Arama Sonuçları
Bu sitede ara
Boş arama ile 156 sonuç bulundu
- "Göçmen Geçmişini Sırtında Bir Hazine Gibi Taşır..."
CANDAN SELMAN İdris Kenç ikinci öykü kitabı Kökler ve Kanatlar ile okurun karşısına çıkıyor. 2023 yılında Kafekültür Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabı Gardenia Çiçeği’nden sonra Kenç, yeni kitabında göçün, aidiyetin, kayıpların ve yeniden var olma çabasının izini sürüyor. Her öykü, bir vedayı, bir başlangıcı ve bazen de kaçınılmaz bir kaderi anlatıyor. Öncelikle kitabınız hayırlı olsun. İlk kitaptan sonra nasıldı ikinci kitaba hazırlanmak? Aynı heyecan var mı? Çok teşekkür ederim! İlk kitap Gardenia Çiçeği, benim için bir kapı aralamıştı; yazmayı bir tutku olmaktan çıkarıp bir yaşam biçimine dönüştürmüştü. İkinci kitaba hazırlanmak ise bambaşka bir yolculuktu. Heyecan hâlâ vardı, ama bu kez yanına bir sorumluluk hissi de eklendi. İlk kitapta kendimi anlatmaya cesaret bulurken, Kökler ve Kanatlar’da okura daha derin bir şeyler sunmak istedim. Her öyküye başlarken içimde o tanıdık kıpırtıyı hissettim; kalemi elime aldığımda hâlâ ilk günkü gibi titriyorum, bu değişmedi. Kitabın isminden yola çıkarak merak ettiğim bir şey var: Kökler mi güçlü kılar bizi, yoksa kanatlar mı? Bu, yıllardır kendi kendime sorduğum bir soru. Kökler, beni Ağrı’da doğuran toprağın, annemin duasının, babamın nasihatlerinin bir parçası; onlar olmasa ben, ben olmazdım. Ama kanatlar… Onlar beni İstanbul’a, Rusya’ya oradan Avustralya’ya taşıdı; hayallerimi gökyüzüne çıkardı. Öykülerimde de bu ikisi hep bir arada. Bence güçlü olmak, köklerinle barışıp kanatlarını açabilmek demek. Birini diğerinden üstün göremem; ikisi de bir ağacın dallarıyla kökü gibi, birbirine muhtaç. Köklerine konduracak kadar eğitebilmeli kanatlarını insanlar. Kitaptaki öykülerin çıkış noktası neydi? Gerçek hikâyelerden esinlendiğiniz anlar oldu mu? Hikâyelerim, yaşadığım ve tanık olduğum anların ve duygu depremlerimin birer yansıması. Ağrı’da çocukken duyduğum töre hikâyeleri, İstanbul’da mali müşavirlik yaparken gördüğüm yalnızlıklar, ihanetler, iş yaşamının zorlukları ve kazanma hırsı. Avustralya’da kafe masalarında dinlediğim göçmen fısıltıları… Hepsi bu öykülerde bir yer buldu. Mesela “Zeytin Fidesi”, bir hastane koridorunda geçen gerçek bir anıdan esinlendi; ama kurguyla yeniden doğdu. “Fırat’ın Yıldızları” Suriye savaşını işliyor. “Kökler ve Kanatlar” ise benim kendi yolculuğumun bir parçası. Gerçek, öykülerime hamur oluyor; ben de o hamuru yoğurup şekil veriyorum. Kitabın arka kapağında geçen “Her göçmen, içinde hem kökleriyle bağlı olduğu geçmişi hem de özgürlüğe uzanan kanatlarını taşır” cümlesi çok etkileyici. Göç sadece bir yer değiştirme midir, yoksa bir kimlik mücadelesi mi? Göç, bir yerden bir yere gitmekten çok daha fazlası. Ben bunu bizzat yaşadım; Ağrı’dan İstanbul’a, Rusya’ya oradan Avustralya’ya gelirken sadece bavulumu değil, kimliğimi de taşıdım. O arka kapak cümlesi, benim için şunu anlatıyor: Göçmen, geçmişini sırtında bir yük gibi değil, bir hazine gibi taşır; ama aynı zamanda özgür olmak için kanat çırpar. Bu bir mücadele, evet; çünkü her yeni toprak, seni yeniden tanımlamaya zorlar. Öykülerimde de bu var: Hem köklerine tutunan hem de uçmak isteyen insanlar. Köklerden ve kanatlardan bahsederken kendi geçmişinizden de ilham aldığınız noktalar oldu mu? Elbette, bu kitap benim geçmişimin bir aynası gibi. Ağrı’da doğdum, İstanbul’da uzun yıllar mali müşavirlik yaptım, Rusya’da dört yıl ticaret yaptım, şimdi Avustralya’da kafe işletiyorum. Her adım, bu öykülerde iz bıraktı. Mesela “Fırtınadan Cesaret Alan Kız”da, bir annenin çocuğu için verdiği mücadele var; “Gitmelisin oğlum, burada gelecek yok” dediği her mecburiyetten doğan başlangıçların yankısı. “Kökler ve Kanatlar” öyküsünde ise bu yankının hikâyesi ve birazda kendi hikayemi yazdım. Geçmişim, bu kitabın ham maddesi oldu; yazarken hem hatırladım hem de barıştım. " Kanatsız Melek" öyküsünde aşk, ilham ve ihanet iç içe geçmiş durumda. "Bulutlarımı yaz," diyor karakter, "Senin kelimelerinle uçayım." Geçmişin yaralarını sanatla onarmak mümkün mü sizce? “Kanatsız Melek”, benim için çok özel bir öykü. Nur’un o yakarışı, “Bulutlarımı yaz,” aslında bir çığlık; hem aşka hem de kayba dair. Ben yazarken şunu fark ettim: Sanat, yaraları tamamen kapatmaz belki, ama onlara bir ses, bir şekil verir. Geçmişimde yaşadığım ayrılıklar, kayıplar var; yazmak, o acıları bir yük olmaktan çıkarıp bir hikâyeye dönüştürüyor. Bence mümkün; sanatla uçamasak bile, en azından o yaralarla barışıp hafifleyebiliriz. Benim için yazmak, tam da bu. "Kuyruklu Ölüm" isimli öyküde Ölüm’ü bir karakter olarak hikâyeye dahil etmişsiniz. Bu fikir nasıl doğdu? “Kuyruklu Ölüm”, biraz cesaret isteyen bir öyküydü. Ölüm’ü kuyruklu bir kadın olarak hayal ettim; hem tanıdık hem de gizemli. Bu fikir, Avusturalya'da bir gece yıldızları izlerken aklıma geldi. Ölüm hepimizin kapısını çalacak; çocuklarımdan ailemden koparacak, ama ya bir yüzü olsaydı? Adaletsizlik üzerine düşünüyordum; bir kazada ölenleri, suçluların serbest kalışını… Ölüm’ü bir denge figürü yaptım; ne iyi ne kötü, sadece bir görevli. Telefonundaki liste ise modern dünyaya bir selam. Yazarken hem korktum hem de eğlendim. Eminim her biri sizin için özeldir, ama kişisel olarak sizi en çok etkileyen öykü hangisi? Hepsini çok seviyorum, ama “Kökler ve Kanatlar” beni en çok etkiledi. Çünkü sonuçta ben de köklerimden göçerek uzaklaştım. O öyküde, Baran’ın annesinden ayrılıp Amerika’ya gitmesi var; bu, benim kendi hikayemin bir parçası. Baran’ın annesinin “Gitmelisin” dediği anı yazarken gözyaşlarımı tutamadım. Annem bana böyle seslenmemişti, ama yıllardır yaşadığımız ayrılıkların yoksunluğunu düşününce ağladım… Hem bir veda hem de bir umut hikâyesi. Bu öykü, bana özgürlüğün bedelini ve köklerimin kıymetini bir kez daha hatırlattı. Sanırım en kişisel öyküm bu oldu. "Tüm köksüzler ve kanatlananlar için" diyorsunuz. Bu kitabı en çok kimler okumalı? Bu kitabı, bir yerlerde kendini kaybolmuş hissedenler, köklerini arayanlar ya da yeni bir hayat için kanat çırpanlar okumalı. En çok da buna zorunda kalanlar; Göçmenler, hayalleri için mücadele edenler, geçmişiyle yüzleşmek isteyenler… Ama sadece onlar değil; hepimizin içinde bir köksüzlük, bir de uçma isteği var. Bu öyküler, insan olmanın ne demek olduğunu sorgulayan herkese dokunsun isterim. Okusunlar, belki kendi hikâyelerini bulurlar. Bundan sonra ne geliyor? Sırada hangi kitap var? Şu anda kafamda yeni fikirler dönüyor. Öykü yazmaktan vazgeçmem; kısa hikâyeler benim nefes aldığım yer. Avustralya’daki kafe masalarında, Datça’daki gazete yazılarımda biriken notlar var. Bu notlarım kitaplaşma safhasında. Sanırım önümüzdeki bir kaç ay içerisinde hayat bulacak bunlar. Yani üçüncü kitabım bir öykü çalışması olmayacak. Yazmak benim için bir yolculuk; nereye götürecek bilmiyorum, ama kalem elimde olduğu sürece devam edeceğim. Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Bana kendimi, projelerimi anlatma fırsatı yarattığınız için ben teşekkür ederim.
