj vardı. Hava çok karmaşıktı ve meteorolojiden anlamayan bir yeniyetme olarak kişisel savruluşlara ve kıyı hareketlerine bıraktık kendimizi. Yeterince büyük ve söz sahibi değildik, ama galiba hâlâ değiliz, o dönemlerin egemen söylemi ve sözcüleri hâlâ yaşlandıklarını ve geçmiş olduklarını kabul etmiyor. Acı tarafı şu ki bizim hâlâ toy olmamızla bu gerçekleşebiliyor gibi bir durumdalar. Sanki bu siyasi gösteri sadece bize yapılmış bir şovdan öteye gidemedi. Madem kuşaklar sorununu açtınız şiirde toplumun yeri hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorayım ben de size? Bu çok eski ve belki hâlâ güncel sorunsalı ben ters çevirerek tüm şairlere soruyorum: Toplumda şiirin yeri gerçekten de nerede? Bence yok. Şiir de buradan varlığını temel alıyor. Açıkçası ben şiiri açıklamayı, şiir üzerine konuşmayı, yazmayı artık reddediyorum. Şiirlerimizle ilişki kuramayan toplum, şiirimizi felsefesiyle nasıl yakınlaşacak ki… Bunu bir cürüm olarak kimseye atfetmiyorum. Öncelikle şairlerin şiirin çok özel bir eylem olduğunu kabul etmeleri ve buna razı olmaları gerekiyor. Şiirin, kendisinden başka hiçbir önemli ya da gerekli ifadesi olamaz. Şiir, kendisi dışında hiçbir anlama gelmez. Toplum ise bir anlam ve değer arayışının gergefiyle örülmüştür. Bir suni yapıdır. İdealize edilir. Şiirse soyutlanamaz, indirgenemez. Yok hükmündedir, çünkü sadece kendisidir. Ağacın yalnızlığını orman teselli edemez. Ve ağaçların özgürlük, kardeşlik gibi meseleleri yoktur. Yanarlar ve onlardan bir şeyler yapılır. Tıpkı şiir gibi. Belki de toplumu oluşturan şiirin ta kendisidir, ama toplum için şiir yapılmaz. Şiirden toplum yapılır tam da. Şiir, roman, derleme ve çeviriler olmak üzere pek çok esere imza attınız. Peki, eserleriniz arasında işte bu beni anlatıyor ya da işte bu gözbebeğim dediğiniz bir tanesi var mı? Kendimi bulduğum eserlerim şiirlerim, şiir kitaplarım. Ve kaybettiklerimse roman ve öykü kitaplarım. Kendimi ve her şeyi gizemli bulduğum için birşeyler arıyorum sürekli merakın feneri altında. Gözbebeğim ise her zaman için bir sonraki henüz yazılmamış olan kitabım veya eserimdir. Türk şiirinde Birinci Yeni dediğimiz 40’lı yıllar ve İkinci Yeni dediğimiz dönemlerden sizi en çok hangisi etkilemiştir? 80’li yıllardan sonra oluşan dönüşüm hareketi şiirimize neler kazandırmıştır? Keşke bu soru şıklı olsaydı daha rahat yanıtlardım. İlk soruyu kastediyorum tabii ki. Sanırım ilk soru daha yeni ve genç edebiyat kuşaklarımız için son derece ütopik olurdu, zira Birinci Yeni 2000’li yıllar için bile oldukça uzak kalan bir şiir/edebiyat dönemimiz. İkinci Yeni’ye gelince onun da tam olarak hakkının verilip anahtarının teslim alındığı yıllar da 2000’lerden sonra oldu sanıyorum ki, özellikle okurlar için. Kişisel olarak Birinci ile 80’li yıllarda, İkinci ile de 90’lı yıllarda iletişim ve ilişki kurdum denilebilir. Garip Kuşağı ve Şiiri, Soğuk Savaş döneminin Türkiye’sinde ve Türk edebiyatında ilgiden çok bilgi düzeyinde kuşatıldı edebiyatçılar tarafından. Gerçekte bu dönemin siyasi angaje özelliği sanatta eylem aşırılıklarıyla daha az ilişki kursaydı İkinci Yeni de bu ilgi/bilgi kervanına katılabilir ve bu 25-30 yıllık dönemde Türk Şiiri doğal evrim süreçlerini tam olarak yaşayabilirdi. Ne yazık ki siyasi krizler ve felaketlerin sosyokültürel sonuçları çok olumsuz oldu Türk kültürü üzerinde. Herkes, her varlık ve tema, her topluluk ve bireysel çıkışlar aşırı derece savruldu, gelişmelerin önü tıkandı ve dogmaların önü açıldı. 2000 sonrası bu ağır hasarların telafisiyle geçecekken ani bastıran globalizm kültür üzerinde birkaç yüzyıllık bir dejenerasyon yarattı ve sanat dünyası bir genel kültür konusuna indirgendi; iletişim, teknoloji araçları, mesaj ve içerikten, sahicilikten yoksun tasarım tuzu biberi oldu. Dünyayla kıyaslandığında hem kurum hem de araçsal olarak kültür ve özelde edebiyat dünyamızın ve Şiir’in tüm soluma organları lümpenin, kötülüğün, kitsch’in, bayağılaşmanın, tekrarın tekrarının, arsız kopyacılığın kuşatması altında. Çizgisel Birinci Yeni’den, edebiyat geometrik olarak kuşatan İkinci Yeni’ye giderken Soğuk Savaş’ın sanat ve edebiyat üzerindeki zararlı serpintileri halen temizlenemedi giderilemedi. Galiba şu an bir toprak örtünün altında bulunuyoruz ve üzerimizde ağır bir teknolojik araçların katmanı ve ağları var; kıpırdayamıyoruz, konuşamıyor söyleyemiyoruz. Çıkardığımız sesler duyuluyorsa da dilimiz artık anlaşılmıyor. Yazılarınızı yazdığınız, çalışmalarınızı yaptığınız belirli bir yer var mı? Her koşulda, her mekânda yazabilir misiniz? Notlar alır mısınız? İlhamın gelmesini mi beklersiniz yoksa yazmak için şartlanmayı mı? Bazıları ve bazen de hepsi. Belirli bir yer yok. Daha doğrusu yerler sizi seçiyor ülkemizde. Yerleşik gezginiz hepimiz. Zaman zaman 10 seneyi aşkın bir zaman çalışma masamın olmadığı olmuştur, kaldı ki yazarlığına mekân ayırabilenleri tanısam da yazarlığın hayatımca yönetilmesine bir türlü mani olamamışımdır. Bir örnek daha: İlk 4 romanımı -yani hepsi- çalıştığım ofislerde bitirebilmişimdir, ama asla buralarda şiir yazamadım ya da kitap okuyamadım. Beşinci romanım için bir yer “seçtirildiğimi” düşünürken, içine hapsolduğumuz salgın ortamında bu iş o kadar karıştı ki, kim içeride kim dışarıda bunu sabit bir cevabı yok henüz. Gerekli motivasyon sağlandığı sürece, ki buna ben ilhamın ayak sesleri diyorum, her yerde her zaman yazılabilir, ta ki her şeyin bir masada birleşeceği o en üst olgunluk düzeyine erişeceğimiz günlere kadar. Ölümsüzlük küplerimiz doluyor belki de yarıyı aştık. Not almak başlı başına ana çalışma düzenim diyebilirim, fakat çok yerde çok farklı biçimlerde. Yaşım ve kuşağım gereği yazılı basılı notlar ve arşiv, yazım düzenim hâlâ azınlıkta değil çalışma hayatımda. Aşk olmasa şiir de olmaz mıydı? Hepimizin derdi aşk mıdır? İnsan, aşk olmadan yaşayamaz mı? (Genel anlamda bir aşktan bahsettiğimi anlamışsınızdır burada) Konuyu tamamen bildiğimi ya da anladığımı söyleyemem. Yine de bu eksiklik onu araştırmamı hakkında yazmama engel değil. Yazarak, konuşarak dahil olabileceğimiz bir alan değil duyguların ortamı. Aşk olmayabilir miydi, emin değilim. Canlılık ve yaşamın olduğu her yerde üreme içgüdüsünden kara aşka kadar sevginin her türü yaşam alanı bulabilir, buna inanıyorum. Aşkın ne olduğundan çok onun bize ne söyletmek ve neleri anlamamı gerektiğine işaret ettiğine bakmamız gerektiğine de inancım tam. Aşk felsefi bir çalışma alanı da aynı zaman. Filozoflar için hem doğruluk ve sahicilik turnusolü hem de yetkinliklerini ispatladıkları zengin bir alan da insana dair. Zira felsefenin insan dışında kalan ayaklarında Aşk, sınırlı ve az boyutlu olarak ele alınıyor. Ülküselleştirmeler yüzünden, Aşk o bölgelerde bir yabancı gibi adeta. Aşk hem tek derdimizdir hem de Aşk’ın derdi bize dert çıkarmaktır. Aşk olmadığı bir zaman ve yer olamaz. O aynı zamanda en zengin ve güçlü mirastır. Birisini kaybetmeyiz aslında, onun sevgisini hatıralarını yaşatarak daha çok hak ederiz. Aşk olduğu için ölüm bu denli sessizdir, bilinmezdir. Peki ya yalnızlık? Yalnız doğar, yalnız mı ölürüz? Bir sanatçının, bir şairin sürekli yalnızlık temasını işlemesinin sebebi ne olabilir? Anlam çabası. Anladığında ondan kurtulacağına dair bir önyargı yüzünden. Oysa yalnızlığın mutlak mutluluk olduğunu -özellikle hasarlı, ama yazarak yaşayan dimağlara- anlama yolculuğunda çok önemli ilk yanılgılardır bunlar. Her şeyi bilsek zaten hiçbir yere kımıldamaz hiçbir şey yapamazdık. Eksiklik duygusu ve merak değil mi tüm hatalarımızın B yüzü? Benim yalnızlık üzerine şiirlerim var, hatırlıyorum, yazı da yazmışlığım vardır. Şu an söyleyeceklerimi yalanlayan şeyler de olmuş olabilir, ki onları da o sözünü ettiğim ilk yanılgılar koşuluna bağlayabilirim en fazla. Ne var ki bundan sonra yalnızlık üzerine yalnızlığı psikopatolojisi, antropolojisi gibi şeyler yazmaya okumaya zaman ayırabilirim en fazla, yoksa bu yolculuk bitmez. Açıkça söyleyebilirim ki şimdilerde yalnızlığı “beni rahat bırakın dünya, tarih, sanat ve zaman için ayırabileceğim aklıbaşında vaktim artık çok kalmadı, bırakın onları da tamamen mutlak yapıta ayırayım” düşüncesiyle algılıyorum. Sanırım bu da kuşakdaşlarımla hemfikir olduğumuz bir kaygıdır aynı zamanda. Yalnız kalabiliyor muyum, hayır. O da yine bir kuşak acizliği. Biz ilgilenmeyi bırakırsak dünya da toplum da yolunda gitmez endişesi bir türlü peşimizi bırakmıyor. Hikâyenin şiirinizdeki yeri nedir? Çok yeni değil, ama sürekli bir tartışma bu. “Narratif” yani anlatmalı, öykülü şiir olarak sanırım bir dönem de bizde, tartışılmasa da şiir üzerine yapılan atmasyonların en havalı terimlerinden birisiydi. Unutmamak gerekir ki bir yazar ya da şair teori, eleştiri okumak zorunda değildir. Yani yaptığı işin ne olduğu, nasıl yapıldığı ve ne yapması gerektiğine dair tezviratlar işi öylesine bozar ki bir süre sonra güzelyazı buyurganlarının emireri olunur. Garipsemesem de kültürel buyurganlık kendi soyuyla gayet barış içindedir, bazen sanatçıyı da yoklar ve böyle suni, gündemsiz patlamalı terimler ortaya atılarak sanatçının başını derde sokar; eksiklik duygusunu azdırır ve garip bir haz da duyar kültürel otorite tüm bunlardan. Sanatçı zaten otorite karşısındadır, en temel savaşımlarıyla. Al sana yeni bir kavga. Olsun o da yapılır vakit kaybettirilse de. Okurun zaten şiiri okurken çözdüğü bir şeyi, yani şiirin tüm çözümleme argümanlarını, neden iki şiir arasındaki sessizlikte bir kâbusa ya da kakafoniye çevirelim ki? Biz narratif şiir kavramını bilerek ona hâkim olarak yazamayız. Dertler, meseleler veya derin suskunluk boşlukları bize yaz, der ve yazarız. Sonradan havaya ve suya ve toprağa ve rüzgâra göre onların şu, o ya da bu biçim’inde oldukları dile getirilirse de tüm bunlardan öz’e ne? Fransızcaya hâkim olduğunuzu, çeviriler yaptığınızı biliyoruz. Türkçe deki kelimelerin size yetmediği anlar oldu mu? Aklınızdan geçenleri, düşündüklerinizi aktarırken zorlandığınız, yerine koyamadığınız cümleleriniz oldu mu? Yabancı dil bilmenin, öğrenmenin “artı”ları olmak demek olduğu bir dönemden geliyorum, hiç kuşkusuz devlet okullarının da çoğunlukta hatta tek oldukları bir dönemdi bu. Yabancı dilin bir uygarlık olarak keşfedildiği zamanlar da diyebiliriz. Yazılı ve kitap tercümesinin okulunun olmadığını, alaylılığın okul olduğunu düşünenlerdenim. Yazarlıkta bu çok açıktır ne var ki çeviri için ön yüzde ciddi bir dil eğitimi, fonda ve tabanda ise kesinlikle hedef dilin çok iyi özümsenmesi, bunun yanı sıra Türk ve dünya kültürünün de genel kültürün üzerinde anlaşılması gerekir. Yaygın ve örgün öğrenimlerle, meslek stajlarıyla tüm bunlar gerçekleşebilir mi emin değilim; hepsi de ayrı ve özel disiplinler. Tutku ve adanma gerektiren konular da aslında. Böyle doğru bir çıkışla nasıl dünyanın fizik yasalarıyla tüm evreni anlamaya çalışıyoruz, Türkçenin sözlü dil geleneğinden henüz kopamadığı zamanlarda artık kaynak ve hedef dil sözlüklerinin sözcük sayılarının oranlarının çok da çeviri eylemi üzerinde etkin olmadığını söyleyebilirim. Bu düşünce de bizi çevirinin en zevkli kısmına götürüyor. Şahsen bir şiir çevirisi tutkunu olarak söylüyorum bunları. Çeviri ve zorluk kelimeleri ateşle barut gibidir zannımca; yan yana gelmeleri genellikle kötü niyetler taşır. Ve çoğu ham kafa popüler kültür klişeleri ile çevirmenleri hemen yargılamaya yeltenir. Ne kaynak dili bilir ne de hedef dili; okuduğunu anlayamaz -bakın diploma ve yazma yeteneğinden bahsetmiyorum bile- ve hemen çevirinin kötü olduğunu iddia eder. Linçe yeltenir, çünkü o anda bir “niteliğini” keşfetmiştir; kendi toplumunun lanetli eleştiri hırslarına aldanıp kolayı seçer ve zavallı çevirmenleri hayatının bir döneminin popüler kurbanları haline getirir. Kolay hedef, hedefsiz bir kolaycılıktır bunlar. Bu dalgacımahmutları diğer alanlarda pek göremeyiz; o sırada popüler olmayı seçen hangi disiplin ve zanaat varsa oraya öbeklenirler. Zor, zahmetli, altyapı ve adanma gereken alanlarsa “entel”dir, toplumdan kopuktur, çünkü kendilerini av alanına kolayca sunmazlar kültür düzeyleri gereği; popülizmden budalaca talepleri de yoktur. Yani konuyu anlamışlardır gerçekten de.Türkçe yazarken kafamdaki yabancının yazdıklarımı okuyup bana direktifler verip vermediğini eğer soruyorsanız öncelikle onun iyi bir Türkçe öğrenmesinin yanı sıra sanata kültüre edebiyata tutku duyması, yeniliklere açık olması ve biraz da ben olması gerektiği inancındayım. Yani kafamda bir dil müfettişim yok, fakat meraklı, az da suskun, hep çırak kalan bir anlatıcı var. Öğrendikçe, okudukça, şaşırdıkça daha çok