top of page

Arama Sonuçları

Bu sitede ara

Boş arama ile 156 sonuç bulundu

  • Kara FeNa mı Geliyor?

    Prof. Dr. Fehmi Narter bir tıp insanı. Yakın bir zamanda, hanidir biriktirdiği şiirleri ve edebi yazarlığını iki kitapta topladı: FENA (Şiir), SEKİZ (Tıp Polisiye) Okurlarınca ve çevresinde sürpriz olarak karşılandığını gözlemlediğimiz bu beklenmedik çıkışlar sonrasında kendisine sorular sorup bir söyleşi yapmanın zamanı geldi çattı. Sevgili Fehmi Narter, “SEKİZ" yayımlandı ikinci ve en son olarak. Bu sanıyorum ki ilk söyleşimiz kamuoyu önünde. İlk iki kitabını nasıl değerlendiriyorsun, duygular, yaşamındaki yerleri (yer bulabildiler mi) ve hayat nasıl devam ediyor? Sevgili Halil, mesleki alanım dışında ilk defa hazırladığım, yakın bir zamanda beraber hayata geçirdiğimiz bu çalışmalar çevremde ilgi ve takdirle karşılandı. Sürpriz olarak nitelendirildi, insanlar mesleki alanımda ürettiğim iki kitap ve çok sayıda bilimsel yazıyı biliyorlardı. Bunları ise şapkadan yeni tavşan çıkarmak olarak değerlendirdiler. Eğitim aldığım ve hocalık seviyesine kadar çıktığım bu profesyonel meşru alanım dışında ‘gayri meşru’ diye niteleyebileceğim tamamen amatörce ve eğitimsiz olarak uğraştığım bir alan. Bir tür hobi. Bu yüzden insanların değerlendirmeleri benim için çok önemli, doğru ve iyi bir iş yapabilmek için onların geri beslemelerine çok önem veriyorum. Ben tüm insanların kendi yaşamlarında anlama ve üretme odaklı olmaları gerekliliğine inanıyorum. Bu her şey için geçerli, bir ürün, bir hizmet gibi üretilen tüm şeylere böyle bakmak gerekir. Ne yenilik getirdik, nasıl daha iyi olabilir gibi. Bu iki çalışma benim yaşamımda ne üretebilirim, nasıl sunabilirim diye kafa yorduğum dönemlerde ortaya çıktı. Her ne kadar bir bilim insanı olsam da eksik kısmımın sanat olduğunu ve bana uygun güzel sanatın ise şiir ve edebiyat olduğunu söyleyebilirim. İlk kitabın FENA bence şair ve şiir kitabı adı ilişkileri tarihinde en ilginç ve iyi örneklerinden. Bunun kendini iyi tanımakla, kendinin iyi tanığı olmak arasındaki gibi ilintisi var mı? Her insan öncelikle kendini tanımalı. Dış dünyaya olan ilgimiz kadar iç dünyamızla da ilgilenmeliyiz. Genelde insanlar bundan kaçar, korkar. Bildiklerini bile kendi iç dünyalarında sessiz düşünmekten çekinirler. Zira zordur, acı verir, pişmanlık içerir. Ondan korkmamalıyız, kaçmamalıyız, barışık olmalıyız. Malum, en zorlu savaş kişinin kendi ile yaptığıdır. Düşmanın, yani kendinin her zafiyetini bilmektedir. Oysa seveceğin çok noktasını bulacağına eminim. Onunla dost olmak, sesi olmak önemli. Özgürlük bağlanmamayı gerektirir, geçmişe, anılara, kişilere, eşyalara, fikirlere kısaca her şeye katıksız bağlanmak esarettir. Gerçek özgürlük bunların asgariye indirilmesi ile mümkün olabilir. Ölüm bile ruhun bedene esaretinden kurtulması değil mi? Şiir bu yüzden kıymetli bence, iç dünyanın sesi. Bunu bulup, dinleyip, özümseyip, edebi bir şekilde mısralara döküp, ortaya çıkmasını sağlayanlar başarabilenler şair olabiliyorlar. SEKİZ tıbbi-bilimsel bir polisiye. Sonu ve türü itibariyle yeni ciltlere açık. Devamı gelecek mi? Haklısın Halil, tıbbi polisiye türünde bir mini roman. Bir tıp adamı olarak devamını getirebilecek kadar materyal bulabilirim. Tasarladığım aklımda bu tür bir çalışma var aslında. Ayrı mı? yoksa ‘SEKİZ’ ile ilişkili mi? olsun net karar vermedim. ‘SEKİZ’ çevremde özellikle kurgusal anlamda çok olumlu değerlendirildi. Tabii ki eksik, hatalı yerleri vardır, olacaktır da. Ama genel olarak geri beslemelerin çoğu kurgusunun çok iyi olduğu yönündeydi. Bunun üzerine eklemlemek nasıl olur? başarılı olur mu? İyi kurguyu tekrar kurgulamak doğru olur mu? düşüneceğim. Bir başlangıç sorusunu ortalamaya çalışıyorum: Yazmak nedir sence ve kendini nasıl değerlendiriyorsun bu kültürel yolculuk içinde? Yazmak hatta daha geniş olarak okumak ve yazmak yaşam demek. İnsan hayatı boyunca birçok faydalı iş yapabilir, yazarlık ta bunlardan en önemlilerinden. Yaşamanın bir amacı olmalı, insan üretmeli, doğruya, ileriye doğru yol almalı. Geride bir şeyler bırakmalı. Kendini şekillendirirken kazandığı edinimlerini, kat ettiği yolları insanlara göstermeli. Bunlar hep çok satacak, ünlü olacak, başarılı olacak, para edecek diye bir şey yok, bence önemi de yok. Bu yola girildi mi yaşamın bu uğraşı içinde ne kadar kısa olduğunu da anlıyorsun. Çok şey, farklı şey üretebilirsin, bırakabilirsin. Tabii ki yaşamın ve sağlığın elverdiği ölçüde. Eleştiri, beğenmeme veya çok sevme gibi değerlendirmeler olacak, olmalı, bu geri beslemeler çok önemli. FENA’daki şiirlerinde ahlak ve felsefenin kendi onurlu savaşları gereğince altı çizilecek hatta yer yer kıssadan hisselere varan tespitler, durumlar var. Son yüzyılda modern şiirin kendi konforu ve konumu gereği, belki sadece biçimsel olarak dolaysızlıktan kaçışı görülüyor sürekli. Yaptığın bir dönüş veya dönüşe davet mi şairlere, şiir okurlarına? Her şey zaman içinde değişir, gelişir. Bunun iyi-kötü, güzel-çirkin olması o zamanın değer algısı. Bu algı bile zamanla değişebilir. Yani mutlak olan değişmeyen tek şey zamandaki her şeyin değişimidir. Önce var olunur, sonra ise yok olunur. Zevkler, algılar, yaşam, insan, evren değişmek zorundadır, kaçınılmazdır. Yeni olan gelişirken o zaman ve ortama bağlı olarak bir şekil bulacaktır. Bu kimine göre iyi ve güzel, kimine göre kötü ve çirkin olabilir. Yeni olanın niteliksel değerlendirilmesi değişebilir, ama unutmamak gerekir ki eski de kıymetlidir. Halihazırda hangi projeler taslaklar üzerinde çalışıyorsun? Üzerinde çalıştığım, kafa yorduğum üç konu var. Birincisi FENA’nın şarap kırmızısı sonrası, basık ruh hali neticesi doğabilecek zifir karası bir FENA-2. İkincisi varlığı yokluğu, evreni irdeleyen roman tadında fizik kapsamlı bir fiziksel deneme. Son olarak da aklımızın katili korkularımız üzerine yazılmış bir tıbbi polisiye. Ne zaman olur, nasıl olur hiç bilmiyorum. Olunca zaten haberin olacak sevgiyle ve sağlıkla kal.

