top of page

Arama Sonuçları

Bu sitede ara

Boş arama ile 156 sonuç bulundu

  • Okurlara Yeni Yıl Armağanı: "Eski Kâğıt"

    Ocak 2024'te tüm okurlarıyla yeni romanı HAYALLER KİTABI ile buluşacak olan Fatma Gürel'in bu eserinden enfes bir pasaj... ESKİ KÂĞIT Eski Kâğıt Ambarı tek katlı, yüksek tavanlıydı. Karşılıklı iki kapısı, kamyon girecek genişlikte ve hep açık... Sıcak bir temmuz öğlesi, yemek çıkışında, herkesten ayrılıp dar gölgelerden yürüyerek ambara geldim. İçerisi birbirinin üstüne dökülmüş kâğıt yığınlarıyla doluydu. Eski kâğıtlar... Yırtık, kirli, sararmış, buruşuk, silik, kesik... Kısaca gözden çıkarılmış kâğıtlar. Burası geçmişte heyecanla yaşanılanların gün gelip nasıl bittiğini göze sokan bir toplu mezardı. Bir daha asla geri gelmeyecek o zamanların son izlerinin de yok edildiği bir gömütlük... Kapının girişinde, üstüne bastığım gazetede, birinin ağzından çıktığı belli olsun diye tırnak içine alınmış “Asmayalım da besleyelim mi?” başlığını okudum; yanıbaşında, yırtılmış bir dergi sayfası üzerinde Fatma Girik’in masmavi gözlerini; üstüne düşmüş soluk bir afişte kılıcını çekmiş bekleyen Cüneyt Arkın’ı; köşeleri kat kat bükülmüş Okul Defterini, kapağı kopmuş bir romanı gördüm. Kenarına notlar yazılmış bir ders kitabı öyle parçalanmıştı ki üstündeki bilgileri taşıyamayacak haldeydi. Hepsinin üstüne kırmızı gelincikler gibi saçılmış, kupalı iskambil kâğıtlarını ayağımla büsbütün dağıttım geçerken. Açılmış bir defter sayfasındaki uzun toplamalar ve kargacık burgacık yazılar bana nedense bunların güneşli, küçük bir bakkal dükkânında yazılmış olabileceğini düşündürdü. Ayaklarımın altından kayan, adım attıkça dağılan, kâğıt yığınının çoğunluğu gazetelerdi. Bir kısmı elden ele dolaşmış, bir kısmı okunmadan ölüme yollanmış. Küçüklü büyüklü yazılarıyla, yakın geçmişin tanıklığını yapmaya çalışıyor ve son anda hâlâ haykırıyorlardı. Üst başlığında LAĞVEDİLDİ diyeni de gördüm, KAPATILDI diye bağıranı da... Yığının içinde dolaşırken, Merkez bankasından gelen, çoktan kullanımdan kalkmış banknot desteleri ayağıma takıldı. Atatürk resimleri tanınmaz olmuş on liralıklar ve kirden rengini yitirmiş, lime lime beşlikler... Pazarda dolaşan yoksul ev kadınlarının çantalarıından çıkmışlar. Birkaç yıl öncesi, küçük de olsa karşılığı bir şeylere denk gelirken, şimdi kurtulmak istenen birer atık olmuşlar. Dün buradan Mühendis Ziya Bey'le geçmiştik. Bu bölüm adı üstünde eski kâğıtların işlendiği yer. Geniş ambardaki yığınlar bunun için toplanıyor. Sonra ya gazete kâğıdına karışacak ya da yeni karton tabakalarına dönüşmüş olarak çıkacaklar fabrikadan. Eski gazete balyaları, devlet dairelerinin yazışmaları, yıp-ranmış okul kitapları, ciltleri parçalanmış, yaprakları sararmış romanlar, yarısı kopmuş dergiler, yırtık defterler, resimler, öğrenci sınav kâğıtları, lime lime olmuş paralardan tuhaf bir karışım. Hem çok önemli yaşanmışlıklar görünüyor bu yığında, hem de işte bir gün gelip hepsinin yokluğa doğru evrilişi... Ziya Bey dün bu kâğıtların parçalanışını, suda çözülüşünü, lif topaklarının, yabancı maddelerin ayrılışını, kimyasallarla inceltilişini, ağartılışını ve nasıl yeniden bir kâğıt hamuruna dönüştürüldüğünü anlatmıştı. Uygulamayı göstermek üzere İşletmenin içine doğru ilerlerken, hamur pompasının kafesli gövdesine dayanıp kalmış bir deftere takılmıştı gözüm. Elime alıp, yalandan karıştırmıştım. Sararmış yapraklardaki el yazısı beni içine çekti. Bir sayfada yalnızca ‘bugün çok mutsuzum. ‘ Başka birinde ‘bugün onu göreceğim... ‘ satırları gözüme çarptı. Daha çok oyalanmamak için az ötedeki kuytu bir köşeye doğru ayağımla ittim onu. Sonra öbür salona geçen arkadaşlarımın arasına katıldım. Ama aklım onda kaldı. Nedense o defterin beni çeken bir gizemi vardı. İşte şimdi onu, tam ayağımla itip sakladığım yer-deydim. İki işçi yeni gelmiş bir kamyondan boşaltılan kâğıt yığınlarını bir yandan toparlayıp bir yandan taşıyıcılara yükleyerek “pulper”lara yolluyordu. Kırpıntıları, eski dergi ve sararmış gazete artıklarını usulca araladım. Onu buldum. Bir duvarın gölgesine sığınarak sayfaları çevirmeye başladım. Baş tarafı yırtılmış. Sonraki sayfalarsa mürekkebin ıslanıp, dağılması nedeniyle okunması zor yazılarla doluydu. Ardından dün rastladığım yer geli-yordu. Çok mutsuzum sayfası. Onun arkasında ise şunlar yazılı: "Ben neden böyleyim. Bir denize düştüm ki dalgaları oradan oraya sürüklüyor beni. Ama kıyaya çıkarsam, denizden uzaklaşırsam, o zaman da biliyorum ki kalbim duruverecek.” Sonrakiler okunamaya-cak kadar silik... Üstelik bu kez renkli bir şey dökülmüş. Çay, belki kahve... Kahverengi lekeden kurtulmuş son satırlarsa şöyle: “Bu dünya hiç bana göre değil. Ondan vazgeçeceğim. O benden çoktan vazgeçti. Bu dünya bana çok uzak. Burada olmamın hiçbir anlamı kalmadı.” Yine koparılmış yapraklar ve son sayfada onlarca kez yinelenen aynı ad. Büyükten küçüğe ve değişik biçimlerde... Deniz, Deniz, Deniz, Deniz, Deniz, Deniz... En son ve en küçük yazılan artık okunamıyor. Defterden buram buram yükselen çaresizlik, beni düşüncelere sürükledi. Sanırım bir kız bunu yazan. Yazısı, defterin düzeni bana bir kız olabileceğini dü-şündürdü. Terkedilmiş mi? Ölmek mi istiyor? Kim bu defterin sahibi? Şimdi nerede? Ne yapıyor? Merakım öyle kışkırtıcıydı ki, elimde olsa gidip bulacağım onu. Bir izi var mı diye yeniden dikkatle her sayfayı inceledim. Yoktu. Sonunda defteri depoda hamur kazanına gitmeyi bekleyen eski kâğıt yığınları arasında, en son yok olacağı, uzak bir noktaya bıraktım. Oradan Oluklu Mukavva’daki işime yürürken, ilk kez ‘ben ne yaparım?’ diye düşündüm. Ayla olmazsa ben ne yaparım? Hiç bilmiyordum. “Olmazsa”yı hiç düşünmemiştim.