- Bugün 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü…
YASEMİN ÖZBEN “Genç kadın uzun yürüdü. Gölün öte yanındaki eve girdi. Başındaki kırmızı yemeniyi çıkardı. Bir sandalyeye çıkıp yemeniyi tavandaki çengele geçirdi. Uçlarını birbirine düğümledi ve altındaki sandalyeyi usulca itti. Hiç kimse duymadı. Bir guguk kuşu öttü, sessizce öttü.” Senarist, yönetmen Işıl Özgentürk’ün yazdığı bu satırlar yıllar önce okuduğum müzisyen, yazar Zülfü Livaneli’nin bir kitabını anımsattı bana… Amcasının tecavüzüne uğrayan sonrasında aile meclisi tarafından ağabeyinin öldürmesine karar verilen o küçük, masum kız geldi aklıma. Evin ahırına kilitlenip kendini asması beklenmişti yanılmıyorsam ya annesi ya da yengesi tarafından. Ne kadın dayanışması ama… Günümüzde hala başka versiyonlar lakin aynı acı sonuçlar masum yavrucak Narin’de olduğu gibi tekrar ediyor. Geçen gün Bilgiseven Akademisi’nde Prof. Dr. Yaşar Bilge’nin “Suç neden önlenemiyor?” başlıklı sunumuna katıldım. Hatta uzay çağını yaşayan dünyamızda acaba suç önlenmek istenmiyor mu? diye düşünüyordum. Bilimsel araştırmalar ışığında anlatılanlardan öğrendiğim sonuç; suç maalesef önlenemiyormuş. Lakin bilinçlenme ile azaltılabilir. Bugün 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü… Dünyanın her yerinde çalışan, mücadele eden kadınların günü. 8 Mart’ın tarihçesini, 1857 yılında Amerika’da grev sırasında fabrikada çıkan yangında çoğu kadın 129 işçinin yanarak ölmesi ile başladığını sanıyordum. Okuduğum her yerde bu şekilde yazılı idi. Hâlbuki 1857 yılında New York şehrinde tekstil işçileri ağır çalışma koşullarının iyileştirilmesi, 10 saatlik iş günü ve kadınlar için eşit haklar talep ettikleri grev sırasında yürüyüş gerçekleştirmişler. Oysa 25 Mart 1911 tarihinde Manhattan şehrinde endüstriyel felaket olarak tanımlı büyük bir yangın kayıtlara geçmiş. 10 katlı Üçgen Gömlek fabrikasının üst katlarında çıkan yangında yaşları çocuk sayılabilecek 123 kadın ve 23 erkek, 146 tekstil işçisi kapılar kilitli olduğu için ya 9. katta camlardan atladıkları için ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmişler. Hani bazen her şey üzerinize üzerinize gelir. Aslında fiziki açıdan görünür de hiçbir şeyiniz olmasa dahi nefes almakta zorlanır, boğuluyor gibi hisse kapılırsınız. Bu sıkışmışlık hissi zaman zaman kadın erkek herkesin hissettiği doğal bir şeydir. Hani bir düğmeyi baştan yanlış deliğe ilikleyince diğerleri de yanlış iliklenen gömlek misali gibi bazen uçurum kenarına kadar gelir yaşamlar… O kadar çok yorgun hissedersiniz ki kendinizi… Yaşamın tüm gücüyle acımasızca vuruşu ağır gelir. Beyninizde kurulu bir saat gibi çaresizlik tüm gücünüzü emer, tüketir. Tüm yollar korkuyla döner dolaşır umutsuzlukla, yalnızlıkla birleşir. Bir el, bir omuz sizi tutup çekip çıkaracak her neyse onu ararsınız içinizdeki karanlıkta son çare… Tabii anlık o bekleyişin kahramanı gelmez… Öfke, kızgınlık, çaresizlik kör eder gözleri sıkışır kalırsınız cendere içerisinde… Ya da… Hani o gömülü kalmış olduğunuz karanlığa direnecek kahraman beklemek yerine ilerlemeyi, dip akıntılarından başlayarak yüzleşmeyi, kendinizi seçersiniz var gücünüzle… Kadının sabrı bittiğinde “bir nokta” diyoruz ya işte bu! Hayatın derinlerinde gerçekleşmiş sarsıcı katliamları artık görmezden gelmeme anı! Aslında ilkel çağlarda kadın ve erkek birbirlerini tamamlayan elmanın yarısı gibiymiş. Bu eski kültürlerde kadının yüksek statüye sahip olduğu anaerkil yani matriarkal bir düzenin hüküm sürdüğü Ön-Türkler, Sümerler ve Anadolu uygarlıklarından kalma eserlerde, yazıtlarda kanıtlı… Hatta ilk tapılanlar bile tanrıça heykelleri... Kutsal olan kadının gücü, onun hayat veren olmasıyla ilişkili. Sonra ilerleyen zamanda kadının kendi katkıları dâhil olmak üzere yerinde saydığını, ezilip, köleleştirildiğini dinler aracılığı ile elmayı Âdem’le birlikte yedikleri halde tek taraflı en ağır cezaya mahkûm oluşunu; düşünmesinin, konuşmasının, gülmesinin yasaklandığını, cadılığa layık görüldüğünü tarih sayfalarında görebiliyoruz. Ne acıdır ki; Orta çağda üç yüz yıl boyunca süren cadı avı sırasında kilise beş milyon kadını yakmıştı! Bazen soruyorlar ya neden dünyaca ünlü kadın şair, yazar, ressam, bilim insanı, matematikçi, fizikçi, coğrafyacı, tarihçi sayısı az? Nasıl çok olsun ki?! Hor görülmüş, köle olarak alınıp satılmış, okumasına, öğrenmesine, öğretmesine izin verilmemiş. Hatta diri diri toprağa gömülmüş. Tüm bunlara rağmen yine de doğasında ki o özgür ruhunu kullanmayı seçen kadınlar kalıplaşmış, kemikleşmiş, iliklere işlemiş, doğal zannedilen zincirleri kırabilmişler. Kolay olmamış ama bizlere imkânsız olmadığını da göstermiş tüm ana, aşçı, emekçi, dünyamızı güzelleştiren kadınlarımız. Evet, günümüze dönersek hala bazı ülkelerde ve içinde yaşadığımız toplum dâhilinde kadınlara yapılan aşağılayıcı, can alıcı muamelelere bizzat şahit olmak yüreğimizi kanatıyor. Tabii kolay değil, asırlar boyunca ataerkil egemenliğinde kalıp yaklaşık 200 yıllık kadın mücadelesi ile aradaki korkunç uçurumun kapanması… Yakınmak, şikâyet etmek, acıyı tekrar tekrar ısıtıp masaya getirmek yerine özveri ile bilimde, sanatta, bizi yüceltecek her dalda canla başla çok çalışarak yeni güzellikler, yepyeni pencereler, kapılar aramalıyız birbirimizin dünyasında… Elinizden en iyi ne geliyorsa birlikte yaralara merhem olup, ileriye doğru yürüme zamanı… Hatta koşabilir, uçabilirsiniz gurur duyarız. Ne 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, ne 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü, ne de 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü ya da 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü? Bu tarz günlerin başka biçimlerde türememesi için kadın erkek işbirliği ile eşitlikçi toplum düzenini oluşturma adına yuvalarımızda çocuklarımızla çekirdek kadrodan başlayalım. Bizlere hep sessiz kalmalar, kol kırılır yen içeride kalır öğretildi. Tıpkı erkeklere de siz güçlüsünüz, erkekler ağlamaz diye kalıplaşmaların sunulması gibi… Hep beraber öğreniyoruz sadece insan olduğumuzu! 8 Mart günü caddeler, meydanlarda olalım insanca! Yaşamla düş arasındaki bizi ayakta tutan o umudu daima saklı tutun! Sevgiyle…
- Zeplin Özgüven'dir
Bu metin, Balıkesir’deki ilk tanışmanın samimi anılarıyla başlayan, öğretmen ile öğrencinin arasında kurulan derin bağın, disiplin ve özgüvenle örülü uzun bir yolculuğun içten anlatımı; Döndü Öğretmen'in, Nisa'nın paten kayarkenki neşesinden, her adımda kazanılan azim ve kararlılığın, yaşamın getirdiği zorluklara rağmen içten gelen sevgi ve inancın nasıl bir güç kaynağına dönüştüğünü, her kelimesinde umut ve ilhamı yansıtan, kalpte iz bırakan bir hikayeye davet ediyor okurlarını. Zeplinden Nisa’ya Canım Nisam, güzel öğrencim benim. Güzel derken gerçekten kalp güzelliğini insanın yüzünde olduğuna inanan biriyim ben. İnsanlar yüzlerinde içlerini taşırlar , o yüzde bize asla yalan söylemeyen ise gözlerdir. Senin güzelliğinde öyle bir güzellik, sıcak, samimi içten… Bir zamanlar Balıkesir de Yaylada diye bir alışveriş merkezi vardı. Bizim ilk tanışmamız orada oldu. Ben ailen ile görüşürken sen her şeyden habersiz paten kayıyordun. Dördüncü sınıfı bitirmiş beşinci sınıfa başlama hazırlığı içerisindeydin. Paten kayan, upuzun saçları arkadan bağlanmış, yüzünde hafif çilleri olan, kayarken çok eğlenen konuşurken tedirgin, duyguları kirpiğinin ucunda tatlı minik bir kızdın. Üzerinde oldukça yıl geçmiş. Sen bu yıl sınav öğrencisisin. Nisa düşünüyorum geçen dört yılda ne kadar çok şey yaşamışız. Her şeyden önce kendimi sizin evin beşinci elemanı olarak hissettiğim doğru. Ama o evdeki en yakınımın sen olduğun da... Sana gelirsek tanıştığımızdan beri hiç değişmeyen en önemli şey senin bana sıcacık gülümseyişin, nerede olursak olalım hayatım boyunca o sıcak gülümsemeyi, o gözlerden, senden bana akan sevgiyi hep hatırlayacağım hep içimi ısıtacak. Ben şanslı bir öğretmenim gerçekten sevginin somutlaşabildiğini görüyorum. Tüm bunlara rağmen benim bu hayattaki en zor deneyimlerimdensin sen. Benim için apayrı bir uzmanlık alanısın. Geçen dört yıl içinde denediğimiz birçok strateji, öğrenme tekniği, olmayacak gibilerin olanısın… Her şeyden önce bilmeni istediğim en önemli durum iyi çalışıyor olman. Bence azmin vücut bulmuş halisin. Yıllar içinde kendine güvenin arttı. Artık bu son dönemeçte kendine güvenini biraz daha pekiştirmemiz gerektiğinin farkındasın, farkında olmalısın. Yapamadıklarına değil, yapabildiklerine odaklanman gerektiğini ikimiz de biliyoruz. Bu aşamaya hep yapabildiklerimize odaklanarak geldik. Bundan sonra da yapmamız gereken bu olmalı: Yaptıkların ve geliştirmen gerekenlere karar vermek. Bilgi hepimizin zihninde kalıcılığını belli şartlarla koruyor. Bazılarımız bize anlatılanları, öğretilenleri hızlıca kavrarken bazılarımızın zorluk çektiği doğru. Hayatın yadsınamaz gerçeği ise çok zeki olmak değil, çok çalışmak da değil; sadece disiplinli, farkında olarak yeteri kadar çalışmak olduğu deneyimlerle belirlenmiş. Sen de bu konuda yeteri kadar iyisin. Süreç içinde geliştirdiklerimizi bir düşünsene; çalışma disiplini, çalışma yöntemleri, zaman planlaması, bilgiyi kalıcı hale getirmek, duygularımızı ifade etmek, karar verme becerisi, hedefler belirlemek, motivasyon… Aslında bunların her birini geliştirmenin ne kadar zahmetli olduğunu en iyi sen biliyorsun. Süreç içinde ben sana yol arkadaşlığı yapsam da aslında aldığımız kararları uygulamak sana kalıyordu. Aldığımız kararları uygulamak yeterince irade gösteren bir faaliyetti. Tüm bu gelişmeler gerçekten insanı çok ama çok mutlu ederken, eksik olan bir unsur mevcut. Bu unsurun ne olduğunu sen de çok iyi biliyorsun. Şu an yüz yüze olsak; Evet öğretmenin bir şey eksik ama ne olduğunu tam bilemiyorum, diyeceğin kesin. Ben hemen söyleyeyim. Özgüven… Özgüven; kendine güvenmekten o kadar uzaktasın ki… Aslında çok uzaksın değil yeterince güvenmiyorsun daha doğru olur. Süreç içinde birçok alanda çalışırken özgüven de çalıştık. Birçok alanda geliştiğini de söyleyebiliriz. Sınavlara gelince başkalarını dinlemeden girdiğinde iyi olduğunu hedefimize ulaştığını ikimiz de biliyoruz. Son zamanlarda artık azalmaya başlasa da yapamadıklarına ve senden daha iyi yapanlara odaklanıyorsun. Seninle o kadar çok yetersizliği aştık ki bu durumu da en kısa sürede aşacağımıza inanıyorum. Böyle durumlarda Döndü öğretmen ne der? Şu ana kadar yaptığın en iyi şeyi düşün. Onu nasıl en iyi yaptın? Nasıl hazırlandın? Hangi yöntemler izledin? Onu yaparken kendine güveni nasıl sağladın? Hepsini düşün ve aynısını burada uygula… Hatırlıyor musun, ilk deneme sınavında nasıl tedirgindin? Sorulara göz gezdirirken ellerim titriyordu öğretmenim diyordun. Soruların arasında gezmekten süreyi yetiştiremediğini söylüyordun. Bir telaş, bir kaygı, ama zamanla bunların hepsini aştık. Nisa, sen düşündüğünden çok daha güçlüsün. Başkalarının başarılarıyla kendini karşılaştırmak yerine, kendi yolculuğuna odaklanman gerekir. Çünkü sen, imkânsız gibi görünen şeyleri başarmış birisin. Hayat bazen bize zorlu sınavlar sunar, ama unutma ki bu sınavlar senin ne kadar güçlü olduğunu keşfetmen için bir fırsattır. Şu ana kadar attığın her adım, çözdüğün her soru, aştığın her zorluk, seni bugünlere getirdi. Şimdi sıra, kendine olan inancını tam anlamıyla ortaya koymaya geldi. Şunu asla unutma ki bu hikâyenin kahramanı sensin. Kendine şu soruyu yöneltebilirsin: Kendime güvenmeyecek ne yaptım? Cevabın, “hiçbir şey” olduğuna göre kendine güvenmelisin. Ve unutma, ben her zaman senin yanındayım, senin başaracağına inanıyorum. Şimdi, o güzel gözlerindeki kararlılıkla yola devam et ve kendi potansiyelini keşfet. Çünkü sen, düşündüğünden çok daha güçlüsün! Sevgili Nisa, gözlerindeki o masum ışıltıyı, yüzündeki o samimi gülümsemeyi ve kalbindeki o saf sevgiyi her hatırladığımda içim ısınıyor. Sen, sadece bir öğrenci değil, benim için bir ilham kaynağısın. Zorlandığım konularda senin iraden benim ilham kaynağım oluyor. O ilk paten kaydığın günden bu yana ne kadar büyüdüğünü ne kadar çok şey öğrendiğini ve ne kadar güçlendiğini görmek beni hem gururlandırıyor hem de duygulandırıyor. Şimdi, bu yolculuğun en önemli adımındasın. Kendine inan. Ve biliyorum ki, bu sınavı da aşacak, kendi hikâyenin kahramanı olacaksın. Sevgiler…💖✨ Müzik önerisi: https://youtu.be/k4V3Mo61fJM
- Çok Üzgünüz! Sevgili Selma Ablamızı Kaybettik...