  • Alıntılar Şeridi: CANDAN SELMAN

    1. Dökme taşların bulunduğu mendireğin ucunda oturuyorlardı. Üç kişiydiler. Güneş batmak üzereydi. Deniz daha bir keskin kokmaya başlamış, martı çığlıkları artmış, eylül neredeyse sona ermişti. Aralarında en genç olanı çapari oltasının sekiz iğnesini de birbirlerine karıştırmamaya dikkat ederek, elinde tuttuğu dokuz liralık Kınalı Bağ şarabının tuzlu mantarına iğneleri tek tek saplıyordu. Her bir iğneye iliştirilmiş tüyler suya girmeden önceki canlılığını kaybetmiş gibiydi. Saatlerdir üslendikleri yem görevini başarıyla sonuçlandırmış olmanın rehavetiyle boyunlarını bükmüş bir sonraki ava kadar mantar yuvalarında dinlenmeyi bekliyorlardı. Büyük beyaz bir martı genç adamın elindeki çapariye doğru sorti yaparken, iğnelerin ucundaki tüylerden olsa gerek etinden et koparmışlarcasına çığlığı bastı. 2. “Sen niye geldin ki?” diye sordu Aliço. “Öldün sen. Üstelik hiç nefes almadın bile. Ölü başladın.” “Bu benim varlığıma engel değil.” dedi Ali Kemal. “Yaşamıyor olmam bir şeyi değiştirmez. Diğerleri kadar beni de düşünüyorsun. Hatta belki daha bile çok. İçtiğim rakı bardağından, gezindiğim sokaklara kadar aklındayım. Ağlayacaktın neredeyse beni Kuzguncuk Müslüman Mezarlığı’na gömdüğünde.” Sigarasından derin bir nefes çekti Aliço. Kuzguncuklu haklıydı. Sadece on beş sayfasını yazabildiği romanında onu hüzünlendiren tek karakter Ali Kemal’di. Ölen Ali Kemal, doğan değil. Bebek Ali Kemal büyüdüğüne göre ölen Ali Kemal’in de iskelete dönüşmesi gerektiğini geçirdi bir an kafasından. İçeri sekiz insan bir de iskelet girseydi tam şenlik olacaktı Aliço için. Demek ki zaman yaşayanlar için hızlı akıyordu. “İn bakalım, in bakalım, gökyüzünden in bakalım. Delikanlı kim bakalım!” Arissa pencereye doğru yöneldi. Elli iki yıldır bu binada yaşıyor, son otuz yıldır da tek başına bu pencereden aşağıya bakıyordu. Herkes gelir geçer Arissa mevsimlerin, yılların, insanların geçişini izler, kimse onu görmezdi. “Gökyüzünde yalnız duran ufolar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım…” Aşağıda bağıra çağıra, caddeden yürüyerek geçen yüzlerce insana baktı. İnsanlar başlarını havaya kaldırmış ona bakıyordu. Televizyon, hayatın normal akışında olduğunu gösteriyordu. Arissa daha önce insanların eylemlerine, yürüyüşlerine tanık olmuştu. Ama elli iki yıldır bu pencerede tek bir kişiyle bile göz göze gelmemişti. Şimdi yüzlerce insan başını havaya kaldırmış, ona bakıyordu. Şiddetli lodos yerini delice yağan bir yağmura bırakmış, hava biraz durulmuş, saat sabahın beşi olmuştu. Çam ağaçları üzerinden yere bir bıçak gibi dökülen damlalar, her yeri kurşuni bir maviye boyamış, ıslak reçine kokusu tüm adayı sarmıştı. Rüzgârdan sersemlemiş martılar herkesten önce uyanmış, lodos yemiş balığı yakalayıp, yakalamamak konusunda birbirlerine düşmüşlerdi. Oluklardan ve yokuşlardan taşan yağmur, lodostan bozguna uğramış yaprakları önüne katarak yol alıyordu. Papaz eriği ağaçlarından ve manolyalardan kopan yapraklar oradan oraya sürükleniyordu. Birkaç avuç yaprak Acı Yonca Sokağı’daki eski bir mazgala doğru ilerledi. Kendilerinden önce gelen mimoza ve ıhlamur yaprağına dayanıp durdular. Ada çöpçüsü gelinceye dek mazgal mezarlarında alt altta ve üst üste sessizce beklediler. Bir gülersin, bir ağlarsın. Bir gün dostsundur sonra bir bakarsın düşman. Çok acılar yaşandı. Ha Rus cephesi, ha Yemen, ha Samatya, ha Kıbrıs. Her yerde savaşın, öfkenin acısı aynı. İnsan, her yerde aynı. Akıllı kızsın.” dedi Leda. Çayından bir yudum aldı. “Penelope kadar sadık ve marifetli. Geceleri ördüğün patikleri sökmüyorsun değil mi?” Ayla güldü. “Sökmüyorum…” “Bebeğine çok güzel annelik edeceksin. Ona böyle güzel hikâyeler anlatacaksın. Bugünü, savaşın ayak seslerini, sabrı ve sevgiyi anlatacak, ona doğru ve güzel olanı öğreteceksin.” “Ve büyüyünce ona seni anlatacağım Leda abla. Bu tedirgin saatlerde bebeğimle beni, bizi yalnız bırakmayan güzel komşumu anlatacağım.” Okumayın Beni Size Yalan Söyledim! Eğer kâğıda uzanabilseydim, size bir mektup yazacak ve beni neden okumamanız gerektiğini anlatacaktım. Ama eylül çoktan gitti ve dostu ekime, uzaktan ıslık çalıyor. “Hadisene be,” diyor. “Şişt sarı, yürü!’ diyor. Ağzı bozuk eylülün, yazdan kalma bir rehavet. Sonbahardan ve gözlerimi kör eden bu yapraklardan kurtulabilseydim size bu mektubu yazacak ve ‘şiirimden uzak durun!’ diyecektim. Eskiden beri bilirim; “Dokunabilir ve sessiz olmalı şiir yuvarlak bir meyve gibi.” Oysa benim şiirim lirik soprano, üstüne basılmış bir muz kabuğu gibi. Ne yuvarlak, ne meyve. Görmeden okur, basarsanız kelimelerime kayar gidersiniz. Çünkü o bir kabuk. Yangınlardan ve reçine kanallar kazıp çıktığım istilalardan kalma bir yaranın kabuğu. Annem üflerken, babam tentürdiyot sürerken. Bilirim “Yosun tutmuş pencere pervazındaki aşınmış taş gibi suskun - Kuşların uçuşu gibi sözsüz olmalı şiir.” Oysa benim martılarım var. Çığlık çığlığa bağıran yeri göğü köpük ve kanat yapan martılar. Peşimi bırakmayan nereye gidersem gideyim, arkamdan saçlarıma takılan. Size adadan bahsedebilseydim şayet çam limanından ve kafamdaki terk-i dünyadan, o zaman görürdünüz şehir nerede, siz neredesiniz. Ama siz adımınızı atar, beni okur ve o vapura binerseniz, bir martı olarak geri dönersiniz. Çünkü vapur uzaklaştıkça şehir küçülür, yakınlaştıkça büyür. O şehirden ne zaman ayrılsam bende her şey büyür. Martılardan, adadan ve vapurdan söz edebilseydim, size denizi de anlatırdım. O fırtınayı. Bir o yana bir bu yana savrulan italik adımlarımı. Ve lodostan arta kalan kafiyesiz tuzlu dudaklarımı. Yutarak dalgaları kıyıya yanaşır, suni olmayan bir teneffüsle karşılardım sizi karada. Çünkü öyle çok deniz var ki içimde can yeleklerim paramparça. Gemiler var büyük, adalar var kıpırtısız, aşk da var tadı tuz. Kim bilir belki size o denizciden de bahsederdim. Avutuşlarında kayıp, kıyısında ayıp, gezdiğim koyunda. Ama anlatamam çünkü bilirim. “Gerçeğe eşit olmalı şiir: Gerçeğin kendisi değil.” Farz edelim ki ben yazdım bu mektubu tüm gerçekliğe inat. O zaman bastırın teninize, şiirden bir merhem. Yaranızım sizin, okumayın beni. Dünyanın sonunun geleceği aylar öncesinden bellidir ve insanoğlu bu gerçeği istemeden kabullenmiş son geceye, yeni yıla girecekmiş gibi hazırlanmaktadır. Son an geldiğinde fonda çalan Quantanamera şarkısı ile ekran beyaza düşer ve ben yıllarca unutamayacağım bir sekansı hafızama kazıyarak sinemadan ayrılırım. Yıl 1999, İstanbul Film Festivali, aylardan Nisan. O güne değin izlemediğim türden bir “kıyamet” filmidir bu… Last Night; Kanadalı oyuncu Don McKellar’ın ilk uzun metrajlı filmi. Patlamalı, koşuşturmalı, nefes tutmalı felaket filmlerine inat Quantanamera eşliğinde beni ağlatan ilk uzun virajlı filmim… Artık varsa yoksa Metin’di. Benden üç yaş büyük ağabeyim. Beşiktaşlı babam, abimle bana Metin ve Tekin adını takmış. Bizi, tuttuğu takım kadar sevdi mi bilemiyorum. Her zaman bir mesafe vardı aramızda. Gidişinden sonra da aramızdaki mesafe fiziksel olarak da boy gösterdi. Annem ise babama inat ağabeyime bağlandı. Metin de bu teselliye sessizce boyun eğdi, annemin bir dediğini iki etmedi. Görünmez gibiydim. Ne annem ne babam ve ne de ağabeyim vardı. Bir gölge gibi evin içinde dolaşıyor ve kendimi kanatırcasına özgürlüğümün tadını çıkarıyordum. Bir hafta sonu tam kapıdan çıkarken arkamdan bağırdı annem. ‘Metin, geç kalma!’ Üçlü kanepeye yayılmış mizah dergisi okuyan ağabeyimle göz göze geldik. Bir şey söylemeden evden çıktım. Artık bir adım bile yoktu. Şunu anladım ki metin olmam gerekiyordu… Yanlış oğula bağlanmıştı. Tekin olmayan oydu, ben değildim. Ama yine de Metin olmak bana düşmüştü.

  • Kristal Yüzyılı

    Türk bilimkurgu ve fantastik edebiyatlarının sağlam kalemi Dr. İlker Selman, yeni üçlemesini nihayet tamamladı Karlı Vadi ile. Kabuk ve Koloni üçlemenin ilk iki cildiydi. Türk bilim kurgu ve fantastik edebiyatının sağlam kalemi Dr. İlker Selman, yeni üçlemesi Kristal’i Karlı Vadi ile tamamladı. Kabuk ve Koloni üçlemenin ilk iki cildiydi. Diğer romanlarında olduğu gibi yine kıyamet sonrası bir dünya distopyasıyla buluşturuyor bizi Selman. Bu sefer 21. Yüzyılın sonlarına doğru dünyayı kasıp kavuran küresel ısınma baş rolde. Buzulların erimesiyle, deniz seviyesi yükselmiş, mevsimler ve ekosistemler değişmiş. Süratle çölleşmeye başlayan yerkürede, asit yağmurları altında kalan insan popülâsyonu, yok olma tehlikesi altına girmiş. Zehirli gazların yoğunlaştığı atmosferde aşırı sıcak yüzünden koruyucu giysiler olmadan yerkürede dolaşamıyor insanoğlu. Dr. İlker Selman’ın diğer romanlarında olduğu gibi bu seride de cesur ve idealist bilim insanları konuya çözüm bulmaya çalışıyor. Projede başrol oynayan organizma, tardigradlar. Su ortamında yaşayan ve su ayıları olarak bilinen bu mikroskobik canlıların da virüs ve bakteriler gibi uygun olmayan ortamlarda yaşayabilme özelliğine sahipler. Bu canlıların genetik hazinesi olan DSUP proteininin koruyucu özelliğini çözen bilim insanları, bu maddeden yararlanarak oluşturacakları suda çözünen tabletlerin, insanları aşırı sıcaktan ve asit yağmurlarından koruyacağını düşünüyorlar. Böylece DSUP tabletleri üretiliyor. İnsanoğlunun yaşam alanlarına da yeni düzenlemeler getiriliyor. Üzerleri tamamen sera camıyla kaplanan yapılar sayesinde insanlar iki yüz kişi bir arada koloniler halinde yaşıyor. Ölümcül ısınma sonunda yok olmak üzere olan insan toplumları, Dr. İlker Selman’ın Kristal roman serisinde hayatta kalmayı başarıyor. Dileriz bu kitap gezegenimizin geleceğine de ışık tutar. Yaşanılabilir, yeşil bir dünyada huzurla nefes almamıza rehberlik eder. kafekultur.com/ilkerselman

  • 100 Terimde Felsefe

    100 TERİMDE FELSEFE artık bir Kafekültür klasiği. Uzunca bir yokluk döneminden sonra "yoklukların ve zorlukların" tam kalbinde kendi okurunu arıyor. İmza: Halil Gökhan. Felsefenin Çöküşü Gerçek bir yolculuk filozofu olan kardeşime... Felsefe çok yakın bir süre önce başıma çöktü kaldı. Hem de 100 ton ağırlığında. Atmosfer kadar düşüncelerin ve kavramların beynimize olan basıncını kestiremiyorum, ne var ki düşünceler üzerine düşünmek -ki buna hala felsefe deniyor mu emin değilim- şimdilerde zor bir uğraş. Bunun dışında felsefenin, dinin başaramadığı şeyi de yapması imkansız görünüyor: Çok eleştiri toplayan ve uzmanlarca çabuk eğilip bükülen "halka inmek-popülerlik-anlaşılırlık" iddialarının tersine, ki bunların da aslında felsefe mabedinin bekçilerince ortaya çıkarıldığına ve ötekilerin üzerine bir suç gibi atıldığına inanıyorum; başarılması gereken şeyin sadece yürümeye, ilerlemeye ve uzlaşmaya devam etmek olduğunu düşünüyorum. İnsan için yola çıkan bütün disiplin, ideoloji ve savaşların en sonunda insandan başka her yere vardıklarını; totalitarizmler, despotluklar yarattıklarını ve erklerini onların korunup kollanmasına harcadıklarını ve insanlık düşmanı haline geldiklerini çok iyi biliyoruz. Gücün bir tanımı da -kısa hafızasının yanı sıra- A noktasından yine A'ya gelmek olmalıdır ki güç, doğuşundan bu yana hep B'ye gideceğini bildirmiştir. Fiziğin olayların nedenlerinin değişmez özellikleri üzerine düşünmesini eksik bulmuş olmalı ki filozoflar da -ki öncülleri tıpçılardır- olgular üzerine düşünmeye felsefe diyerek iki tarafa ayırdılar dünyayı ve evreni: Somut ile soyut. İlk başlarda insan kendi bedeni üzerine düşünmeye koyuldu; ne var ki "içini" açtıkça ve açtıkça bedenin tam olarak fiziksel bir şey olmadığını görmüş olmalılar ki tıptan felsefeye geçiş o kadar da zor olmadı. Yerçekimini ilk hissettiği andan beri fizik kavramı dünyada hep varoldu, şu soruyla: Neden? Felsefe işte son birkaç bin yılda bu soruya talip oldu ve deyim yerindeyse bu soruyu dünyadan çaldı. Sakladı. Bulunmaması için kavramları yeniden üretti, karmaşıklaştırdı "çalılaştırdı" ve amacına ulaştı. Şimdi bütün bu düşünsel karmaşıklığımız; anlarken ve ifade ederkenki yaşadığımız zorluklar, kekemelikler tam anlamıyla felsefenin eseridir. Ne var ki felsefe, insanın hep anlamaya çalışacağını, dünya-yaşam-insan üçgeni gizemlerinin üstüne hep gidileceğini, en az bir din ya da tıp kadar elit bir filozof kesiminin sürekli saygın olacağı düşüncesi üzerine düşünmekten başka bir şey yapamadı. Bir dala tutunmaya çalışma önerisinde bile bulunmadan insanın yaptığı patinaj üzerine değil de balçık hakkında temrinlere girişti ve böylelikle kendi evrensel patinajını ustalıkla gizledi. Gizlenmekten gözlemeye, susmaktan konuşmaya vakit bulamadı felsefe. Ve insanın düşünsel geleceği üzerine harika bir fırsat daha kaçmış oldu. Şimdi ne yapacağız, demiyorum; hâlâ birşeyler yapıyoruz zaten. Belki dille, anlatımla, hafızayla daha çok uğraşmaya kaçarak şimdilik felsefi kurtuluşumuzu geciktirmeyi kabullendik, ama ondan vazgeçmedik. İnsan için gerçek bir kurtuluş var mı, eğer ki 125 milyar galaksilik bir evrende bu gezegende hiçbir şeyden habersiz ve cahil şekilde "uyanmış olmak" bir kurtuluşu gerektiriyorsa? Varsa bu kurtuluş zihinsel mi olacak yoksa bedensel mi? Akıl yoluyla mı şimdiye değin oluşmuş olandan hoşnut olmadığımız biz'den kurtulacağız yoksa hayal ya da onun sapkın rakibi inançla veya inanmaya inanmamakla mı? Soru olarak görünseler de bu cevapları çok merak ediyorum gerçekten de. HALİL GÖKHAN