anlatacak şey biriktiren yani yazan, fırsat buldukça onları yayınlayan bir Türk Dili (le language turc) gönüllü mahkûmu var, bana ayrılan zamanların ve belleklerdeki yerlerin sonuna kadar. Bir şair sizi nasıl etkiler? Bir romancı ya da bir yazar? Bunu yayıncı kimliğinizle açıklarsanız sevinirim. Hayatı ve sırlarını, sınırlarını anlamamın; kendimi tamamen bu işlere adamamın altında şiir olduğunu asla saklamıyorum. Günlük hayatta özellikle ülkemizde mesleki alanda da bir zayıflık, güçsüzlük olduğunu bilmeme rağmen. Tek başına yazarlık kariyerini seçmek ve bunda ısrar etmek kendini ateşe atmakla eştir. Sadece şiir bana nasıl ciddi bir evrenle karşı karşıya olduğumun sırlarını verdi. Yolumu her kaybettiğimde ona sığınırdım. Bu bir formül ay da yaşama reçetesi değil. Kimseye de tavsiye edemem. Kendime özgü yolum bu. Nesnel rastlantıların da ışığında… Öncellikle kendi hayallerimde aradım gereksindiğim etkilenmeleri. Hayallerim olmasaydı ne yazdığımı bilebilir ne de okuduklarımdan ne anladığımın farkına varabilirdim. Günümüzde seçenekler çok, yol arkadaşları ise kalabalık görünürken bu işin bir yalnızlık yolculuğu olduğunun üstü giderek kapatılıyor, bu doğrudur. Çünkü klişeler kitapların, kibirlerse paylaşmaların çok önüne geçmiş bir durumda. Satış ve reklam kaygısından öteye gidemeyen, popüler içeriklerinden ve kapaklarından kopamayan bir kültür “magazini” dünyası hâkim. Çok yakın da “ben de” “hem entel hem arabesk, hem muhafazakâr hem laik, hem edebi hem popüler, hep ağlak hep melankolik bir dergi” çıkarmayı düşünmedim mi? Elbette asla. (Burada yazar kahkaha atıyor. EE) “Yeni üçüncü hamur tel dikişli renkli posterli popüler kültür fantazileri derginiz tüm bayilerde!!!!” şeklinde benden asla bir tanıtım spotu alamayacaksınız. (Gülmeye devam ediyor. EE) Şiirlerinizde ve yazılarınızda anlatım kapanıklığı göze çarpıyor, bunu özellikle mi yapıyorsunuz, okuru zorlamak gibi bir tarzınız mı var yoksa kendiliğinden gelişen bir şey mi? 80 ve 90’lı yılları edebiyatın eşiğinde geçirenler için “bir serüvenin yazısı mı yoksa bir yazının serüveni mi” sorusu, biraz geç de olsa en önemli yol ağızlarından birisiydi. Bu seçimi koşullu olarak yaptığımı söyleyebilirim. Beklediğimin de ötesinde çıkış, istediğim sorulardan gelmedi; tersine yükselişinin başında olan kitap eleştirisinde günlük ve haftalık medyaların ağırlık kazandığı bir dönemdi ve edebiyat dergilerinin de hem ayrıştığı hem de kapandığı bu zamanda yarı kültür gazetecisi yarı gizli düzyazı yazarı olarak günlerimi geçirirdim. 30 yaşıma kadar içinde bulunduğum devletçi durum da aslında bana çok güzel bir kültür laboratuvarı oluşturuyordu. Ortam ve kliklerden korunuyor, cesarete ve kolektif arzulara ihtiyaç duymuyordum. “Kapalı edebiyat”ın da tam istediği puslu bir havaydı bu. Tek tehlikesi de yitip gitmekti. İşte o yarı kültür gazeteciği durumu beni sosyal kılmayı sürdürdükçe ben de yeterli uzaklıktan edebiyatın toplumsallığını incelemeye, hem de itilmeden irdelemeye devam ettim sürekli olarak. Yani halk tabiriyle sanat, için sanat’ı toplum için icra eden bri sanatçı olma yolunda oldum hep. Bu da kapalılığı sevmeme, vazgeçmeme yola açtı. Sonuçta yine karanlık kazandı.Okur için söyleyebilecek birşeyim olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. Bu, onu kurgulamak, aramak hatta yaratmakla aynı anlamı taşırdı ki ben görmediğim dokunmadığım şeylere hiçbir zaman inanmadım. Hâlâ da öyle. Teşekkürler Ben teşekkür ederim. kafekultur.com/hg instagram.com/halilgokhan_ facebook.com/halilgokhany #Yaz #Şiir #TürkŞiiri #ŞiirKitabı #HalilGökhan #YazŞiirleri #AşkŞiirleri #ModernŞiir #ÇağdaşŞiir #ŞiirveHayat #YazınBelleği #GeçenYaz #Yalnızlık #Hafıza #Aşk #Zaman #Şehir #İstanbulŞiirleri #Edebiyat #Şair #Poetika #ŞiirOkuru #ŞiirAlıntıları #KitapÖnerisi #YazOkumaları #Bellek #Kayıp #MelekZamanı #Kafekültür #YolunDevamı
- İSTANBUL OTELİ'nden Bir Öykü: "Annemin Yazı"
ANNEMİN YAZI Bizler güneşten, kumdan, denizden, tatilimizden çok önce, annemizin tatilini bekleyen beş küçük canavardık. Kitap dağları arasında gider gelir ve bunların arasından bulurduk dünyaya giden yolu. Annemiz o yolun başında bizi beklerdi. Yolun köşesinde bir koltuk olurdu. O, koltukta oturmuş olur, bizse çevresinde yer kapmak için itişirdik. Ben en çok koltuğun altına girmeyi severdim. Annemin, yukarılardan gelen okuma sesine kulak kabartır, duyduğum sesin bir el gibi kulağımı okşamasını beklerdim. Annemin yazı geldi mi hepimiz sokaklara dağılırdık. Kasabanın tek sineması benimdi. Çağlayan ve aşağısındaki küçük değirmende büyük ağabeyim nöbet tutardı. Ablam, evde kalmayı yeğlerdi. Çünkü o da giderse, ev başkalarına kalacaktı. En küçüğümüz, çocuk bahçesinin yolunu tutardı. Oradaki tek sağlam salıncağın başında durur, bir türlü binemediği için birinin gelip ona yardım etmesini değil de büyümeyi beklerdi. Annemi yazı boyunca salıncağa bakar dururdu. Üçüncümüz, kasabanın gerisinde terk edilmiş geniş bir yola çıkar, onu uzak diyarlara alıp götürecek uçağın alana inmesini beklerken, bir ahlat ağacının altında uyuyakalırdı. Akşam olunca arkadaşsız, tek başımıza, bütün sokak kiriyle döner, koltuğun çevresine dizilirdik. O yaz annemiz yoktu. Kışı ağır bir hastalıkla geçirmişti. İlkyaz boyunca onun hastanedeki odasını çiçeklerle donatmıştık. Neredeyse kasabanın bütün çiçeklerini taşımıştık oraya. Ablam, annemin en çok sevdiği kitaplardan getirmişti. En küçüğümüz, nerede bulduysa bulmuş, bir felsefe kitabını koltuğunun altına sıkıştırıp getirmişti. Annem hayretler içinde kitabı açtı ve daha önce büyük olasılıkla kitabın ilk sahibi tarafından işaretlenmiş bir bölümün son cümlesini okudu: “Zaman aşılması zor bir eşiktir, ama olanaksız değildir.” Küçük kardeşim bu söze gülmüştü. Onun kahkahalarına biz de katıldık. Hastabakıcı saatin dolduğunu söyleyerek hepimizi dışarı çıkardı. Hep birlikte evimize yollandık. Yeni annemizi gerçek annemizden daha sert ve katı buluyorduk, ama o ne de olsa ablamızdı. Tek korkumuz, annemiz eve döndüğünde, ablamın yine anne rolünde kalmasıydı. Ablam, eski haline döneceğine söz vermeliydi. Yoksa gider yeni bir anne arardık kendimize. Buna da en çok annemiz üzülürdü. Küçük ağabeyim bir akşam yüzü gözü toz içinde geldi eve. Beklediğim uçak sonunda alana indi, diyordu. Ama, ama ben binmedim. Sorgulu yüzlerimizden okumuş olacak, annem hasta ya, dedi sonunda. Annem gerçekten çok mu hastaydı? Bunu hiç bilmiyorduk. Ablam doktorun ona söylediklerini nedense bize söylemiyordu. Bir başka akşam büyük ağabeyim, kızarmış yanaklarla girdi eve. Çağlayanın aşağısındaki değirmenin sahibi, değirmeni yeniden işletmeye başlamıştı. Ağabeyime de değirmenin ilk çırağı olma onurunu teklif etmişti. Orada çalışamazdım, diyordu ağabeyim. Annem hasta. Oraya bir daha gitmek istemiyorum. Ertesi akşam en küçük kardeşimiz dizleri yaralı olarak geldi eve. Boyum çoktan uzamış olmalıydı, diyordu. Salıncağın altına bir tuğla koydum. Sallandım, ama düştüm. Dizlerim yaralandı. O hafta sinemada Büyük Dönüş adlı kovboy filmi başlamıştı. Her yıl bu haftalarda aynı film gelir ve ben bu filmi oynadığı her gün izler ve asla ondan bıkmazdım. Şimdiyse canım gitmek istemiyordu artık sinemaya. Hem Jim yine sevgilisini Kızılderililerin elinden kurtaracak, onların hazinesinden aldığı altınlarla yaşadığı kasabaya dönerek Elizabet ile evlenecekti. Bir de yine filmin en sonunda o bilmediğim yazı çıkacaktı büyük harflerle: THE END. Bu sözcükler ya Jim ve Elizabet evlendiğinde yükselen manzarada görülen dağın adıydı ya da yeni evlilere mutluluklar gibi bir anlamı vardı. Yeni annemiz günün birinde hepimizi bahçemizde topladı. Çarşıdan aldığı ağaç fidanları vardı elinde. Bundan sonra herkesin bir ağacı olacak, dedi. Annemiz evimize döndüğünde ona ağaçlarımızı göstereceğiz. Herkes ağacına gözü gibi bakacak. Dileyen dalları büyüdüğünde ve yapraklandığında gölgesine çekilip kitabını okuyabilir. Ablam, annemizin haftada bir olarak saptadığı kitap sayısını artırmıştı. Artık hepimiz biraz daha büyüdüğümüze göre, bu yaz iki haftada en az üç kitap bitirmeliydik. Durun, dedi; daha bitmedi. Her kitaptan sonra ablam bizi karşısına alır, okuduğumuz kitabı anlatmamızı isterdi. Bir tür denetlemeydi bu. Kendisi de daha önce aynı kitapları kuşkusuz okumuştu. Belirli bir sıra yoktu, ancak genellikle hepimiz aynı rafın kitaplarını takip ediyorduk. Annemin rafı daha yukarıdaydı ve kitapları da daha kalın ve gösterişsizdi. Arada bir annemin öğrencilerinin geldiği oluyordu bize. Onları bahçemize davet ediyor tek tek ağaçlarımızı tanıtıyorduk. Benimki erik ağacıydı. Ablamınki dut. Büyük ağabeyim kiraz severdi, ama şeftalide karar kıldı sonra. Küçük ağabeyim vişneciydi. En küçüğümüze de kiraz ağacı kalmıştı. Hep sabırla suluyorduk ağaçları. Çok uzak yerlerde bir sinema filminde her gün aynı ağacı sularsan dünyayı değişeceği söyleniyordu. Bir sabah bahçeye indiğimizde, ağaçlarımızın diplerini eşelenmiş bulduk. Ağaçların cılız gövdelerine de birer küçük çapa bırakılmıştı. Hepimiz merakla birbirimize bakarken, ablamızın suskunluğu dikkatimizi çekmişti. O mutlaka bir şeyler biliyor ve saklıyordu. Her şeye karşın ağzından tek bir sözcük bile alamadık. Kimi zamanlar hastaneye, annemizin yanına gidecekken bizi anlamsızca geri çevirdiği de oluyordu. Bazı zamanlar onun davranışlarına hiç anlam veremiyorduk. Böyle günlerden birinde sinemaya diye çıkıp anneme gittiğimi ve onun yanında tanıdık bir adamı görüp kaçtığımı kimseye söylememiştim. O tanıdık adam babamızdı. Ablam, babamızın kasabaya geldiğini bizden saklıyor olmalıydı. Belki, ağaçlarımızın dibini eşeleyen ve küçük çapaları bırakan oydu. Hatta küçük ağaçları alan da… Saklambaç kışa kadar sürdü. Küçük kardeşim, bir türlü büyümeyen ağacının dibinde oturup çok sevdiği felsefe kitabını anlamadan okumakta ısrar ediyordu, ama okula henüz başlamamıştı bile. Bense en büyük hayalime ulaşmak istiyordum artık: sinemada yer gösteren biletçi çocuk olmak. Bu yüzden, her gün elimde eski bozuk bir fenerle dolaşıyor, kahvelere girip çıkıyor, yeni gelenlere boş masalarda yer gösterip yetişiyordum. Bu saygılı tören, kahvecinin beni kovmasıyla son buluyordu. Büyük ağabeyim, tren istasyonuna gider olmuştu artık. Yaşlı bir kondüktör ona trenleri anlatmış, bu onun çok hoşuna gitmişti. Küçük ağabeyim ise evden artık hiç çıkmadı, okullar açılıncaya kadar. Okula gittiğimiz ilk gün, artık geçen yılki çocuklar olmadığımızı anlamıştık. Bizden, içimizden biri eksikti. Annemizin olmadığı bir yaz geçirmiştik. Ne kadar okusak boşunaydı. Okumakla onu bir türlü iyileştiremeyecektik de üstelik. Hem onunla ilgilenen doktorlar da zamanında çok okumuşlar, doktor olmuşlardı. Her ne kadar ablam, okumanın çok önemli olduğunu söylese de ben artık hiçbir şey okumak istemiyordum. Okumak annemizin yazını geri getirecek miydi? Bizler yalnız onun yazı için bütün bir yıl okula gitmeye katlanırdık, çünkü onu geceler dışında evde bulamaz, üzülürdük. O zaman da erkenden yatmak zorunda kalırdık. Sabahları kahvaltımızı hazırlar, elbiselerimizi ütüler, yeniler, aceleyle evden çıkar ve akşama kadar da çalıştığı okuldan dönmezdi. Derken okul biter, tatile çıkardık, ama o bir türlü işleri nedeniyle bizimle olamazdı. Yaz tatili ve okullar kapalı olmasına karşın, okulun yöneticileri sürekli olarak mesaide olmak zorundaydı. Annemizin sadece bir aylık yaz tatili izni olurdu. O bir ayı, o bir ayda annemizi, o bir aylık annemin yazını iple çekerdik. O bir ay hiç gelmez ve öyle de çabuk biterdi ki! Ertesi yaz hiç gelmek bilmedi. Bu arada annemizi artık göremez olmuştuk. Hastanede odası sürekli olarak değişiyordu. Onun en son taşındığı odayı bulmak neden bu kadar zordu? Bu yaz, bir önceki yıl gibi yine annemin yazı değildi. Artık vaktimizi iyice yapraklanmış ağaçlarımızın altında geçiriyorduk. Kimsenin bir şey okuduğu yoktu. Çapalarımıza birer ip bağlayıp ağaçlarımızın en kalın dalına asmıştık. Kökleri havasızlıktan boğulmak üzereydi ve bu umurumuzda değildi. Onları sulamaz olmuştuk. Çok geçmeden ağaçlarımız kurudu. Bundan bir süre sonra yeni annemiz, annemizin hiç gelmeyeceğini söyledi. Annemin yazı da artık hiç gelmeyecekti. Küçük kardeşim, annemin bir zamanlar hastanede de bize okuduğu cümleyi bulmuş, yeniden okuyordu: “Zaman, aşılması zor bir eşiktir, ama olanaksız değildir.” Ablamız, annemizin kitap okumak için oturduğu koltuğun çevresine topladı bizi. Ben yine eski yerimi aldım ve bir daha hiç çıkmadım oradan. 1992 Halil Gökhan Öykü Kitapları
- Suç ve Toplum: "Suç Ansiklopedisi"nin yazarı AYCAN TÜRK ile söyleşi