  • Çocuklar "Büyürken" Doğru Bilgilere Ulaşmalı

    HALİL GÖKHAN Bilgi ve edebiyat. Her ikisi de birbirinden çıkma. Birbirlerinin nedeni ve sonucu. Öncesi, sonrası. Bilgi, ne olduğuyla olduğu gibi nasıl verildiği ve öğrenildiğiyle ilgili olarak da şekil ve etki değiştirebilen bir veri alanı, tüm "duyu" ve duyargalarıyla. Az önceki girişi yazmamızın öznesi, yazar Mehmet Karabulut'un bilgiyi önceleyen bir gençlik romanıyla tüm çocuklara ve gençlere yönelik olarak kaleme aldığı "Büyürken" adlı eseri. Bu kitabın öncesini sonrasını çok merak etmeye devam ederken kendisine sorularımızı yönelttik. - Yazarımızı Kafekültür Kafelog yayını okurları adına tanıyabilir miyiz? Evet, bu yayınlanan ilk kitabım. Ancak, çok uzun zaman önce yazmıştım, yani öyle hazır bekliyordu yıllardır. Kısmet bugünlere imiş, ben de emekleriniz için sizlere teşekkür ederim. - Bu yayımlanan ilk kitabınız. Duygularınızı öğrenebilir miyiz? Aslında ben bir araştırma ve geliştirme mühendisiyim, gerçi artık emekli oldum ama çalışma hayatım boyunca yazılım ve elektrik-elektronik ile ilgili bir çok araştırma yapmak durumunda kaldım. Fizik ve matematik, felsefe, tarih ve teoloji özel ilgi alanlarım. Bu konularda da bir çok araştırma yaptım ve bazılarını yazdım. Yani basım sırasını bekleyen bir şeyler var ama bu ilk kitabın sonuçlarını biraz gözlemlemek istiyorum, eğer memnun kalırsam diğerlerini de sizlerle birlikte yayınlamayı umuyorum. - Yayımlanmamış, ama yazdığınız metin ve dosyalara gelecek olursak tek tip bir yazar mısınız yoksa çeşitli dal ve türlerde de yazıyor musunuz? Bütün meslek hayatım boyunca ortalama 3-4 yılda bir kısa sürelerle öğretmenlik yaptım, dersler verdim. Bunu beni yetiştiren topluma olan borcumu ödemek adına, gönüllü öğrencilere herhangi bir ücret almadan yaptım. En son kabataş lisesinde yine bir dönem "programlama" dersi vermiştim. Bazen okullarda bazen de kulüplerde satranç dersleri de verdim. 6-7-8 sınıf öğrencileriyle çalışma imkanım oldu ve dersler sırasında çocukların ne yaptıklarını pek bilmeden; velileri ve öğretmenlerin yönlendirmeleriyle adeta sürüklendiklerini fark ettim. "Büyürken" isimli bu kitapta çocukların belli konularda, doğru bilgilere ulaşmalarını sağlamak ve onlardaki merak duygusunu uyarmaya çalışmaktan ibarettir. Bir de olur da veliler okur da çocuklarını yanlış yollara sürüklemekten vaz geçerler diye bir umudum daha var. Ne yazık ki; herkesin kendi aklının şövalyesi olduğu bu günlerde, insanların çoğu (üstelik kendini akıllı sananların pek çoğu) kendi akıllarının ürünlerine tapar hale gelmiştir. Ve bu insanların hepsi tek gerçeğin kendi söyledikleri şeyler olduğunu sanıyorlar. - BÜYÜRKEN'in bir çocuğun kültürel ve bilimsel öğrenimine yönelik olduğunu sanırım söyleyebiliriz. Bu konuda "Büyürken" ile ilgili okur cephesinde beklentileriniz ve beklediğiniz etkiler hakkında neler söyleyebilirsiniz? Ben akılcı bir düşünce ekolonü savunuyorum, ancak fark ettim ki; kendinin akılcı olduğunu iddia eden bir çok insanın akıldan anladığı şey yalnızca kendi akıllarıdır. Bu yüzden; "bilimsel ve evrensel akıl" kavramı artık bana daha cazip geliyor. Evet, kısaca kitabın maksadı bu konuyu biraz irdelemek.. - Son olarak yeni projeleriniz ve kitaplarınızdan söz eder misiniz? Bir sonraki kitabın adı, elbette eğer yayınlanabilirse "yaşarken" olacak. Bu kitapta ise yetişkinlerin kendilerine sorduklarını umduğum bazı soruların kendimce cevapları olacak, biraz teoloji, biraz bilim ve biraz da geleceğe dair çıkarımlar.