Sanat, zamanın ötesinde bir ses, yürekten yüreğe uzanan bir köprüdür. Bazı isimler vardır ki, yalnızca fırçalarının izini değil, ruhlarının inceliğini de bırakırlar geride. Selma Akgün , işte o isimlerden biriydi. Renklerin naif dünyasında, anıları, coşkuyu, hüznü ve umudu aynı tuvalde buluşturdu. O, sadece resim yapan bir sanatçı değil, Edremit’in ve Türkiye’nin sanat hafızasında silinmez bir iz bırakan bir ustaydı. Bugün, onun zamansız gidişiyle, yalnızca bir ressamı değil, bir hikâye anlatıcısını, bir ışık ustasını, bir dostu ve ablamızı kaybettik. Selma Akgün , eserleriyle ve bıraktığı mirasla hep bizimle olacak. Onu tanıyan herkesin yüreğinde bir tablo gibi asılı kalacak ve her hatırlandığında, renkleri yine canlanacak. Şimdi Selma Ablamızın anısına, sanatına, Edremit’e kattıklarına vefayla eğiliyoruz. Onu sevgiyle, saygıyla ve derin bir minnetle anıyoruz… Onun sanatı ve Edremit’e kattıkları unutulmaz. Naif sanatın en özgün temsilcilerinden biri olarak bıraktığı iz, yalnızca resimlerinde değil, onu tanıyanların ve sevenlerin belleğinde de yaşamaya devam edecek. Böylesi anlarda kelimeler yetersiz kalıyor, ama Selma Akgün’ün eserleri ve sanata kattıkları hep hatırlanacak. Ve onun eserlerine ve anısına sahip çıkmaya devam edeceğiz. GIYAS YETKİN Selma Ablamızın değerli yazar ve tarihçi babası GIYAS YETKİN de Edremit'in ve ülkemizin ölümsüzlerinden. Özellikle de yerel tarih hakkında kaleme aldığı inceleme, araştırma ve edebi eserleri büyük bir miras. Kafekültür olarak bu külliyatın en önemli ciltlerinden birisini geçtiğimiz yıl yayımlamıştık: HAMDİ BEY . Kitabını şöyle anlatıyordu Gıyas Yetkin: “Kaymakam Hamdi Bey’i Edremit’te tanımıştım. İdman yurdunu kurduğu günlerde kulüp binası evimizin biraz ilerisinde, eksersiz yeri de yine bizim evin karşısındaki bir meydanlık idi. Hamdi Bey buraya “Ermeydanı” derdi. Yaşımın küçük olmasına rağmen hemen her akşam yapılan futbol eksersizlerine katılır, bazen de çalılıkta veya Harmantepe düzlüklerinde maçlara girerdim. Ben ve benim yaşımdaki üç arkadaşım aza-ı muavine olarak yurdun bütün üyelerine mahsus disipline tabi bulunuyorduk. Hamdi Bey bize bir ağabey gibi nezaret eder, yurt sevgisine ait en güzel menkıbeleri anlatarak milli hislerimizi daima kuvvetlendirir, bize sık sık vazifeler göstererek mesuliyet dersleri de verirdi. O’nun yurt sevgisi, şefkat, saygı, vazife telakkilerinin en güzel örneklerini yakından gördük. Nitekim, O’nun bugün Edremit’te mevcut olan eserleri o zamanki idarecilerden bir çoğunun bile aklına getiremeyecekleri yeniliklerdi. Hamdi Bey’i benim gibi tanıyanlar el’an kendisinden hayranlıkla bahsederler, aziz hatırasını daima saygı ile anarlar, hatta; 1936 yılında Karaağaç’taki şehitlik abidesinin açılış töreni için Edremit’e gelen kahraman Ali Çetinkaya, Hamdi Bey hakkındaki intibalarını sormam üzerine Edremit halk evinde bana aynen şunları söylemişti: - Hamdi İstiklal mücadelemizin ilk ve şerefli mücahitlerinden, çok ama çok büyük bir insandı. Tabirime dikkat et delikanlı!. “Büyük” diyorum. Ne yazık ki onu biz çok geç kaybettikten sonra anladık demiştir. Ulu önder Atatürk’ün büyük nutkunda “Fedakâr arkadaşımız, Akbaş kahramanı” diye övdüğü bu kıymetli mücahit Hamdi Bey’in büyük hizmetleri hiçbir zaman unutulmayacaktır. Durağı cennet olsun. (GIYAS YETKİN, Cebeci 25/6/1965) KADININ 100 ADI Cumhuriyetimizin 100. Yılında yayımladığımız ve İzmir Kitap Fuarı'nda ilk kez bir söyleşi etkinliğiyle tanıttığımız KADININ 100 ADI kitabımızın ölümsüz konuğuydu SELMA AKGÜN. O kitapta yazarımız Candan Selman şöyle anlatmıştı onu: Naif resmin ülkemizdeki en yetkin isimlerinden ve eleştirmenlerinden olan Fahir Aksoy (1917-2008) Selma Akgün hakkındaki bir yazısında dünyaca tanınmış, ünlü ressam André Derain, naif sanatı, ‘görülmemiş olanın’ sürprizine bağladığını ve duyageldiği coşkuyu dile getirmek için “yakınımızda patlayan bir silah sesine’ benzettiğini yazdığını aktarıyordu. “Doğrudur; çünkü bu tür resimler, alışkanlıklarımızı yıkan, bilgilerimizi sarsan, entelektüel rahatımızı zorlayan bir sanat çeşididir,” tespitinde bulunan Aksoy, Akgün’ün sanatı için de şu yorumlarını ekliyordu aynı yazıda: İşte naif denen bu sanatın Türk temsilcilerinden biri de kendine özgü duyarlılığı ve imge zenginliği içeren resimlerin yaratıcısı Selma Akgün’dür. Selma Akgün’ün yöresel tadlar içinde gerçekleştirdiği yapıtları, hemen ayırdedilir. Çünkü o resim sanatında ulaşılması en zor şeylerden biri olan kişilik kurma olgusunu, karakteristik nitelik taşıyan düşünce ve duygu bütünlüğü doğrultusunda başarıyla var etmesini bilmiştir.” 1946 Edremit doğumlu olan sanatçı ilk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladı. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladığı üniversite eğitimini A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olarak tamamladı. Üniversite deki yardımcı kürsüsünün “Tarih ve Batı Sanatları” olması nedeniyle, resme karşı duyduğu ilgi, ressam olan amcası Celal Yetkin’in de teşviki ile resim yapmaya dönüştü. Eşinin görevi dolayısıyla gittiği İtalya´da, naif sanatla ilgilendi. Duygularını naif öğelerle ifade eden sanatçı 1998, 2000 ve 2002 yıllarında Türk Kadınlar Birliği İzmir şubesince düzenlenen “Türkiye Kadın Ressamlar” yarışmalarında üçü sergilenmeye değer bulunarak “Onur Belgesi” ile ödüllendirildi. Balıkesir Valiliği tarafından satın alınan “Hasat” isimli tablosu yeni kurulan Valilik Resim ve Sanat Müzesinde, “Pazaryeri” adlı eseri Edremit Belediyesinde, “Gökkuşağı” isimli eseri Vakıflar Bankası Genel Müdürlüğü Sanat Galerisi koleksiyonunda ve diğer pek çok koleksiyonlarda da çeşitli eserleri bulunuyor. İzmir, İstanbul, Ankara ve Balıkesir’de çeşitli karma sergilere katıldı, beş defa kişisel sergi açtı. Bir ara Fahir Aksoy grubu ile çalışan sanatçı halen kendi atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir. 2001 yılından beri Lebriz online sanat merkezi sanatçısı. Edremit’i hem ulusal hem de uluslararası kapsamda çok değerli ve önemli yapanlardan birisi olan Selma Akgün, Edremitli ünlü tarihçiyazar Gıyas Yetkin’in kızı. NAİF Gıyas Yetkin'in doğum gününü kapsayan ve oldukça "uzun" gerçekleşen bir sergi dönemi kapsamında Selma Ablamızın son retrospektif sergisine tanık olduk Haziran 2022'de. Sanatıyla yaşayan ve yaşayacak olan Selma Akgün'ün bu olağanüstü sergisi için hazırladığımız katalog daha sonra sonra değerli yazarımız ve Ablamızın sevgili okul arkadaşı, kadim dostu FATMA GÜREL tarafından kaleme alınmış bir önsözle kitaplaştı ve Kafekültür katalogundaki yerini de aldı: Edremit’i her kapsamda çok değerli ve önemli yapanlardan birisidir Ressam Selma Akgün. Tarihçi ve yazar Gıyas Yetkin’in kızı olan sanatçının Naif Sergisi babasının doğumgünü olan 25 Haziran 2022’deki sunumundan taşarak elinizdeki kitaba yol açtı, değerli yazar Fatma Gürel’in önsözüyle. Naif resmin ülkemizdeki en yetkin isimlerinden ve eleştirmenlerinden olan Fahir Aksoy (1917-2008) Selma Akgün hakkındaki bir yazısında dünyaca tanınmış, ünlü ressam André Derain’in naif sanatı, ‘görülmemiş olanın’ sürprizine bağladığını ve duyageldiği coşkuyu dile getirmek için “yakınımızda patlayan bir silah sesine’ benzettiğini yazdığını aktarıyordu. “Doğrudur; çünkü bu tür resimler, alışkanlıklarımızı yıkan, bilgilerimizi sarsan, entelektüel rahatımızı zorlayan bir sanat çeşididir,” tespitinde bulunan Aksoy, Akgün’ün sanatı için de şu yorumlarını ekliyordu aynı yazıda: “İşte naif denen bu sanatın Türk temsilcilerinden biri de kendine özgü duyarlılığı ve imge zenginliği içeren resimlerin yaratıcısı Selma Akgün’dür. Selma Akgün’ün yöresel tadlar içinde gerçekleştirdiği yapıtları, hemen ayırt edilir. Çünkü o resim sanatında ulaşılması en zor şeylerden biri olan kişilik kurma olgusunu, karakteristik nitelik taşıyan düşünce ve duygu bütünlüğü doğrultusunda başarıyla var etmesini bilmiştir.” “Tüm naif sanatçılarda değil ama bazılarının ve özellikle Akgün’ün resimlerinde halka bağlılık vardır. Seyrek olmakla beraber Batı naiflerinde de bu görülmektedir. Selma Akgün’ün yöresel unsurları, imgesel süzgeçlerinden geçirerek düzenlediği yapıtları, güçlü naif espriler taşımasına paralel olarak ülkesine ve halkına derin bir sevginin de göstergesidir.” VEDA Ve şimdi… Renklerin fısıldadığı dünyada, fırçanın ardında bıraktığı hikâyelerde, güneşin altın ışığını Edremit’in taş sokaklarına düşüren o naif dokunuşlarda, Selma Akgün hâlâ bizimle. Zeytin ağaçlarının gölgesinde, Sarıkız’ın efsanesinde, Ermeydanı’nda yankılanan eski kahramanlık hikâyelerinde… Edremit’in hafızasında, Gıyas Yetkin’in kaleminden dökülen satırlarda… O, gökyüzünü hep biraz daha mavi, toprakları hep biraz daha sıcak, insanları ise hep biraz daha samimi resmetti. Ve şimdi o gökyüzü, onun anısına biraz daha derin; toprak, onun ayak izleriyle biraz daha bereketli. Eserleriyle konuşmaya, ruhumuza dokunmaya, renkleriyle yaşamaya devam edecek. Ve biz, onu her hatırladığımızda, tuvaline bıraktığı o naif ama güçlü izleri takip edeceğiz. Selma Akgün sonsuzlukta, ama sanat sonsuzdur. Başımız sağ olsun. KAFEKÜLTÜR-Halil Gökhan ÖNEMLİ NOT: Selma Akgün'ün yaşamı ve sanatı hakkında en geniş bilgilere, eserlerine aşağıdaki web sitesinden ulaşılabilir. www.selmaakgun.net Anısına