  • Tahtacı Deresi Öyküleri

    "Tahtacı Deresi", uzun zamandır hatta bir ömür boyu yazma etkinliğini hayatının en önemli uğraşlarından birisi olarak sürdüren emekli eğitimci Eyyüp Ceylan'ın yayımlanan ilk kitabı. Kitabının önsözünde yazma sorumluluğunu ve zorunluluğunu çok iyi ifade etmiş yazar: “Gelecek, bizden bir şekilde davacı olacak. Tarihe kara yüzlü birer mahkûm olarak geçeğiz. Gelecek nesil bunları ne bilgisayardan ne televizyondan ne de diğer teknoloji ürünlerinden öğrenebilir. Bu bilgiler öğrenilmez ancak yaşanır. Bir aciz olarak ben de geçmişi yazarak geleceğe aktarmayı ödev olarak gördüm. Ödevimi yerine getirerek, vicdanımla baş başa kaldığım zaman rahat olmak istedim. Tarihe kara yüzlü bir mahkûm olarak gömülmek istemedim. Kültürümüzü aktarma görevinde benim de emeğim olsun istedim." Kendinizden söz eder misiniz Eyyüp Bey? Altı yaşından itibaren büyüklerimizin aile içi sorunlarından çok etkilendik. Babam iki evli idi. On iki kardeşlik. Dört kardeşim çocukluk çağında açlık, soğuk, ilgisizlik, bitten ve pireden öldü. Ben yedi yaşına gelince babam bizi alıp bilmediğimiz uzak bir köye bıraktı. Beş kardeş iki buçuk yıl evsiz, odunsuz ocaksız, giyeceksiz, yiyeceksiz olarak o köyde yaşadık. Köylüler bize sokak kedisi gibi bakıyorlardı Halimize acıyanlar yiyecek veriyorlardı. Köyümüzde kalan üç kardeşimiz ve annelerimizi hiç göremedik. Hatta onları unuttuk. Bu durum beni düşünmeye sevk etti. Çok hayal kuruyordum. Her olayı, insan davranışlarını anlamaya çalıştım. Okumayı öğrendikten sonra günlük tutmaya başladım. Sürgünde kaldığımız köy de bir Tahtacı köyüydü. Köyde bir müzik aleti çalıp söyleyen olsa onun yanına sokulur sessizce dinlerdim. Söylenen türküleri ezberlerdim. Yaşlı ninelerin yaktıkları manileri ezberlerdim. Bazılarını not ederdim. Yazma ve müzik merakı burada başladı. İlk yazma isteği, ihtiyacı ya da zorunluluğu sizde nasıl doğdu ve gelişti? Tahtacı Deresi'ne gelecek olursak Önsöz'ü yıllar öncesine ait. Neden bunca zaman sonra çıkıyor kitabınız? TAHTACI DERESİ kitabını 2007'de yazdım. Önce kitaplaşmasına cesaret edemedim. Yazdığım beğenilmez, gülünç olurum diye çekindim. Onu bir kenara koydum. 1974'ten bugüne kadar 400 şiir yazdım. 2014 yılından beri şiirlerimin bazılarını internette paylaştım. Şiirler çok beğenildi. Önce bunları bastırmayı düşündüm. Her seferinde bir aksilik oldu. Ayrıca mali yönden iki yakam bir araya gelmedi. Yoksul çocukların okumaları için onlara yardım ettim. Yoksul akrabalarıma dolaylı olarak maddi yardımda bulundum. 2011 yılından beri mani yazıyorum. Paylaştığım maniler de çok beğeni aldı. Bu sefer de manileri kitaplaştırmak istedim. Görüştüğüm matbaalar bana cesaret ve güven vermedi. Sonunda kitap basımından vazgeçtim. Telefon, tablet, TV. varken kitaplarımın okunmayacağını düşündüm. Sinan Kahyaoğlu Hocamla tanıştıktan sonra iyimser duygularım arttı. Kitaplarımı sizin basabileceğinizi söyledi sizinle tanışmama vesile oldu. Hocama çok teşekkür ediyorum. Şu anda basıma hazır altı kitabım var. 1-Tahtacı Deresi 2-Maniler 3-Şiirler 4-Ögretmenlik yaparken yazıp yönettiğim, tamamı öğrencilerimden oluşan oyuncularla sahnelendirdigim güldürü oyun senaryoları 5-Ezoterizm, batınilik, tasavvuf ve Alevilikle ilgili bir kitap yazmaktayım. Adı: TARİHİN DERİNLİKLERİNDEN GELEN IŞIK. 6-Bir kişisel gelişim kitabı yazmaya başladım. Sanırım kitaplar basıldıkça bir hevesle onu da tamamlayacağım. TAHTACI TOMRUK SOYAR ÇOK ÇALIŞIR, AZ DOYAR SİGORTASI DA YOKTUR UMARIM, DEVLET DUYAR İlk kitabınız bildiğimiz kadarıyla. İlk kez kitap yayımlamak nasıl bir duygu? İlk kez kitap yayınlamak hoş bir duygu. Dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun babasının duygusu gibi. Daha önce basılmamış kitapları yazıcıdan çıktı olarak alıp sayfaları ciltleyerek kitap haline getiriyordum. Üç cilt şiir kitabı, dört cilt mani kitabı yaptım. Bunları zaman zaman okuyarak yanlışları düzelttiğim oldu. Onları ciltleyip bitirdiğim zaman da aynı duyguyu yaşıyordum. Bu kitapları toplumla paylaşmadığım için eksiklik hissediyordum. Yazarlık yaşamınızda tercihiniz edebiyattan yana olduğu gözlemleniyor, öte yandan sosyal ve siyasi konulara da çok duyarlısınız. Kültür ve sanat yoluyla toplumun ve insanların kurtuluşlarını nasıl mümkün görüyorsunuz? Çocukluk, gençlik ve mesleki yaşamımda hep haksızlıklara uğradım. Önce asosyal ve içekapanık bir yapım vardı. Bunun için hakkımı savunma ve derdimi anlatmada aciz kaldım. Başkalarının yanında kendimi küçük ve aciz görüyordum. Bu bana pahalıya mal oldu. Altı yıl Ağrı ve Bitlis'in çok ücra köylerinde çalıştım. Burada hep huzursuz yaşadım. Aslında sorun bendeydi. Kütahya ve Denizli'nin ücra köylerinde çalıştım. İl ve ilçe merkezlerinde çalışma hakkımı hep yediler. Bir ara ruh sağlığım bozuldu. Bir hafta psikiyatri servisinde beni yatırdılar. Doktorum sağlık kurulu raporu ile beni rahatlattı. O rapor sayesinde istediğim atama yapıldı. İşte sosyal ve siyasal duyarlılığım o zaman başladı. Öğretmenler sendikası kurucu üyesi oldum. Emekli oluncaya kadar sendikada görev yaptım. Emekli olduktan sonra Alevi derneklerinde siyasi partilerde ADD vs derneklerde çalıştım. Bilinçaltında egemen güçlere karşı bir kin oluştu. Çok ağır şiirler ve maniler yazdım. Çok sonraları onları yumuşattım. Şiirlerimi her toplantı, panel ve kongrelerde okuyarak ajitasyon yaptım. Şimdi köşeme çekildim.Yazılarımla her olayı kaydettim. Sonuç olarak çabalarımın boş olduğunu gördüm. Karşımda bu kadar büyük medya varken sanatın etkisi olmuyor. İnsanlar; kendini savunanı değil de, kendini ezenden yana oluyor. Kültürel yozlaşmanın önüne geçmek çok zor. Kendimi, yeldeğirmenlerine saldıran Don Kişot gibi görmeye başladım. Tahtacı Deresi'nde güzel öykülerinizin dışındaki gerçek hayattaki Tahtacılar ve bir Tahtacı Türkmen olarak Eyyüp Ceylan'ın bizlere söyleyeceği şeyler var mı başka? Çocukluğumda Tahtacı terimini bir meslek zannederdim. İlkokulda arkadaşlarım tahtacılığı küçümsüyorlardı. İlk önce biz yoksul olduğumuz için böyle yaptıklarını zannettim. Ortaokula başlayınca ırksal ayrımcılığa maruz kaldım. Okulda tek Tahtacı bendim. Büyüklerimize biz Türk değil miyiz diye sorardım. Onlar da bana "asıl Türk biziz" derlerdi. Ortaokulda okul birincisi olmamdan dolayı saygınlık kazandım. Öğretmen Okulu'nda yatılı okudum. Her yapılan sohbetlerde aleviler aşağılanırdı.Ben de Aleviliğin ne olduğunu araştırmaya başladım. İnsanlar gerçekleri araştırmadan bizleri yargılıyorlardı. O tarihten bu zamana kadar bu konuları araştırdım. Sonuç olarak; insanlarda araştırma ruhu yok. Bilmedikleri toplulukları acımasızca aşağılıyorlar. Bu nedenle bilgi sahibi olup insanları aydınlatmayı amaçladım. Emperyalist ülkeler, el altından ırkçılığı ve mezhepçiliği körüklüyorlar. Bizim cahiller de buna alet oluyorlar. Günümüzde Tahtacılar, Yörükler ve diğer Türkmen guruplar geçmişlerinden hızla kopuyorlar. Oysa o kadar güzel gelenek ve görenekleri var ki.... Ben bu Orta Asya kökenli Türk kültürünün yaşaması için çalışıyorum. Muktedirler bize İslâm öncesi Arap kültürü aşılamaya çalışıyorlar. Ben buna karşı durmaya çalışıyorum.