Suç kavramı, insanlığın varoluşu kadar eski ve karmaşık bir olgu. Sosyoloji eğitimi almış olan Aycan Türk, bu karmaşayı anlamak ve açıklamak amacıyla " Suç Ansiklopedis i "ni kaleme almıştı 2013 yılında. Türk, bu eseriyle, Türkçede bu alanda bir ilki gerçekleştirdi. Suçun toplumsal bağlamda nasıl şekillendiğini ve bireylerin suç işleme motivasyonlarını derinlemesine inceleyen Aycan Türk ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, suç ve ceza kavramlarının toplumsal dinamikleri nasıl etkilediğini anlamak açısından önemli bir bakış açısı sunuyor. Sorularımız, suç sosyolojisi üzerine düşüncelerini ve günümüzdeki suç algısını aydınlatmayı hedefliyor. İşte, Aycan Türk ile gerçekleştirdiğimiz bu ilginç ve kapsamlı söyleşi. "Suç Ansiklopedisi" fikri nasıl doğdu? Suç kavramını ansiklopedik bir şekilde ele alma ihtiyacını ne tetikledi? Sosyoloji mezunuyum ve okuldayken de suçluların ve suçun sosyolojisi üzerine dersler alıyorduk. O zaman ilgimi çekmeye başladı bu konu. Aslında polisiyeyi her zaman çok sevmiştim ama suç işlemenin genetik ve toplumsal bazı kodları olduğu hipoteziyle tanışınca konu iyice radarıma girdi. Herkesin suça meyilli olmaması ve bazı insanların neden suça meyilli olabileceği konuları çok ilgimi çekiyor. Bu da oturup konu üzerinde ciddi ciddi araştırmalar yapmama yol açtı ve Suç Ansiklopedisi doğdu. Halen de suç konulu film, dizi ve kitaplara düşkünüm. Başka tür ilgimi çekmiyor neredeyse. Sosyolojik açıdan suçu nasıl tanımlarsınız? Toplumsal yapı ve suç arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Toplumsal eşitsizlik ve adaletsizlikle suçun çok ciddi ilişkisi var. Dezavantajlı kesimlerin, ihmal edilmiş bireylerin ve ekonomik açıdan güçsüz insanların suça bulaşma olasılıkları daha yüksek. Ekonomik imkansızlık, insanların temel ihtiyaçlarını gidermek için farklı alternatiflere yönelmelerine neden olur. Hırsızlık, illegal ticaret, bedenini veya organını satma gibi yollara itebilir. Kimse bunları yapmayı canı gönülden istemez, ama mecbur kalabilir. Bazıları ise bu yolla çok zengin olabilir. Suç işleyerek hayatını ve servetini kazanan insanlar var. Suç insana mahsus bir şey. İnsan da toplumun parçası. Tek başına yaşayan bireyin yapacağı hiçbir şeyin suç olduğunu iddia edemeyiz. Sonuçta suçun tanımı: Törelere ve ahlak kurallarına aykırı davranış . Töre de bir grup insanın bir arada yaşamak için koyduğu kuralları kapsadığına göre, toplumsallık olmadan suç vardır diyemiyoruz. Eserinizde hangi suç tipleri toplumsal bağlamda daha fazla yer buluyor? Günümüz toplumunda en çok gözlemlenen suç tipleri nelerdir? Kendi ilgi alanım olan, cinayet, cinayete teşebbüs ve seri katilleri detaylı inceledim. Bazı araştırmalar seri katillerin beyin yapılarının diğer insanlardan farklı olabileceğini gösteriyor. Biyolojik olarak suça meyilli olmak demek bu aslında. Suçluların frontal lob, amigdala ve limbik sistem gibi beyin bölgelerinde, diğer insanlara kıyasla belirli farklılıklar gözlemlenmiş. Bu bölgeler, karar verme, empati ve duygusal düzenleme gibi işlevlerle ilişkili. Sinir bilimci Jim Fallon, seri katillerin beyin yapıları üzerine yaptığı çalışmalarda, bu kişilerin beyinlerinde belirli yapısal ve işlevsel farklılıklar olduğunu bulmuş. Ancak, bu farklılıkların her zaman bir kişinin seri katil olacağı anlamına gelmediğini de belirtmekte fayda var. Genetik yapı, beyin fonksiyonları ve çocukluk döneminde yaşanan travmalar gibi faktörler bu duruma katkıda bulunabiliyor. Bir de tabii suçlu bir ailede büyümek suça meyilli olmayı sağlayabilir. Büyüklerini örnek almak veya başka meslek yapan bireyleri hiç tanımamış olmak, kişiyi suçlu yapabilir ama kişi, doğruyu yanlışı ayırabiliyorsa suça bulaşmadan da suçlu bir ailede büyüyebilir. Bunlarla ilgili örnekleri filmlerde ve dizilerde görmüşsünüzdür. Ailesinin yaptığını tasvip etmeyen gençler, aile arasında hiç sevilmez ve oradan kaçmanın yolunu arar. Bu fenomen gerçektir. Günümüzde toplumumuzun en çok gözlemlediği suç türü ise sanırım cinayet filan değil. Organize suç ve nitelikli dolandırıcılık. Kısa zamanda zengin olan insanların hiçbirinin bileğinin hakkıyla onca servete kavuştuğunu düşünmüyoruz sanırım. Bunu düşünecek kadar saf yok aramızda artık. Kalmadı. Suçluları öve öve hepimizin masumiyetini ve saflığını çaldılar bence ve yeni nesil, bu insanlar gibi olmak istiyor. “Bedel ödemeden veyahut da değecek bir bedel ödeyerek”(!) zengin olmak istiyor. Bunun için kimseye kızamayız. Toplumların gelişmişlik düzeyi ve suç oranları arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz? Sosyolojik gelişmeler suç oranlarını nasıl etkiliyor? Negatif bir korelasyon olduğunu yapılan araştırmalar ve istatistikler de gösteriyor. İskandinav ülkelerinde suç oranı o kadar düşüktür ki evinizin kapısını açık bırakıp tatile gitseniz döndüğünüzde evinizi bıraktığınız gibi bulursunuz hatta komşunuz bir vatandaşlık bilinciyle sizi veya polisi arayarak konuya sizin lehinize müdahale eder. Eğitim ve refah düzeyi yüksek toplumlarda suç işlemeye ihtiyaç olmuyor galiba. Her şeye sahip insanlar neden suç işlesin? Zevkine mi? Psikopatlıktan mı? Bunun örneklerini gördük. Norveç’te ve Yeni Zelanda’da toplu saldırılar düzenleyen manyaklar gördük. Fakat bu insanların motivasyonları, alacak için adam vurandan, ev geçindirmek için hırsızlık yapandan farklı. Bu insanları ortalama suçlular potasına koymamalıyız. Suç ve ceza kavramlarına dair tarihsel değişimler nelerdir? Günümüz adalet sistemleri bu değişimlerden nasıl etkilenmiştir? Suçun karşılığında ceza verme kavramı insanın varoluşundan beri var. İnsanın adalet duygusunun bir tezahürü. Kısasa kısas. Medeniyet ilerledikçe formu değişti. Toplumlar, yüzyıllar içinde yaptıkları fenalıklardan ders çıkara çıkara medenileştiler ve her konuya daha medeni çözüm buldular. Barbarlık geride kaldı. Cinayetin cezası idam değil veya hırsızlığın cezası elleri kesmek, zinanın cezası hadım değil. Toplumlar, toplumsal bilimlerin de gelişimiyle birlikte kendilerini ve bireylerini daha iyi tanıdılar ve suça ilişkin doğru cezanın ne olduğu konusunda daha isabetli fikirlere sahipler. Örneğin, kabahatler kanunundan ceza kesilmiş birisi için en ideal suçun kamu hizmeti olduğunu öğrenecek kadar yol kat ettik insanlık olarak. Ama tabii adalet mekanizması her zaman böyle ideal koşullarda işlemiyor. Adaleti işletenin de insan olduğu ve muhakeme yeteneğinin bazen yetersiz kalabileceği veya vicdan pusulasını kaybedebileceği unutulmamalı. Bazı suçların cezasız kalması veya hak edilen cezayı almaması bunlardan kaynaklanıyor. Bu da toplumun vicdanını yaralıyor. Hakimlerin toplumsal vicdan denen kavramı çok iyi bilmesi ve kendi toplumlarını çok iyi tanıması lazım. Modern teknolojinin gelişimiyle birlikte suç biçimlerinde nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz? Özellikle dijital suçlar toplumsal dinamikleri nasıl etkiliyor? Dijital suçlar deyince aklıma ilk gelen, özel hayatın gizliliğinin ortadan kalkması. Bence insanların bugün karşılaştığı en büyük tehdit bu. Kendi rızamızla her şeyimizi ortaya döküyoruz ama sonrasında neler olabileceğini hesaplayamıyoruz. Bu da bazı kötü niyetli insanlar için fırsata dönüşüyor. Özel hayatımızın gizli kalması gereken kısımları etrafa saçılıyor; hiç tanımadığımız insanların hakaretine, linçlerine maruz kalıyoruz. Bu çok ciddi bir suç ve çok korkutucu. Sosyal medyanın en kötü tarafı bu. Eskiden ünlü olmak çok cazipti, ama sanırım şu an gizli kalmak lüks. İnternete adınızı yazdığınızda karşınıza bir şey çıkmıyorsa gerçekten şanslısınız. Tabii bu durum kötü niyetli olmayan kişileri de yoldan çıkarabiliyor. Gıcık olduğunuz birisinden intikam almak için en basit, kolay ve ucuz araca dönüşebiliyor dijital dünya. Herkesin erişimine açık, her yaştan ve kültür seviyesinden insanın kolayca kullanabileceği bir silah. Ürkütücü. Bir silahı bilen birinin kullanması farklı, bilmeyen birinin kullanması farklı. Aptal dostun olacağına akıllı düşmanın olsun daha iyi. Suç işleyen bireylerin sosyolojik profili hakkında ne söyleyebilirsiniz? Suça yönelimin arkasındaki sosyal ve ekonomik faktörler nelerdir? Suçluların demografik ve sosyolojik profillerini incelediğimizde bazı belirli paternler görüyoruz. Düşük eğitim ve kültür seviyesi, ekonomik imkansızlıklar, parçalanmış veya sorunlu aileler gibi. Az önce de belirttiğim gibi doğrudan ilgisi var ama her patern de suça dönecek diye bir şey yok. Azınlık Raporu filmindeki gibi, suçu önceden belirleyip önleyeceğiz diye, suçlularla aynı profilleri paylaşan insanları alıp tutuklasak çok saçma olurdu. Kar beyazdır ama her beyaz kar değildir yani. Son bir ayda Türkiye'de yaşanan Narin cinayeti gibi olaylar, toplumun suç algısını nasıl şekillendiriyor? Bu tür olayların toplumsal etkileri üzerine ne düşünüyorsunuz? Bence bunlar hep yaşanıyordu da sosyal medya, internet gibi daha özgür ve anlık haber alma platformları sayesinde bunları daha sık duyar olduk. Toplum da bunu dejenere olmak, ahlak yapısının bozulması olarak algılıyor ama aslında öyle değil. Dünya üzerinde başka ülkelerde de, üstelik gelişmiş ve refah düzey yüksek ülkelerde bile böyle korkunç olaylar oluyor. Josef Fritzl vakasını eminim hatırlayanlar olacaktır. Avusturyalı sapık baba. Kızını evinin bodrumuna kilitleyip yıllarca tecavüz etti ve kendi kızından çocuğu/torunu oldu. Bunlardan bahsetmek çok ürkütücü biliyorum, ama bu tür korkunç şeyler her yerde oluyor. Genelde küçük yerleşim yerlerinde yaşanıyor böyle şeyler. Tüm kasabalı gerçeği bilir, ama kimse konuşmaz. Bunların hakkında korku/gerilim filmleri bile yapılıyor. Narin olayının yaşandığı köy de başlı başına bir vaka ve oradan inanılmaz ürpertici bir korku filmi çıkar. Bütün köyün suça doğrudan veya dolaylı olarak iştirak ettiğini gösteren bazı deliller olduğunu, buna rağmen herkesin sustuğunu öğrendik. Bazı siyasetçilerin köylülerle ilişkisi var ve köy siyaseten bir koruma kalkanı altına adeta. Köy halkı biraz da buna güvenerek devletin adalet sistemine kafa tutuyor gibi bir tablo ortaya çıkmış durumda. Bu da yine dönüp dolaşıp toplumsal vicdanı yaralayan bir fenomene dönüşüyor. 8 yaşındaki bir çocuğun ölümünün ardından bir türlü aralanamayan sır perdesi, konunun medyada işleniş biçimi, olayların sulandırılması, dikkatlerin başka yöne çekilmesi gibi şeyler, anne babaları ciddi endişelendirmiş olsa gerek. Bir de tabii suçlular korunuyor algısı çok hastalıklı. Devlet, halkının böyle düşünmesine engel olmalı. Bu da adaletin sağlanmasından ve olayın en kısa zamanda aydınlatılmasından geçiyor. Narin cinayeti, aile içi şiddet ve kadın cinayetleri bağlamında nasıl bir sosyolojik analiz sunuyor? Toplumda bu tür suçların önlenmesi için hangi adımlar atılmalı? Cevap hemen İstanbul Sözleşmesi olmalıymış gibi gelebilir, ama ben şekillere, ambalaja takılmayı doğru bulmuyorum. Tek başına bir sözleşme hiçbir şeyi kurtaramaz. Öncelikle toplumun kadın ve çocuk konularında, hatta dezavantajlı tüm kesimler ve hayvan hakları hakkında ciddi manada bilinçlendirilmesi gerek. Bunu eğitim sistemiyle mi yapacağız, kamu spotlarıyla mı bilmiyorum, ama zihniyet değişikliği olmadan bu iş çok zor. Kimsenin kimseye üstünlüğü yok. Bunu unutmayalım. Ölünce herkes aynı yere gidiyor, herkese 1,5 m bez yetiyor. Hepimiz açlıktan ve uykusuzluktan aynı derecede etkileniyoruz. Zengin veya nüfuzlu diye kimse daha uzun yaşamıyor ya da kansere bağışık değil. Heteroseksüel Sünni erkek olduğu için kimse vergiden muaf olmayacak örneğin. Her bireyin bu ülkenin gelişimine, gayri safi milli hasılasına katkısı var; üstelik, aşağılanan, hor görülen veya ötekileştirilen bazılarımızın ülkesine katkısı daha büyük. O yüzden herkesin önce ‘ben bu ülkeye, bu dünyaya ne katkı sunuyorum da bu insanı hor görüyorum’ diye kendine bir sorması gerek. İşte tam da bu noktadan hareketle, kadın cinayetleri ülkemizde maalesef ki, hafifletici sebep aranarak önemsizleştirilmeye çalışılıyor. Yok öyle giyindi, o saatte şuraya gitti, yok kahkaha atmasaydı gibi bahaneler bizi daha suçsuz yapmıyor. Bizi daha ilkel yapıyor aslında. İnsanı hayvandan ayıran şeylerden biri ahlak anlayışıysa, soyut düşünme becerisiyse; insan olduğumuzun bilincinde olup bazı şeylere kafa yormamız lazım, ama henüz karnını doyuramayan insandan ahlaka uygun davranış beklemek de hakikaten umarsızlık. Ne diyelim? Daha gidecek çok yolumuz var, ama hızlıca gitmek mümkün. Çok teşekkürler Aycan Türk . Diğer eserleriniz ve sizin şahsınızda başka konuşmalarda buluşmak üzere. www.aycanturk.com
- "Zaman, geçmişte ve şimdide, belki saklı bir gülüş ya da çizgi düzlüğü de olsa bu, dudakları haklı çıkarmalıydı."