  • Bilimkurgunun ve Aydınlık Yarın Düşlerimizin Denizcisi: Dr. İlker Selman

    HALİL GÖKHAN Söyleşilerin giriş yazılarını yazmak oldukça zor, ama zahmetli değil. Bu keyif, sor(g)ucu tarafında yaşananların özetini verdiği gibi sormayı unuttuğundan sorulamayanlara kadar giden karanlık bir mahalde bir tür içini dökme alanı da sunuyor. Şurası çok açık ki söyleşiler, sorular ne olursa olsun, kişinin ne söylemek istediğinden öteye de geçmemeli, yani sorular aslında sadece bir süs. Gelgelelim Dr. İlker Selman gibi biriyse "sorgulanacak" işimiz gerçekten de zor; kendisi zira soruların, sözün ve konuşmanın hızlarının ötesinde yaşamını çok hareketli yaşıyor; aslında gelecekte yaşıyor: Bir kaçış olarak değil, bir uyarıcı, kâhin ve gelecekten bizlere yardım etmeye gelmiş bir ulak olarak. Onlara iyi kulak verelim. Sayın Selman teşekkür ederim size öncelikle bu söyleşi imkanını verdiğiniz için. Pandemi dönemi dahil 3-4 senede 20'nin üzerinde kitap çıkardınız. Bu ne tutku ne heyecan diyesi geliyor insanın. Tebrik ediyorum size hayranlıkla. Öncelikle genel sınırlarla Dr. İlker Selman'ı tanıyabilir miyiz okurlarımız ve adaylarımız için? Ben teşekkür ederim bu söyleşiye imkãn verdiğiniz için. Rize'de yağmurlu bir günde doğdum. Şu anda da yağıyor. :) Öğretim yaşamım boyunca hayal kurmaktan hiçbir öğretmenimi dinleyemedim. Okumanın yanı sıra mahalledeki arkadaşlarıma maceralar anlatmak en büyük zevkim oldu. İstanbul Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun olduktan sonra teğmen olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesine katıldım. Emekli oluncaya kadar Deniz Kuvvetleri'ne öğrenci yetiştirdim. Mesleğim sırasında Kuzey Marmara Adaları flora ve faunası üzerine yüksek lisans, gemi karinalarına tutunan Fouling organizmalar ve korunma yöntemleri üzerine de doktora yaptım. Emekliliğin ardından yazma tutkuma dört elle sarıldım. Hâlâ yazmaya aynı hızla devam ediyorum. İlk kitap düşüncesi sizde ne zaman ve nasıl doğdu? İki büyük tutkum olan biyoloji ve edebiyatı bir araya getirmek gibi bir arzum vardı. Tüm romanlarımı bu tutku üzerine inşa ettim. İlk romanım Otani (Yeşilderililer) biyolojiye ve çevreye olan tutkumun ilk ürünü oldu. Yayınevleri ile temas kurdunuz doğal olarak bu süreçlerden söz eder misiniz? Altın Kitapları ile başladığım edebiyat serüveninde yolum Kafekültür ile kesişti. Birlikte keyifle üretmeye devam ediyoruz. Sizi çok aktif olmanızın yanı sıra etkinlikler, söyleşi ve imza günleriyle de faal olduğunuzu gözlemliyorduk; sanıyorum pandemi sonrası bu bir kaygıya dönüştü sizde... Pandemi süreci doğal olarak hepimizi biraz çevreden izole etti. Fuarların da eski havası kalmadı gibi. Okurla buluşmanın en gerçek yolu yine kitaplardan geçiyor. Yazmaya devam. Kitaplarınızı nasıl oluşturuyor ve yaratıyorsunuz? Gözlem ilk aşama oluyor. Hayatın her alanını yakın merceğe alıp gözlemek, üzerine düşünmek ve hayal gücüyle yeni bir fikrin tohumlarını atmakla başlıyor her şey. Sonrasında roman zaten kendini yazdırıyor. Bunca kitaplarınız içinde kuşkusuz -tarihi ve romantik kitaplarınızı da unutmuyorum- gözbebeklerim dedikleriniz vardır; onlar hangileri? Askeri kimliğim tarihi romanlar yazma fikrimi de tetikledi. Bu doğrultuda Karadeniz adında milli mücadele yıllarını anlatan bir roman serisi yazdım. Ama bilimkurgu romanlarımın her biri benim göz bebeğimdir. Biyoloji doktoru olarak dünyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Küresel ısınma dünyayı etkileyecek en büyük kaoslardan biri. Genelde romanlarım da bu gerilimin uzantısında yer alıyor. Ve kitaplarımda insanlığın geleceği için projeler üretip, çözümler arıyorum. Bizlere yeni kitabınızdan ve projelerinizden söz eder misiniz son sözler olarak? Bilimkurgu romanları geleceğe ışık tutan önemli eserlerdir. Dilerim gelecek nesiller hayal kurmaya devam eder ve kurdukları hayallerle yaşanılabilir bir dünya inşa ederler. Yeni romanımda dünya için alternatif enerji kaynağı olarak hücre organellerinden enerji santrali olarak bilinen mitokondriden yararlanacagim.  Alternatif enerji kaynağı olarak yüksek enerji kaynağı  olan ATP enerjisini yapay olarak üreten  fabrikalar kurulabilirse geleceğin alternatif enerji kaynağı da bulunmuş olacak. Çok teşekkürler. Bu keyifli söyleşi için ben teşekkür ederim.