  • "Arayış" Çok Yakında

    "Okuyorum Öğreniyorum Öyleyse Varım ve "Vadi" kitaplarının yazarı eğitim koçu ve eiğitmen Döndü Polat'ın üçüncü kitabı "ARAYIŞ" çok yakında okurlarla buluşacak. Bu güzel kitaptan önemli bir bölümü tadımlık olarak sunuyoruz. KOKU Kadın iki kokuya dayanamazdı. Biri kahve kokusu, diğeri ıslak toprak kokusu… Yıllar öncesinden bir ses, ikisi arasında seçim yapman gerekse demişti. Birden zihni hem zamanda hem mekânda yolculuk yaparak yağmurlu bir gündeki kahve ve kitap kokusuna gitti. O zaman bu soruya cevap verememişti. Şuan ise cevabı çok netti. Yaz sonuydu sonbahar geliyordu. Isınan hava, yanan toprak üzerine harika bir yağmur kaçmadan altında sakin sakin yürürken damlaların düştüğü ilk an evet işte o an yayılan kokunun verdiği tarifsiz hazzı tekrar tekrar yaşamak istediğini hatırladı. Her damlayı vücudunda nasıl hissediyorsa, kokunun beyin kıvrımlarında yarattığı etkinin de farkındaydı. Birçoğu için anlamsız ve boş gelen bu an kadın için inanılmaz bir andı. Belki hayatın başladığı ve bittiği anın ortak buluşması gibiydi. Kadın düşündü hissetmek nasıl güzel bir şeydi. İnsan olmanın en güzel yanlarından biriydi. Hissetmek acıyı, mutluluğu, sevmeyi, korkuyu, eğlenmeyi ama belki de en güzeli sevilmeyi hissetmekti. Birden burnuna yağmurlu günde birbirine karışan kahve ve kitap kokusu geldi. Kokuyla birlikte hatırlamak istemediği çocukluğundan gelen hatıralardan biri sonbaharda ki uçsuz bucaksız anız tarlalarıydı. Sıcaktan kavrulmuş anızların üzerine yağmur damlaları düşerken yüzünü gökyüzüne çevirirdi. Damlalar üzerine saldırırcasına gelen yağmur damlaları onu geçer ve toprak ile buluşurdu. Korkmaz düşmekten aslında her damlanın düşüşü bir kavuşmadır. İşte o kavuşmanın sonunda yayılan harika kokunun ardından çimlenen tohumlar, doğanın ya da varoluşun muhteşemliğini fısıldardı kadına. Belki o tohumlarda bilirdi, sonbahar ve ardından kış ömürleri çok uzun olmayacak belki ama yine de yaşamaya değerdi. Umut işte böyle bir duyguydu ve toprak kokusuna karışmıştı. Kadın ne zaman hüzne dalsa umudu sonbahar tohumları ve ıslak toprak kokusu ile birlikte doldururdu koynuna ve gökyüzüne bakarak özgürlüğü sonuna dek hissederek parlardı bir çift yeşil bakışı, göğe bakarak… Her tat farklı olduğu gibi aslında her kokunun da farklı bir duygusu vardı. Kadın şöyle bir yokladı kokularını, ne kadar çoktu hayatında kokular… Kadın için toprak kokusu sonsuzluktu, Kahve kokusu vazgeçilmezdi, vazgeçilemeyenlerdi. Apartmana girdiğinde aldığı sıcak yemek kokusu aileydi. Yosun kokusu yaşanmışlıklardı, diye uzuyordu liste… Birden kokular kadını öğrenme ile ilgili verdiği seminerlere götürdü. Hayatta ilk öğrenmelerimiz koku duyumuz sayesinde gerçekleşiyor. Mesela anne kokusu bebek için güven demekti. Dünyada varlığımız ilerledikçe öğrenmede koku duyusunun yerini tatma duyusu alsa da bu duyunun kullanımı da hayatımızda kısa sürüyor. İlerleyen süreçte öğrenmeyi her ne kadar görme, işitme duyularımıza bıraksak da koku her zaman en kalıcı öğrenmelerimizi sağladığı kesin, bu yüzden öğrenme ile ilgili yeni yapılan araştırmalarda koku faktörü de işin içine dâhil ediliyor. Kadın bunlardan ziyade, “kokularında duyguları olmalı” fikrini üzerine odaklanmıştı. Mesela acının bir kokusu var mıdır? Hemen resmedeyim diye düşündü. Acı kelimesi aklına ilk getirdikleri; Savaş; barut, kan ve yanık kokusu… Kaza; kan ve yanık kokusu Yangın; yanık kokularının karışımı Ölüm; ilaç, yanık, çürük kokusu Sonra düşündü kadın, yalnızlık, yokluk, hüzün gibi olumsuz duyguların kokuları daha mı kuvvetliydi hayatta? Edebi eserlerde de yok muydu yalnızlık kokusu, hüzün kokan sokaklar, yokluğun kokusu kilometrelerce uzaklıktan hissedilmiyor muydu? Güzel duyularımızın kokuları var mıydı? Mesela mutluluğu hangi koku ile tarif ederdik. Sevginin kokusu ne idi? Bağlılığın, sadakatin, hoşgörünün düşündü fakat aklına kokudan ziyade hep görüntüler geldi. Güzel doğa görüntüleri, kahkaha sesleri, gülen insanlar, denizler ormanlar fakat aklına bir türlü koku gelmedi. Mutluluğun kokusu yok muydu? Yoksa sevdiğimiz kişinin kokusu mutluluk muydu? Okuduğu eserlerde de duymamıştı mutluluğun kokusunu, sevginin kokusunu hep görüntüsü vardı. Mutluluk resmedilir, hüzün koklanır mıydı? Kadın tüm bunları düşünürken burnuna gelen güzel bir kahve kokusu ile kendine geldi. gülümseyerek merhaba dedi… Müzik önerisi: https://youtu.be/bZ_BoOlAXyk

  • Gardenia Çiçeği: İdris Kenç’ten Bir Ömür Hatırı Kalan Öyküler…

    İdris Kenç, Kafekültür Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabı Gardenia Çiçeği ile okurun karşısına çıktı. Sadakatin başrolde olduğu, yaralı kalplerin, ayrılıkların ve kavuşmaların bitimsiz hikâyelerini dile getirdiği Gardenia Çiçeği, Kenç’in ilk kitabı olsa da ben onun üretimlerini uzun yıllardır takip ediyorum. Ağrı’dan başlayıp, İstanbul, Rusya oradan da Avusturalya’ya uzanan hayat yolculuğunda, bavulunda hikâyelerini de taşıdı. Gelin şimdi kitaba biraz yakından bakalım. Gardenia Çiçeği’ni içimize çekip, İdris Kenç’i daha yakından tanıyalım. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Kimdir İdris Kenç? Elbette, 1977 Ağrı doğumluyum. Evliyim, biri kız olmak üzere iki çocuğum var. İktisat eğitimi aldım ama edebiyatı hep sevdim. Ne de olsa sevginin rakamsal bir ağırlığı yok. O yüzden güzeli ve güzelliği tarif etmenin en iyi yolunun dilden yani kelimelerden geçtiğini çok erken keşfettiğimden, ortaokuldan beri yazıyorum. Uzun kış gecelerinde anlatılan masallarla beslendim. Bir de fakir bir ailede büyüdüğümden ulaşamadığımız bir sürü şeyin hayaline sarılırdık. Statümüzden ötürü sevdalandığımıza bile ancak hayalimizde kavuşurduk. Bu da beni hayal kurarak istek ve arzularımı kâğıda dökmeye yönlendirdi. Kaybetmelerle başladı yürek yaralarım. Bu beni hayata sırt dönmekten ziyade daha da sarılmaya teşvik etti. Ağrı, Trabzon, İzmir, İstanbul, Rusya ve şimdiki durağım olan Avusturalya gibi yerlere savrularak büyürken, bunlar kaleme aldığım tüm yazılarımda yaratıcılığımı geliştirirken farklı açılardan bakmayı öğretti. Böylelikle bir sonraki adıma olan tutkumu hep diri tuttu. Şu anda Avusturalya da bir kafe işletmekteyim. Her gün farklı yaş ve kültürde insanla etkileşim içindeyim ve bu beni yazma alanında iyi besliyor. Yazmaya ilk adımımı üniversite portalında ve gençlik dergisinde adım attım. Ürettiğim içeriklere dair olumlu dönüşler beni memnun edince de yazmayı keyifle sürdürdüm. Yazmanın bu hayatta bırakılabilecek en iyi miras olduğuna inanıyorum ve bunu da gerçekleştirme çabasındayım. On bir öyküden oluşan kitabınızda kimi zaman hüzünlendim, kimi zaman gülümsedim. Ama her birini çok sıcak, cana yakın buldum. Bize Gardenia Çiçeği sizin için nasıl kokuyor anlatır mısınız? Gardenia Çiçeği aslında ben kokuyor. İçimi kemiren her ne varsa: Hayal kırıklıklarım, yaşanması mümkünken yaşanmayanlar, söyleyemediklerim, tüm bunların kokusudur Gardenia Çiçeği. Yani kendimi bu kitabın kollarına atarak asıl kendimi tedavi ettim. Dünyanın en iyi kokusuna sahip bir Gardenia Çiçeği'nden kendime, beni iyi eden bir parfüm yarattım. Sonra kendisinden bir şeyler bulanlarda bundan faydalandı. Beni en çok mutlu edense her sözümün sahibini bulması oldu. Okuyanlardan aldığım geri dönüşlerden anladığım kadarıyla herkesin yarası aynı yerdenmiş. Gardenia Çiçeği bazıları için okyanus ötesi bir umuttur. “Saatlerce iğne ile kuyu kazır gibi yaralarımızı deştik, irin tutan kalplerimize yeni sözcüklerle derman olmaya çabaladık gün ışıyıncaya dek.” Diyorsunuz Datça'da İki Yaralı Kalp öykünüzde. "Yara bere aldıkça geçmiş hep senin bir parçan olacak demiştim. Sen düşündükçe kalbin değil ama beynin oyunlar oynayacak, bazen hiç olmamış şeylere dair tamamen yanlış hatıralar bile icat edeceksin," diyorsunuz Bir Yunan Adası Hikâyesi’nde. “İç dünyalarına yolculuk yapmaya karar verdiler. Yaralarını iyileştirmek adına,” diyorsunuz Çocukluk Aşkı öykünüzde. Karakterleriniz çoğunlukla yaralı. Onların iyileşmesi için elinizden geleni yapmışsınız. Sizce iyileşiyorlar mı? Bundan sonraki öykülerim kurmaca olabilir ama bu ilk kitap kesinlikle yaşanmışlıklarımdan kopup gelenler. Bu tamamen benle alakalı olduğu anlamına gelmiyor. Tanıdıklarım var bunun içinde. Hayır hiçbiri tedavi olmuyor, çünkü kaybedenler tedavi olamazlar. Ben sadece yüzleştirmeye, geçmişle barışarak yeni bir yol açıyorum. Bu yolda acılar bitmez, ama o acıları katlanılabilecek bir hale getiriyorum. Çocukluk aşkı öyküsündeki Kerem Şehrazat'a kavuşmuyor. Günün birinde onunla yüzleşiyor sadece. Yunan Adası öyküsünde Arya pişman oluyor ve yaptıklarıyla yüzleşerek yol alıyor. Aslında iyileşmeden birbirleriyle yüzleşiyorlar. Mutlu sonlar aradım aslında aşk hikâyelerinizin sonunda. Kavuşmalar okudum. Ama hepsi sadece kendine kavuşma gibi geldi bana. Öyle mi? Evet tüm kahramanlarım kendilerine kavuşuyorlar. Aksi durum söz konusu olamazdı benim için. Şimdi gençliğinde ya da çocukluğunda âşık olmuş ve bir şekilde birlikte olmamışsın. Yıllar sonra farklı koşullar altında yolunuz kesişmiş. Hâlâ aynı heyecanı isteği duyuyor olsanız bile kavuşmak mümkün olmuyor ne yazık ki, ama ifade etseniz, ya da haykırsanız yüzüne, işte o an olayın kahramanı kendisine kavuşmuş oluyor. Bu da bana göre bastırılmış duyguyu azat etmektir. Hafifleyerek yol alırsın. Küf tutmuş her ne varsa kendi mecrasına akmış olur. “Yarınlara dair umut ve geçmişin küf tutmuş duygularına derman,” olarak gördüğünüzü dile getirmişsiniz yazma eylemini. Biraz bu duygunuzu açar mısınız? Özgürleşme, hafifleme: duygu yaralarını yüreğinin, beynin arşivine atarak yol alıyor insanoğlu. Kimileri kin tutar, öç alır ki bu bir hastalıktır, kimileri de onları sahibine bir şekliyle ulaştırarak azat eder ve kurtulur. Kurtulma anına kadar ne yazık ki bir şekliyle küflü haliyle bizimledirler. Ben kendi yaralarımı ki bu aşk, eksik kalma, maddi yoksunluk, kimliğinden dolayı ötekileştirilme adına ben de her ne varsa küflü olan, yazarak azat ettim hepsini. Bir de yarınlara dair, insanlık adına, çocuklarım ve ailem için her ne hayal ediyorsam umudu katarak yazıyorum. “Her sabah keyifle kahve çekirdeklerini öğütüyorum. Müşterilere sunmadan önce bir kaç tane demleyip içiyorum ki doğru kıvamı yakalayayım diye. Bir gün yaşlı bir çift ‘Burada kendi evimizin bahçesindeymişiz gibi bir hisle oturuyoruz’ demişlerdi. Kafem ismi gibi tam bir ev ortamı kıvamındadır. Bu, The House Caffe'ye adım attıkları andan itibaren herkesin hissettiği bir duygu halidir.” İstanbul’dayken mali müşavirlik mesleğini icra ettiğinizi biliyorum. Şimdi size bir matematik sorusu geliyor. Kırk yıl hatırı varmış bir fincan kahvenin. Bir öykünün kaç yıl hatırı vardır? “Söz uçar yazı kalır” klişe olmuştur ama çok değerlidir benim için, ben yazdıktan sonra bir ömür hatırı kalır öykünün. Peki sırada neler var? Yeni projelerinizden söz etmek ister misiniz? -Datça yerelde yayınlanan daha çok genç 2 yıllık bir gazetede düzenli olarak köşe yazıyorum. Siyasetten uzak, kendimce bazen öngörülerimi, hayallerimi bazen de insan ilişkilerine dair yazıyorum. Bunları yerelden alıp ulusal, kimbilir belki de uluslararasına taşırım kitaplaştırarak. Yazmak bir yolculuktur bu yüzden imkânlarım elverdiğince bu yolu yürümek istiyorum. Çocuklarıma ve geleceğe bir sürü öykü ve düşün-deneme kitapları bırakmak istiyorum. Gardenia Çiçeği okurlarına son olarak ne söylemek istersiniz? Tecrübeyle sabittir bende. Bize uymayan istek ve durumlar karşısında “ret ve hayır” kullanmayı uygulasınlar ve hiç bir duygularını sonradan yazmaya gerek duymadan yaşasınlar. Ne yazık ki hayat kısa. Hiçbir şeyi imkanlar dahilinde ertelemesinler. Ertelemek çok ağır bir yük, sonradan hiç hafiflemeyen. İdris Kenç, öykülerini de kahveleri gibi gönlünde demleyip, okuyucusuna sunuyor. Okurken damağınızda keyifli bir tat, hafızanızda sıcak bir ev kalsın diye. Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ediyorum. Asıl ben size teşekkür ederim, bana kendimi ve kitabımı anlatma şansı tanıdığınız için. CANDAN SELMAN