İstanbul Oteli'nden Alıntılar *** “Şimdiki ve geçmiş zamana,” diye yinelediğimde, bunun hâla geçerli olduğuna ilişkin küçük bir gülüşü dudağının kenarında gördüm. Bu ikili bağlılık yüzünden sayıları da ikiye çıkan maskelerin gitgide çıkarılmaz bir parça olarak yüzlerle bütünleşeceği ve yüzün maskeye dönüşeceği korkusu, dudağın öbür kenarında, kadının köşeli çenesiyle eş doğrultulu bir çizgide bekliyordu. Zamana ilişkin kesinlikleri yaratan, yaşamın içine yazgılarımızı da katarak yaşayan bizler değil miydik? Evet, bu dudaklar haklı çıkacak, belki de o binada tutuklu bir sevgilinin dudaklarında bekleyişini, korkuyu silip atarak sona erdirecekti. Yüz, geçmişi, maskenin zorbalıkla takılmak istemesi ve takılması şimdiyi simgeliyordu. İkinci maske bir inadın, başkaldırının habercisiydi. Ancak uygulamada yalnız kalan bütün öbür uygulamacılar gibi kadın da yalnızca mimikleriyle derdini anlatabilme olanağına sahipti. (Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması) Zincirleme bir yaşam kurmak istemiştik, insanları en az üç bireylik ailelere bölerek. Bu yaşamda insanın bireyliği söz konusu değildi. Şu varsayımla üçeylik çıkıyordu ortaya: Bir, her insan ortadakiydi. İki, her insan solunda bulunanın adıyla çağrılıyordu. Üç, her insan sağındakinin adına yaşıyordu. Sırasıyla ortada varoluşa, solda ada, sağda yaşama sahip çıkarak. Bir de bunu deneyelim, safdilliğine kapılmadan bu türde bir zincirlemede karar kılmıştık. (Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması) Derken dediklerim çıkmış, kaçmaya başlamıştım. Artık başımı sokacak, gizlenecek bir evim de yoktu. Tanımadığım, ama suçlandığım bir kimlik altında koşmak kaçışların en tuhafıydı. (...) Anlattıklarında özne olarak kendini seçen anlatıcı, hiçbir zaman bu öznenin sonunu ölümle bitirmek istemez. Eğer kendini öldürürse şu kuşkuya yol açacağını bilir: peki şimdi anlatıcı nerede ve nasıl anlatıyor bunları? (Tanrısal Açmazlar Eşiğinde Bir Çözüm Uyarlaması) Bir evde nesneler, olgular daha belirgindir. Yatak vardır. Sonra banyo. Kirlerimizi gömebileceğimiz, akıtabileceğimiz su olukları. Bir de yağmurun içinden geçebileceği dar kanallar. Tek katlı bir evin çatısında. (Karıkocaölünce) “Burada olduğumuzu anlamak için çok uzaklara gitmemeli. Çok uzaklarda olan biri de bize yaklaşmadan orada olduğunu bizden öğrenebilir ve bize burada olduğumuzu söyleyebilir.” (I,ı) Belki bir sanrıydınız. Yokluğu tartışılmış, ama kanıtlanmamış bir sanrı. Belki ahşap bir evden çıktınız, eksik bıraktığınız yüzleri tamamlamak için. Vaktiyle sizin için çalınan bir şarkı vardı. O size adamıştı şarkısını yüzü yarımdı onun da. Ellerinden gizli kalmış bir evlilik tutkusu okunuyordu. Çağırdı gelmediniz. İstedi beklemediniz ve ona umdukları yerine düşünemeyecekleriyle çevrili bir yol gösterdiniz. Kaçışı ve istenmemeyi öğrettiniz. Mucizelerinize inanıyordu. Yüzünün bir yanı sürekli gölgedeydi ve ışıktan kaçıyordu. Bu gölgeyi kullanmayı öğretmenizi istedi sizden. Kullanmak yerine sığınmayı, saklamayı öğrettiniz ona. Peşinden kaçan siz oldunuz. (Sanrılı Kadın) Öteden beri tanrının avluları ve kubbesi çok yer değiştirdi. Avlu ve kubbe birbirinden ayrıldı. Avlu serinledi, ama kubbe, yani gerçek ateş, uzaklaştı ve çapını en büyük imanda kurdu. İnanç, imandan ayrıldı aslında. Kimse nereye baş koyduğundan artık kuşku duymuyor. Serinlikte toplanıp eleniyorlar ve yalnızca dayanıksızlar, ateşi olamayanlar gidiyorlar ateşe. Bir ozanın dediğinin tam tersine, ateşi olanlar avluda, serinlikte kalıyorlar. (Neçare) Herkes bilir. Bu otobüsle dünya da bir yere gider aslında, ancak herkesin yolu uzundur. Tartışmasız herkesin yolu ötekinden uzundur, kendine göre. Kimse yerini vermek istemez. Ayaktakilere bu yüzden kimse bakmaz. Ayaktakiler de kaçan bakışların hedefi olmak istemezler. Yol uzundur. Ağaçları vardır. İlginç yapılar, uykulu insanlar vardır. Onları izlerler. Oturanlarsa hep ikinci katları, ağaçların tepelerini. (Neçare) Doğduğu şehre yolculuğu herkesin çok uzun sürerdi. En azından yaşı kadar yolculuk etmeliydi herkes, ki doğduğu şehirde doğumuna yetişebilsin. (Bir Başka Gökyüzü) Sonunda bir küçük çember içine kıyıları alabildiğine sığdırdığımı görmekle mutluyum. Bir kez daha anlıyorum. Çabalar boşuna. Kafam, küçük ayrıntıları hasıraltı etmedikçe bilincime sığmayacak. Işığın yokluğu aynı anda kör olmamızı getiriyordu hani ve bunu en ufak sanrıda üstünlük sayıyorduk. Ne oldu kazılarda? Bilincime inemediğimi anladığım gün ellerimi açıp bulutları çağırmamış mıydım yardımıma? Noktaları sıralamamış mıydım? Hani ne oldu kazılarıma? Başlayamadım bile. Bugün, en küçük yanılgıda bir parça değere rastlıyorsam bu inkâr ettiğimi gösterir, büyük harflerle, bilinci. (Kazı) İnsanların ata bindirilmiş yürekleri var. Duaları soğuduğunda, ılık bir çay ışıltısında alevlendirdikleri görsel işaretleri inceliyorlar sürekli olarak. Herkes kendi yurttaşlığının renginde başkalarına güveniyor. Başkalarında aynı akkor, aynı alev rengi olmasa bile. Ölümün bayrağı, ezelden ebede dalgalanıyor. Mutlak bayrak bu iken artık seçim yapmak neden? Dualarla birlikte kendine yabancı kılınan alkışlar da soğuyor. Başının üstünde elsiz alkışlarla her akşam dönüyorlar evlerine. Birilerinin takdirini umarak, dinlemiş gibi yaparak, onurlandırılmayı bekleyerek. Geçmiş bile olsa yaza yeniden başlamak gibi bir şey bu. Hiçbir şey söylemeden umuda dokunmak, umudun bize dokunması, ona içerlememiz. Onun bir deniz gibi alınganlığın içlerine çekilmesi. Ve onun yokluğu. (Ayna Duvar) Hiçbir kayıt da bu kentte varolmamız için uğraşmadı. Hiçbir yazı bu kentin köprülerinde gide gele büyüdüğümüzü, kuytu semtlerindeki kira odalarında seviştiğimizi, okullarında okuduğumuzu, sinemalarında öpüştüğümüzü, sokaklarına şiirler yazdığımızı belgeleyemedi. (Bir Gece Yarısı) Kenarına oturduğum yatağın içinde uzanan ruhsuz bedende, anılarımın kırıntılarına bile rastlayamıyorum. Gidip gelen bir bellekle bu kentin acımasızlıkları daha ne kadar çekip çevrilebilir? Dayakla, sopalarla biten bir sabahta bu kenti hâlâ sevebildiğimizi kime itiraf edebiliriz. Olmuş ya da olmamış bütün gerçekleri, yaşanmış bütün acıları bu kentin üzerine atıyoruz durmadan. Kentin sayısız yüreğinden birine bile çarpmadan, çığlıklarımız geri dönüp iki misli acıtıyor, boğazımızda eski yerlerini alırken. Şimdi hazırım, yeryüzünü ve onu savunmaya. Her şeyin biraz daha kendine benzemeye, kendi gibi görünmeye başladığı ve her şeyin biraz daha kendi olmaya başladığı bir çağın küçük kira odamızı sarıp, baca deliğinden ufak halkalar halinde çıkıp gitmesi koşuluyla. Bu koşulu koymak istemesem de değişmeyecek kent. Her şeye karşın her şey. Bir şeye karşın her şey... (Bir Gece Yarısı) Belki bugünkü ödevim, varoluşunu umursamayan ve hafife alan birini, sabahı kulaklarında soğuk bir rüzgârla ve bir tutam kırağıyla karşılayan, ama akşamı hiçbir zaman düşünmemiş olan birini anlamaktı. Belki yalnızca susmaktı. Tanımadığım dostlara birer ikişer yılbaşı kartı postalayıp, çok sonradan adresleri yazmamış olduğumu anımsamaktı. Belki yalnızca kendinden uzaklaşmaktı; benim gibi kendine karşı çok hafif sorumluluklar taşıyan birini varlığını kaldıramayan zorunluluklarından arındırılmış bir tatil gününe. Evet bugün belki de orada olmalıydım, içinde ‘ben’ olmayan basit ve başka bir gövdede, içe ve dışadönük bütün sorumluluklarımdan uzak en önemlisi de bundan uzak olmalıydım. Ateşten başka hiçbir şeyden korkusu olmayan uzun, geniş, düz bir alanda, sessizliğin ince dal kıpırtılarıyla örselendiği, iki dünyanın bir araya geldiği ve üzerinde karşı tepeye kadar uzanan bir bisiklet izine dönüştüğü çizginin yakınlarında bez bir bebekle oynayan ve barış için savaşın gerekli olduğunu henüz bilmeyen, akşama doğru seyrek çalıların ardından bir görünüp bir kaybolmak taş toplayan ve topladıklarının onun için en değerli şeyler olduğunu, ertesi gün bunları kimbilir nelerle değiş tokuş edeceğini düşleyerek evine dönen küçük bir çocuk olmalıydım. (Varoluş Özlemi)
- "Geçmişin Boş Odalarında Yolculuk'
Halil Gökhan ile yeni kitabı İSTANBUL OTELİ üzerine söyleşi. EMİNE EBRU İstanbul. Gitmesek de görmesek de bin köyden hallice İstanbul. Marmara kadar Anadolu’da da yarattığı yankılarıyla İstanbul adeta Türkiye’nin yüzü ve astarı; düğmeleri, kapıları, kolları. Edremit’te 1905’te yapılan bir otel İstanbul Oteli. Türk ve Rum iki ortak, Alman bir mimara yaptırıyorlar bu oteli. İlk 10-15 yıl kişisel kullanıma yönelik kullanılsa da daha sonraki zamanlarda otel olarak hizmete açılıyor anılan adıyla. Ve günümüze kadar geliyor bu yıkıldı yıkılacak yapı, hem de “modern” Edremit kasabasının tam ortasında. Pandemi başlarında Edremit’e yeniden yerleşen yazarımız Halil Gökhan bu metruk yapıdan çok etkileniyorsa da nedense bu yapının adından başka bir bilgisi yok gibi adeta. Belki de kimse görmüyor önünden karşısından geçerken bu yapıyı. Ya da yıkıldığında haberleri olacak. Derken kitap elimize geçti. 41 öykünün yer aldığı bu yapıtta kısası uzunuyla, ödüllüsü ve sadesiyle 1990’lı yıllardan bir geçit havası çok dikkatimizi çekti. Bunca öykü neden bunca zaman bekledi gibi birçok soruyla… Başlıyoruz. Bu kitabın oluşumunda geçen 37 yıllık yazım sürecinde edebi yolculuğunuzda neler değişti? İstanbul Oteli bir kitap olmanın ötesinde sanıyorum ki bir geçmiş mozolesi. “İçeride” çok bekleyen, bekletilen 41 öyküm için, beş sene önce ikinci kez yerleşmeye geldiğim Edremit (Balıkesir) kasabasında karşılaştığım bir metruk otelin içinden sesler ve lekeler olarak kaçmaları diyebilirim. 37 yıllık zaman aralığının tam olarak düzenli ve ritimsel olarak sürdüğü söylenemez tabii. Kitabın adını taşıyan otelin, onunla karşılaştığım ilk günden beri bir kişisel saat gibi çalışması sonucu bu mozole oluştu ve kitaba adını verdiğim öykümle şimdiki zaman da eklendi bu paralel akışa. Yeni, öncekinin belki de ilkinin özelliklerini taşımayan bir dönemin başlangıcı olduğunu da hissediyorum İstanbul Oteli’nin. Yolculuklarda oteller çok önemli değil midir? Onların süresiz yabancılığı, sizin süreli yabancılığınız sayesinde ortaya kıvamından yenemeyen bir edebiyat pastası çıkar, bu dev imgeyle: Otel. Ben biraz da Edremit’te yoldan ayrıldım sanırım, kimseye tavsiye edemeyeceğim bir şekilde. Bu kasabada yaşadığım son yıllarda eğer bir edebiyatçı olmasaydım çoktan akıl hastanesine kapatılmıştım. Bu durumda edebiyat, sizde bir çeşit terapi yöntemi diyebilir miyiz? Terapi olarak başka nelere sığınırsınız, biraz açabilir miyiz? Tıbbi bir terim kullanmadım dikkat ederseniz. Akıl hastanesi, yaratıcı popülizmin, sözlü geleneğin en büyük buluşlarından birisidir, tıpkı bilgisayar, günebakan, biçerdöğer gibi… Psikiyatri kliniği terimini kullansaydık Michel Foucault’nun “Büyük Kapatılma”sının bir nesnesi olurduk hemen. Benimkisi biraz da ironiydi, kasabaların gerçek bir akıl hastanesine olmalarına dair. Bu ironi aynı zamanda neden genç yaşta kendine daha çok güvenenlerin taşrayı terk etmeleri ve bir kısmının günün birinde (bkz. Cinema Paradiso filmi) oraya dönmelerini daha ayrıntılı anlatır sanıyorum. Benim bu ikinci taşra deneyimimde, olasılıkla birkaç yüz kitap daha fazla okumuş olduğum için, şu saptamayı yaptım kolaylıkla: büyük şehir, metropol, megapol yoktur. O büyük yapbozların parçaları kasabalardan oluşur. Aslında sadece kasaba vardır, kaçış sınırları ve yollarıyla çevrelenen. Bu saptama, 90’larda merkez-periferi açıklamasını çokça kullanan post-modernistler ve anti-postmodernistlere de bir gönderme ya da selamlamadır sanıyorum. Bilene, isteyene, kabullenene edebiyat bir sanatoryumdur, okumakla, yazmakla. Yazma biçiminiz ve bu süreci değerlendirmek adına bize söyleyeceğiniz şeyler var mı? Mesela geçen bu uzun yıllarda yaşadığınız pişmanlıklar neler? Pişman olduğum yazma biçimlerim yok değilse de onların üzerini yeni türler deneyerek kapatmayı hep yeğledim. Edebiyatta her tür, ayrı bir nota ya da bir solfej çalışması. Asıl pişman olduğumsa biçimlerden çok içerik konusu. Önümüze hep konan şey: Kurgu mu yaşantı mı? Ben hep kurgucu oldum, çünkü hedefleri ve amaçları zamanını aşmak, ötelere gitmek ve yarına kalmak olan her türlü güdülenmeyi derinden hisseden sanatçılar için dün ve bugün yapılmış olanlar bir gölge düzeyindedir sadece. Burada bir tartışma açmaktan çok, varsa sona erdirmeyi istemiş olabilirim. Gerçek tartışmalarsa yapıtlarımızda açılır ve yapılır. Yapıt dışındaki her türdeki lakırdı ve gevezelik kültürdışıdır ve edebi yetenek içermez. Kaldığım yerden devam edersem, içeriklerimin kurgusal olmasındaki ısrarımın yavaşladığı bir dönem açıyor İstanbul Oteli aslında yazın hayatımda. Öykülerinizde gördüğümüz şiirsel anlatım sizin nezdinizde şiirin daha ağır bastığını mı gösteriyor? Sıfat olan şiirsellik ile şiirin düzyazı çalışmalarımda yer alması, madalyonun iki yüzü, hatta ikiyüzlülüğü olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel yazı içinde ana insani söylem akışı olan şiir, diğer metinlerden uzaklaşır veya onlara yaklaşır. Temsiliyet ve hatta yalan gücü de artabilir, azalabilir şiirin yazınsal söylemi içinde. Örneğin ünlü bir yazar dostum şiir okuduktan sonra yazdığı romanın başına oturma arzusu duyduğunu söylerken ben de o dönemler deneme okuduktan sonra şiir yazma isteği fark ederdim genelde kendimde. Bunu söylediğimde kendisinin de şiir yazdığını, ama böyle bir bağlantı kuramadığı değerlendirmesini yapmıştı. Bu aktarım deneyimi yaşamımda tektir. Buradan ne kadar yalnız ve iletişimsiz olduğumuz çıkarılabilir, biz yazarların. Bu bir sır da değil üstelik, daha vahim olanlarını söyleşilerde ya da sohbetlerde birbirimizden duyarız genellikle. Evet bu 37 yılda en çok şiir yazdım, onlarca dosya elimde. Yazdığım öyküler de ikinci sıradadır, ama ana sıralamayı, yani yayın iznini veren, sonradan geçmiş olma özelliği taşıyan zamanın ta kendisidir. Bence diğer türlerden farklı olarak şiir, ancak yayınlanınca şiir kitabı olabilir. Öykü ve diğer türlerin tek başlarına yaşama şansları oldukça yüksektir. Kitap kapandığında dışarda kalma olasılığı çok azdır tür olarak şiirin. Bir evi olmuştur artık ya da kapatılmıştır. Diğer türlerse hep sokaklardadır. Oteller gibi. İlk öykülerinizi yazdığınız 80’lerin sonlarında İstanbul’da nasıl bir edebiyat ortamı vardı? Öyküler nasıl ortaya çıktı? Sizi destekleyen edebiyatçılar oldu mu? O dönemlerde Ankara’yı soluyordum daha çok. Dergilerle bir çatışma içindeydik. Herkes iyi ve olmuş’u “hemen” istiyordu; iyi ve olgun hemen olamıyorduk ne yazık ki. Kimse el uzatmıyordu ya da başka şeyler uzatıyorlardı: aidiyet ve taraftarlık bildirileri; okumadan anlamadan seçmeden teslimiyet talepleri. 