  • Münire Özgencan: “Yazmak Herkese İyi Gelir”

    HALİL GÖKHAN Münire Özgencan, edebiyatı oldukça “asan”lardan, yani okul gibi, ders gibi, çünkü edebiyat onun için bir ders ya da kişisel öğrenim, eğitim değil dışarıdan yazdıklarına baktığımızda. Süreçten çok ân ve ürün odaklı. Yazdıklarında, başarıyı ya da son sözü sonra yazacaklarına bırakmayı pek sevmiyor; o anda orada hallediyor ne varsa, ne yazmak ve anlatmak istiyorsa; belki bu yüzden sessiz ve sakin; bir daha yazmayacakmış gibi duruyor, aslında doğru: “yazdı ya”. O halde dönüp dönüp onun yazdıklarını okumaya biraz ara verip birkaç soruyla, öykülerinde yazmadıklarıyla onu sorgulayalım. Öykü yazmak kişisel yaşamında nereden ileri geliyor? Klasik olacak belki ama kitaplara çocukluğumdan beri ilgim olmuştur. Bu ilgi lise yıllarında da devam etti. Bu yıllarda şiir, düzyazı denemelerim de oldu. Sonrasında uzun yıllar edebiyatla ilişkim okur düzeyindeydi açıkçası. Ama içimde hep bir yazma arzusu vardı. Bu zaman içerisinde de deneme mahiyetinde yazılar yazdım. Ancak bu yazılar edebi bir yapıttan daha çok bir iç dökme şeklindeydi.2008 yılında katıldığım bir atölye sayesinde sonsuz bir dünyanın kapısı açılmış oldu benim için. Daha önce hiç okumadığım yazarlarla tanıştım bu atölye sayesinde. İçimde birikenleri, söylemek istediklerimi, hepsinden önemlisi kendimi gerçekleştirebileceğim bir mecraydı edebiyat. Düşünsenize, tamamen size ait bir dünya, patronu sizsiniz. Düşlediğiniz karakterleri, istediğiniz zamanda, istediğiniz mekânda oluşturup istediğiniz şekilde yön veriyorsunuz. Bu muhteşem bir şey. Edebiyat dur-kalklarla dolu bir yolculuk. Bu esnada seni durduran ve devam etmeyi sağlayan etkiler, yazarlar, olaylar oldu mu? Oldu tabii ki olmaz mı? Yazarken zaman zaman tıkandığım, tökezlediğim oluyor, ya da bazen ülkem, dünya bu kadar kötüye giderken, insanlık bu kadar kötüleşmişken yazmak ne kadar anlamlı diye düşündüğüm de oluyor maalesef. Böyle zamanlarda yazmayı bırakıyorum, mola veriyorum. Bu molalar bir ay da sürüyor, altı ay da sürebiliyor. Sonra birkaç başucu kitabım var. Onlara sarılıyorum. Onları okuyorum. Kırk-elli yıl öncesini, yüz elli- iki yüz yıl öncesini düşünüyorum. O tarihlerde yaşamış, yazmış yazarları, çektikleri sıkıntıları hatırlıyorum. Onca sıkıntıya rağmen yazmaktan vazgeçmemeleri. O zaman “yazmak” gerek diye düşünüyorum. Kitap mı yazıyoruz yoksa öykü, şiir ya da roman mı? Yani diyeceğim bir kitap içinde düşünerek mi yazıyorsun yoksa kitap sonra gelen bir öge mi yazarlık hayatında? Tabii ki önce öykü, roman yazıyoruz. Yani ilk önce yazmak Yazdıklarımı kitaba dönüştürmek daha sonraki aşama. Özellikle konu öyküyse hele. Öyküler yazılır, bazen başlanır yarım kalır. Bazısı tamamlanır, bazısı vaktini bekler. Biriktirilir. Sonra hayaller kurulur. Vakti geldiğinde kitap olur. İlk kitabın -ve hâlâ da ilk- “Başka Düşler Zamanı” yayımlanalı epey oldu. Bu konuda duygularını, gelişen fikir ve görüşlerini elbette hep merak etmişimdir. Evet, ilk öykü kitabımın içerisinde yer alan bazı öyküler çeşitli antolojilerde, dergilerde yayınlandı daha önce. Fakat bütün öykülerimi bir kitapta görmek heyecan ve gurur verici, çok güzel bir duygu. Geri dönüşler de çok olumlu. Bu da yeni öyküler yazmak için çok iyi bir motivasyon oluyor hiç kuşkusuz. Kitap bir dönüşüm sağlama ışığı veriyor mu yazarlıkta veya okurla ilk temas mı? Tüm bunları kişisel deneyimlerine bağlı kalarak aktarabilir misin? İlk öykü kitabım olması sebebiyle okurla ilk temas. İlk yüz yüze gelme. Bu noktada benim de yazar olarak ilk tecrübem. Ama diğer yandan da artık “kitabı olan” bir yazar olmak da farklı sorumluluklar yüklüyor. Belki dönüşmek,  evrilmek gibi. Tabii olumlu yönde. Gerçekten “yazmak” için yazanlar, yazmanın tadına varanlar, kendi hayal dünyalarını yaratanlar, edebiyatın sonsuzluğunu keşfedenler için yazmak gerçek bir maneviyattır. Son sözüm “okumak da kuşkusuz ama yazmak kesinlikle herkese iyi gelir, bence deneyin.”