  • Kırkikindi Yağmurları

    Rüyalarda dolaşan bir gece gezgini, meteor çarmasıyla zamanda yolculuk yapan bir akademisyen, masallar anlattıkça ölümü yanında hisseden bir kadın… Özlem Güzelharcan’ın öykü kitabı Kırkikindi Yağmurları beni evimden, şehrimden, ülkemden ve gezegenimden alıp, başka diyarlara götürdü. Gezgin Martı Özlem ilk şiir kitabı Naylon Sözlerden sonra okuru öte diyarlardaki öykülerde gezdiriyor. -Uzun zamandır Özlem Güzelharcan’ın gezi yazılarını takip eden biri olarak gezdiğiniz yerlerin izdüşümlerini öykülerinizde hissettim. Gezginliğin kaleminize katkıları büyük olsa gerek. Öyle mi? Çok okuyan mı çok gezen mi, gezerken çok okuyan mı daha iyi bilir? “Çok okuyan mı çok gezen mi?” sorusu beni hep gülümsetir. İlk kez bu karşılaştırmayı duyduğumda lisedeydim. Bir münazara yapmıştık. İnanın şu an hangi tarafta olduğumu, neyi savunduğumu hiç anımsamıyorum ama kazanmıştım! Sonra büyüyünce, taraf tutmanın çok da gerekli olmadığını, zaten esaslıca gezmek ile okumanın birbirinden çok da ayrılmadığını fark ettim. Bununla ilgili bir blog yazım var bile hatta. Yani kısaca, cevabım: En çok şeyi gezerken okuyan bilir! -Bazı öyküleri okurken yazdıklarınızın ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu zaman zaman kestiremedim. Kendi kendime Nilgün Hanım acaba gerçekten var mı? Gazeteci olmayı iştemiş miydi diye sormadan edemedim. Öyle gerçek öyle samimi Kırkikindi Yağmurları. Öykülerinizi besleyen damar nereden geliyor? Teşekkürler! Gerçeklik hissini verebilmeyi seviyorum ve okurların bu gerçeklik sorgulamasını yapmalarından haz alıyorum. Öykülerimi besleyen damar aslında hayatın ta kendisi diyebilirim. Hayatta bana ilham veren, acı veren, beni gülümseten veya kızdıran her şeyi, her olayı, her duyguyu bir parça öykülerime de koyuyorum. -Ama fantastik öyküler de var bu kitapta. Zamanda yolculuk, rüyalara girebilen gece gezginleri, cinayet senaryoları… Hangi öyküleri yazmak daha keyif veriyor size. Gerçeği mi düşü mü? Hepsinin yeri ayrı. Bazen gerçeklik üzerine bir öykü yazmaya başlıyorum, bir bakıyorum bilim kurguya dönmüş veya büyülü gerçekçiliğe kaymış. Öykü, ne olacağına kendisi karar veriyor aslında. Ama galiba düşü yazmak daha keyifli çünkü ben gerçek hayatın sıkıcılığı ve sıradanlığından genelde şikayet etmeyi severim ve gerçeklik dediğimiz algıya renk ve aykırılık katmak her zaman hoşuma gitmiştir. -Nefesini Yitiren Akademisyen öykünüzde 1832 yılına geçiş yapan bir karakterle tanışıyoruz. Yaşadığımız çağda yazar olmak sizi ne derece mutlu ediyor? Bu çağın artıları ve eksileri neler? Öyküdeki gibi düşen bir meteora bakıp geçmiş dönemlere ışınlanmayı diler miydiniz? Kesinlikle dilerdim! Çoğu zaman internetin ve sosyal medyanın olmadığı zamanları özlüyorum. Her ne kadar teknolojinin nimetlerinden faydalanmayı çok sevsem de bir yanım hep o eski zamanları yaşayabilmeyi arzu ediyor. İnsanların tek bilgi kaynağının kitaplar ve gazeteler olduğu dönemde yazar olmak belki daha keyifliydi, daha değerliydi, belki de değildi, bilemiyorum. Bunun üzerine düşünmek bile güzel bence. Ben de karakterim gibi dev bir meteorun yolunu gözlüyorum. -Kırkikindi Yağmurları aynı zamanda pek çok yazara selam çakar nitelikte. Sizi siz yapan yazarları öykülerinize taşımış, onlarla sohbet etmiş, sokaklarda gezmişsiniz. Kaleminize yön veren isimler hangileri? Yazmak kadar okumaya da âşık biriyim. Çocukluğumdan beri elime ne geçse okudum. Okuduğum ilk iki roman ilkokul sonlarına doğru Polyanna ve Çalıkuşu idi. Bu romanlar beni çok etkilemiştir. Dostoyevski ile tanıştığım anı hiç unutamıyorum, sanki kendisiyle aramızda özel bir bağ varmış gibi hissetmekten özel bir keyif alırım. Etgar Keret, Oğuz Atay ve Yalçın Tosun öykülerinin müdavimiyim. Kitapta ismi geçen yazar ve şairlerin pek çoğunu ilgiyle okudum. Orhan Pamuk kitaplarının da bende özel bir yeri vardır. Kalemime yön verdiler mi bilemiyorum ama ruhumu okşadıkları ve bana ilham verdiklerini kesinlikle söyleyebilirim. -Kafekültür Yayıncılık’tan çıkan şiir kitabını Naylon Sözler'i okumuş ve çok sevmiştim. Şiire olan yakınlığınızın öykülerinize etkisi nedir? Teşekkürler. Şiir benim ilk tutkum, ilk edebi oyuncağım. İlk kitabımın hep bir şiir kitabı olmasını istemiştim, gerçekten en büyük hayalim buydu. Her yerde, sürekli şiir yazmaya devam ediyorum. Bankada sıra beklerken, otobüste yolculuk yaparken, biriyle sohbet ederken… Zihnim kelimelerle dolu. Şiir yazmasam bile şiirsel yazmayı seviyorum. Öykülerimde de bu hissedilebilir sanıyorum ki. Şiire olan yatkınlığımın öykülerimi beslediğini düşünüyorum. Karakterlerimin ahenkli konuşmasını, iç dünyalarının zengin oluşunu ve kendilerini şiirsel bir biçimde ifade edebilmelerini seviyorum. -Bundan sonraki projeleriniz neler? Şahsen bir Özlem Güzelharcan romanı okumayı çok isterim. Var mı öyle düşünce? Öyle bir düşüncem henüz yok ama baktığınızda, birkaç yıl öncesine kadar bir öykü kitabı yazma düşüncem de yoktu aslında! Hep şiirle devam edeceğimi düşünüyordum. Dolayısıyla, neden olmasın? Tıpkı öykülerin “beni yaz” dedikleri gibi romandan da bir ses duyabilirim belki. O gün geldiğinde mutlaka haberiniz olur. -Son sorumu Gezgin Martı’ya sormak istiyorum. Okurlarınız Kırkikindi Yağmurları’nı nerede, hangi şehirde okusun? Okurlarım Kırkikindi Yağmurları’nı istedikleri yerde okuyabilirler ama dilerim ki yavaş yavaş, sindire sindire okusunlar. Kitaplar da tıpkı şehirler gibidir çünkü. Bir yer bildirimi yapıp çıkmasınlar içinden yani, kitabın sayfalarını gittikleri kentlerin sokaklarını gezer gibi gezsinler, karakterlerle o kentlerde tanıştıkları insanlar gibi konuşsunlar, onlarla keyifli vakit geçirip daha sonra da anımsasınlar isterim. Kırkikindi Yağmurları, okurlarıyla beraber çantada fiziken dünyayı dolaşırsa ve bana bu gezentiliğinin fotoğrafları gelirse de elbette çok mutlu olurum. Nihayetinde her gezgin bir arayışla yola çıkar ve Kırkikindi Yağmurları da sevenlerini aramak için edebi âlemleri gezip duracaktır. “Tam da o sırada zil çaldı.” diye bitiyor “Hayalet Korkusu” öyküsü. Bazen zil çalar ve öylece kalakalırız. Yarım ve eksik. Ben kitabı bitirdiğimde bunun tam tersi bir duygu içindeydim. Kırkikindi Yağmurları’nda ıslandım, hüzünlendim ve gülümsedim. Bu keyifli kitap ve sohbet için teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Candan Selman