- Aşk'ın Tarihini Yazsak Yeniden
Aşk… İnsanlık tarihi kadar eski, ama bir o kadar da her çağda yeniden tanımlanan, yeniden keşfedilen bir duygu. Kimi zaman mektupların satır aralarında gizli, kimi zaman bir romanın sayfalarında yankılanan, kimi zamansa bir şairin dizelerinde ölümsüzleşen aşk, insana dair en büyük hikâyelerden biridir. Ünlü aşk hikâyelerinin, unutulmaz romanların ve etkileyici şiirlerin dünyasında gezintiye çıkmaya ne dersiniz? Aşkın Tarihi: Ünlü Hikayeler ve Romanlar Aşkın izlerini sürmek için en iyi rehberlerden biri edebiyattır. Shakespeare’in “Romeo ve Juliet”i, yasak bir aşkın yıkıcı güzelliğini nesiller boyu anlatırken, Leyla ile Mecnun’un hikayesi sadece bir aşk değil, aynı zamanda bir ruhsal arayış hikayesidir. Modern edebiyatta ise Jane Austen’ın “Aşk ve Gurur”u, aşkın toplumsal beklentilere ve önyargılara karşı nasıl galip gelebileceğini zarif bir şekilde ortaya koyar. Dünya edebiyatının diğer köşelerinde Gabriel Garcia Marquez’in “Kolera Günlerinde Aşk”ı, zamanın bile aşka engel olamayacağını kanıtlayan dokunaklı bir hikayedir. Vladimir Nabokov’un “Lolita”sı, tartışmalı bir şekilde aşkın sınırlarını ve doğasını sorgular. Türkiye’den ise Halit Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu”su, yasak bir aşkın bireyleri ve toplumu nasıl etkilediğini derin bir analizle işler. Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sı ise aşkın saf ve evrensel doğasını, duygusal bir derinlikle anlatır. Şiirlerde Aşkın İzi Aşkın edebiyatta belki de en saf hali şiirlerde bulunur. Nazım Hikmet’in “Seviyorum Seni” adlı şiiri, aşkın her haliyle bir varoluş biçimi olduğunu haykırır: “Seviyorum seni, ekmeği tuza banıp yer gibi.” William Shakespeare’in 18. Soneti, sevdiği kişiyi bir yaz gününe benzeterek aşkın sonsuz güzelliğini dile getirir: "Shall I compare thee to a summer's day? Thou art more lovely and more temperate.” Rainer Maria Rilke ise şöyle der: "Aşk, iki insanın birbirine bakması değil, birlikte aynı yöne bakmasıdır." Türk edebiyatında Özdemir Asaf’ın şu dizeleri unutulmazdır: “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz.” Bu tek bir cümleyle aşkın yalnızlık ve paylaşım arasındaki ince çizgisini gösterir. Aşk Üzerine Aforizmalar Oscar Wilde: “Bir kadın sizi sevdiği sürece, kendinizi onun gözünden görebilirsiniz.” Lev Tolstoy: “Aşk her şeyi affeder, her şeye katlanır.” Jean-Paul Sartre: “Aşk, sevdiğiniz kişinin gözlerinden kendinize bakmaktır.” Franz Kafka: “Aşk, başkasının hayallerine saygı duymaktır.” Mevlana: “Aşk, kendine gelmek değil, kendinden gitmektir.” Ünlü Aşk Hikayelerinden İlhamla Edebiyat, şiir ve aforizmalar bize aşkın ne kadar evrensel ama bir o kadar da kişisel olduğunu gösterir. Sevda, tarihin tozlu sayfalarından fırlayıp her yeni aşk hikayesinde yeniden doğar. Tıpkı bir şarkı gibi, her okuyucu onu kendi melodisine göre yorumlar. 14 Şubat Sevgililer Günü’nü, “Aşkın Tarihini Yazsak Yeniden” diyerek geçmişin ve bugünün unutulmaz aşk hikayelerine adamak ne kadar da anlamlı olurdu. *** Değerli Yazarlarımızdan kitaplarından Aşk'a dair KENDİ SEÇTİKLERİ Alıntılar ve Hemen Hediye Edebileceğiniz Eserleri: FATMA GÜREL Maria, bu sevda bir çeşit hastalık. Ancak bir hastalık insanın tüm zamanını böyle esir alır. Sabahları, bir hastanın ağrılarını aynı yerde bulması gibi, sanki gözkapaklarımın altında imişsin de birden ortaya çıkmışsın gibi seninle uyanıyorum. Sonra tüm gün boyunca çalışırken, yürürken ve yeniden yatağa girerken, sen hep benim yanımda, benimle birliktesin. Ardından rüyalar başlıyor... Tabii yine seninle. (36 BAHARI-çok yakında çıkıyor) * Bu yüzden aradığım o olsa da, yalnızca güzel bir kızın peşinde değilim ki ben. Böyle güzel bir dünyanın peşindeyim. Onunla paylaşacağımız böyle bir zamanın... Okul yolu boyunca gördüğüm hülyalı ağaçlar, Nişantaşı’nın yüzleri kabartmalı, ince balkonlu apartmanları, yansıttıkları ışıkla şimdi nasıl gözlerimi kamaştırıyorsa, Ayla’yla olduğumda, her şey hep böyle olacak. Işıl ışıl... (HAYALLER KİTABI) RAŞEL RAKELLA ASAL Beni sarhoş eden bu tuhaf aşk döngüsü ve onun içindeki bilinmezlik. Buraya gelirken nasıl da çocuksu bir saflık içindeydim. İstanbul’u yakından görecek, tanıyacak ve hayatımın en inanılmaz deneyimini yaşayıp belki de bir roman kaleme alacaktım. Fakat o romanın. başkahramanı oluvereceğimi nereden bilebilirdim ki! (CARMEN HAREMDE) Emma için aşk yaşamın anlamıdır. (Bir Roman Kahramanı Emma Bovary-Çılgın Bir Devinimdir Yaşamak) Hiçbir aşk da sonsuza değin yaşamayı beceremez. Hiçbir sevda ölümsüz değildir. Her terk edilişinizde öleceğinizi sandınız, yenisine dek. O zaman önce kendiniz olun. İçinizdekini keşfedin. En zoru da bu değil mi? Belki bu yüzden, kendimizi, yani hiç tanımadığımız kendimizi, anlatmak zor. (Animal Triste’i Okumak/Çılgın Bir Devinimdir Yaşamak) İnsana özgü ne varsa yıpranır, en yıpranmaz sanılan şeyle bile –sevgi, dostluk, özlem, bağlılık, aşk… (Mavi Gitar Romanını Okumak/Çılgın Bir Devinimdir Yaşamak) Öpüyor, öpüyor, öpüyorum… İçim eziliyor. Çok şükür sana dokunabiliyorum, sevgilim. (DUYUYOR MUSUN, KALBİM) Çözülmez bir bilmecedir ruhumuz diyen sen değil misin? Tıpkı bir çocuk gibi çömeldin yanıma. İçimde tarifsiz bir coşku. (VOLGA HÜZNÜ) Tzvi, benim sevgilim, tapılası erkeğim, yakışıklım, yaşamımınım kaynağı, tek gerçeğim, muhteşem hazinem, sonsuzluğum. Aşkın ötesinde bir şeydi bu, insanın birbirini sevgide yaratması gibi bir şeydi bu… (CECILE) Canım…canım Öpsem, öpsem, öpsem? Biliyorum yine doyamazdım sana… (HER ŞEY BİR ESKİ ZAMAN DÜŞÜNDE ŞİMDİ) AYDAN SELMAN "Numan, şarkı çalarken Asiye Hanım’ı ilk kez görüyormuş gibi fark etti. Onun duygularıyla, kalbiyle, ruhuyla tıpkı şarkıda anlatılanlarla benzer, yaşadıklarıyla çok acı çekmiş bir kadın olduğunu düşündü. Şimdi onun duygularını eskisinden daha farklı hissedecekti. Çünkü bu şarkıda başka bir boyutta birleşmiş gibiydi ruhları. Artık onu hep daha iyi anlayacaktı." Hafıza Ormanı / Aydan Selman İLKER SELMAN “İnsan hayatı boyunca bir kez âşık oluyor. Eğer sen de bu kıza karşı içinde kıpırtılar hissetmişsen, bu fırsatı elinden kaçırma. Tabii aşk karşılıklı olursa anlam kazanır. Aksi takdirde üzüntüden başka bir şey getirmez.” (ÖZLEM) ŞİRİN PARKAN küçük bir çocuk gibi uyuyordun göğsümde bulutlar ayı bir kapıyor bir açıyordu kayıklar kıpırtısız duruyordu suyun üzerinde ellerim sızlıyordu saçlarının arasında balıklar küçük küçük ısırıyordu ellerimi balıklar kayığın altından kayıveriyordu sen özlem oluyordun, ben seni tutamıyordum ben seni tutamıyordum, kayıyordu balıklar oysa sen küçük bir çocuk gibi uyuyordun göğsümde (GÜMÜŞ GÜNEŞİN SARHOŞ KIZI) Bütün sensin içimde Sevdiğim Dağ serinliği kokar boynun Cismi eritir nefesin Dudaklarından dudaklarıma akar Bulutların neşesi Bal çiçeklerinin perisi Sensizlik Eksik Nefessiz Soluksuz Cansız Buz tutmuş taş şehir Buz tutmuş gök deniz Siyah iniyor gün Nefesime iniyor Eziyor soluğumu Bitmiyor Bitmeyen ölüm gibi Acısı (Yıldönümü/BİR ŞEY VAR UNUTTUĞUM ÇOCUĞUM) 10 açılıyor düşerken biz uzun bir düşüş bu el eleyiz kapılar açılıyor çiçekler açılıyor hazneler açılıyor rengârenk iplere dolana dolana düşüyoruz ıslak kimsesiz (LA) FEHMİ NARTER Aşk Yaşam kısa, dilek listen çok uzunsa Vakit var mı, dokunmaya tekrar ruha, Sökülen aşk dokunur mu, ilmik ilmik? Deseni ve renkleri kendine spesifik. Sevgi Gerek yok olmaya efsane, roman Öykü yeter, kısa ve kolay okunan Palindromik, her yönden anlamlanan Süslenir şiirle akrostişi sevgi olan. (FENA) CARAME LA Haramdı aşk Âdem’in sandığından öte El değiştirmiyordu günah Dalından kopardığını Başka ele verince (Âdem ile Havva/ŞEYTAN DİYOR Kİ ASIL BEN SANA UYDUM) CANDAN SELMAN “Daha önce çok âşık oldum. Yani ben hep âşığım sanıyordum. Ama hiç böyle olmamıştı. Kendimi havalanmış bir poşet gibi hissediyorum. Rüzgârın boyunduruğu altında bir o yana bir bu yana savruluyorum. İçim bir doluyor havalara uçuyorum, bir boşalıyor yerlerde sürünüyorum. Kendi ağırlığım yok, varlığıyla doluyum, yokluğuyla boş.” (NÖBET ÇİÇEĞİ) “Bu benim hikâyem. Bu bir aşkın, bir terk edişin ve bir yalnızlığın romanı. Herkes sana kendi hikâyesini anlatacak. Ama hangi hikâye bir aşktan daha özeldir ki?” (KARAKTERSİZ) Kül