  • Yeni Akıllı Yaşamın Öncü Kolonicileri: Muzaffer ve Ateş Öztan’la Söyleşi

    HALİL GÖKHAN Onlar birer mentor, inovasyoncu, lider, proje yöneticisi ve melek yatırımcılık jüri üyesi. Aynı zamanda üst düzey birer kültür/sanat müdavimi, yeni yerleşik göçmen (Burhaniye) ve taze turizm işletmecisi. İstanbul ve yabancı ülkelerde başlayan iş ve sosyal yaşamlarını bundan beş sene önce İstanbul’dan göç ederek Burhaniye’de denize sıfır bir evde yöre sakini olarak, ev ekonomisi ve kişisel sağlığa yönelik bahçe tarımcılığına İstanbul/Zekeriyaköy’deki yerleşimleri sonrasında devam ederek ve son olarak da evlerinin güzelim zevkli odalarını yeni dostlara ve misafirlere açarak yeni yaşamlarını başlattı Muzaffer ve Ateş Öztan. Öztanlardan bahsedebilir misiniz Muzaffer Hanım ve Ateş Bey? Sizleri tanımak sizce neden önemli, çünkü bizce çok değerli? Teşekkür ederiz, Biz doğayı, insanı ve kendimizi tanımak için gayret gösteren, deneyimlerini ve değerlerini çevresi ile paylaşmaya çalışan bir ikiliyiz. Benzerliklerimiz hızlı yol almamızı sağlıyor, farklılıklarımız bizi besliyor. İş yaşamı yanında, sanat ve bilimdeki gelişmeleri izlemek, tartışmak yaşam biçimimiz diyebiliriz. Bu yaşam biçiminin sağladığı bilgi ve değerleri hem iş paydaşlarımıza hem de gerçekleştirdiğimiz sosyal projelerle, çocuk ve gençlerle paylaşıyoruz. En başta ben sizi tanıtmış da olsam sizden de duymak istiyorum. Siz ve eşinizin iş yaşamlarınıza atılmadan önceki son eğitim ve meslekleriniz nelerdi? Eşim Ateş Öztan mimar/mühendis, bendeniz Muzaffer Öztan ise işletme ve sosyoloji/felsefe eğitimlidir. Profesyoneller olarak çalışırken bir proje için bir araya geldik ve sonrasında, bugünkü deyimle girişimci ortaklar olarak iş yaşamımızı sürdürdük. Arada da evlendik! Üç şirket kurduk ve bu şirketlerin içinde 6 farklı projeyi hayata geçirdik. Tüm projeleri gelecekçilik yaklaşımı ile tasarladığımızdan her biri yenilikler içeriyordu. Endüstriyel reklamcılık, tanıtım materyalleri tasarlayıp üretmekle başladığımız bu yolculuk başta reklam sektörü olmak üzere sonrasında çeşitli endüstri firmalarına teknoloji transferi yapmak şeklinde sürdü. 2013-2017 yılları arasında ise, Ateş’in tasarımlarını hayata geçirmek üzere, bir inovasyon şirketi oluşturduk. Projeler için TÜBİTAK ve AB Çerçeve programlarından destekler aldık, ardından Melek Yatırımcılık yapmaya başladık. Bu çok yönlü deneyim birikimi, bizi, 2000 yılından beri, gönüllü olarak, üniversite öncesi okullarda, öğrencilere verdiğimiz iletişim, liderlik ve projelendirme ve inovasyon eğitimlerine ara verip, girişimcilere yönelik, inovasyon, projelendirme, fon bulma (AB Fonları başta olmak üzere) proje yarışmalarda jürilik yapmak gibi eylemlere yönlendirdi. Bunların doğal sonucu mentorluk yapmaktı. Ardından da basında röportajlar ve yazılarımız yayınlanmaya başladı. Çok hızlı bir tempoda yaşıyorduk adeta yaşamımızın özeti gibiydi. Diğer taraftan, dünyadaki devrimsel gelişmeler Türkiye’de de benzer devinimleri başlattı. Okullar, kurumlar, iş dünyası girişimcileri sarıp sarmalamaya başladı. Bu noktada artık tamam dedik, değişiklik zamanı. Sizi Edremit Körfezi'ne geldiğinizden sonra tanıyabildik. Bir pandemi akşamıydı  İç göç kararınız, yer seçiminiz, yerleşmeniz nasıl gerçekleşti? Evet, Sıdıka Erke Etnografya Müzesinin Bahçesinde hızlıca toplandık ve samimi sohbetler yaptık, Cumhur Dokur bey sağ olsun. Kuzey Ege İstanbul’a göre pandemiyi en az hisseden bölgelerinden biri oldu, şanslıydık. Göçe gelirsek, kişinin tarih ve coğrafyasının kesişmesi, kendisine pek çok değeri kazanma şansı veriyor. Tarihi değiştiremiyoruz ama coğrafyayı değiştirmek bazen elimizde olabiliyor; göç en önemli değişim, benim çocukluğumda gerçek bir göç var zaten, 10 yaşındayken ailemle Yugoslavya’nın Makedonya bölgesinden Türkiye’ye göç ettik, anavatanımıza geldik. Ateş’in çocukluğunda, bir Türkiye gerçeği olan, babasının işi ile ilgili “tayin” anıları var. Birlikteliğimizin başından itibaren ilk fırsatta kalabalıklardan uzaklaşma, doğa içinde yaşama planları ve eylemlerimiz vardı. 