  • Robinson Crusoe'da "Ruhdanlık"

    P.Ö. (pandemiden önce) bir kış günü İstanbul Beyoğlu Robinson Crusoe kitabevine ilk kitabı ile konuk olmuştu yazar Beril Erem. Seni ilk defa bu öykü kitabınla tanıyoruz. O yüzden ilk sorumu biraz temelden sorayım: Senin hayatında yazarlık süreci nasıl başladı? Ve nasıl gelişti? Bütün yazanlar için o süreç tabi hep hikâye biriktirmeyle başlıyor. Bir hikâye anlatma derdi ve hikayelerin heybende birikmesi, ardından onların beni yaz demesi…Benim de hikâye anlatmak ile ilgili çocukluktan beri bir iştahım vardı zaten. Etrafımda sürüp giden ve bir anlamda benim özellikle çocuk yaşlarda çok da etki edemediğim hayatı gözlemlemek, gördüğüm insanlara hayalimden bir şahsiyet giydirmek ve onlara ilişkin hikayeler kurgulamak kendi kendime hep oynadığım ve en sevdiğim oyundu diyebilirim. Aslında tabi o yaşlarda hikâye biriktirmek de değildi yaptığım, kelimenin tam manasıyla istiflemekti. Çünkü bilinçli yapmıyorsun bu işi o yaşlarda. Tabi bunu yaparken bütün çocukluğumun geçtiği ve beni hikayeler biriktirme anlamında en çok besleyen, oyunlarımı kurduğum mekânın da büyük katkısı var. O mekân da bir hastaneydi. Annem ve babam SSK’ya bağlı bir hastanede memur olarak çalışıyorlardı ve okul çıkışı hastaneye gidip, onların mesaisi bitene kadar hastanede vakit geçirirdim. Tabi o yaşlarda bir çocuğu hastanede oyalamak kolay değil. Ben de annemin fark etmediği zamanlarda hastanenin içinde gezinirdim. Bir hastane ortamı tahmin edebileceğiniz gibi bir çocuk için dehşet verici, ürkütücü olmakla beraber aynı zamanda da insan hikayeleri biriktirme bağlamında bir çocuğun hayal gücünü müthiş besleyen bir ortam. Hal böyle olunca da daha küçük yaşlarda benim hikâye heybem zaten insan hikayeleri ile epey bir dolmuştu. Ancak benim edebi bir tür yazmakla ilgili farkındalığım yirmi beş yaşımdan sonra oluştu. Halbuki bunun emareleri de vardı hayatımda. Çünkü ilk öykümü on iki – on üç yaşımdayken üstelik de İngilizce olarak yazmıştım. O zamanlar yabancı dilimin de gelişmesi amacıyla Emily Bronte, Agathe Christie ve John Buchan okurdum. Haliyle ilk öyküm de polisiye türünde bir kısa öyküydü. Daha sonra şiire ilgi duydum hemen hemen bütün içe dönük ergenler gibi. Onun dışında tuttuğum günlükler, mektuplar beni hikâye anlatma noktasında iştahımı gideren yazım türleri oldu. Ve yirmi beş yaşımda iken de o zamanlar kurumsal bir şirkette pazarlama iletişimi yöneticiliği yapıyordum ama aynı zamanda belli aralıklarla sektörel dergilere yazılar da gönderiyordum. Bir gün yazılarımı yayınlayan derginin genel yayın yönetmeni Yusuf Kürkçüoğlu, bana aylık olarak köşe yazıp yazamayacağımı sordu. Böylelikle EniKonu ismini verdiğim köşemde yaklaşık üç yıl boyunca, dönemin sağlık politikalarını sarkastik bir dille eleştirdiğim, öykü tadında yazılar yazmaya başladım. Tabi bu noktada çocukluğumda hastanede biriktirdiğim o insan hikayelerinin de büyük faydası oldu. Daha sonra yine yakın arkadaşım sevgili Didem Çelebi’nin bir gün gelip ‘Beril, ben bir online dergi kuruyorum. Sen de dergide yazar mısın?” diye sorması ve benim de Uykusuz Klavye mahlasıyla yazmaya başlamam, öykü yazarı olarak ilk ciddi adımımı attığım zamandır. Peki ilk neden öykü? Bunun bende iki cevabı var. Birincisi ben okuyucu olarak öykü okumayı çok seviyorum. Dolayısıyla yazarken de kendimi en yakın bulduğum edebi türle başladım. İkincisi de ben önüme hedefler koymayı ve biraz kendimi zorlamayı seven bir insanım. Bunu niye söylüyorum? Çünkü genelde öykü ile ilgili yanlış bir algı var. Hani sanki romanın ön hazırlığı, bir ön alıştırma süreci gibi algılanıyor. Halbuki bu çok yanlış bir algı. Aslında öykü yazmak daha rafine bir anlatım gerektiriyor. Bu anlamda da daha zor. Çünkü romana göre daha kısa bir metinde çok daha fazla yoğunlaşarak öykünün tüm unsurlarını doğru ve yeterli miktarlarda okuyucuya aktarma zorunluluğunuz var. Bir de senin de çok iyi bildiğin gibi, öyküde sıçramalarla metni ilerletiyorsun, geri dönüyor ya da tek bir ana bağlı kalarak hikâyeyi anlatıyorsun. Bu anlamda da aslında zamansızlığa teslim olur öykü. Bir başka zorluğu da okurdan olayın öncesini ve sonrasını kendi kafasında kurup bitirmesini istemendir. Halbuki roman öyle değil. Bir kere yazar olarak daha geniş bir hareket alanınız var romanda. Karakterleriniz daha rahat ve geniş bir alanda kurguya girip çıkabiliyorlar. Betimlemelerinizi daha geniş bir alana yayabiliyorsunuz. Roman hiç yazdın mı peki? Var mı böyle bir çalışman? Evet bir çalışmam var. Şu anda planlama ve araştırma aşamasındayım hala. Ruhdanlık’a gelecek olursak, ne demek Ruhdanlık? İnanır mısın, kitap çıktıktan sonra en az on beş kişi arayıp sordu bu soruyu ancak güzel olan şuydu; soran herkesin mutlaka kelimeye ilişkin bir tanımı da vardı. Ve hepsi de anlattığım hikâye ile uyumlu anlamlardı. Aslında J.K.Rowling “Ruh Emiciler” ile çok güzel metaforik bir görsel betimleme yapmıştı. Benim tanımım da ona çok benziyor, şöyle ki; ruhsal yetersizlikten kaynaklanan bir ihtiyaçla, başkalarının sevgi, güven, huzur, neşe gibi iyi duyguları ve mutlulukları ile beslenen, hayatında tek bir şeye bile bir bağlılık göstermemiş, kişilik kazanma savaşı vermemiş insanların sömürdükleri ruhların bu iyi taraflarını içine attıkları ruhsal bir bellek. Bir formu yok. Anlattığım hikâye ile de tamamlayacak olursam; aslında orada metni yazarken bir ihtiyaç hasıl oldu. Yoksa kibirle, ‘şu Türk diline de yeni bir kelime kazandırayım’ diyerek bulmadım kelimeyi. Ancak hikâyede tanımını yaptığım insan tipinde bir ana karakterim vardı. Ve öykünün bütününde geri dönüşler söz konusu olsa da aslında çatısında tek bir an vardır. O an da ana karakterin kendisiyle yüzleşme anıdır. Ruhunda bir parça kalmış iyi tarafın da farkında olarak; yaptığı kötülüğü kabullenen, bundan da zevk aldığını kendine itiraf eden ve sömürdüğü bütün iyi ruhlarla beraber kendi iyi taraflarını da feda eden bir karakterimiz var. Ve ihtiyacın ortaya çıktığı metinde işte tam karakterin bu kendiyle yüzleşme anına tekabül eder. “Girdabıma yeni bir boşluğu katık yapmışım gibi, mazeret üstüne mazeret, yalan sütüne yalan, nerede, kime hangi yalanı söylediğimi unutacak kadar kendimi de unutarak. Varlığım varlığına…Ruhum…” Ruhum neye? Neye armağan edeceğiz ruhu? İşte bu noktada çıktı ruhdanlık kelimesi. Öykülerini nasıl yazıyorsun? Yazmaya oturmadan önce hikâyenin haritası zihnimde iyi-kötü belirmiş oluyor. Ancak yazmaya başladıktan sonra o plan zihnimde silikleşmeye başlar genelde. Ve metin de zihnimdeki yoldan ilerlemez çoğu zaman. Her cümle bir sonrakini, her ayrıntı peşinden geleni belirler. Hatta bazen karakterler, onlara biçtiğim rollere girmez; iradeleri olan varlıklar gibi bir direnç gösterirler bana. O zamanlarda anlarım ki; bilinçaltım bana daha önce kurguladığım başka bir hikâyeyi anımsatmaya çalışıyor. Böyle olduğunda da kalemimi biraz onun akışına, yönlendirmesine teslim ederim. Ancak bir tema gözeterek yazmam. Çoğunlukla hikâye tamamlandıktan sonra, tekrar okuma yaparken bir tema ya da çoğunlukla da üzerinde durduğum, beni düşündüren bir mesele olduğunu fark ederim. Biraz işin pratiğinden gidersek, aslında bir blog sürecinden bir bütüne ulaştı kitabın. Tabi orada farklı bir dinamik var. Anlık geri bildirimler, değerlendirmeler. Seni nasıl etkiledi bu süreç? Açıkçası ilk başta epey büyük bir kaygı ve endişe duydum. Onu da şöyle açıklayayım; Jung merkezli iki arketip var bildiğiniz üzere. Persona ve Gölge. Persona, hepimizin topluma uyum sağlamak için şekillendirdiğimiz rolleri ifade ediyor ki; öykü yazmaya başlamadan önce insanların yakasının rengine göre kategorize edildiği bir iş dünyasının içinde benim de birey olarak üstüme göre şekillendirdiğim epey roller vardı. Gölge ise yüzleşmekten kaçındığımız, toplumun hoş karşılamayacağı tüm ilkel istek ve düşüncelerimizi ifade ediyor. Ben blogda yazmaya başladıktan sonra iki durumla karşılaştım. Birincisi öykülerim artık yazılı halde idi ve değerlendirilebilir ve eleştirilebilir hale gelmişlerdi. İkincisi de bu değerlendirilebilirlik nedeni ile de personam ve gölgem görünür hale yani şeffaf hale gelmişti. İşte bu noktada beni daha önce yazdıklarımla değil de personam ile değerlendirmeye alışmış olan tanıdıklarım, bu noktadan sonra yazdıklarımı ve özellikle de öykülerimde aktardığım ve toplum içinde konuşmaktan çekindiğim meselelere bakarak bunları gerçek yaşanmışlıklar olarak değerlendirmeye ve bunları bir kurgunun parçası olarak değil de Beril Erem’in gerçek yaşanmışlıkları olarak algılamaya başlayabilirlerdi. Neyse ki; sadece tek bir öykümde böyle bir durumu yaşadım. Sonrasında ise tabi müthiş bir destek ve beni motive eden güzel yorumlar aldım. Bu geri bildirimlerin anlık olması da elbette yazma sürecinde, beni daha da iyisini yapmam için teşvik eden önemli bir unsurdu. Yazarlarda olmazsa olmazların kimlerdir? “Olmazsa olmazım” diye sadece belli bir yazar zümresini belirtmem inan çok zor. Ancak tür olarak böyle bir sınırlama yapabilirim ki; o da Türk öykücüleridir. Dediğim gibi ben okuyucu olarak da öykü tüketmeyi seven bir okuyucuyum. Dolayısı ile edebiyatımıza damga vuran ve yeni dönemde de bu türde öne çıkan bütün Türk öykücülerinin eserleri benim olmazsa olmazlarım. Onların dışında bir de ayrı bir gönül bağım olan yazarlarım vardır. Vedat Türkali, Adalet Ağaoğlu, Şebnem İşigüzel, Oya Baydar, İnci Aral mesela bunlardan bazıları. Franz Kafka, Vladimir Nabokov, William Faulkner, Fernando Pessoa, Jose Saramago ve tabi yine çocukluğumdan beri okumaktan hiç bıkmadığım Bronte kardeşler, Agatha Christie.. Yazarlıkta hiç kırılma noktan oldu mu? Olmaz mı? Aslında birçok kırılma noktasının bir bütün hale gelip beni ateşlediği tek bir nokta var. O da yayınlanmayan öykülerimdir. Nelerden ilham alırsın? Yaşamın kendisinden. Yaşamla ilgili olan her şeyden. Bir müzikten, bir resimden…Hatta bir kalemden bile ilham alabilirim. Yeter ki, doğru anda, doğru ruh hali ile görmüş veya duymuş olayım. Bana bir şeyler anımsatması yeter. Kitabından bahseder misin biraz? Kitabımda on yedi öykü var. Her biri farklı zamanlarda yazılmış münferit öyküler. Konuların ve karakterlerin birbirleri ile bağlantısı yok ama hani derde binaen yazmak diye bir şey var ya, aynı o hesap kitaptaki öykülerde de benim sorguladığım, cevap aradığım meseleler var. Genel olarak bir tanım yapmam gerekirse, yaşamın eşsizliği, sürekliliği ve bizim açımızdan da bir sınırı olması koşullarına bağlı olarak; merkezine insanı hallerini ve duyguları koyan öykülerden oluşuyor. Bir de biliyorsun, aslında bu öyküleri ben kırkı aşkın öykü içinden seçip dosyaya koydum. Fakat seçerken hiçbir tematik kaygım yoktu. Gerçekten beni yazarken de en fazla düşündüren öyküleri seçtim. Ama sonra baktım ki; bütün öyküler bir “kaybetmek” motifi üzerinden ilerliyor. Bütün karakterlerin yaşadıkları bir kayıp var ve her biri bu kayıplar karşısında kendileri ile ilgili farklı kararlar alıyorlar. Bu noktada da yine benim kendi hayatımda üzerinde çok düşündüğüm bir konu var; o da her insanın bir başka insanın hayatındaki domino taşı olması. Çünkü aldığımız her karar, ilk domino taşına temas eden o ilk vuruş aslında. Bu kitapta da sıkça görülüyor. Burada şöyle bir parantez açmam gerek. Hani, biraz önce neden öykü dedik ya… olayın öncesinin ve sonrasının okuyucunun kafasında kurgulayıp bitirmesi isteniyor. İşte bu kitaptaki öykülerde de aslında keskin sonlar yok. Kitap içinde bitse de öykü, hikayesi aslında devam ediyor. Kitapta da aynı şekilde bütün karakterler bir “kaybetmek” örgüsü üzerinden belli kararlar alıyorlar ve hikâyenin içinde aslında tam olarak da görünmeyen ama hissedilen bir olaylar zinciri başlatmış oluyorlar ve aslında hikâye devam ediyor. Aynı gerçek hayatta olduğu gibi. Bizler de birilerini kaybediyoruz. Ya da illa bir insanı kaybetmek de değil. Sevme yetimizi, güvenimizi, inancımızı da kaybediyoruz. Ama hayat o noktada durmuyor. Hepimizin hikayesi aynı kitapta olduğu gibi devam ediyor.