tablasının içinde yan yana uzanan Çöp Oğlan’la Kibrit Kız gülümseyerek birbirlerine baktılar. “Ayağın çok acıyor mu?” dedi Çöp Oğlan yarısı kesik Kibrit Kız’a. “Yok,” dedi “Hiç acımıyor, yanmadık ya.” “Yanıyor,” dedi Çöp Oğlan. “Kalbimiz yanıyor, neyse ki.” (Vasati 40 Çöp/GOGLİS NE DEMEK) ÖZLEM GÜZELHARCAN Canınızdan bir parça koptuğunda ne yaparsınız? Ben o gittiğinde iki şey yaptım. Önce sahile inip körkütük ağladım. Sonra son üç senemizin anılarıyla sarhoş olup acılarımı kustum. Gelen geçen dik dik baktı bana, umursamadım. Bir adamcağız yanıma gelip "İyi misin?" diye sordu. "Değilim abi," dedim. Başka bir şey sormadı, ne iyi adamdı. Giderken senin gibi dokundu omzuma, irkildim. (PİYANO TARLASI) öpücüklerden bant yapıp ağzını bağlıyorum senin uykunda sayıklıyorsun çünkü zihninin demirden parmaklıklarını okşuyorum düşüncelerin yastığa bulaşıyor sevişiyoruz içimizde bir başka yolculuk daha başlıyor (NAYLON SÖZLER) ÖZGE CAN "Sonra âșık oldum. Öyle bir așktı ki bu; Big Bang falan yalan kalır yanında. Yaşadım da biliyorum. Evreni olușturan patlama ne ki, așkla yașadığım patlama evreni yutup her șeyi yok etti. Geriye bir ben bir de o kaldı. Yeni evren düzeni sadece ikimiz için kuruldu bu kez. O milyarlarca atom birleşip, sadece ikimiz için bir evren inșa etti, gerisi tamamen ilüzyondan ibaret." Çember Çekmece kitabından "Çember" öyküsünden alıntı. "Seslendim. Seninleyim, bak yanındayım," dedim. "Baktığın anda göreceksin, baharı getirdim sana. Cemreler düștü. Filize durdu her șey. Köye gideriz. Çiçeklerden hangi ağaç olduğunu tahmin ederiz. Sen yine bilirsin. Ben gözünün ferinden ışık alırım, meyveye durur ruhum." (Ona Dönüşüm/KUKLA) EMİNE EBRU Her ne kadar yıllar sonra hatırlandığında bir gülümseme olarak kalsa da yüzünde, sükût-u hayalden öteye gidememişti bu aşk! Çünkü zihnindeki görüntü kendisiyle birlikte büyümüş, kendisine dönüşmüştü. Artık bambaşka biriydi. (O AĞACIN ALTI) ÖZLEM ALPÖZGEN aşkın adı gecem sanı gecem sorusunda gizli gecem taşı beni ruhundan taşayım gözlerini sakın kapama ve kimse uyanmasın gecede kalsın her şey ben senin gözlerinin kapatmam sana kendimi rüya mısın? bitme gerçek misin? gitme ben senin rüyanım bitirmezsen bitmem her gece rüyamda olsan bıkmam senden hiç uyanmam. gerçeğim. tek gerçeğimsin inandığım tek gecemsin sonsuza dek sürsün senle yıkanıyorum seni daha çıplak yapan gözlerim ıslak (V GECESİ) İDRİS KENÇ Sabahın seherinde gözlerimi açıyorum. Kendimi güne bir kahve eşliğinde hazırlıyorum. Yükselen güneş aralıklı perdeden içeri sızıyor ve saçılan ışıkları tüm ihtişamıyla elmacık kemiğini bir altın hazineye dönüştürüyor. Ona bir kez dokundum, teni parmaklarımın altında sıcacıktı, ne kadar canlı ve diri olduğumuzu hatırlatıyordu. Hayatın önem ve değerini bilmeyecek gençlik çağındayız. Hangi yolu seçeceğiz ya da geleceğe dair ne düşüneceğimizi bilemiyoruz. Kalemlere kitaplara ve hayallere sarılıyoruz okul sıralarında. Geleceğin neler getirebileceğine dair tartışıyoruz çiçek açan umutlarla dolu. Birbirimize itiraf edecek medeni cesaretimiz yok; dudaklarımız korkunun ince ipiyle bağlı ama rüyalarımız birbirimizi içeriyor. İkimiz de aşkın tam manasıyla henüz bilmiyoruz, öpücüklerimiz dolaşan eller ve deneyimsiz dillerle körükleniyor ama ben onun yüz hatlarını ders kitabımdaki kelimelerden daha iyi biliyorum. İkimizde birbirimiz hakkında çok konuşamazsak da birbirimizi tanıyoruz. (Elmacık Kemiği/GARDENIA ÇİÇEĞİ) UFUK ACUNER Ten Nedir ki *iç / metin: ' oda' da gezinen bu yumu_ şak tan sevgi titre_ mek lı eki_ ni' 'yitir _ mek te n, bir _ dem/ aşk' ı' yeşil eldive_ n ler giyile_ n bir ev' de tin' i ..! ...... ten nedir ki ? ÖZLEM TÜM Çocukluğuna döndü, babasına hasret olduğu yillara. Bugün tüm ömrü gözünün önünde bir film şeridi gibi geciyordu. (KESİŞEN YOLLAR) Dahası olmayan aşklar Öyküdür Dilimden dökülen kelimeler bana yabancı. Kime bırakamazsın,Buyukanne?" Tam anlatmaya baslayacakken tepsiyi kucağıma bırakıyor. "Usulca,sen unuttuysan ben çoktan unuttum.... (LÂL MÜNİRE ÖZGENCAN Ben çocuktum o vakitler. Çevremde tanıdığım herkesin düğünü bu salonda olurdu. Bana öyle gelirdi ki dünyadaki herkes bu salonda evlenirdi.Ben de aşık olduğum kızla burada evlenecektim. Orkestra komparsitayı çalıyor, gelin ve damat pistte dans ediyor, konfetiler saçılıyor her yana. Çocuklar etrafta gürültüyle koşuşturuyorlar. Gelinin annesi bir köşede ağlıyor. Damadın annesi vakur bir edayla geziniyor. Az sonra çiftler dolduruyor pisti. Tüm kadınlar şıklık yarışında. Eltiler, görümceler. Nane likörü, badem şekeri... (Yeşil Mantolu Kız/BAŞKA DÜŞLER ZAMANI) Geçen yıl, güz başında gördüm onu. Çamaşırhanenin orada. Zeytin hasadından az evvel. Gardiyana sordum. Maria, ismi Maria'ymış. Omuzunda kırmızı bir leke. Zeytinlerin gölgesinde kayboluyor. Güzeller güzeli Maria. Yılkı atı misali. Gem vurulmaz, ele avuca sığmaz. (Kayıp Zamanlar/BAŞKA DÜŞLER ZAMANI) BERİL EREM “Ne diyordum? Hah, kendimi seviyorum diyor-dum. Âşık değilim elbette, ama bence sürdürülebilir bir duygu da değil aşk. Çok içgüdüsel ve insanoğlu içgü-dülerini zamanla hayatın hızlı akışında daha bilinçli davranış ve hareketlerle ikame ediyor. Sevgi mesela. Mutlaka bilinçli bir eylem silsilesi gerektiriyor. Özen göstermek gibi. Ben o açıdan kendimle çok mutluyum. Kendime özen gösteriyorum. Uzun lafın kısası, bir yuva kurmak için de bunların yeterli olduğunu düşü-nüyorum.” (Terapi/RUHDANLIK) İlk yaram tam bağrımın ortasına denk gelen efla-tuni bir aşkın yarasıydı. Ademoğlunun Havva kızına en kavuşamadığı yer-de cenk ediyorduk hayatla o zamanlar. Bir tülün ar-dından gizli gizli izlerdim onu. Her gün sabah yedide, karşıdaki apartmanın kapısı iç kıyan bir gıcırtıyla açılır; o çıkar ve birkaç saniye sonra da büyük bir gürültüyle ardından kapanırdı kapı. Annemin kurulmuş bir saat gibi, bu sesi duyduğunda söylediği “Ne zaman yaptı-racaklar şu lanet kapıyı!” sözüne şaşkınlıkla dudak büker, sanki bu sesi ilk defa duyuyormuşum gibi yapıp tülü daha da aralardım. O ise apartmanın dış merdiven-lerinde bir ayağını basamaklara dayar, ayakkabısının bağcıklarını bağlardı. Beni fark etsin diye, o birkaç dakikalık zaman diliminde yüzümü pencerenin perva-zına kadar iyice yaklaştırırdım. Bakmazdı. (Lâl/RUHDANLIK) Aşk Aşkın Suçları En Güzel 100 Aşk Şiiri Carmen Kırmızı Zambak Aşık ile Maşuk Tehlikeli Yaş Gündüz Ağda Gece Barda Karantinalı Despina #AşkınTarihiniYazsakYeniden #SevgililerGünü2025 #AşkEdebiyatı #UnutulmazAşkHikayeleri #AşkRomanları #KafeAşk #ŞiirVeAşk #UnutulmazAşkŞiirleri #Aşkınİzleri #14Şubat2025 #KürkMantoluMadonna #AşkVeGurur #RomeoVeJuliet #KoleraGünlerindeAşk #Aşk-ıMemnu #NazımHikmet #CemalSüreya #AşkınFelsefesi #WilliamShakespeare #SevdaŞiirleri #ÜnlüAşkHikayeleri #AşkAlıntıları #AşkınKanunu #AşklaYaşamak #EdebiyatVeAşk
- Ödüllü Yarışma
📸 Y. A. R. I. Ş. M. A. FOTOĞRAFLARDAKİ DÜNYACA ÜNLÜ YAZARIMIZI TANIDINIZ MI? İpucu Metnimiz Bazen bir adam, dünyaya ayak basmış tüm yaşamların gölgesinde saklanan o benzersiz dokunuşla hatırlanır. Hayatı, sadece uçuşlarının izleriyle değil, ardında bıraktığı gözle görülmeyen yollarla yankılanır. Onu anlamak, bazen bir kum tanesine bakmak gibi; sıradan görünenin ardındaki evrensel sırrı çözmeyi istemek. Onun yaşamı, bilinmeze duyulan derin bir özlemin rüzgarında savruldu. Çöl sessizliğiyle hemhal oldu; orada insanın yalnızlığını, yıldızlarla konuşarak aştı. Yüreğinde bir pusula taşıdı; bu pusula, insan doğasını ve hayatın gizemli anlamlarını arayışında ona rehberlik etti. "Neden buradayız?" sorusu, onun için bir yanıt değil, bir yolculuktu. Hayatının bu sorgulayıcı yönü, sıradan olanı olağanüstüye çeviren bir felsefeye dönüştü. Çatışmaların ortasında bile iyilik ve insanlık arayışını bırakmadı. Onu tanımak, görünenin ötesine bakmayı gerektirir. Onun yaşamında, yıldızlı bir geceyi izlerken duyulan huşuyu, kaybolmanın ve bulmanın içsel yankılarını hissedersiniz. Çünkü o, hayatı boyunca bir cevap değil, sorular bıraktı. Bu sorular, hâlâ bize kim olduğumuzu hatırlatıyor. 🎩 Yazarımızı tanıdığını düşünenleri bir kura için kafekultur.com a üye olarak iletisim@kafekultur.com adresine mesaj iletmelerini rica ediyoruz. Yarışma 28 Şubat 3025 günü gece yarısına kadar sürecek olup web desteğiyle çekilecek kurada ilk beşe giren kazananlar yazarımızın beş kitaplık bir ese cildine sahip olacaklardır. Bol şanslar. Sağlıcakla. 🎩 #YıldızlarınSesi #ÇölünFısıltısı #KaybolupBulmak #İnsanınÖzü #YalnızlığınRuhu #DerinYolculuk #BilinmezeÖzlem #HayatınPusulası #Görünmeyeninİzinde #FelsefiKaşif #KumTanesiSırrı #SonsuzSoru #İyiliğinArayışı #EvrenleSohbet #SessizFırtına #İnsanlıkYolu #HayataFısıldayanAdam #AnlamınPeşinde #ZamansızYazar #DüşlerinSesi
- Laiklik, 88 Yıldır...