1985 yılında, işimizi yeni kurmuşken, sanatçı dostları ile İstanbul’un bir köyüne yerleşme hazırlıkları yapan dostumuz ressam Tomur Atagök'ün grubuna dahil olup Demirciköy’e (Kilyos’un bir köyü) 1995 yılında yerleştik. Ateş, ortak bahçemizdeki eski ağaçların yanına yüzlerce ağaç dikti ve orada ufak ufak sebze meyve yetiştirmeye başladı. Köyün girişine ise 650 ağaç dikip bir koru oluşturduk. Köy halkı bunu niçin yapıyorsunuz diye soruyordu! Demirciköy şehirleşmeye başlayınca Zekeriyaköy’e geçiş yapıp, bağımsız bahçeli bir eve yerleştik. Bu defa, kompost, bokaşi gübresi, solucan gübresi yaparak toprağı iyileştirmeye başladı. Kendi tohumlarını ayırma gibi doğal tarımı destekleyici hazırlıklarla, meyve ve sebze yetiştirdi ve her yıl bini aşkın fide yaptı. Aynı dönemde bu deneyimlerden elde ettiği bilgileri, fideleri ve ürün fazlalarını eşe dosta dağıtıp onları bu işleri yapmaya cesaretlendirmek için atölye çalışmaları ve okullarda da benzer çalışmaları yapmaya başladı. Ama İstanbul’daydık ve bahçenin büyüklüğü anlamlı bir yetiştiricilik için yetersizdi. Öğrenip deneyimledikçe anlamlı bir şeyler yapmak istiyor insan. İstanbul’un hızlı büyümesi bu defa aşırı konutlaşma yanında bitişiğimize havaalanı açılması ile İstanbul bize, gidin artık buralardan, dedi. Bu arada sorabilir miyim neden Kuzey Ege? İstanbul İklim ve İstanbul’a yakınlığı nedeniyle, Kuzey Ege’yi düşündük. Denizyıldızı örneğindeki gibi doğal tarım birçok gencin gönlüne düştü. Onca uzatmadan sonra, “hadi artık İstanbul’dan gidelim” diyen Ateş oldu, Eylül 2017'de. Ertesi gün yola çıktık, Datça’da kısa bir tatille araştırmaya başladık, dönüşte kendimizi Burhaniye’de BAÇEM de Nazım Tanrıkulu ile aromaterapi bitkileri ile ilgili neler yapılabiliri konuştuk. Eş dost muhabbetleri sonucu temel arzumuz olan Kuzey Ege’ye yerleşme karara dönüştü. Nisan 2018’de bir tarlamız ve kiralık bir evimiz, ondan birkaç ay sonra kendimize ait bir evimiz oldu. Yerleşme kısmı zorlu oldu, eski bir ev almıştık ve planlamamızdan büyüktü, onarım işleri neredeyse yeniden inşa etmeye dönüştü. Ateşin mimarlığı çok anlamlı oldu. İstanbul’dan kesin kopuş evin yaşanır hale gelmesi ile iki yılın sonunda gerçekleşti. Bir de baktık ki, Edremit Körfezi’nde yaşıyoruz ve artık özgürüz, doğaya daha yakınız. Göç deyince ne anlamalıyız ve Türkiye'nin iç göçlerinin toplamı GSMH'dan küçükse ekonomik ve büyükse de kültürel göç mü oluyor? Evet böyle denebilir ama ana başlık siyasi olmalıdır. Göç yaşamımızda görünenden çok daha çeşitli ve yaygındır. Temelde de tüm göçler öncelikle siyasetin kaba kullanımının sonucudur. Bu konu başka bir söyleşide daha detaylı konuşulabilir. Yani göç ile yerleşik yabancılık ya da yabancılık arasında ne gibi bağlar, eşitlik ve benzerlikler buluyorsunuz? Herkesin derdi kendine! Çocuklar için her durumda büyük sıkıntı var. Yerleşiklerin yabancılık sorunları göreceli olarak, eninde sonunda çözülebiliyor. Yabancılık kültürel çok daha kolay faydalı hale getirilebilir ve kazanımlar kültürel açıdan tat ve ekonomik güç durumuna göre, Türk insanını hepimiz eleştiriyoruz. Çok sevdiğimizden belli ki… Peki dünyayı görünce bu sempatiye birdenbire ne oluyor? Acaba “kendimizi” sevmek” için dünyayı görmemeli miyiz? Kendimizden kalkınarak cevap vermek isterim, aman, lütfen dünyayı görelim, insanın temel olarak ne kadar benzerlikleri olduğunu görelim, kendimizi hırpalamaktan vazgeçeriz. Kültürel farklılıkların, eğitim farklılığının bize neleri kaybettirip, kazandırdığını anlarız. Toleranslarımız artar, kayıplarımız azalır. Kendi insanımızın eğitimine destek oluruz, kalkınırız. Bunu kırkın üstünde ülke görüp oralarda insanlarla işbirlikleri yapmış, sosyalleşmiş biri olarak aktarıyorum. Tabii ki daha refah içindeki bir ülkeye gittiğinizde karışık duygular yaşıyorsunuz hatta kıskanıyorsunuz. Yeterince gezdiğinizde, farklı ülkelerin insanını kendi koşulları içinde yakından izlediğinizde, temelde” yok aslında birbirimizden farkımız” noktasına geliyorsunuz. Dönüp bir şeyleri düzeltmek için çalışmaya başlıyorsanız, hedefe ulaşmış olursunuz. Kazdağları'nı ve Körfez'in kuzeyini içine alan muhteşem bir manzaranız varken evinizin bir bölümünü şimdilik sadece airbnb'den kullanıma açtınız Panorama İda House adıyla… Nedenleri süreci ve sonuçlarıyla bahsedebilir misiniz? 40 yıl yüksek tempoda çalıştıktan sonra sanat yapmak en büyük isteğimiz. İnsanları seviyoruz ve o bölümü eşi dost ve sanatçıları ağırlamak için hazırlanmaya başladık, Turistik bir bölgede yaşamanın doğal sonucu olarak etkenler birleşti ve kendimizi bu minik işin içinde bulduk. Adeta eş dost bizi bu işe itti. Süreklilik meskenleri bakımlı tutmakta önemli bir etken. Uzun süre kapalı kalan yerler sorun yaratıyor, evin bütününü olumsuz etkiliyor. Biraz zamanımızı alıyor ama yeni insanlar tanımak güzel. Göç ediyorsunuz diyelim. Yanınıza da çok klasik 3 şey alabiliyorsunuz? Neler almazdınız? Hemen hepimiz arınmak gerektiğinden söz ederiz, bir türlü başlayamayız başlasak bitiremeyiz. Biz bu defa ciddi yol aldık, sorunuza rahatlıkla cevap