  • Ayşım Okudan ile: "Kedibiyat" Üzerine Bir Sohbet

    “İstedim ki önümde bir yol açılsın ve adımlarım kelimeler olsun. Virgülüne ünlemine basarak ilerleyeyim. Ama noktaya varınca durmasını bileyim.” Bu sözlerin yazarı okul yıllarında sözelci sayısalcı ayrımını hatırlatırken çok tüylü yaşam dostlarımız hakkındaki müthiş tespiti de vurguluyor: Kediler ise gözlemci. Kedibiyat kitabı hakkında, yazarı Ayşım Okudan ile söyleştik. Kedilerle ilgili her şeyi çok seviyorum. Hele de adında “kedi” geçen bir kitap olursa bu. Dosyasıyla ilk tanışmamda bu yüzden soluksuz okudum Kedibiyat‘ı. Bittiğinde artık kedilerin bana epeydir olağanüstü gelen yaşamlarının seviye atlayıp, günlük insan hayatında, bir kafe ya da kitapçıda, bir balo veya partide, belki de çok yakında Metaverse sayesinde tamamen yerleşik ve eşit olacaklarına dair bir inanca sahiptim. Evet, Kedibiyat bence kitap bazlı bir buluş, gezegensel bir keşif. Kedilerin kültür yaşamlarına dair güçlü bir metafor. Öncelikle Ayşım Okudan’ı tanıyabilir miyiz daha çok kitap okuma ve yazma uğraşlarıyla? Kitap sevgisi DNA’ma kodlanmış şekilde doğduğuma inanmak hoşuma gidiyor. Üç dört yaşlarında bir çocukken ve henüz okumayı sökmemişken bile tabiri caizse çuval dolusu kitabım varmış. Bana bir ya da bilemediniz iki kez okumaları yeterliymiş. Sonrasında kitabı alır kendimce cümlelerle süsleyip okuyormuş edasıyla tam da sayfaların çevrilmesi gerektiği yerde çevirirmişim. Okumayı öğrendikten sonra ise okuma tutkum hiç eksilmedi. Su içmek, nefes almak gibi yaşamımın içinde daima benimle. Okul yıllarımda kompozisyon yazmayı çok severdim. İki binli yılların başında şarkı sözü yazmaya başladım. Eşim de bu sözleri besteliyordu. Şarkı sözü yazarken hece sayısına, nakarat kısmına ya da melodiye oturmasına dikkat ederek yazdığım için bir yerden sonra çok kısıtlandığımı fark ettim ve böylece şiir yazmaya başladım. Derken küçürek öykü denemelerim oldu. Son bir yıldır ise öykü yazıyorum. Bugüne dek yazdığım en uzun metin Kedibiyat‘a ait. Ayrıca her hikayenin de bir hikayesi vardır ya Kedibiyat’ın doğuş hikayesi benim için çok özel. Pandeminin hepimizin üzerinde olumsuz etkilerinin hüküm sürdüğü mart 2020’de gördüğüm bir rüya Kedibiyat‘ın ilk cümlelerini verdi bana. Evimize gelen bir yayınevi sahibinin “Seninle bir çalışma yapacağız ve ben bunun sonucunda kitabını basıp basmayacağıma karar vereceğim, hemen aklına gelen iki cümleyi yazıp ver bana.” demesi üzerine kurduğum iki cümle uyandığımda aklımdaydı. Rüyanın tesiri üzerimde ve hala uykuluyken hemen telefonuma uzanıp rüyamda söylediğim iki cümleyi tekrarladım ve kaydettim. Akşamına oturup o iki cümlenin devamını getirdim ve bir süre sonra Kedibiyat ortaya çıktı. O iki cümle hak ettiği gibi hikayenin başlangıcında yerini aldı. Arka kapak yazısında da olmasını istedim çünkü beni o metni yazmak için tetikleyen ve heyecanlandıran cümlelerdi. Kedibiyat kulağa çok hoş gelen bir isim. O mu ilk aklınıza geldi yoksa kitabı yazdıktan sonra mı düşündünüz? Metni yazarken bir yandan da içeriğiyle bütünleşecek bir isim bulma arayışındaydım. Edebiyat ve kedi hem hayatımda hem de metinde çok önemli bir yer tuttuğu için ikisini kaynaştırmak istedim. Aklıma Kedibiyat ve Kedebiyat geldi. Yayıncıma danıştım ve Kedibiyat‘ta karar kıldık. Şöyle düşündünüz mü hiç: Okunacak o kadar kitap var ki ve sadece okumayla geçecek bir ömür neden olmasın? Sanırım çoğu okurun hayalidir, okumayla geçen günler… Ama ömür sonlu, basılan kitaplar sonsuz olduğu sürece zaten yetişmek mümkün olmayacaktır. Özelde Instagram ve sosyal medya iletişim kanalları hakkında genel düşünceleriniz ve beklentilerinizi paralelinde yaşadıklarınız nelerdir? Aktif bir sosyal medya kullanıcısıyım ve faydasını da gördüm, görüyorum. İlk üyeliğimi Antoloji adında bir şiir sitesi için almıştım. Ben de emeği olan, şiire dair ufkumu açan Nehreyn /Mümtaz Bey’i bu site sayesinde tanıdım. Bloğum var. Blog paylaşımlarım sayesinde çok güzel geri dönüşler aldım. Youtube kitap kanalımın da bende ayrı bir yeri var, ne kadar uzun süredir aktif olmasam da. Instagram’a gelince ilgi alanlarım dahilinde hem fotoğraf hem müzik hem de kitap paylaşımlarını takip etmekten keyif alıyorum ve faydalanıyorum. (DEVAMI https://www.themagger.com/aysim-okudan-kedibiyat-roportaj/)

  • Edgar Allan Poe - Yazının Felsefesi: İyi Yazarlar Neden İyi Yazarlar?