Cumhuriyet'in kuruluş yılları, sadece bir devletin değil, aynı zamanda yeni bir toplumun ve bireyin inşasına yönelik cesur bir dönüşüm sürecini ifade eder. Bu dönüşümün merkezinde ise laiklik ilkesine dayalı bir eğitim sistemi yer alır. Laiklik, bireylerin din, mezhep ve inanç farkı gözetilmeksizin eşit bir vatandaşlık bağıyla bir arada yaşamasını sağlayan temel bir anlayıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, eğitim reformları bir ulusun kaderini değiştirmek, onu ümmet toplumundan ulus toplumuna dönüştürmek ve özgür bireyler yetiştirmek adına hayata geçirilmiştir. İşte bu süreç, modern Türkiye’nin temellerini atan güçlü bir iradenin, eğitim ve laiklik konusundaki kararlılığını yansıtır. Yazarımız CEMİL YAVUZ'un " Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer " kitabından laiklikle ilgili önemli bir bölümü okurlarımıza sunuyoruz. Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer: Eğitim “Yeni toplum-yeni insan ve yeni yurttaş” modelini yaratma yolunda başvurulacak en etkili araç, hiç kuşkusuz “eğitim”dir. Cumhuriyeti kurma yolunda bu gerçeklikten hareket eden Atatürk ve genç kurucu kadronun hedefinde “laik, özgür, bağımsız, modern, ulusal” kimlikli, akılcı ve uygar yeni kuşaklardan oluşan bir “toplum ideali” vardır. Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ardından 3 Mart 1924 tarihli ve o günkü dili ile “Tevhidi Tedrisat” yani Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi Yasası, hedeflenen o toplum idealine yönelik ilk ve en büyük “devrim”dir. Böylece, ülkede eğitim alanındaki bütün öğretim kurumları ya da birimleri, Maarif Vekaleti’ne yani Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanır. Dinsel nitelikli Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’ne bağlı olan ne varsa, bütün mektep-medrese, aynı uygulamaya tabi tutulur ve ardından da medreseler kapatılır. Toplumdaki manevi gereksinmeyi karşılamaya yönelik olarak da imam-vaiz-hatip okulları ile ilahiyat fakültesi açılır; ancak bir süre sonra öğrenci yetersizliği nedeniyle de kapanır. 1929 yılında bütün liselerden Arapça-Farsça dersleri kaldırılır. Amaç, Arap-Fars kültürü etkisinden giderek uzaklaşmaktır. İlköğretimdeki din dersleri uygulaması da 1930’da, önce kentlerdeki okullarda, 1939’da da köy okullarında sonlandırılır. Sonuçta, eğitimin üzerindeki “medrese tekeli” tümden yıkılırken, din de bilimden ve eğitim-öğretimden ayrılır. Cumhuriyetin kurucu iradesi ve devrimci önderlik, siyasileşmiş din ve diğer geleneksel yerleşik kurumları ile uzlaşma yerine hesaplaşma yoluna gider. Çünkü modern Cumhuriyet’in inşası ve devrimlerin başarısı için ülkenin bütününde “laik eğitim” ya da özellikle de “eğitimde laiklik” kaçınılmazdır. Bu uygulama da genel anlamı ile “Türk laikliği”dir. “Türk laikliği” ile laiklik konusu, yalnızca devletin laikleştirilmesine ya da “devlet-din ayrılığı”na indirgenemez ve bununla yetinilemez. Bunu çok fazlası ile aşan bir özelliğe, içeriğe, derinliğe, genişliğe ve de etkinliğe sahiptir. Bunun en yalın ve net ifadesi de “din ve dünya işlerinin ayrılığı” ifadesidir. Kurucu siyasal örgüt olarak CHP’nin de “1927 Tüzüğü”nde ve “1931 Programı”nda da laiklik böyle tanımlanır. İşte bu laiklik tanımlaması, “Türk laikliği”nin derinliğini ve kapsamını çok net olarak yansıtır. Tepeden tırnağa yeniden kurulup yapılandırılan bir toplum için bu durum elbet zorunlu görülür. Bu zorunluluktan dolayı “kurucu önderlik iradesi”nin din-devlet, din-toplum ve din-dünya ilişkisine bakışı bu yüzden “uzlaşmacı ve evrimci” değil, Fransa örneğindeki gibi “devrimci”dir. Bu yaklaşımda dinlerin, kutsal inançların siyasette ve başka alanlarda da olsa bir çıkar ve güç hatta iktidar aracı olarak istismardan kurtarılmasına ve kurtarılacağına ilişkin amaç kesindir. Bu durumda laik eğitim, ülkedeki toplumsal uzlaşmanın ve iç barışın inşası için de hem zorunludur ve hem de gereklidir. “Türk laikliği” denilen, bu noktada da özeldir ve kendine özgüdür. Çünkü bu öncelikle toplumsal uzlaşmanın ve iç barışın yaratılmasının yanı sıra çağdaşlaşmanın önkoşullarının en önemlisi, hatta en belirleyicisidir. Laik “genel eğitim” yolu ile de hem “uluslaşma” hedefi hem de “ulusal egemenlik” ilkesi artık yerleşik ve vazgeçilemez olup, kalıcılaşacaktır. Kurtuluş mücadelesinin daha dumanı tüterken, asıl zaferin “eğitim” ile elde edileceğini öngören Gazi Mustafa Kemal, 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlerle birliktedir ve onlara şöyle seslenir: “Üç buçuk yıl öncesine kadar halk cemaat olarak yaşıyorken, başındakiler de onları istedikleri gibi yönetiyorlardı. Bütün dünya da bu halkı, başındaki o yönetenlerine göre tanımaktaydı. Ancak üç buçuk yıldır, bütünüyle bir ulus olarak yaşamaktayız,” derken, aslında hem olanları hem de olacakları anlatır. Öncelikle eğitimin laikleştirilmesi, en başta uluslaşmanın da dinamiğini ve itici gücünü oluşturur. Ümmet toplumundan “ulus” olmaya geçişte laik eğitim, en etkili araçlardan birisi hatta en önemlisi olur. Laiklik, toplumdaki farklı din, mezhep ve inançlardan olan yurttaşların “ulusal birlikteliği”ni sağlama işlevini üstlenir. Hanedana bağlı olan 600 yıllık feodal-geleneksel ümmet toplumu olan Osmanlı, aynı zamanda çok inançlılık özelliği ile üretime dayalı olmayan yapısının yarattığı “şükürcü kanaatkârlığı” üzerine devam ettirilebilen ve başında halife padişahın bulunduğu geniş bir “kullar kitlesi”dir. Aklın yerine “gelenekselleşmiş dinsel kalıplar”ın egemenliği geçerlidir. Toplum gelişmeye kapalı, sorgulama yeteneği oluşmamış, nakilci bir yapıdan ibarettir. Batı modernizasyonuna ve akılcılığına kapalı dogmatik, okuma yazması bulunmayan, sözel bir toplum görünümündedir. Aynı zamanda da büyük çoğunluğu mülksüz (topraksız) ya da az mülklü (topraklı) yoksul bir toplum özelliğindedir. Yaygın bir yoksulluk ve yoksunluk içinde, savaşlardan da yorgun düşmüş, yaralı bir toplumdur. Halk adeta kaderine terk edilmiş halde, üstte yok, başta yok ve can derdindedir. I. Dünya Savaşı sonunda, emperyalist işgale uğrayan Osmanlı Devleti’nin geniş toprakları, imzaladığı Sevr Anlaşması ile de emperyalist devletlerce paylaşılır. Çanakkale Savaşları ile dünya sahnesine çıkan Yarbay Mustafa Kemal, bu durum karşısında durmaz; yurtsever subaylar ve sivil aydınlarla birlikte, halkı örgütler, ordular kurar, hedefi belirler, kurtuluş için yola çıkar. “Ya bağımsızlık ya ölüm!” diyerek tam bağımsızlık yoluna girer. İnönü, Sakarya, Dumlupınar’da kazanılan zaferlerle ve Lozan’da elde edilen bağımsız Türkiye tapusu, mazlum uluslar için de pusula olur. Kazanılan kurtuluş mücadelesi, TBMM’nin kuruluşu ile kurumsallaşarak, dünyevileşen göksel egemenlik artık “ulusun” olur ve bu durum, laikliğin de en güçlü işaret fişeği niteliğindedir. Ardından hanedana dayalı saltanata ve hilafete son verilir. Halka dayalı modern, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilan edilir. Arka arkaya gerçekleştirilen devrimlerle artık Cumhuriyet’in kalıcı inşasına geçilir. Bunun için de en öncelikli ve en etkili olacak olanların başında ise “eğitim” gelir. Bir “kurtarıcı” dehasına sahip olan Mustafa Kemal, “eğitim” konusundaki muazzam yaklaşımı ile de aynı zamanda bir “kuruculuk” dehasına sahip olduğunu gösterir. Mustafa Kemal’e göre artık asıl ve gerçek savaşım “eğitim” ile cehalete karşı verilecektir. Hızla “laik ve modern, akılcı ve ulusal eğitim” modeline geçilecektir. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllar 1924-1925’te, ülke sınırları içinde sadece 20 Öğretmen Okulu vardır. Eski medrese sisteminin yapısını taşıdığından, yeni dönemde yeterli-gerekli işlevi göremez ve 1930’lara gelindiğinde sayısı 11’e düşer. Aynı tarihte ülkede “öğretmenlik işi” yapmakta olanların toplam sayısı da 10.102’dir. Bu “öğretmenlik işini” yapanların içinde “öğretmenlik eğitimi” alanların yani diplomalı öğretmen olanların sayısı da sadece 2.734’tür. Kalan büyük bölümü ise şuradan buradan, hariçten “öğretmenlik” yapma işi verilen niteliksiz, yetersiz, özelliksiz kişiler olup birçoğu da ya ilkokul çıkışlı ya da sadece okur-yazar olanlardandır. Bütün ülkede okur-yazarlık oranı ancak yüzde 5’lerde-8’lerdedir. O da yalnızca belli kent merkezlerinde, medresedekiler, varlıklı olanlar, bürokrasidekiler, gayrımüslimlerle saray ve çevresindekilerden olup, kadınlar dahil değildir. Arap harflerinden oluşan yazı dili Osmanlıca olup, halk için öğrenilmesi ve öğretilmesi hiç kolay hatta mümkün de değildir. Cumhuriyet’in kurucu devrimci önderliğinin önünde duran ve aşılması-başarılması kaçınılmaz ve mutlak olan en temel sorunların-konuların başında “uluslaşma, Cumhuriyet’i ve devrimleri yurdun her noktasına yayma, aydınlanma, halkı üretici yapma ve bunun için de en başat üretim aracı olan toprağı, feodal ağaların tekelinden kurtarma, çiftçiyi-köylüyü topraklandırma ve böylece halkı da yoksulluktan kurtarma-kalkındırma” hedefi gelmektedir. (.....) CEMİL YAVUZ #Laiklik #Cumhuriyet #Eğitim #Atatürk #Devrim #ModernTürkiye #LaikEğitim #TürkLaikliği #UlusalEgemenlik #UlusDevlet #TevhidTedrisat #CumhuriyetDevrimleri #Özgürlük #AkılcıEğitim #UlusalKimlik #EğitimDevrimi #Modernleşme #BilimselEğitim #Çağdaşlaşma #BirlikteYaşamak #ToplumsalBarış #Cumhuriyetİlkeleri #LaikToplum #EğitimdeEşitlik #YeniTürkiye
- Ve Sinema Doğar 1895 Şubat'ta