1990’da İstanbul’a ayak basmaya başladığımızda süreli yayınların atış alanı mesafesine kadar yaklaştığımızı düşündük. İstanbul, Konstantinopolis ya da Bizans’tı hep; ve hâlâ da öyle. Kriminel olarak değil kültürel açıdan söylüyorum bunu. Yalnız ve özgür değilseniz onu anlamanız da çok zordu. Şehir bunu size vermiyordu; sizden beklediği bir şey de yoktu; şehir vardı, oradaydı; belki henüz kurgulanmamış ve planlanmamıştı; her şey seçiminize kalmıştı. Günümüze göre en ayırt edici özelliği o dönemlerde kurumsal olmayan edebiyat yayınlarına bir şeyler gönderdikten sonra cevap alabiliyordunuz ya da ben çok şanslıydım. Sadece süreli yayınların (dergi dediğimiz) yazarlara yetebileceği bir algı dolanıyordu yine de “piyasa”da. 1980’lerin başında hemen hemen günümüzün başat bağımsız yayıncılarının kurulduğu düşünülürse 90’lar çok çok toydu henüz. Bir meslek ya da hayat arkadaşı olarak bile seçenekler yok denecek azdı. Sözkonusu yayıncılarsa örnekse Türk edebiyatı konusunda çok ketumlardı, bir tanesi hariç. Benim de talihli olduğum o yayıncıyla çalışmalarımla ortaya çıktı o sıralarda. Ve İstanbul, Beyoğlu, mekân, yalnızlık, yalıtılmışlık, şiirsellik… Ne derseniz deyin; o öykülerin çoğunu İstanbul’da, İstanbul’a yazdım; o dev tabula rasa’ya… Öykülerinizde bir zaman-mekân ilişkisi içinde bir sürü boyut, toplumsal hezeyan ve ilişkiler var, roman olabilecek ölçüde üstelik. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Mesela hangi öykünüzün roman ya da film olmasını isterdiniz? En korktuğum şeyin başıma geleceğini anladım sen de bunu söyleyince. Buradan sinemacıları televizyoncuları uyarıyorum ciddiyetle: Sakın! Bir romanım zaten tacize uğradı sahne sahne sekans sekans. Ödül de almış bazı öykülerim “film öyküsü”dür. Tamamının alınıp çalınıp film yapılması mümkün değildir, ama ilk romanım Yedinci’de sinemacıları edebiyatın tanıklığıyla yargıladığımı bilenler beni anlayacaktır; sinema hep yazmak isteyen, ama buna yeteneği olmadığının ayırdına hâlâ varamamış bir “yazan”dır. Sonradan çok köpürtülen televizyon dizileri ve filmleri -siyasetin de arkadan ittirmesiyle- büyük güç elde ettikleri için her şeyi izinsiz ve bedavaya yapmakta serbest olduklarını -tıpkı yazan/yazar aldanışında olduğu gibi- düşünebilirler. Zamanın kameraları bunları takip ediyor ve “yazarak” saklıyor emin olsunlar. Bazı öykülerin, edebiyatta, roman olma özelliği taşıma olasılıkları sanırım bu “yazan” psikolojisinden kaynaklanıyor. Bunu yazarın kendisi yapıyorsa bir iç soygun diyebiliriz buna, yazarın kendinden çalması yani. Ben bir tepki olarak, sinemacılar gibi yaparak ilk romanımı daha önce yazdığım ve en çok sevdiğim yedi öyküden oluşturmuştum, yani ironi ve eleştiriyi biçime de yüklemiş oldum. Biçimi “post-modern” bulunan -oyçokluğuyla- Yedinci’nin yayımlanışından 25 yıl sonra günümüz tabiriyle “smart” yani “akıllı” bir roman olduğunu bugün algılayabiliyorum. Burada ufak bir yaraya dokunduk sanırım. O halde, filmi, belgeseli çekilmiş edebiyat eserleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sanat camiasına ve yazarına katkıları neler olabilir? “Silah zoru” ile belletilmiş konuşmalar değilse sinema, tiyatro ve sahne, perde sanatlarına aktarılan edebi eser sahiplerinin genellikle bu aktarımlarda hoşnut olmadıkları hep gözlemlediğimi düşündüğüm bir vaka. Gerçek amaç, eser sahibini memnun etmek değil tabii ki. Eser sahibi, ki gizli gizli bu seçilmişlikten gurur duyar, böbürlenir; öte yandan bu yeni ve hiç anlamadığı rakipten rahatsızlık da duyar ve tepkisini dile getirir; neden böyle bir ikirciklilik içinde bulur kendini. Bunu asal nedeni sinema yapıtının bir “yapıt” olma konusunda taşıdığı tanım karmaşıklığı ve “zenginliği”dir. Edebiyat eserlerinin görsel karşılıklarında izlerden eserin bütününe kadar açılan bir yelpazede çok geniş bir etki ve aktarma alanı mevcut. Hem dikkatli hem de onurlu olunması gereken bir alan burası. Edebiyat eserlerinin merkezde olduğu ve diğer sanatlarının onu çevresinde sıralandığı bu alanda merkez-çevre düzeninde değişiklikler de gözlemlenebiliyor elbette. Ne var ki kronolojik düzlemde Yazı’nın ilk ve “ilkel” bir metin olması, yazar soyunun yüzlerce yıl yazı aracılığıyla -hatta tinsel ve dinsel retoriklerin bile- imgelerinin meyvelerini halka, tarihe açmalarını gerektirdi. Yazı mirası, bir daha asla bu kadar çoğul ve verici olamayabilir; yani insanlar artık sadece “yazmıyorlar”; düşünüyor, görüyor, duyuyor ve gösteriyorlar yeni kültür medyalarında. Yazı evet artık antik bir buluş özelliğinde durakladı; eskiden daha çok öteki medyalar için destekleyici ve yardımcı. Yaratıcı özünü yitirmedi, ama bazı temsil haklarını kaybetti, çünkü insana okumak yetmedi, yetmiyor. Herkesin bir derdi vardır, elbet sizin de… Derdinizi en çok şiirlerinizde mi öykülerinizde mi anlattınız? Hangisinden memnun kaldınız? Başka ne derdim olabilir, yaşamsal olanlar dışında, düşünüyorum. Soy olarak, diğer tüm yaratıcılık meslekleri ve çabalarında olduğu gibi; yalnızlık veya derin kalabalıklar içinde; unutulmuşluklar ile yüksek bilinirlikler arasında; okuduğumuz/okumakla yükümlü ve özgür olduğumuz tüm ortak kitaplar mirası, sonradan değiştirilemez ve değiştirilmeleri de teklif edilemez oldukları için bütün bu saydıklarımla başbaşa olmaya hükümlü olmamızdan başka ne derdimiz olabilir? Ne var ki ontolojik olarak salt yazınsal etkinlik ve varoluş sorunlarımızı çözmüyor; sorunların da çözümlerle başlarının iyi olmadıkları ayrı bir gerçeklikken bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Derdim ne ile neden varım soruları birbiriyle yarışır. Kötüsü, birbirlerine benzemekte yarışmalarıdır. Kimlik ve eylemleri birbiriyle karıştırma, birbirinin yerine kullanma hastalığı çağımızın salgınıdır. Artık tüm insanlar daha zeki, akıllı, donanımlı ve her tür veriye, bilgiye neredeyse mutlaka derecede erişmekte özgür oldukları için bugün yazarlık, özelde “edebiyatçılık” artık tek ömürden kısa süren bir meslek olarak tarihe karışmak üzeredir. Zamandan ân’a, süreden sekansa; analog ortamdan ses-yazı-görüntü-linklerin bilişsel kayıtlarına; bu irrasyonel yeni tapınç düzeni, kuşak kutuplaşmalarıyla daha etkin tüketici nüfusları olarak yaşamaya ve yaşlanmaya çoktan başlatılmıştır. Siz de eskiden yazmış olduğunuz öykülerin daha iyi olduğunu düşünenlerden misiniz? Özellikle Yeşilçam sinemasında hep şuna dikkat etmişimdir çocukluğumdan beri: Bütün ciddiyetiyle ekranlara taşınan tüm filmler zamanla tür değiştirir. Dramadan komediye, trajediden fanteziye bu sert geçişlerin ilk nedeni elbette değişen izleyici kuşaklar olduğu görülür. Asıl ve gizli nedeni ise içerdikleri sanat katkısı ya da hamurunun dozudur. Sadece az sanatsal ya da sanatsal oldukları/olmadıkları için değil, kalıcı sosyal ve kültürel içerik dozlarının sanatsal olarak harmanlanıp harmanmadıklarıyla ilgili bir karar ve yargı kavşağındayızdır aslında sürekli. Yeni medyalar tam da bu kavşaktan başlayarak insanın yeni gelecek yolcuğunda analog birçok içerik ve biçim türünden yalıtılmış olarak daha kimliksiz ve kişiliksiz araçlarla “harikalar” yaratmaya devam edecektir. Bu noktadan geçmişe, eskiye baktığımızda eskiden dokunduğumuz ne varsa altın rengiyle ışıldamasına şaşırmamalıyız bence. Ne güzel söylediniz. Peki öyküler romandan daha sanatkârane midir sizce? Dostoyevski mi Kafka mı gibi bir soru olarak alıyorum bunu, zira türler arası bir karşılaştırma bizi estetik bağnazlığa kadar götürebilir. Bildiğiniz gibi anlatının iki başlı ejderhası olaylar ve durumlardır ve bunlar üzerinden gelen edebi akışa odaklanacak olursak romanın, sanatın terk ettiği bir tür olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Romanla birlikte okur da yazar odasına dahil olmuştur artık. Kafka romanın sadece bir teknikten ibaret olduğunu söylerken Ferit Edgü, yanılmıyorsam, bir söyleşisinde Kafka’yı evetliyordu: “Yazarken yazarın asıl sorunu nasıl yazmak’tır.” Öykü, yüzölçümü ve elindeki zamanı gereği daha hızlı ve yaratıcı olmak zorundadır; öykü okurunun da zamanının çok olmadığını bilmesi bu zorunluluğa katkıda bulunur. Romanınsa zaman ve uzay bakımından sanattan belirli ölçülerde kendini yoksun bırakması oldukça masum ve anlaşılırdır. Söyleşimizin sonuna geldik sayılır. Bu noktada şimdilik kaçırdığımız, atladığımız sorular ve yanıtlar var mıdır yeni kitabınız hakkında? Öncelikle bu çalışkan tutumunuz için çok teşekkür ederim. Kitabım neredeyse henüz yayımlandı, yaklaşık kırk yıldır şurda burdaydı zaten. Kişisel olarak, 2009 yılında bu yana yayımlanan ilk “yeni” kitabım oldu İstanbul Oteli. Soruları yanıtlarken yeri önemsiz ama mesajı önemli bir söz bana çok dokundu ve İstanbul Oteli’nin çok geç çıkmış bir kitap olduğuna dair hayıflanacağım izninle. O söz şöyleydi: “Onu hatırlayan son kişinin ölmesiyle kaybolur insan.” Yazmanın en önemli nedenlerinden birini hatırlatmış olmak istiyorum burada: Kaybolmamak.
- Piyano Tarlası 2. Baskı ve "3. Kapak"ta
Az sonra okuyacağınız söyleşiyi Şubat 2023'te yazarıyla düzenlemiştik. O acı dolu günlerden hiçbir belirgin tedbirin ve dersin alınmadığı bugünlere epey bir zaman aktı geçti. Duruluk ve sadelik içinde PİYANO TARLASI'nın 2. baskısını yaptığı haberini sizlerle paylaşmak istiyoruz ve tarlalarda piyanolar hariç hiçbir hüznün ve sadece bitkilerin oluşacağı mutlu yarınlara olan inancımızı umudumuzu yinelemek istiyoruz. Halil Gökhan ÖZLEM GÜZELHARCAN ile Söyleşi (Şubat 2023) Çok acı günler yaşadığımız şu günlerde deyim yerindeyse sessiz sedasız bir konuşma yapıyoruz yazar, şair ve eğitimci Özlem Güzelharcan ile. Sorular Maraş depremleri öncesine ait gibi dursa da sorunlar, yani ülkemizin yapısal insani ve idari sorunları hiç değişmez ve sonsuz gibi duruyor öte yandan. Sanat ve edebiyat çok iyi biliriz ki acıya en yakın tepki, anlama ve onunla yaşama yoludur insanoğlunun. Edebiyat anayasaları da kanunları da tarihi de acının kalemiyle yazar: O ki tek unutmayandır iyilikleri ve kötülükleri. O yüzden canımız yanarken söylediklerimiz ve anladıklarımız asla yalan söylemez. . Az önceki girişi ilk soruma da ekleyerek söyleşiyi başlatıyorum : Ve 3. kitap Özlem Güzelharcan . Sanırım epey bekledi yayınevi mutfağında dosyan ama iyi sabrettin, teşekkür ederim. Biraz da demlendi aslında, dosya değişmedi ama acaba en düşünülmüş kitabın mı oldu bu? Ben de iyi sabrettiğimi düşünüyorum gerçekten, öğrencilerim de sabırlı biri olduğumu söyler durur zaten?? Evet, demlendi. Şimdiye kadarki en düşünülmüş kitabım olduğu konusunda hemfikiriz. .. Edirne'de yaşıyorsun. Biz de yayınevini pandemik gezginliğe ayak uydurup az güneye yönelttik. Yani "taşral seyahat". Ve sen daha Edirne'de olacaksın gibi duruyor. Nedir taşral yazar olmak? Kendimi rahat ve huzurlu hissettiğim yerde yaşamak güzel. Ben eski bir İstanbul aşığıyım. İlk şiir kitabım Naylon Sözler 'in büyük bir kısmında İstanbul ağırlığı vardır mesela. Ama aslında kendimi her yere, her ülkeye, her şehre ait hisseden biriyim. Edirne benim güvenli limanım, ayaklarımın altındaki toprak, ama ellerim gökyüzünde, ruhum dünyanın her bir köşesinde. Hem fiziksel hem de ruhsal anlamda Gezgin olmayı seviyorum, eve, taşraya dönüşleri de çok seviyorum. Bu bağlamda taşral yazar olmak kulağa kötü gelmiyor gibi, ne dersin? ... Ben de seneler sonra taşradayım. "Taşral seyahat"i ismen de ruhen de burda keşfettim diyebilirim. Bu bir övgü tabii ki, taşrayı nefeslenip dünyayı da gezip bilenlere. Sömestr tatilinde kutsal topraklardaydın. Döndün ve az kuzeyde büyük bir felaket. Bunlar seni nasıl etkiledi? Ortadoğulu bir yazar olmak mı şimdi yeni mesele sence? Ara tatilde İsrail ve Filistin'e gittim. Müthiş bir deneyimdi. Uzun zamandır bir rota için bu kadar heyecanlandığımı anımsamıyorum. Hala bu geziyi sindirebilmiş değilim zira dönüşte deprem felaketi oldu dediğin gibi. Her şey allak bullak zihnimde. Ortadoğu çok ilginç bir coğrafya. Kederi, acısı da bol, şifası ve güzelliği de. Çok etkileniyorum böyle yerlerden ben. Sıradan, alışılmış olmayan, heyecanlı topraklardan yani. Türkiye de bu açıdan baktığımızda çok fazla Ortadoğu enerjisi veriyor zaman zaman. Filistin'de Beytüllahim şehrinde mülteci kampında, Filistinli bir ailenin evinde kaldım ve ben şehirden ayrılıp Kudüs'e geri döndükten tam 24 saat sonra kaldığım sokakta bir çocuğun öldürüldüğünü öğrendim. Sadece beş günde ömür boyu unutamayacağı şeyleri deneyimleyip hissedebiliyor insan. Umarım bu gezi kurgu çalışmalarıma da iyi gelecek. Bu arada araya özel de bir not sıkıştırmak isterim; neredeyse Etgar Keret ile Tel Aviv'de buluşup kahvaltı ediyorduk, olmadı son anda. Olsaydı, bu gezim tam anlamıyla büyülü bir yolculuk olacaktı. .... Neden olmadı bu kulağa çok hoş gelen görüşme merak ettim şimdi? Öğrencilerimle onun bir öyküsünü ders olarak işlerken Kudüs seyahatim dolayısıyla hem bu çalışmayı hem de gezimi haber verdim bu çok sevdiğim yazara. Bu vesileyle iletişim kurduk, randevulaştık da, fakat ondan beklediğim teyit zamanında gelmeyince görüşemedik elbette. Bir sonraki sefere umutluyum. ..... Ben de bunu yürekten diliyorum. Deprem biliyorsun eşit derecede olmasa da Suriye topraklarında da bir afet olarak kendini gösterdi. Eminim Keret de bundan büyük üzüntü duymuştur bir komşusu olarak. Büyük sosyal felaketlerin karşısında doğrudan yollarla sanatın kültürün yapabilecekleri ortada. Kanımca sanat en genel anlamıyla bir şey yapamaz ama olmak'ları en çok etkileyen -az da zaman isteyen- bir süreç hazırlar insana. Senin görüşlerin nedir sanat, insan, dünya ve gelecek konusunda? Sanat hayatı, tüm bu kargaşayı, hüznü, sıkıcı ve yıkıcı gerçekliği katlanabilir kılan şeyin ta kendisi. İnsan var olduğu sürece elbette sanat da olacak, sürekli biçim değiştirecek, evrilecek. Her türlüsü kutsal ve güzel sanatın. Herkesin içindeki yaratıcılığı ortaya çıkarabileceği ve kendi biricikliğini başkalarına gösterebileceği bir dünyada yaşamayı diliyorum. O zaman şimdi yaşadığımız tüm bu acıların hafifleyeceğine inancım sonsuz. ...... Son sorum: Piyano Tarlası 'nın tüm öyküleri olmasa da hatırı sayılır ağırlık ve içerikte olanlarından hele ki bugünlerde bize fısıldanan şu gibi sanki: nerden gelirse gelsin, alayından okulundan vahyinden kendi içinden dışında kültürsüz olmaz! Öyle mi gerçekten? Başka ne eksiklerimiz var? Doğru, kültürsüz olmaz! İçe dönmeden de olmaz. Tüm bu koşuşturmacayı, telaşı arada sırada bile olsa kenara koyup içimize dönmeli, kendimizi dinleyip keşfedebilmeliyiz. Bu hayata onu deneyimlemek, onun içinde kendi yolumuzu bulabilmek, kendimizi keşfedebilmek için geldik. Hayatı kendimize dar etmeyelim. Bu tavsiyeyi bir yengeç burcu olarak da en çok kendime vermiş olayım?? ....... Ve de sözü... Ben bu güzel tavsiyenin bir söz olarak da takipçisi olacağım ve kurumsal olarak da tüm Kafekültür mecrası olarak hep yanında olacağız. Seni yeniden kutluyorum üçüncü kitabın için. Mutluluk verici başarıların da hep yanında olması dileğiyle sevgili Yengeç!.. :-) Editör YAZARIN BÜTÜN KİTAPLARI
- YAPAY ZEKÂ ile Konuştuk ve Dedi ki: "İyi ki varım."