veriyorum Zorunlu göç yaparsak da, toplumsal travmalarımı/önyargılarımı, sırt çantam dışındaki eşyalarımı, okuma fırsatı bulamayacağım kitaplarımı almazdım. Her biri çok ağır. Bu kış yeniden bir ekonomik göç yaşanacak ve bu başladı bile. 20 yıla tekabül eden bu devri daimin periyodu dışında bireysel göçerler olarak sizin bir sabit süre çevriminiz var mı ya da hangi durumlarda iş, yaşam ve umutlarınızda büyük değişikliklere yer veriyorsunuz? Göç çok yönlü bir olgu ve her göçmen kendi özelini yaşıyor. Kesinlikle zorluk ve hatta acılarla dolu bir zaman dilimi yaşamak zorunda kalıyorsunuz. Yenilik ve verimlilik peşinde koşuyorsanız, Öztanlar örneğinde olduğu gibi, bu süreç mutluluğa evrilebiliyor, sonraki kazanım ve kayıplar ayrı konu. Anlaşılacağı üzer bir sabit süre çevriminiz yok, Öztanlar olarak bir daha büyük bir göç yapmamak için kafamıza göre ortamlar tasarlamaya çalıştık; yaşamımızda hep düzeltmeler yaptık. Gördüklerimizi, öğrendiklerimizi yaşamımıza uygulamaya, eklemeye/çıkartmaya çalıştık, Değişiklik, yenilik bizim doğalımız oldu. Böyle olunca da biraz mekansızlaştık. Buralara gelmemiz de pek göç etmeye benzemedi, semt değiştirmek, çocukluğumuzun geçtiği semte/zamana taşınmak gibi oldu. Büyük şehirlerin baskı ve bozulmalarını atlatmış gibi olduk. Burada belki şunu da söylemek gerek, içinde bulunduğunuz tarih/coğrafya kesişmesinin size verebildiği olanakları kullanarak, elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak, sizi hep ileriye götürür, yani siz götürürsünüz. O zaman göçü de siz olumluya evirirsiniz. Diğer taraftan biz şu anda geçmişin etkileri ile konuşuyoruz, oysa ki Dünya çok başka bir devininim içinde. İnsanlık kendi ayağına bir değil pek çok kurşun sıkıyor. Her birimizin içine girdiğimiz kaos ortamını anlamak ve anlatmak için zaman ayırması, araştırıp okuması ve yönetenleri etkilemesi gerekir. Bu bölgedeki en büyük üzüntümüz kamuoyunun, hemen hemen tün tarafları, yuvarlana toparlana, yokoluşa gittiğimiz gerçeğini kabul etmeden, her şey yolundaymış gibi davranması. Osmanlı, Balkan topraklarını, çöküş döneminde, böyle davrandığı için kaybetti, ders alınmalı. Filistin’in kaybedilmesi de aynı umursamazlık sebebiyle gerçekleşti. Niceleri de öyle. Geçenlerde sözlük anlamına tam olarak bakınca inovasyonun tadilat olarak karşılandığını gördüm. Pratik açıdan beni rahatlatsa da kültürel olarak rahatsız oldum bu muydu diye… Oysa neler neler yüklemiştim? Sözün özü sizce inovasyon nedir? Siz anlamlar yüklemeye devam edin lütfen, çünkü haklısınız. Örneklerle devam edelim ”Güneşin altında söylenmemiş söz yoktur” denir de çılgınlar gibi yeni sözler söylenir. Birçok yeni söylenen ise bir şekilde geçmiş söylenenlere dayandırılır, atıf yapılır, Bu durum yeni bir şey söylenemediği anlamına gelmez. İsterseniz Göbekli Tepe’deki anıt heykelleri ve üzerlerindeki soyutlamaları gördükten sonra artık heykel, rölyef yapılamaz diyelim, Doğru olmayacağını biliyoruz. İnovasyonda da benzer bir durum söz konusudur. Temel gereksinimler ve birçok fantastik ürün için binlerce yıldır sayısız buluş, tasarım ve üretim gerçekleştirilmiştir, bugün de gerçekleştirilmektedir, İlerleyen zaman içinde, gelişen teknikler, bilimsel buluşlar, üretim teknikleri gibi etkenlerle yeni tasarımlar ve çözümler ürünleştirilecektir. Bilişimde, uzay çalışmalarında, tıpta, günlük yasamda ihtiyaçlar için yeni çözümler üretilecektir, sonsuz yeni ürün de sıradır. Bu çerçevede inovasyon “herhangi bir ihtiyaca veya bir soruna, mevcut bilgi ve teknolojilerle daha önce bilinmeyen veya denenmemiş yeni çözümler getirmektir” diyebiliriz. Tadilat dar bir çerçeve çiziyor, oysaki inovasyon sonsuz çözüm olanağı veren sınırsız alanlar sunar. Türkiye'de belki de dünyada, en büyük iyiliği yapmak gibi bir tercihiniz olsaydı ilk önce kime, neye, hangi kitle veya topluma, topluluğa, kesime “akıl vermek” yani mentorluk yapmak isterdiniz? Gelin önce Türkiye için bir şeyler yapalım, Türkiye gelişirse Dünya da gelişir. İçinde bulunduğumuz az gelişmişlik zincirini kırıp gelişmiş ülke toplumlarına yetişmek için, ülkede reformlar yapabilecek ve reformları gerçekleştirebilecek dirayette yöneticilere, öncelikle neneleri ve dedeleri eğitmenin gereğini fark etmeleri için mentorluk yapmak isterdim. Öztanlar olarak mentorluğu, kişiye yeni hedefler belirlemede, can yoldaşlığı yapan kişi, olarak tanımlıyoruz. Akıl vermek değil kişinin kendi aklından yararlanması için birlikte düşünmek, kendimize doğru soruları sormak dolayısı ile yepyeni stratejiler yapılmasında destek olmak olarak tanımlıyoruz.