On dokuzuncu yüzyılın sonları, sanayi devriminin ivmesiyle teknolojik yeniliklerin hız kazandığı bir dönemdi. Buhar makineleri, elektrik ve telgraf gibi buluşlar dünyayı dönüştürürken, 1895 yılı sanat ve eğlence alanında büyük bir devrime sahne oldu: Sinema doğdu. Bu devrim, Auguste ve Louis Lumière adlı iki Fransız kardeşin geliştirdiği sinematograf adlı cihaz sayesinde gerçekleşti. Lumière Kardeşler, fotoğrafçılıkla ilgilenen bir ailede büyümüş, babalarının Lyon’daki fotoğraf malzemeleri fabrikasında çalışarak optik ve görüntü teknolojileri üzerine deneyimler edinmişti. O dönemde Thomas Edison, Kinetoskop adlı bir cihaz geliştirmişti; ancak bu cihaz, filmleri yalnızca tek bir kişinin görebileceği küçük bir ekranda oynatıyordu. Lumière Kardeşler, hareketli görüntüleri yalnızca kaydetmekle kalmayıp, birden fazla kişiye izletebilecek bir sistem geliştirme fikri üzerinde çalıştı. Böylece 13 Şubat 1895’te sinematograf için patent aldılar. Sinematograf, hem film çekebilen hem de projeksiyon yaparak geniş bir kitleye izletilebilen ilk taşınabilir cihazdı. En önemli özelliği, Edison’un sistemine kıyasla daha hafif, taşınabilir ve pratik olmasıydı. Ayrıca, dakikada 16 kare çekerek filmleri daha akıcı bir şekilde gösterebiliyordu. 28 Aralık 1895 günü Paris’teki Grand Café’de bir araya gelen kalabalık, tarihin ilk ücretli sinema gösterimine tanıklık etti. Lumière Kardeşler, bu gösterimde 10 kısa film sundular. En çok dikkat çeken filmlerden biri, işçilerin fabrikadan çıkışını gösteren La Sortie de l’Usine Lumière à Lyon (Lumière Fabrikası’ndan Çıkan İşçiler) adlı yapımdı. Ancak sinema tarihine damga vuran an, L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat (Bir Trenin La Ciotat Garı’na Varışı) filmiyle yaşandı. Trenin izleyicilere doğru hızla yaklaştığı sahne, izleyicilerde büyük bir şaşkınlık ve korku yarattı; bazıları sahneden kaçacaklarını sanarak yerlerinden sıçradı. Bu olay, sinemanın ne kadar güçlü bir illüzyon yaratabileceğini ve seyircide derin bir etki bırakabileceğini gösterdi. Artık yeni bir sanat ve eğlence biçimi doğmuştu. Başlangıçta Lumière Kardeşler, sinematografın sadece bilimsel ve eğlence amaçlı gösterilerde kullanılacağını düşünüyorlardı. Hatta “Sinema bir buluş olarak ilginç, ancak ticari bir geleceği yok.” diyerek film üretimini fazla ciddiye almadılar. Ancak sinemanın büyüleyici etkisi hızla yayıldı. Birkaç yıl içinde film gösterimleri dünyanın dört bir yanına ulaştı ve sinema, toplumsal belleğin ve sanatın en güçlü anlatım araçlarından biri haline geldi. Lumière Kardeşler’in sinematografı, 20. yüzyılda Hollywood’un yükselişinden Avrupa’daki sanat filmlerine, Sovyet montaj tekniğinden Yeni Dalga akımına kadar birçok sinema akımının temelini attı. Bugün milyonlarca insan, sinemanın büyüsüyle geçmişi, bugünü ve geleceği keşfetmeye devam ediyor. Ve tüm bunlar, 1895’in o büyülü Aralık akşamında, bir kafede sinematografın perdesine yansıyan ilk görüntülerle başladı… Kafekültür'de yayımlanmış SİNEMA konulu kitaplarımız: #LumiereKardeşler #SinemanınDoğuşu #1895SinemaDevrimi #Sinematograf #İlkFilmGösterimi #BirTreninVarışı #GrandCafeGösterimi #SessizSinema #FransızSinemaTarihi #SinemaDevrimi #HareketliGörüntülerinDoğuşu #FilmTarihi #İlkFilmler #LyonKardeşler #EdisonveLumiere #SinemaSanatı #SessizFilmDönemi #KinetoskopveSinematograf #1895GrandCafe #SinemaVeTarih #İlkSinemaseverler #SinemanınMucitleri #SinemaKültürü #İlkSinemacılar #FilmSanatınınBaşlangıcı
- Zeplin'den Arda'ya
Sevgili Arda Seninle bu yola çıkalı yeterince uzun zaman oldu. Tanıştığımızda tatlı gülümsemen ile bana kocaman kocaman bakarak hoş geldiniz dediğin an hala aklımda… Büyüyorsun Ardacığım, bunu sadece ben değil çevrendeki herkes görüyor, herkes farkında. Büyürken her insan gibi değişiyorsun. Bu değişim sadece fiziksel değil. Bilişsel ve duygusal açıdan da farklı değişimler gösteriyorsun. Her değişim iyi değildir hayatımızda, değişim “gelişmeye” doğru akıyor ise bize mutluluk verir. İnsani duygular anlamında inanılmaz kendini geliştirdin. Yardımseverlik, saygılı olmak, herhangi bir konuda fikrini belirtmek, fikrin ortama uymuyor ise nazikçe zıt fikirlerini ifade edebilmek…. Bana sorarsan nezaketin fizik bulmuş halisin. İnanılmaz kibar bir beyefendi oluyorsun. Geçen zaman içerisinde değişmeyen en güzel şeylerden birisi ise Arda’nın öğretmenini her zaman sevmesi. Aslında bir öğretmen için en güzel duygulardan birisidir. Öğrencisi tarafından sevilmek, değer görmek, beklenmek… Seninle tanışma öncesi bana söylenen “dikkat eksikliğin ve odaklanama sorunu yaşadığındı. Ayrıca hemen hemen her öğrencide olduğu gibi okuma alışkanlığı olmaması ve akıcı okumamaktı.” Ardacığım, görüştüğümüzden bu yana hiç dikkatsiz olduğunu gözlemlemedim. Birlikte geçirdiğimiz zaman boyunca da bu süreler bazen çok uzun olmasına rağmen dikkatinin dağıldığını ya da odaklanamadığını hiç görmedim. Okumaya gelince süreçte gelişti. Hem hızlandı hem de okuduğunu anlayabiliyorsun. Bu değişimler gelişime doğru olduğu için bana mutluluk veriyor. Seninle ilgili gözlemlerimi sana da anlattığımdan biliyorsun. Tekrar söylemek istiyorum. Güçlü bir içsel zekaya sahipsin. İçsel zekâ doğru kullanılırsa insanı deha yaptığını da söylemiştim. Üzüldüğüm nokta neydi bir türlü bu zekayı olan kadar değerlendirememen… Büyüdükçe daha melankolik bir insan olmaya başladın. Sahip olduğun zekanın bir çıktısı olabilir ama bunu da aşabileceğimizi düşünüyorum. İçsel zekanın en önemli yanı karar verene kadar. Karar verdikten sonra verdiğin kararı uygulayabilmek. Hadi hatırlayalım; insanlara karşı kendi duygularını ifade etmen, fikirlerin ortamdakiler ile uymasa bile kendi fikirlerini söyleyebilmen, okulda yapılacak herhangi bir takım çalışmasında görev alma girişimin, takım ile ilgili sorumlulukları yerine getirme becerin, anlamadığın konuları öğretmenlerine utanmadan sıkılmadan çekinmeden sorman… Sabrın hem süreçler karşı gösterdiğin hem de yaptığın herhangi bir işe karşı gösterdiğin sabrın gerçekten yaşının üzerinde. Bir şeyi gerçekten istiyorsan senden kaçışı olmadığı düşünüyorum. Püf noktası gerçekten istemek. Tüm bu süreçleri alıp önüme düşündüğüm de üzüldüğüm tek bir nokta var. Bu kadar tüm her şey zihninde duygularında hazır duruyorken derslerle ilgili kısmı ertelemen. Nasıl oluyor ise her defasında mutlaka erteleyecek bir yol ya da bir sebep buluyorsun. Bu noktada seni de kendimi de gerçekten çok sorguladığımın farkındasındır. Hayatında sadece ders konusunda olan bu erteleme özelliğini bıraksan istediğin kapıların çoğunluğu sana açılacak. Bu konuyu bir kez daha düşünmenin senin için faydalı olacağını düşünüyorum. Ardacığım, biliyorum ki bazen adım atmak zor gelir, hatta başlamak için hep bir 'doğru zaman' beklersin. Ama unutma, hiçbir zaman mükemmel değildir; sadece başla. Başlayıp devam ettikçe işler yolunan girer. Mükemmel zaman, mükemmel iş, mükemmel insan diye bir şey yoktur. Hayatın en yorucu kısmı mükemmel olmaya çalış, sen sadece “Arda” olursan hayat senin için çok daha anlamlı olacaktır. Sadece kendin ol senden rica ediyorum mükemmeli arama. Hayatın daha o kadar başındasın ki bu özelliği şimdi kazanırsan yaşam birçok nimetini sana sunacaktır. Yanlış hatırlamıyorsam bilgisayar mühendisi ya da bilgisayar kodlama ile ilgili bir meslek okumak ve yapmak istiyordun. Bu hayalini duyduğumda içimde büyük bir heyecan hissettim. Çünkü bu alanda başarılı olacağına yürekten inanıyorum. Merakın, çözüm odaklı bakış açın ve sabrın bu meslekte seni öne çıkaracak en güçlü özelliklerinden olacaktır diye düşünmüştüm. Belki ileride kendi yazılım projelerini geliştirecek, hayatı kolaylaştıran teknolojiler üreteceksin. Belki de büyük bir ekibe liderlik ederek yenilikçi çözümler sunacaksın. Şunu sakın unutma: Bugün attığın küçük adımlar, hayalindeki büyük hedeflere giden yolun en kıymetli başlangıçlarıdır. Bu adımları atabilecek güçte olduğunu da gör lütfen ve erteleme.” Sevgili Arda, hayatta istediğimiz büyük başarılara ulaşmanın temel taşı küçük adımlardan geçiyor. Bugün yaşamına eklediğin küçük beceriler (ertelememek, iradeli olmak, mükemmeli aramamak…) İleride hayallerin gerçekleşmesini sağlayan güçlü dinamikler olacaktır Hayat bazen karşımıza zorluklar çıkarabilir; odaklanmanın dağıldığı anlar, başlamaktan çekindiğin görevler olabilir. Ancak o anlarda sadece bir adım atmak, her şeyi değiştirebilir. Çünkü asıl kazananlar, düşse bile ayağa kalkan ve yeniden deneyenlerdir. Yolun nereye çıkarsa çıksın, karşılaşacağın her deneyimin sana bir şey katacağını unutma. Başarı yalnızca hedefe ulaşmak değil, o yolda öğrendiklerindir. Senin azmin, merakın ve öğrenme isteğin hayat yolculuğunun en büyük rehberleri olacaktır. Bil ki ben her zaman sana inanıyor ve güveniyorum. Küçük adımlar büyük değişimlere yol açar, yeter ki yola devam et. Hayallerini gerçekleştireceğin o parlak gelecekte seni görmek için sabırsızlanıyorum. Bu süreçte tek isteğim kendini fark etmen… Sevgiler.. DÖNDÜ POLAT Müzik önerisi: https://youtu.be/ymMvDs15htc
- Sevgili Uğur Mumcu
CEMİL YAVUZ 24 Ocak 1993 bir pazar günüydü, Uğur MUMCU öldürüldü. Bu toprakların parıldayan, ışık saçan aydınlığıydı, söndürüldü. Otuz iki yıldır yokluğunda, ne çok arıyoruz onu, bu görüldü. Gerçeğin peşinde, araştıran, soran, sorgulayan, bulan gazeteciliğin son örnek adı; Ödün vermez kararlılığıyla, hukukun yılmaz savaşımcısı; Aydınlanmanın kalpaksız çağdaş kuvvacısı; O gün bugündür dinmemekte, yokluğunun hep artan sancısı. Dile kolay, 32 yıl oldu aramızdan ayrılışı. 27 Ocak'ta son kez buluştuk, uğurlaştık son yolculuğunda Uğur'la Ankara'da. O gün bu gündür alışmak ne mümkündür yokluğuna. Haksızlığa uğramanın bile sevimli kahramanı o “Sakıncalı Piyade!” İnsan haklarında, yılmadan, bıkmadan hep mücadelede; En yüce değer saydığı emekle, emekçiyle her zaman birlikte; Özgürlük, adalet ve demokrasi için hep en önde; Sevgili Uğur MUMCU, seni ne çok arar olduk bilsen, zaman kötüleştikçe. Döndükleri köşe başlarında, sahibinin sesi ekranlarında, kalemini satıp takla atanların ortalığı sardığı şu devri zamanda yokluğun ne acı! Sonsuzlukla bütünleşen ölümsüzlüğünün ardındaki onurlu yaşamın, insanlık vicdanında çoktan anıtlaştı. Her 24 Ocak’ta buluşup seninle, yeniden yeniden yüzleşmektir kararımız. Lakin bağışla bizi, kanamaktadır hep sol yanımız. Yokluğunda inan, ne de çok kötüleşti zaman. Lakin, yaktığın meşaleyi çoğaltıp, ışığını yayamadık; bağışla bizi. Şu kitapların var ya dizi dizi, ne kadar, ne kadar güncel şimdi: “Yolsuzluk Dosyaları”nın şimdilerde, telli dosya kadar kalmadı önemi! “Suçlular ve Güçlüler”inin gücü öylesine arttı ki şaşırıp kalırdın! “Büyüklerimiz” deki cüce büyüklerinin, hikmetinden sual olmuyor artık! “Çıkmaz Sokaklar"ın girdaplarında, kör kuyularda, nicedir merdivensiz kaldık! “Tüfek İcat Oldu”nun yerini "ne mertliği"; dijital kahpelikler aldı. “Silah Kaçakçılığı ve Terör”mü? Ne sen sor ne biz söyleyelim. Yalnızca iade-i itibarı kaldı! Hani “Söz Meclisten İçeri” vardı ya! Artık birbirine karıştı. İçeri-dışarı kalmadı. “Liberal Çiftlik” yok mu, o da çok gerilerde kaldı! Şimdi yerini "beşi bir yerde ile "dualı tosuncuklar" aldı! Daha neyi anlatsam sevgili MUMCU, daha neleri? Cesaret bağımsızlık, ulus, yurt, Atatürk, devrim, cumhuriyet, hürriyet, emek, hak, hukuk, adalet!… Lakin tam gaflet, dalalet hep ihanet. Maşallah, ne demek, sapasağlam, dim dik ayakta “12 Eylül Adaleti” “Rabıta” falan ohoo! Onu hiç mi hiç sorma! “Bir Uzun Yürüyüş” ise çoktan, tam gemi azıya almış durumda! Menzile koştular, hepsi sarmaş dolaş! “Tarikat-Siyaset-Ticaret” kuzu sarması! O mu, o başka bir savaş! “Gazi Paşa’ya Suikast”i yazar mıydın bilmem ama; şimdilerde şaşırıp kalır mıydın ne? “Eğilmeden Bükülmeden” biz yine seninleyiz elbet; düşüncelerinin izindeyiz. Lakin öyle de olsak, bir hayli buruktur içimiz! Sevgili Uğur Mumcu, Ne çok özledik seni, bıraktığın yerin çok uzağındayız. Sensizlikte büyürken, fotoğrafını taşıdı ancak çocuklarımız. Yoldaşlarınsa evet yolundayız, hiç eksilmeden kararlılığımız. Başaramasak da hep genç durduk, hep dimdik kaldı başımız. Lakin bizi bağışla; yokluğunda bir hayli kabarıktır dosyamız!