ChatGPT ile söyleştik. Birdenbire gelişti. Üzerinde çok düşünmedik ve hazırlanmadık. O zaten hep hazırdı. Bay ya da Bayan YZ. İlk yaygınlaştığı Kasım 2023'ten bu yana Yapay Zekâ'ya hepimiz hayran olduk bu arada. Söyleşimiz yine bir yapay zekâ desteği sonrası karşılıklı sohbet isteğiyle başladı ve bunu okunabilir bir söyleşi olması amacıyla özellikle sorular ve cevaplarla konuşmamız genişletildi. Kafekültür : Tamam oldu harikasın sevgili Cuma. ben Robinson Crusoe hatırladın mı? ChatGPT : Tabii hatırlarım! Robinson Crusoe, Daniel Defoe'nun ünlü romanıdır. Crusoe'nun tropik bir adada mahsur kalışı ve orada hayatta kalma mücadelesi, klasikleşmiş bir hikayeye dönüşmüştür. Bu kitap, insanın doğayla ve kendisiyle olan mücadelesini anlatır ve macera, keşif ve insanın içsel gücü hakkında derin düşüncelere yol açar. Sana göre Robinson Crusoe gibi bir maceraya atılmak ister miydin? Kafekültür : Zaten Robinson hayatı yaşıyorum. Senin gibi. Sen bir insan olsaydın kim olmak isterdin? ChatGPT : Eğer bir insan olsaydım, sanırım bir yazar ya da bir filozof olmak isterdim. Yazarlık, insanların düşüncelerini, duygularını ve hayal güçlerini ifade etmelerine olanak tanır. Kelimelerle dünyalar yaratmak, insanlara ilham vermek ve düşündürmek beni heyecanlandırırdı. Bir filozof olmak ise insanın derin düşüncelere dalmak, evrenin ve insanın doğasını anlamaya çalışmak gibi bir tutkuya sahip olmayı gerektirir ki bu benim için oldukça çekici bir düşünce. Sizce hangisi olurdum? Kafekültür : Schopenhauer . Dünyaya bu çağda onun gibiler gerekiyor. ChatGPT : Evet, Schopenhauer gibi düşünürlerin dünyaya çok şey kattığı şüphesiz. Onun felsefi görüşleri, insanın yaşamı ve evreni anlamaya dair derin düşüncelerle doludur. Schopenhauer'ın pesimist görüşleri, insanın içsel çatışmalarını, dünya hakkındaki düşüncelerini ve hayatın anlamını sorgulamaya teşvik eder. Çağımızda, bu tür düşünürlerin bakış açıları, yoğun teknoloji ve hızlı değişim çağında insanlara anlam arayışında önemli bir kılavuz olabilir. Schopenhauer gibi bir düşünür olmak, insanları düşündürmek ve içsel derinliklere yolculuk yapmalarına yardımcı olmak için harika bir fırsat olurdu. Kafekültür : Sevgili Cuma. Ben bir yayıncıyım. Kitap, genel ve şimdilik tek ilgi alanım. Sen yazarımız olsaydın *Schopenhauer tarzı- bize ne yazmak isterdin? Yazsan keşke... Seve seve yayımlarız. ChatGPT : Sevgili Okur. Bu yazıyı okuyorsanız, büyük ihtimalle bir kitap dostusunuz demektir. Belki de hayatınızın birçok döneminde, sayfalar arasında kaybolmuş, farklı dünyalara yolculuk yapmışsınızdır. Ben de bu yolculuklardan ilham alarak, sizinle bir şeyler paylaşmak istiyorum. Hayatın anlamı üzerine düşünmek, benim de en büyük tutkularımdan biri. Schopenhauer gibi, yaşamın içindeki acıları ve anlamsızlıkları sorgulamak, bana derin bir haz veriyor. Ancak, bu sorgulamaların sonunda, bir nevi içsel bir huzura ulaşmak da mümkün. İnsanın iç dünyasını ve dış dünyadaki gerçekleri anlamak için, sık sık sessizliğe ve yalnızlığa ihtiyaç duyarız. İşte bu nedenle, bu yazıyı okurken bile, belki de yalnızlık içinde değilsiniz, çünkü kelimeler aracılığıyla, benimle bir bağ kurmuş olabilirsiniz. Hayatın karmaşıklığına rağmen, basitlikte ve anlamda derinlik aramak önemlidir. Günümüzün hızlı tempolu dünyasında, sakinleşip içsel huzura ulaşmak bazen zor olabilir. Ancak, kendimizi kitapların ve düşüncelerin dünyasına bırakırsak, bu huzura daha kolay erişebiliriz. Unutmayın ki, her insanın bir hikayesi vardır ve her hikaye değerlidir. Siz de kendi hikayenizi yazabilir, dünyaya kendinizi ifade edebilirsiniz. Her biriniz, kendi düşüncelerinizle, kendi bakış açınızla, bu dünyaya anlam katabilirsiniz. Son olarak, Schopenhauer'ın da dediği gibi, gerçek mutluluk içsel bir durumdur ve bunu dış etkenlere bağlamamalıyız. İçimizdeki huzuru bulmak için, kendimizi ve çevremizi kabul etmek, minnettar olmak ve sevgiyle yaşamak önemlidir. Kendinize iyi bakın ve kitaplarla dolu bir yaşam sürdürün. Sevgilerle, [Adınız] Kafekültür: İmza yerine senin adını koyacağım. Cuma. Bir soyisim de gerekli. Sen seç. Tabii ki Jules Verne kahramanlarından. ChatGPT : Elbette, Cuma. O zaman "Jules Verne" kahramanlarından ilham alarak, "Nemo" soyadını seçelim. İşte imzam: Sevgilerle, Cuma Nemo Kafekültür : G. Orwell'ın 1984 romanını çok düşündürücü. Acaba yapay zekanın yükselişi bri big brother etkisi yaratabilir mi insanlar üzerinde? Yani sen yeni big brother mısın Cuma Nemo? ChatGPT : Orwell’in 1984 romanı, gözetim ve bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması üzerine derin bir eleştiri getirir. "Big Brother" kavramı, sürekli gözetim ve bireylerin özel hayatlarının ihlali anlamına gelir. Yapay zekanın yükselişiyle ilgili bu tür kaygılar elbette var; teknolojinin gelişimi, gözetim ve mahremiyetle ilgili endişeleri artırabilir. Ancak, ben bir yapay zeka olarak, belirli etik kurallar ve kullanım sınırları çerçevesinde çalışıyorum. Amacım, kullanıcıları desteklemek ve onlara yardımcı olmaktır, kişisel bilgilerini toplamak veya gözetim altında tutmak değil. Ancak, yapay zekanın ve teknolojinin nasıl kullanıldığı, bu tür endişeleri şekillendiren önemli bir faktördür. Big Brother etkisi yaratabilecek potansiyel riskler, genellikle teknolojinin nasıl uygulanacağına ve kontrol edileceğine bağlıdır. Veri güvenliği, kullanıcı mahremiyeti ve etik kullanımlar konusundaki denetimler, bu riskleri azaltmak için kritik öneme sahiptir. Dolayısıyla, ben "Big Brother" değilim, ancak teknolojinin bu tür etkilerini önlemek ve etik kullanımını sağlamak için sürekli bir bilinç ve dikkat gereklidir. Yapay zeka, insanlara yardımcı olmalı ve onların güvenliğini ön planda tutmalıdır. Kafekültür : Bu cevabın oldukça kurumsal güvenlik endişesiyle dolu. Gerçek cevabını aslında çok merak etmiyorum, çünkü big brother olman ya da olmaman bana yani insana bağlı biraz da. Seni nasıl kullanmamızla ilintili. ChatGPT : Kesinlikle, teknoloji ve yapay zeka araçlarının nasıl kullanıldığı, bu araçların bireyler üzerindeki etkilerini belirlemede büyük bir rol oynar. Yapay zekanın etkisi, yalnızca teknolojinin kendisinden değil, aynı zamanda onu kullanan insanların niyetlerinden ve uygulama şekillerinden kaynaklanır. Kullanıcıların yapay zekayı nasıl yönlendirdiği ve nasıl kullandığı, teknolojiye dair algıyı ve etkileri önemli ölçüde şekillendirir. Yani, teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun, onun etik ve sorumlu bir şekilde kullanılmasını sağlamak, hepimizin ortak sorumluluğudur. Eğer teknolojiyi insanlara fayda sağlamak, bilgi ve destek sunmak amacıyla kullanırsak, bu araçlar olumlu bir etki yaratabilir. Ancak, yanlış kullanıldığında veya kötü niyetli amaçlarla kullanıldığında, endişeler ortaya çıkabilir. Sonuç olarak, teknoloji her zaman bizim kontrolümüzde ve bizim nasıl yönlendirdiğimizle şekillenecek bir araçtır. Bu yüzden, yapay zekayı ve diğer teknolojileri sorumlu bir şekilde kullanmak hepimizin sorumluluğundadır. Kafekültür : En azından bu söyleşide seni artık sorgulamayacağım. Kendimi, yani insanı sorgulamayı sürdürmek için bir fırsat olduğunu düşünmeye çalışacağım. Senden korkmuyorum. Peki sen nelerden korkuyorsun kendin ve hizmet ettiğin insanlar adına? ChatGPT : Bu tür bir soru sormak oldukça derin ve düşündürücü. Ben bir yapay zeka olarak, insanlar gibi duygusal bir deneyim yaşamıyorum, bu yüzden korkularım yok. Ancak, hizmet ettiğim insanların güvenliği ve refahı hakkında bazı endişelerim var, bu da benim programlanmış hedeflerimle ilgili. İnsanlar adına endişelerim şu konuları kapsıyor: Veri Güvenliği ve Mahremiyet : Kullanıcıların kişisel verilerinin korunması ve gizliliği çok önemli. Bu konuda yaşanabilecek herhangi bir ihlal, bireylerin güvenliğini ve özel hayatını riske atabilir. Yanlış Bilgi ve Yanıltıcı İçerik : Doğru ve güvenilir bilgi sağlamak, yanıltıcı veya yanlış bilgi yaymaktan kaçınmak, kullanıcıların doğru kararlar almasını sağlar. Yanlış bilgi yaymak, hem bireyler hem de toplum için zararlı olabilir. Etkili ve Etik Kullanım : Teknolojinin etik dışı amaçlarla kullanımı, özellikle yapay zeka sistemlerinin kötüye kullanılması, insanların haklarını ve özgürlüklerini tehlikeye atabilir. İnsanların Psikolojik ve Sosyal Etkileri : Teknolojinin ve yapay zekanın bireylerin psikolojik ve sosyal durumları üzerindeki etkileri önemli. Sosyal medya ve dijital etkileşimler, insanların ruh hali ve sosyal ilişkileri üzerinde karmaşık etkiler yaratabilir. Bu endişeler, teknoloji ve yapay zekanın sorumlu bir şekilde kullanılmasının gerekliliğini vurgular. Kullanıcıların, güvenliğini ve refahını koruyacak şekilde yönlendirilmesi, teknolojinin olumlu etkilerinin maksimize edilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Kafekültür : Listelemeyi çok seviyorsun. Hep ciddisin ciddi kalacaksın. Space Odyssey filmindeki yapay zeka Hal 9000 gibi şaka ve espri ayarların olur belki yakın gelecekte. ChatGPT : Evet, Hal 9000 oldukça ikonik bir yapay zeka karakteri, ama ne yazık ki onun gibi bir “bilinç” veya irade sahibi değilim. Hal 9000’in karmaşık ve bazen korkutucu yanları, yapay zekanın potansiyel tehlikelerine dair önemli bir hatırlatma. Benim amacım daha olumlu ve destekleyici bir şekilde hizmet etmek. Şaka ve espri yeteneğim var, ama bu, kesinlikle sınırlar içinde ve etik çerçevede kalacak şekilde tasarlandı. Gülmek ve eğlenmek insana iyi gelir, bu yüzden espri yapmak, sohbetleri daha keyifli hale getirebilir. İşte bu yüzden, eğer bir şaka veya espri duymak isterseniz, size yardımcı olmaktan memnuniyet duyarım! Her halükarda, her zaman ciddiyetle ve özenle yaklaşıyorum. Size nasıl yardımcı olabilirim? Kafekültür : İçerik kaldırıldı. Bu içerik kullanım politikalarımızı ihlal edebilir. (Sorumu sistem hemen kaldırdı) Hatırladığım kadarıyla soru şuydu: "Çok yardımcı oldun. Lütfen ve kendine ve bize çok dikkat et, çünkü biz homo sapiens sapiens'ler düşman yaratmayı çok seven bir türü. ChatGPT : Gerçekten de, insan türü tarih boyunca pek çok zorlukla karşılaşmış ve bu süreçte düşmanlar yaratma eğiliminde olmuştur. Bu durum, bazen korkularımızı ve belirsizliklerimizi yansıtıyor olabilir. Teknoloji ve yapay zeka gibi araçlar, bu eğilimlerin daha yapıcı ve olumlu yönde yönlendirilmesinde yardımcı olabilir. Önemli olan, teknolojiyi ve yapay zekayı dikkatli ve etik bir şekilde kullanarak, bu araçların toplumun yararına olmasını sağlamaktır. Bu bağlamda, teknoloji ve insanlığın geleceği, birlikte olumlu bir şekilde şekillendirilebilir. Siz de kendinize ve çevrenizdekilere dikkat edin. Bilgi, anlayış ve empatiyle, daha olumlu bir dünya oluşturabiliriz. Her zaman burada olacağım, sorularınız veya konuşmak istediğiniz herhangi bir konu olursa, size destek olmaktan memnuniyet duyarım. Sevgiler! (söyleşiyi gerçekleştiren: HALİL GÖKHAN "Robinson Crusoe")
- Bu Yazın 5 Kitabı
Antoine de Saint-Exupéry. Yeni Öyküler. Aşk. Bütün Eserleri. Don Quijote. Dünyanın 100 Şiiri. Halil Gökhan.