    CEVANŞİR GADİMOV ‘Yazının Felsefesi’, Amerikalı yazar Edgar Allan Poe tarafından 1846’da yazılan, ‘iyi yazarların nasıl iyi yazdıkları’ teorisi ile ilgili izahat veren bir denemedir. İyi yazmada, uzunluk, etki bütünlüğü ve mantıksal yöntemin önemli faktörler olduğu sonucuna varan Poe, sanat felsefesinin temelini oluşturan bu üç ana faktöre örnek olarak kendi şiiri ‘Kuzgun’un düzenlemesini sunar. ‘Kuzgun’un yaratımındaki mantıksal ilerleyişi, “şiir, popüler ve eleştirel zevke uygun olmalıdır” düşüncesine dayandırır. (Önsöz'den) Edgar Allan Poe (1809 - 1849), Amerikalı şair, kısa öykü yazarı, editör ve edebiyat eleştirmeni. Poe aynı zamanda öyküleri ile biliniyor ve modern korku, gerilim ve polisiye tarzının öncüsü olarak kabul ediliyor. Poe, yazdığı şiir, öyküler ile birlikte, yazının felsefesi ile ilgili denemeler kaleme almıştır. Bu kitaptaki deneme de böyle bir yazıdır. Yukarıda da Poe’nun bu yazısının amacı özetleniyor. Poe, sanat felsefesinin temelini oluşturan bu üç ana faktörü anlatırken kendisinin Kuzgun şiiri üzerinden bunu yapar. Kuzgun’da sevgilisini kaybeden ve bazı yerlerde öğrenci olarak anılan bir ana karakter var. Fırtınalı bir gecede penceresinden bir kuzgun girer ve odasında bir yere konar. Acılı ana karakter ona hep bir şeyler sorar, kuzgun da hepsine “Asla” (Nevermore) diye cevap verir. Poe, Kuzgun’u incelemeye geçmeden önce yazım sanatı ile ilgili görüşlerini aktarır: “Burada, bir öykü inşa etmenin alışıldık tarzında, bence köklü bir hata vardır. Hikâye ya bir tez öne sürer ya gündelik bir olayın önermesini sunar ya da en iyisinden yazar, yani anlatısının temelini yalnızca göz alıcı bir formda biçimlendirecek bir kombinasyon sağlamaya yönelir, ki tasarım genel olarak tasvir ile doldurulur, diyalog veya yazar yorumu, gerçeğin her türlü kırılma noktası veya aksiyon, sayfa sayfa görünür kılınmalıdır.” Peo, bu denemede özellikle şiirler üzerinde durur ve yazılan her edebi metnin bir tasarı ürünü olarak baştan sona inşa edildiğini söyler. Kurgun’da da kendisi bunu yapmıştır. “Genel olarak fazla bilindiği için “Kuzgun”u (Raven) seçtim. Bu, benim apaçık yorumlanan tasarımımdır, bu eserde ne bir kimse işaret edilmiştir ne de bir tesadüf ya da sezgiye atfedilebilir. Bu çalışma, adım adım ilerleyerek, kesinlikle ve matematiksel bir sorunun sağlam neticesiyle, tamamlanır.” “Evvela, bir şiir tasarlamaya neden olan durumlar -gereklilikler diyelim- popülariteye ve eleştirel bir zevke uygun olmalıdır.” Özellikle şiirlerde uzunluk konusunun, daha net söylersek bir oturuşta okunabilecek uzunlukta olmasının önem taşıdığını söyler. Uzun şiirlere Milton’un Kayıp Cennet’ini örnek verirken, “Kayıp Cennet’in hiç değilse yarısı temelde düzyazıdır ki orada şiirsel heyecanlar ardışık halde serpilmiştir. Şiirin aşırı uzunluğu, etkinin geniş sanatsal öğesi, bütünlüğü, birliği ile, öz varlık yoksunluk içindedir; kaçınılmaz biçimde buhrana içindedir burada her şey.” görüşünü dile getiriyor. YAZININ DEVAMI

  • Kaz Dağı'nın Bilgesinden Kitap Deltası

    Yaklaşık iki saatlik kayıtlı bir görüşme gerçekleştirdik Sinan Kahyaoğlu ile. Biraz okuyacağınız metinler onun alıntısı sayılmalıdır. Söyleşinin tamamı yakında Kafekültür video kanalında sesli ve altyazılı olarak yayınlanacaktır. Bu söyleşi yapıldığında, ona konu olan kitabı Sarıkız’ın ardından iki yeni kitabı yayımlandı Kahyaoğlu’nun: Doyran (köy tarihi) Şair Şener Bilen (halk şiiri/derleme). Keyifli okumalar. Yaklaşık 1,5 sene önce başladığınız yolculuk bugün delta örneği bir konuma geldi, Edremit tarihi ile: Tahtakuşlar, Bak Hele, Çamlıbel, Hasan Akburak, Doyran ve son olarak da Sarıkız kitabınızla oluşan bu delta, kendinden daha büyük bir coğrafyanın da kara kutusu sanki... Bu kısa dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Lise yıllarında geçmişe, tarihe meraklıydım. Evde babamdan kalan “Tarihte Edremit’te Olup Bitenler” adlı kitabı buldum. Dünyada bizden önce kimler gelmiş göçmüş diye bir merak sardı içimi. Bir de rahmetli Cemal Demir adlı tarih hocamın sayesinde ben de tarihi öğrenmek istedim. Babamdan kalan kitapları okudum. Meslek yüksekokulunda ön lisansı bitirdim, burada da tarihle ilgilendim ve bazı şeyler buldum. Bugün bu yazdığım kitaplar o dönemde bulduğum bulgulardır aslında. Meslek yüksekokulundan sonra askerlik dönemi oldu. Yedek subay olarak yaptığım askerlikte sorumluluk almayı sabır etmeyi öğrendim. Dönüşte Balıkesir yüksek öğretmen okulunun coğrafya-tarih bölümüne girdim, burada 4 yıl boyunca elime geçen her kitabı okudum, coğrafyayı öğrendim. Okul bittikten sonra Iğdır lisesine öğretmen olarak atandım, yazmaya başladım bir yandan. 1989 yılında Bilecik Ertuğrul gazi lisesine geldikten sonra aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Sosyal bilimler enstitüsünde yüksek lisansa başladım. Coğrafya ile tarihin birbiriyle bağlantılı olduğunu, tarihi coğrafyanın şekillendirdiğini ve coğrafyanın bir kader olduğunu burada öğrendim. Edremit Tarihi, Çamlıbel, Tahtakuşlar kitaplarını yazdım. Sonra da Sarıkız’ı… Efsanelerin gerçeğe uyduğunu fark ettim. Zamanı bir nehir olarak kabul edersek bu yayınlar da üzerinde yüzen bir kütük. Süreç hızlı gelişmiş görünse de 25'i yılı aşkın bir yazma, araştırma ve birikim geçmişi var kitaplarınızın... Bu uzun dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz bugünden bakınca? Ben lokal olarak Edremit merkezli genel olarak da küresel düşünmeye çalışıyorum. Tüm dünyayı kapsamalı yerel bakarken küresel. Suya taşı attığında nasıl dalga dalga yayılıyorsa Edremit’ten yayılanın da dünyaya açılmasını istiyorum. Edremit’in bütün köylerini tarihini yazmak gibi bir hedefim var. 3. Köyü yazdım, 4. Köy çıkmak üzere. Belgeye ulaşmak lazım, belgeye bakmak lazım. Son dönemdeki çalışmalarda önceki dönemlerin bilgileri var. Sırasıyla sormak istiyorum: Her kitabın bir adı soyadı cinsiyeti ve kimliği olur tıpkı yeni doğan büyüyen doğan çocuklar gibi. Önce Tahtakuşlar kitabınızla başlayalım. Bu yetişkin çocuğu kitapta anlatamadığınız yazamadığınız düşünce ve ifadelerle -tabii ki kitap yazma yöntemi sebebiyle- bize lütfen izah edin? Tahta kuşlar benim köyüm. Bunu kuran da benim dedem. Rahmetli babamdan dedemin köyü nasıl kurduğunu duyuyordum. Bunları anlatırken ailenin tarihini de anlatıyordu. Sonraki yıllarda aile merkezli olarak bir önceki neslimizi de kaleme aldım. Yayınlanır mı? Kimse okumaz o ayrı. Bireylerin yaptıklarını toplumlara mal etmemek gerektiğinden yola çıkarak bir gün köyde bir madalya buldum. Madalya ile birlikte bazı yanlışlıklar gördüm giderilmesi gerek diye düşündüm, oturdum yazdım. Dedemden kalan bir sandık dolusu eski yazıyla yazılmış bilgi var. Resmi evraklar da dâhil. Belge, bilgi bende olunca muhtara gidip köyün karar defterlerini isteyip yazdım. Fotokopilerini de belge kapsamında alıp kitaba koydum. Her nerede insan varsa orada yaşanmış bir tarih vardır, yeter ki biz onu bulalım ve genel tarih içine koyalım. Edremit Tarihi denizinden çağlayan eski derin bir akarsuya Tahtakuşlar'la kavuşan tarih yolunuz birden "Bak Hele" kavşağı çıkıyor önümüze ve bu da çocuktan öte tüm arayan ve düşünen çocukların gittiği bir okul gibi adeta... Bu tür çalışmaları yaparken bazı etkinliklere katıldım. 2000 yılında katıldığım uluslararası bir sempozyumda Kazdağı’nın adını aldığı kazın tüm dünyadaki etkilerinden bahsettim. Öğretmenliğe başladığımdan beri felsefeye de ilgim vardı fakat felsefe okumadım. Şu an okuyorsunuz… Evet ama bana bir şey kazandıracağını sanmıyorum. Belki doktora yaparsınız… Akademiden ziyade amatör olarak ilgileniyorum, amatör ruhu kaybetmek istemiyorum. Kendimi yılkı atı gibi görüyorum. Okullar bir hara gibi bence. Bayırda koşamıyorsun. Bundan dolayı kendimi özgür hissettiğim mecrada amatör olarak görüyorum. Yılkı atında sınır yok. Aslında ‘Bak Hele’de coğrafya, tarih değil de felsefe var… Değişik dergilere, gazetelere yazılar yazdım. Sanal bir dergi için yazı istediler bir gün. Yazdığım yazı çok ilgi çekti. Sonra farklı yerlerde yazmaya başladım. ‘Bak Hele’ tüm bunların toplanmasından meydana geliyor. Felsefede şöyle bir sıkıntı var, anlaşılmaz kelimelerle sırça köşke çıkarıyorlar. Dolayısıyla toplumdan kopuyorlar. Ardından Çamlıbel kitabı geldi. Edremit Körfezi'nin tek coğrafya ikizleri Tahtakuşlar ve Çamlıbel köyleri kardeşliğinin ikinci yüzü. Ona da Tuğra diyelim... Gördüğüm kadarıyla Osmanlı döneminde yerleşik köyler var, elimizde 1500’lere kadar giden belgeler var. Neredeyse 400 yıllık belgeler bunlar. 1500’lü yıllarda mevcut olup da hala var olan köyler var. O köyler yerli köyler ve tahminimce Bizans döneminde de vardı. Ama belgeleri yoktu, o yüzden bilmiyoruz… Osmanlıdan önceye indiğimizde karşımıza Bizans çıkıyor. Yüzlerce yıl yaşamış bir dönemden bahsediyoruz. Bir kentin kurulması kişiye değil o coğrafyaya bağlıdır. Hasan Akburak kitabınız bir yeniden gözden geçirilmiş yeni basım olmasına rağmen değerli ozan Akburak'ın sağlığında ne yazık ki göremediği bir kitap oldu, çünkü onu kitap çıkmadan çok kısa bir süre önce kaybettik, yani Uçmağa vardı. Onun şiir yazdığını biliyordum, şiirlerini de seviyordum. Belli bir tekke eğitimi almış tasavvuf yapısı olan biriydi Hasan Abi. Şiirlerinin yazılıp toplu şekilde kayıt altına alınması gerekiyordu. Derledim, toparladım, yayınlandı fakat olmadı. Yıllar sonra sizin yayınevi (Kafekültür Yayıncılık) yayınladı ve çok da iyi oldu. Böylece Türk kültür tarihinde yerini aldı. Gelecek nesillerin bizden önce bir şey yokmuş dememesi için bu tarz kitapların yayınlanması gerekiyor.

bottom of page