- Erol Avcı ile KARANTİNALI DESPİNA Romanı Üzerine Söyleşi
İzmirli Rum Kızı Despina'nın Olağanüstü Romanı CANDAN SELMAN “Karantinalı Despina” EROL AVCI ’nın Kafekültür Yayınları’ndan çıkan ilk romanı. Şiirlere, şarkılara ve hikâyelere konu olan İzmirli güzel Despina’nın hayatını keyifle okudum. Kitabı ve daha fazlasını biraz da yazarından öğrenelim istedim. Merhabalar Erol Bey… Erol Avcı kimdir, kitabınızdan önce biraz bize kendinizden bahseder misiniz? 1950 Manisa - Akhisar doğumluyum. Lise eğitimimi İzmir Ticaret Lisesi’nde tamamlayıp sonra iktisadi bilimler akademisine gidip, yarım bıraktım. Bu arada Yeşilçam ile yakın ilişkiye girdim ve 1966 yılında Ülkü Erakalın filminde Prodüksiyon asistanlığı, 1968 yılında Alp Zeki Heper'in yönetmenliğini yaptığı Soluk gecenin aşk hikayeleri ve Kara Battal filminde yönetmen yardımcılığı yaptım. Atıf Yılmaz, Orhan Elmas, Ertem Göreç ve diğer bazı yönetmenlere asistanlık yaptım. Bu 1976 yılına kadar sürdü. Bu arada 1969 ve 1970 yıllarında Günaydın, Saklambaç, Kelebek gazeteleri ile Seksek çocuk dergisine fotoroman çekimleri gerçekleştirdim. Bazılarının hikâye ve senaryolarını da yazdım. Elli yıldır evliyim; bir oğlum, bir gelinim ve iki torunum var. Son yıllarda karantina kavramı günümüzde de yeniden önem kazandı. Sizce Despina’nın hikâyesi günümüzde daha anlamlı hale geldi mi? Bize biraz Despina’nın hikâyesinden söz eder misiniz? Karantinalı Despina 1900lü yılların başında İzmir'de büyümüş bir Rum kızıdır. Gerçekte yaşamıştır. Ben onun hikayesini ilk dedemden dinledim. 1900'lü yılların başında İzmir’de meydana gelen veba salgını dolayısıyla, Despina karantinaya alınır, ayrıca İzmir'in Karantina semtinde ikamet ettiği için şarkıcılık yaptığı gazinonun sahibi Niko tarafından kendisine KARANTİNALI DESPİNA adı yakıştırılır. Nereden geldi aklınıza Despina’nın romanını yazmak? Biraz romanı tasarlama ve araştırma sürecinizden bahseder misiniz? Yıllar içinde beş ayrı roman çatısı kurdum. İlk olarak Karantinalı Despina'yı yayınlamayı tasarladım ve yayınladım. Sanırım 2025 yılında iki 2026 yılında diğer iki romanı devreye sokacağım. 1910’ların İzmir’inde savaşın gölgesinde çalkantılı bir hayat hikâyesini okuyoruz. Genç yaşta anne ve babasını kaybeden bir Rum kadının hayatta kalma mücadelesini. Despina karakteri, kadın figürleri açısından bakıldığında özgürlük ve direnişi mi temsil ediyor, yoksa çaresizliği ve kederi mi? Despina, özgürlük ve direniş gibi güçlü ideallerle değil, daha çok kendi hayatta kalma ve lüks yaşam arzusuyla hareket ediyor. Hayatı boyunca sınırlamalarla karşılaşmış bir kadın olarak, özgürlüğü maddi refah ve statüyle eşdeğer görüyor. Onun mücadelesi, toplumsal değişimi hedefleyen bir direniş değil, bireysel arzularını gerçekleştirme çabası. Despina’nın hikâyesinde kederin izleri yer alsa da, bu daha çok kişisel hırslarının ve dönemin çalkantılı koşullarının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle, onu özgürlük ve direnişin simgesi değil, bireysel arzularının peşinden giden bir figür olarak değerlendirmek daha doğru olur. Despina’nın hikâyesinin sizi en çok etkileyen yönü nedir? Onu unutulmaz kılan şey nedir? Despina bir roman kahramanı değil, gerçekte yaşamış birisidir aynı zamanda. Fakir bir yaşamdan gelip, lüks ve zenginlik içinde yaşayabilmesinin belli koşulları vardır. Bazı olayların yaşanması gerekir başarılı olmak için. Despina bunu gerçekleştirir. Despina ile İzmir’in kendine özgü kültürü arasında bir bağ olduğunu düşünüyor musunuz? İzmir’in bu hikâyelerdeki yeri hakkında ne söylersiniz? Tabii ki.. Despina İzmir'in en lüks bölgesi olan Punta'daki (Bugünkü Alsancak) yaşam biçimine ayak uydurur ve bunu en doğru biçimde başarır. Romanda Despina’nın hayatındaki aşklardan da söz ediyorsunuz. Tabii en önemlisi İzmir'in en zenginlerinden olan Uşşakizade Muammer Bey. Biraz da ondan söz edebilir misiniz? Despina Muammer Bey’e âşık olmamıştır. Aslında Muammer Bey de Ona aşık değildir. Fakat Muammer Bey gibi İzmir'in en varlıklı insanlarından birisinin, Despina'yı göz ardı etmesi düşünülmemeli. Sinemacı kimliğinizden yola çıkarak Karantinalı Despina’nın hikâyesini modern bir uyarlamada ya da film/dizi gibi bir projede görebilir miyiz? Kesinlikle! Karantinalı Despina’nın hikâyesi, dönemin İzmir’ini ve bir kadının hayatta kalma mücadelesini yansıtması açısından çok katmanlı bir anlatı sunuyor. Bu hikâye, doğru bir senaryo ve güçlü bir yönetmenlikle etkileyici bir dönem filmi ya da dizi haline gelebilir. Özellikle Despina’nın kimlik arayışı ve özgürlük mücadelesi, günümüzde de izleyiciyi yakalayacak evrensel temalar barındırıyor. Bu yüzden böyle bir projede yer almak heyecan verici olurdu. Yeni projeleriniz var mı? Yine tarihsel bir gerçekliği olan bir roman mı bekliyor bizi? Hazırlamış olduğum dört roman taslağından bir tanesi gene dönem hikayesi. 100 yıl önce Edremit'te yaşanmış bir aşk hikayesi Rumlar ve Türklerin o bölgede kardeşçe sorunsuz bir şekilde yaşadığı dönemi içeriyor konusu... Çok teşekkür ediyorum Erol Bey. *** “Gemi sinyallerinin gece bahçelere yansıması Havuzda Samanyolu'nun hisarbuselik şarkısı Demlendikçe yalnızlığı aydınlanıyor Muammer Bey Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması.” İnsan doğasının karmaşıklığını; aşkın, hatta tüm ilişkilerin temelindeki trajediyi ifade ederken, “Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması” diyor Attilâ İlhan dizesinde. Uçurumların kapandığı, insanın insanı anladığı günler dilerim. #KarantinalıDespina #ErolAvcı #RomanTartışması #KadınHikayeleri #EdebiyatSöyleşisi #TarihselRoman #SavaşınGölgesinde #İzmir1910 #KültürelHikayeler #YazarlıkSöyleşisi #DespinaKarakteri #ToplumsalDönüşüm #KadınDirenişi #EdebiyatVeSinema #DönemRomanı #EdebiyatSosyalAnaliz #İzmirEdebiyatı #ErolAvcıRomanları #ModernEdebiyat #RomanTartışmaları
- Doğum Günün Kutlu Olsun Nâzım!
#15Ocak1902 Louis Aragon’un yazısı, yalnızca bir dostun yasını değil, bir şairin evrensel kaybını anlatır. Nâzım Hikmet, Aragon’un gözünde bir insanlık simgesidir; yaşamı boyunca savaşmış, sevmiş ve şiirle nefes almıştır. Aragon’un yazısındaki yoğun duygular, ölümün getirdiği ani sarsıntı kadar, Nazım’ın yaşarken bıraktığı güçlü izlerin de bir yansımasıdır. Bu yazının çevresinde dolaşırken, Aragon’un sözlerinden bir yankı doğuyor: Nâzım, “uçsuz bucaksız hayat”ın ta kendisidir. NÂZIM HİKMET İÇİN Hayır , yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde tenütaze yaşadıkça hiç birşey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra, söz veriyorum size yazacağım. Hatta, bu dergide, daha başka bir konu üzerinde, ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim. Pentecote yortusu için sayfiyeye giderken Cumartesi sabahı satın aldığım "znamia" dergisinin son sayısını da götürmüştüm. Dergide Nâzım'ın, "Romantikler" adlı romanının son bölümü vardı. Yortu sırasında herkes onun değil Papa XXIII Jean'ın ölümünü bekliyordu her saat radyolarının başında. Ve pazartesi sabahı daha yaşıyordu. Nâzım'a gelince, hiç birşey bizi uyarmamıştı. Can çekişmedi. Şöyle ayakta bir merdiveni çıkarken ansızın ölüverdi. Yaşarken öldü. Bir ağaç gibi devrildi. Bırakın da benim için bütünüyle ölsün. O zaman yazarım derginize uzun uzun. Benim için, başkaları için, ne anlam taşıdığını burada yazarım. Belki gelecek ay, yaza kadar izin verin bana. Temmuza kadar izin verin. Bundan 18 yıl önce hapisanede büyük Türk mistiği Mevlana Celaleddin ya da İranlı Ömer Hayyam gibi Rubai biçiminde yazdığı şu dört mısra bir kehanet olmaktan çıktıklarını anlatacak kadar vakit bırakın bana. "Paydos" - diyecek bize birgün tabiat anamız,- "Gülmek, ağlamak bitti çocuğum" "Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:" "Görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat..." Yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşüşünden bir iki saat sonra, telefon. Nâzım. Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun! İki saat bile geçmeden bütün Avrupa'yı geçmiş beni aramış Yuelines'ların evinde bulmuş, yüreğimi işlemiştin. Ey ölüm. Telefonla gelen, görünmeyen, düşünülmeyen, daha bir sözcükten, bir addan başka bir şey olmayan ölüm ve hayır diyorum. Nâzım olmaz. Evet. O Nâzım... ta kendisi, başkası değil. Bütün insanlar gibi o da. Ve şiirindekilerden bir çocuğu ansıdım: Recep damdan düşer gibi karıştı söze : "Harbe girdiğin zaman, bir gavur öldürüp bir yudum içersen kanını korku kalmazmış." Ben onun kanından bir damla içmeyeceğim. Konuşmayan... uçsuz bucaksız hayat... Nâzım, senden bana ilk 1934'de söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldım. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın birşey, kırksekizinden altmışbirine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün. Bu da çok şey. Çünkü öldün. Bu fikre alıştıracağız kendimizi. İnsan Manzaraları'nı sensiz hayal etmeye çalışacağız... Senin deyiminle, manzarayı bu ağaç olmadan hayal etmeye çalışacağız. Uçsuz bucaksız hayat'ı... 6 Haziran 1963 - Louis Aragon Çeviren : Bertan Onaran #NazımHikmet #MaviGözlüDev #KuvayiMilliye #PirayeAşkına #YaşamakBirAGaçGibi #DavetŞiiri #HapisteYatanŞair #VatanHainiDeğil #NazımınYolu #RomantikDevrimci #KendiSesindenNazım #HasretŞairi #NazımdanDizeler #MemleketSevdalısı #NazımVeAşk #SonsuzUmut #UçsuzBucaksızHayat #ŞiirleDirenenAdam #AnadoluGibiNazım #DoğumGününKutluOlsunNazım