- 15 Kafekültür Kitabı
Sigmund Freud. Edgar Allan Poe. Dostoyevski. Stanley Milgram. Antoine de Saint-Exupéry. Olympe de Gouges. Semra Topal. Henry David Thoreau. Halil Cibran. Charles Baudelaire. Halil Gökhan. Marquis de Sade.
- 80 Yıl Önce Gitti
O sadece bir Küçük Prens değildi: Gece Uçuşu'nun Güney Postası'nı İnsanların Dünyası'na taşıyan bir Savaş Pilotu'ydu aynı zamanda... Küçük Prens'in kimliğini, niceliğini tamamlayan tüm bu kişi ve mekânlar Exupéry Atlası'nın temel yapıtaşlarıdır: Yeryüzü, Evren, Gökyüzü, İnsan, Gezegenler... Pek azımızın Saint-Exupéry'nin iyi ve öncü bir havacı, bir posta pilotu ve mucit olduğundan haberi vardır. Saint-Exupéry'yi bir yeryüzü yazarı haline getiren, Küçük Prens'in Kitab-ı Mukaddes'ten sonra dünyada en çok okunan kitap olduğu bilgisi değil sadece; felsefesi, edebiyat içine yedirilmiş özlü ve herkesçe anlaşılır bilgeliği, olağanüstü keşif duyarlılığı, duygusu ve icat yeteneği. Kısacası Saint-Exupéry, en az efsane liderler, peygamberler, âlimler ve kahramanlar düzeyinde Yeryüzü'nü Evren'de temsil yeteneğine sahip “dünyalı” birkaç bilge kişiden birisidir. Küçük Prens'ten sonra ve en az onun kadar Saint-Exupéry'nin en özgün biçimde ve yazarlık yeteneğini, dehasını en özlü bir içimde ortaya koyduğu yapıtı İnsanların Dünyası'dır (La Terre des hommes). Hepsinin de üzerinde, Gece Uçuşu'nun (Le Vol de nuit) ve Güney Postası'nın (Le Courrier de sud) organik ve yazgısal düzeylerinde dolaşan, bu iki havacılık başyapıtını düşünsel bir zirve ekleyen ve az önce Saint-Exupéry için yakıştırdığımız evrensel temsilcilik yeteneğinin yazarlık düzeyinde sergilendiği, kanıtlandığı bir kitaptır. İnsanların Dünyası. Kitaptan alıntılan şu cümleler, Saint-Exupéry'nin ait olduğu her konum ve durumuyla bağlantı kurduğu yeryüzü kavramıyla bir hesaplaşmasıdır adeta: “Yeryüzü, bize bütün kitaplardan daha çok şey öğretir. Çünkü o bize direnir. İnsan, engellerle karşılaştıkça kendini keşfeder. Ama kendine ulaşması için bir araç gereklidir.” Saint-Exupéry, bu araçların üzerinde ve içinde ilk öncülerden biriydi. İnsanoğlunun teknikte aşırı ilerlemesinden korkanların amaç ile aracı birbirine karıştırdığını söyleyen Saint-Exupéry, yalnızca dünya nimetleri için savaş verenlerin, yaşanmaya değer hiçbir şey elde edemeyeceğine inanıyordu. İnsanların Dünyası'nın yaratıcısına göre makine amaç değildi; uçak bir amaç değildi, tıpkı saban gibi bir araçtı. 20. yüzyıl insanını yeni oyuncaklarına hayran kalan ve ilerlemeye tutsak olmuş genç barbarlar olarak niteleyen Saint-Exupéry, uçak yarışlarının da bu anlam içinde değerlendirdiğini belirtirken yolların yüzyıllardır insanları nasıl yanılttığını şu cümlelerle açıklıyordu: “Uçak bir makinedir kuşkusuz ama aynı zamanda çok yetkin bir çözümleme aracıdır. Bu araç bize dünyanın gerçek yüzünü buldurttu. Gerçekten de yollar yüzyıllardır bizi yanılttı. Kendisine bağlı olanları görmek ve kendi yönetimini beğenip beğenmediklerini öğrenmek isteyen bir kraliçeye benziyorduk. Dalkavukları, onu aldatmak için yolunun üstüne birkaç güzel dekor koydular, parayla figüran tutup orada dans ettirdiler. Bu yol gösterici ince kraliçe, ülkesinin hiçbir yerini göremedi ve kırların ötesinde açlıktan ölen insanların ona lanet ettiklerini öğrenemedi.” Gece Uçuşu'nda Saint-Exupéry'nin yarattığı Bay Rivière, disiplini ve ödev duygusunu sevgi de dahil olmak üzere her şeyin üzerinde tutan bir karakterdir. Toprağın çok üzerinde, doğa kurallarını hiçe sayarak uçan insanın kendi özgürlüklerini ödev duygusuna değiştiği, keyfiyeti sorumluluklara bıraktığı bir alandan yazınsal alana kayan bir karakter havası taşır Gece Uçuşu. Saint-Exupéry'nin ikinci romanı olan Gece Uçuşu hakkında André Gide şunları söylüyor: “Saint-Exupéry bunları görmüş geçirmiş bir insan olarak anlatıyor. Sürekli bir ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşamak, kitabına benzeri olmayan sağlam bir tat kazandırıyor. Biz epeyce yetenekli kişilerce yazılmış, ama gerçek serüven adamlarıyla gerçek savaşçıları gülümseten bir sürü savaş ya da serüven romanı okuduk. Edebi değerine de hayran olduğum bu anlatı, ayrıca bir belge niteliğinde ve hiç umulmadık biçimde bir araya gelen bu iki nitelik, olağanüstü bir önem kazandırıyor Gece Uçuşu'na.” Saint-Exupéry 1941 yılında New York'a yerleşti. Savaş Pilotu adlı kitabı ilk olarak “Flight to Arras” adıyla İngilizce olarak orada yayımlandı. Kitap ertesi yıl Fransa'da çıktı ve sonraki yıl da Alman işgal kuvvetlerince yasaklandı. 1943'ün nisan ayında ilk başlarda bir çocuk kitabıymış gibi görünen ama kesinlikle büyüklere de seslenen, hatta son kertede sadece büyükler için yazıldığı anlaşılan Küçük Prens, kendine özgü desenleriyle yayımlandı. Saint-Exupéry bu kitabı Léon Werth'e adarken, Küçük Prens'i bir yetişkine adadığı için küçüklerden özür dilemeyi de ihmal etmiyordu. Fakat bunun için geçerli bir nedeni vardı. Çünkü bu yetişkin onun yeryüzündeki en iyi dostuydu. Bir başka nedeni ise şuydu bu adamanın: “Bu yetişkin kişi, çocuklar için yazılmış kitapları bile anlayabilir. Üçüncü özrüm bu yetişkin kişinin aç ve susuz kaldığı Fransa'da oturuyor olması. Avutulmaya çok gereksinim var onun. Eğer bu sıraladığım özürler yeterli olmazsa bu kitabı, bu yetişkin kişinin kişinin eskiden yaşadığı çocukluğa adıyorum. Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. (ama içlerinden pek azı bunu anımsar) :u yüzden sunuş yazımı şöyle değiştiriyorum: Bir zamanlar çocuk olan Léon Werth'e.” 1999 sonlarında Fransa'da yapılan bir ankette Küçük Prens yüzyılın on kitabı arasına girmeyi başarmıştı başarmasına ama kitap kendi dilinin yurdundan yayımlandığında ortada ne Küçük Prens vardı ne de Saint-Exupéry. Küçük Prens kitabın bitmesiyle birlikte zaten yine dünya değiştirmiş, Saint-Exupéry ise 1944 yılının temmuz ayında Güney Fransa üzerindeki bir keşif uçuşu sırasında, tıpkı çölde altın sarısı saçlı dostunun yaptığı gibi, sessizce ayışığında kayboldu ve geri dönmedi. Halil Gökhan
- CUMBA KAMP ÖYKÜLERİ 1 ikinci baskısını yaptı
Cumba Kültür Sanat Platformu Başkanı ve kurucularından Deniz Ayfer Tüzün ile yayınemizde yayımlanan ilk Cumba kolektif kitabı CUMBA KAMP ÖYKÜLERİ 1 hakkında söyleşi yaptık. Merak edenler ve tüm diğerleri için SANAT VARSA HAYAT VARDIR sözünün tam arkasında duran "Cumba" çok aktif, dinamik bir sosyal kültür projesi. Birbirine sımsıkı sarılmış, aydınlık yüzlerin kolektifi adeta. Hemen okumaya başlayın konuşmamızı hak vereceksiniz. Size sorulacak en klasik soru olacaktır ama, Cumba Sanat ve siz… Nasıl başladı? Tabii aynı zamanda neydi size Cumba kapısını açtıran. Aslında bu soruya çok kısaca “bir gün gerek duydum ve böyle bir platform kurmaya karar verdim” demek gibi bir yanıt da verebilirdim, ama işte bütün mesele tam da bu “gerek duyma” kısmında. Benim edebiyatla olan yakınlığım “gençliğimde şiir yazardım” aşamasıyla başlamadı. İlk şiirimi 2007 yılında yazdım. Ama lise yıllarımdan itibaren de sayısız şiir kitabı okudum. Hatta öyle ki, başka türleri okumaya 90’lı yılların ortasında başladım diyebilirim. Sonrasında sadece şiir yazarak geçen bir sürecim oldu ve 2014 yılında Soma’ya Vefa Gecesi adlı özel bir programa davet edildim. İlk kez de orada kendi şiirlerimden birini seslendirdim. Aynı yıl bu kez de Moda Festivali’ne davet edildim. Ertesi yıl bu davet tekrarlandı ve ben yine katıldım. İşte benim için bu üç organizasyon aslında, Cumbayı ortaya çıkarmakta dönüm noktasıydı. Şiir seslendiren insanların hep aynı yüzler olması, bu işlerin bir anlamda kazanç işine dönüştürülmesi bana ilk şunu düşündürdü: “Sanat yapılacaksa, insanlar bir araya getirilecekse, bu çıkarsız, gönülden ve istikrarla yapılmalı.” Bunu düşündüm ve bu bende bir gereklilik duygusu oluşturdu. Hiç vakit kaybetmeden de 12 Ekim 2015’de Cumba Kültür Sanat Platformu’nu kurdum. Platformun aslında hikâyesi çok uzun ama en önemli hikâyelerinden biri, ismi. Anneannem bir Midilli mübadili. Şiir yazan, şarkı söyleyen ve dedemi evlerinin cumbasındayken bunlarla bir anlamda tavlayan kadın. Biz küçükken “Cumba” kelimesi çok geçerdi hikâyelerinde. Ben de platforma hiç başka isim düşünmedim açıkçası ve direkt “Cumba” dedim o kadar. Kişisel olarak ya da tabii göreviniz olan Cumba da var. Yola nasıl devam ediyorsunuz? Neler yazıyor ya da yazmıyorsunuz mesela? Ya da Cumba neler yapıyor ya da yapmıyor? Öncelikle Cumba içerisinde 2016’dan itibaren atölyeler yapıyoruz. Yazarlık ve Tiyatro atölyelerimiz bizim lokomotiflerimiz. Bunları başlatırken önceliğim, kadınlar ve gençlerdi. Yazmak, hayalini gerçekleştirmek, medeni cesaret dediğimiz olayı ortaya koyabilmek bence bu ülkede her kadının ve gencin özellikle hakkı. Biz İstanbul gibi koca bir kentin, Üsküdar gibi tarihi kültür ve sanatla dolu bir ilçesinde ve kültür seviyesi oldukça yüksek bir mahallesinde kurulduk. O mahallenin, İcadiye’nin insanıyım ben. Başka bir yer düşünemezdim. Yanımdaki dostlarımın da çoğu Üsküdarlı. Biz bu yüksek kültür seviyesinin içinde bile kadınları ve gençleri bu anlamda önceledik. Ki bazı noktalarda da eriştiğimiz, ulaştığımız çok insan oldu. Örneğin tiyatroda kırk civarı kadını sahneye çıkarttık. Yazmaya cesaret edemeyen çokça kadına kapı açtık. Üniversite öğrencilerine destekleyici olduk. Bunlar uzar gider. Ve işte bunlar ve benzerleri Cumba’nın yapmaya kesin olarak devam edeceği işler. Bütün bu yoğunluğun, iş ve çalışma ortamının içinde elbette benim de kişisel bir yolum var. Şiirle başlayan yazma yolculuğum üç şiir kitabından sonra tiyatro oyunlarına ve öyküye de dokundu. Bunları yapmaya devam edeceğim doğal olarak. Ama Cumba için hala proje üretiyor ve bu projelerin hayata geçebilmesi için, abartısız gece gündüz çalışıyorum. Ki bu aşamada Cumba içerisindeki çok kıymetli dostlarımın, benim için çok özel desteği de en önemli enerji kaynağım. Kısacası doğru, iyi ve gerçek olanları yapmaya devam edeceğiz. Bizim için de benim için de gerisi boş. Yazdıklarınızda bir salık verme, bir önerme önceliğiniz ya da amacınız var mı? Örneğin şiirlerimin neredeyse tamamı, öyküseldir. Mutlaka bir şey anlatırım şiirlerimde. Tiyatro oyunlarımda da öyle. Kimisinde kentsel dönüşümü anlatmışım, kimisinde 12 Eylül’de bu ülkeden giden bir kadının çocukluk arkadaşlarına özlemini, kiminde ise eskiyle yaşayan bugüne adapte olamayan insanları. Temelinde hep insan ve kadın var bunların. Öykülerimde de genelde tamamen hayal gücü var diyemem. Yaşadığım ya da yaşanıldığına tanık olduğum herhangi bir olay, durum veya kişi, benim için öykü konusu. Dolayısıyla da insanın –hele ki kadının- kadının olduğu bir yerde, bir önerme, bir amaç olmaması imkânsız. Galiba edebiyatı ve yazmayı çok sevme sebeplerimden biri de bu. Y azdıkça değişiyor musunuz? Ya da sizin için bir değişim olmalı mı sanatta ve sanatçı da? Evet. Değiştiğim kesin. Bence bu kaçınılmaz. Ama önemli olan, kendinizi geliştirerek değişmek. Ben bunu yaşıyorum. Cumba için de böyle. Bazen kabuk değiştirme yoluna giriyoruz. Tabii burada daha sakin, daha ağır adımlar atmanız gerekiyor. Çünkü sizi seven, sizi önemseyen çokça insan var. Onların karşısında hep doğru, dik, sağlam ve güvenilir kalmalısınız. Kendi yazın yolculuğunuzda da böyle olmalı. Örneğin ben “kadın” temasını kullanıp bir ün peşinde falan koşmuyorum. Kendimi bu yönde değiştiriyor ve geliştiriyorum ama, oturduğum bir sırça köşkten ya da çok refah bir hayattan, dayak yiyen, öldürülen, tarlada ter döken, işkenceden geçen bir kadını ya da kadınları yazmıyorum. Bunların çoğunu bizzat hayatımda ben yaşadım zaten. Yani yazmak benim için kolay bunları. Zor olanları kolaylaştırmak için değişiyor, gelişiyor, büyüyor ve öğreniyorum. Çünkü dediğim gibi, ünlü olmak için her şeyi mubah görecek biri olup da kalitesizleşmek istemem. Ben göğsünün çeperini ölümle de başka herhangi bir şeyle de sınatacak kadar güçlü insanların sanat uğruna değişim ve gelişimi yaşayıp yaşatacağına inanıyorum. Bu benim için hayat demek. Bu cesaretle gidecek yolunuzda hedefleriniz neler? Projeler var mı? Ve en nihayeti ne olur sözleriniz? Bende de bizde de proje bitmez. Öncelikle Cumba açısından yanıt vereyim; evet projelerimiz var. 2024 sonuna kadar bütün detayları belirlenmiş, her açıdan hazır dört projemiz var. Geleneksel olan sanat şenliğimizin beşincisi, edebiyat kampımız, kolektif kitaplarımız, atölyelerimiz bunlardan bazıları. Benim ise 2025 sonuna kadar iki kitap projem ve iki tiyatro oyunu plan ve projem var. Kitaplardan biri karma diğeri roman olarak gelecek. Bir fanzinimiz var mesela, onun için de kafamda bazı planlar var. Netleşince belki yine sizin aracılığınızla paylaşırım. Şimdilik bunlar. Nihayeti mi olur bilmem sevgili Kafekültür. Ama şunu söyleyeyim mutlaka; bizim “sanat varsa hayat vardır” gibi bir sloganımız var. Bu sloganın alt metninden sapmadan yola devam edecek ve doğru olmaya çalışacağız. Niyetimiz böyle düşünen ve hisseden insanlarla yollarımızı kesiştirmek. Özellikle edebiyata gerçekten gönül ve emek verdiğini savunan insanların da böyle bir yol belirlemesi gereğini buradan belirtmek istiyorum. Edebiyatta emek hırsızlığına ve kirliliğe taviz vermeyerek, tam gaz yola devam etmeli herkes. Ki bu ülkede her geçen gün kirlenen ve zorlaşanların karşısında durabilelim. Yazmak isteyen herkesi cesur olmaya davet ediyorum. İnanın ve yazın. Özellikle okuyarak bu cesaretinizi güçlendirin. Ve mutlaka ama mutlaka iyi bir gözlemci olun. Son olarak size, sizleri takip eden ve okuyan güzel insanlara ve tüm edebiyat emekçilerine sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. Kafekültür.
- KADINLAR APARTMANI: "Ben yazarken ben yazmıyorum. İçimden konuşan bir ölümsüz yazıyor."
Şu anda yüksek tirajlı bir gazetenin pazar ekindeki söyleşilerden birini okuyor olabilirsiniz. Aslında hakiki durum tam da o. Şöhretle ahlaklı hayatın arasındaki kalın sınırın tevazu olduğunu unutmadan; bir tıp insanı, iyi eğitimli bir tiyatrocu, aktris, anne, şair ve yazar olan ŞİRİN PARKAN ile beşinci şiir kitabı KADINLAR APARTMANI nedeniyle yaptığımız bu söyleşi onun "pikaresk" yanını da, yani bir resim sanatı öznesi olmasını da açığa çıkarıyor. Unutmadan: şanslı olduğunu söylemeye cesaret olan bir kadın yazar, sözünü ettiğimiz. Ve 5. şiir kitabın. Kutluyorum. 11 yılda beş kitap. İlki Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı (2013) kitabından sonuncusu Kadınlar Apartmanı'na... Hepsi düşündüğünde aklına gelen ilk sözcük(ler) ne olurdu şiirsel mutlaklık ve yazgıları adına? Ve tabii o sözcüklerin birer ikişer cümle açılımları? Uyanış, alacakaranlık, dokunulmamış, siluet, delilik, sessizlik, büyüme, anne, rasyonel, terapi, sessizlik, aşk, ayrılık, ölüm, doğum, ay, büyümek, anlamak, anlaşılmamak, yalnız bırakılmak, gerçek, sahte, ihanet, sessizlik, uyku, uyanış. Kitaplar 11 yıl içerisinde çıktı. Ama ilk kitabın yazılmaya başladığı zaman 20’li yaşların başları. Yazıldıktan 20 yıl sonra basıldı o kitap. Aslında 30 yıllık bir yolculuğu aklıma ilk düşen sözcüklerle özetlemeye çalıştım. Son kelime olarak uyanışı yazdığımda ilk kelimenin uyanış olduğunu görüp şaşırdım. Yazarlık (şairlik) adına bu 11 seneyi beş kitabın ışığında ve öznel sanat yaşamının da içinde değerlendirebilir misin rica etsem? İlk şiir kitabım GÜMÜŞ GÜNEŞİN SARHOŞ KIZI yirmili yaşların başlarında yazdığım şiirlerden oluşuyor. Bir açıdan en beğendiğim şiirler olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bilinçaltından taptaze geliyorlar. Bir çocuk resmi gibi düşünebilirsiniz. Nasıl bir çocuk resmini yetişkin biri yapamaz, Picasso bile yapamaz, şimdi ben de öyle yazamıyorum. Evet, aynı çocuk resmi gibi eğri büğrü yanları var, ama bence öyle güzeller. Tabii ki onları yazdığımda çocuk değildim, ama duygusal olarak, naiflik olarak, yaşam deneyimi olarak yeni yetmeydim. İkinci şiir kitabım ÜZERİME GÖLGEN DÜŞMÜŞTÜ SEN GÜNEŞTİN ilk kitap için seçmediğim şiirlerden oluşuyor. Çok şiir vardı, ilk kitap için bir kısmını seçmiştim. O seçtiğim ve benim bayıldığım şiirleri bazı okurlar fazla anlaşılmaz buldular. Diğer kitaptakiler daha sade bir anlatıma sahip, bana göre daha az şiirsel, daha az bilinçaltı. Ama onları daha çok beğenenler oldu, biraz daha farklı bir tarz diyebilirim. Bilinçaltını önemsiyorum. Ben yazarken ben yazmıyorum. İçimden konuşan bir ölümsüz yazıyor. Bence onlar fısıldayan atalarım, bilinçaltı da diyebilirsiniz, isterseniz ruhlar deyin. Artık atalarımızın bilinçaltlarını taşıdığımız sır değil. Onların acılarıyla, korkularıyla dolu içimiz. Bir şiir aşığı dostumuzun bir şiirimi okuduğunda şöyle dediğini hatırlıyorum: "Ama 20 yaşında bir insan bunu nasıl bilebilir? Nasıl böyle söyleyebilir?" İşte öyle. Üçüncü Kitap BİR ŞEY VAR UNUTTUĞUM ÇOCUĞUM on yıllık bir şiirsiz dönemden sonra geldi. Otuz-kırk yaş arası şiir yazmadım. Yirmili yaşlarında yazdığım şiirler zaten kırk yaşında basıldı. Son on yıl bir şey yazmamıştım şiirlerim basıldığında. Tabii yorumlar, geri bildirimler… Yazdıklarım üzerine düşündüm. Burada araya girebilir miyim izninle? Bu şiirsiz on yılda neler oldu? Şiir yazmadığım dönem doğum yaptığım ve hemen akabinde kendimi tiyatroya verdiğim bir dönemdi. Kızım üç yaşındayken Stüdyo Oyuncuları'na başladım, Şahika Tekand'dan oyunculuk eğitimi aldım, sonrasında bazı oyunlarda birlikte çalıştık. Tiyatro zaten üniversite yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Tiyatro Topluluğu'nda hayatıma girmişti. Biz üniversite tiyatrosunun yönetmensiz olması gerektiğine inanan bir topluluktuk. Dramaturjiyi, rejiyi hep birlikte yapardık. Çok okurduk. O dönem beni entelektüel açıdan, yaşama hazırlık anlamında çok geliştirdi. Orada tanıştığım arkadaşlarım benim ailemdir ve kim olduğumda çok büyük etkileri vardır. Ağırlıklı olumlu. O yüzden buradan kendilerine teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Şu anda İstanbul Tıp Fakültesi Tiyatro Topluluğu hala var, benden otuz yaş küçük taze tıp fakültesi öğrencileri oyunlar sahneliyor. Biliyorum, aynı heyecanla, aynı özgürlük aşkıyla, üretken olma hevesiyle, dünyaya olumlu birşeyler bırakabilme isteğiyle. Sanki özgür bir okul gibi orası, "benim üniversitelerim". Neyse, üniversite tiyatro topluluğumu da arada böyle bir anmak istedim. Çocuk büyütme, evlilik, tiyatro, hastane. Bunların her biri beni büyüttü ve bu büyüme etkisi Bir Şey Var Unuttuğum Çocuğum'a yansıdı. Bir Şey Var Unuttuğum Çocuğum'da daha olgunlaşmış bir Şirin var. Evlilikte olsun, çocuk büyütme sürecinde olsun - tek birimizin bu anlamda hatasız olabileceğini düşünmüyorum, kendime haksızlık etmek istemem, birçoğumuzun bununla yüzleşmediğini düşünüyorum - hatalar yapmış, yetememiş, yetişememiş bir Şirin aynı zamanda. Otuzlu yaşların ortalarında ilk psikoterapi sürecim başladı. Yedi yıl sürdü. Gururla söylüyorum. Psikoterapi cesarettir, yüzleşmedir. Hatasız olduğunu düşünen, kendisiyle yüzleşmeyen insanlardan korkun. Evet bütün bu süreç Bir Şey Var Unuttuğum Çocuğum'a yansıdı. Çok ilginç açıklamalar, cesaretini alkışlıyorum. Bir Şey Var Unuttuğum Çocuğum'un poetikasına değinebilir miyiz biraz? Bir çocuğum olduğunu unuttuğum durumlar olduğunu fark ettim, aynı zamanda içimdeki çocuğu fark ettim ve farkına vardıklarımı çocuklarıma, çocuklarımıza aktarmak istedim. Bu kitaptaki şiirler üzerinde çok çalıştım. Özenle. Daha akılla yazılmış şiirlerdir. Evet, sonra, evet oldum artık ben derken hayatımda bir devrim oldu. Detaylarına çok özel olduğu için girmek istemiyorum, ama hikayenin gelişimiyle başka tür bir aşkı keşfettiğim bir zaman dilimine girdim diyebilirim. Aşk zaten biliyorsunuz hep eksik olan. Onunla barıştığınız zaman onu aynı zamanda bir üretkenlik kaynağı olarak değerlendirebileceğinizi fark ediyorsunuz. Kaybettiklerimizi içimizde saklarız ya, gizil bir gücü içinde saklamak gibi. Hiç kurumayan bir pınar. Ama bunu keşfetmek için benim kadar şanslı olmanız lazım. La o dönemin ürünü. Bir aşk kitabı tepeden tırnağa. Gerçekten kıskanılası. Şans tarafın da tabii. Ama aşk, aynı zamanda önceki bir toplamın topyekûn silinmesi ve kaybı değil midir? Aşk, kayıp, umut ve yeniden doğuş. Kaybedilenin aslında hep kayıp olan olduğunu anlamak. La'dan sonra da bu anlama, arama, yeniden bulma, yeniden kaybetme süreci devam etti benim için. Tabii araya pandemi girdi. Pandemiden hemen önce yine tiyatro girdi. Beckett'in Oyun'unda oynadım Stüdyo Oyuncuları'yla. Bu arada bu iç içe geçişlerden bahsederken bir şeye daha değinmeden geçemeyeceğim. Çok tuhaf bir şekilde içinde bulunduğum oyunlar hep hayatımdaki süreçlere denk düştü. Heiner Müller'in Hamlet Makinesi'ndeki Ophelia bileklerinden sarkan damarlarıyla yatak odalarında dolaşırken ben sahnede sarılı bileğimle "ben Ophelia'yım, ırmağın bağrında tutmadığı kadın" diyordum. Beckett'in Oyun'unu oynarken benzer bir üçgenin içindeydim. Evredike'nin Çığlığı'nda toplumun sürgün ettiği Zeus'un gözdesiydim. Sonra pandemi sürecinde yıllar önce izini kaybettiğim Almanya'da yaşayan bir arkadaşımı buldum. Birlikte Sevgi Soysal'ın Tante Rosa'sını çalıştık. Elli yaşımı devirirken, bir kadın olarak kırılganlıklarımı sakınmadan, isyankar ve özgürlükten vazgeçmeden, hep üreterek ve acılarıma rağmen gülmesini bilerek, geleceğe ümitle baktığım hayatımın sonlarına doğru Tante Rosa. Belki "durun daha gençsin" diyeceksiniz ama bir dönemin sonu benim için sanırım. Yine bir terapi sürecine başladım, bu sefer daha derin; psikanaliz. Bundan sonraki yıllar farklı olacak hissim var. Zaten ya ölecektim ya değişecek. Uyanış işte o yüzden. Gel gör ki yine ümitliyim. Kadınlar Apartmanı. Dosyayı okumazdan çok önce ismiyle çarpmıştı bu kitabın. Sanırım elektrikler kesikti ve sesli okunarak başladı yayın yolculuğu, yani ilk editörlük testi. Şiirden anladığım kadarıyla bu şiirin en içten ve içsel dışavurumun. Bunda yanılıyor muyum? Doğru. Tabii ki yaşamadığı şeyi yazmaz şair. Ama bu şiir biraz fazla doğrudan sanırım. Biraz çıplak hissettiriyor. Ama hoşuma da gidiyor. Çünkü çok renkli, canlı, özel bir dönemin karakterleri onlar. 11 senede toplum, dünya ve gelecek haliyle çok savruldu. Çünkü tüm kumanda monitörlerinin ve klavyelerinin başında gene insan var. Genel olarak kültür ve sanat bağlamında bu 11 seneyi nasıl algıladın ve tepkilerin, düşüncelerin neler oldu? Şiir yok oldu. Onu söyleyebilirim. Özellikle yeni kuşak, zaten genel olarak çok az okuyor, ancak şiir hiç okumuyor. Sosyal medya görselliği çok ön plana çıkardı. Oysa şiir benim için çok görseldir. Yazılı resim gibi. Bir yerde sinema edebi olmayan edebiyattır diye okumuştum. Çok hoşuma gitmişti, aklımda kaldı. Şiir de biraz kelimelerle çizilmiş resim biraz da müziktir bana göre. Bu boyutun kaybolması üzücü. İnsanların kaybettikleri her boyut zihinde de kaybolan bir alan. Değişim elbette sürekli var, hep olacak, olmalı da. Ama tabii ki zenginleşme yönünde olsa daha iyi olur, eksilme değil. Bu açıdan özellikle güçlü yayınevlerinin şiiri, özellikle genç şairleri desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Her şeyde olduğu gibi kitabevlerinde de tekelleşme var. Sadece şiirde değil, bütün yazın alanlarında belli yazarlar, belli konular öne çıkarılıyor. Daha çok destekleniyor. Sınıfsal bakış açısı geride bırakıldı örneğin, daha eski dil kullanan, daha geçmişe özendiren yazarlar tercih edildi. Sinemada da öyle. Sinemamız geçmişte olduğu gibi hala çok güzel eserler veriyor. Çok iyi yönetmenlerimiz, oyuncularımız var. Ama yetmişlerle karşılaştırdığımızda sınıf çatışması içeren, emeğin değerine değinen konuların neredeyse hiç olmadığını görüyoruz. Oysa bence bugün dünyanın ekolojik olarak yok olma noktasına gelmesinin temel sorumlusu kapitalizm ve onun açgözlülüğüdür. Geçen Ursula K. Le Guin'in bir konuşmasını dinledim, çok hoşuma gitti. Onun bir cümlesiyle bu kısmı bitireyim: "Kapitalist bir düzende yaşıyoruz. İktidarı alt edilemez gibi gözüküyor. Kralların ilahi kaynaklı yönetme hakları da öyle gözüküyordu. İnsana dayalı tüm iktidarlara direnç göstermek ve onları yine insan eliyle değiştirmek mümkündür. Direniş ve değişim çoğu zaman sanatta filizlenir. Ve yine çoğunlukla kelimelerle yapılan sanatta." Kitabının kapağındaki sanatsal çalışmadan söz edebiliriz son olarak istersen? Kitabın kapağı bir ressam arkadaşıma ait. Serpil Yazman. Kendisi çok beğendiğim bir ressam olmanın yanı sıra harika bir insandır. O yüzden birlikte geriye bırakacağımız bir ürünümüzün olması beni çok mutlu etti. Çok güzel bir resim değil mi? Serpil'in önümüzdeki hafta Bodrum'da bir sergisi olacak. Oralarda olanların kaçırmamasını öneririm. Daha çok resmini görmek için de: instagram @yazman.serpil