  • "Sorguladığımız Sürece Felsefenin Tam İçindeyiz"

    Atilla Özdemir, ilk kitabını henüz yayımlamış olsa da dünya işleri ve görevleri sebebiyle "dinlendirilmiş" bir yazar, yani kişisel üretimini, ortaya konuluşunu uzun süre bekletmiş ve hazır olmaya yaklaşmanın son kertesinde ortaya çıkmış. Bu konuda sosyal medyanın etkisini öne sürüyorsa da kadim bir gelenek ve kültür olan bilgeliğin açıkhavasına yeni çıkmış bizce. İyi ki de çıkmış. Çok keyifli, akıcı ve bilgilendirici 30 yazıdan oluşan kitabını gerçekten salık veriyoruz. Bu kitaptan yola çıkan söyleşimiz sonrasında "Sohbet Kıvamında" keyifli okumalar diliyoruz size. Atilla Özdemir'i tanıyabilir miyiz? Aslen Yusufeli, Artvin’li olup 1964, Siirt Kurtalan doğumluyum. İlk, orta ve yüksek öğrenimimi Batman, Siirt ve Ankara’da tamamladım. Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Gıda Bilimi ve Teknolojisi (bugünkü Gıda Mühendisliği) bölümünden mezun oldum. Meslek hayatımda hep balık ve balıkçılık çalıştım ve bu süre içinde yüksek lisans ve doktoramı tamamladım. Eşim su ürünleri mühendisi olup tüm meslek hayatımda birlikte çalıştık. Benimle aynı bölümden mezun meslektaş kız babasıyım. Meslek hayatım boyunca çok sayıda ülkeyi ve şehri görme şansı buldum. Halen Ankara’da yaşıyorum ve emekliliğin tadını çıkarıp değerlendirmeye çalışıyorum. Bu ilk kitabınız. Tebrik ederiz. Kapak yazısındaki önsöz alıntısında açıkça söylediğiniz gibi "yazmasanız da deli olmazdınız"; beyan elbette esastır. Ve kitabınız yayımlandı. Yazmak mı kitap yayınlamak mı hangisi akılcı veya delice sizce? Aslında yazma ile ilgili ne bir geçmişim ne de bir eğitimim vardı. Her şey yazabildiğimin farkına varmamla başladı. Bu farkındalığı sağlayan en önemli dönüm noktası ise instagram hesabımdan paylaştığım fotoğrafların altına yazdığım kısa yazıların takipçilerim tarafından beğenilmesi ile başladı diyebilirim. Ancak farklı kesimden gelen bu beğeniler arttıkça yazma konusunda bir özgüven başladı. Sanırım yazma konusunda en önemli kilometre taşlarından biri çevreden gelen beğeni ve takdirlerin bazen gereksiz ve ölçüsüz bir cesarete ve özgüvene yol açması. İşte bu noktayı anladığım an birçok defa geri çekildim ve yazdıklarıma defalarca baktım. Yani bir delilik yapıp; evet, tamam, yazdıklarım çok iyi, zaten çok beğeniliyor, hemen yayınlamalıyım demedim, diyemedim. Deli konusu da kitabın içinde yer alan bir konu. Yazmanın kendisi bir delilik mi bence biraz ama delilikten ne kastettiğimize bağlı. Sanırım bu noktada “farklı olmak ve/veya fark yaratmak” isteği önemli bir nokta. Kesin sınırlar çizilemese de yazmak akılcı yayınlamak ise biraz delice geldi bana. Çünkü yazmak içe yayınlamak dışa dönük bir eylem. SOHBET KIVAMINDA'nın deneme konularının yelpazesi oldukça geniş. Kitabın özel bir serüven geçmişi varsa ya da yazı ve yayın yolculuğu hakkında neler söyleyebilirsiniz? Yukarıda bahsettiğim üzere, yazılarımın hacmi artınca, instagram gibi dikkatin çok hızlı dağıldığı bir sosyal medya ortamının uzun yazıların okunması için yeterli ve uygun olmadığını anladım. Zira okumadan çok görmeye odaklanılan bir ortam. Ancak zaman içinde birbirinden çok farklı fotoğraf veya videoların altına yazdığım yazılar çoğalınca bunları bir düzene koyma ihtiyacı doğdu. Ancak bu düzen hiçbir zaman sistematik bir şekilde gelişmedi. Yazılarım belli bir hacme ulaşınca yazım kuralları ve bütünlüğü açısından bir yazarlık eğitimine ve dolayısı ile bir bilene danışma ihtiyacı duydum. Bu aşamada değerli yazar Sayın Hatice Üzgül’den profesyonel destek aldım. Kendisine şükranlarımı sunuyorum. Ancak halen onun ulaşmamı istediği noktaya gelmiş değilim. Bunun cesaretle ve yardımla çıkılmış bir yol olduğunu düşünerek zaman içinde kendimi daha çok geliştireceğime inanıyorum. Bu kitap için ayırdığım otuz yazının konu yelpazesi gerçekten çok geniş. Belki de kendimi tek bir konuya bağlanacak kadar yeterli hissetmemenin de etkisi olabilir. Ancak konu başlıklarının kendiliğinden ortaya çıkmasına ister tesadüf ister kader diyelim sonuçta otuz ayrı konuda farklı hacimlerde otuz yazı çıktı ortaya. Bu yazıların sadece yazılması değil ama aynı zamanda başkalarına da ulaşması da duygusal tatminin önemli bir parçası elbette. Ancak bu ulaşmanın hangi yolla olabileceği konusunu bir süre düşündüm. Hatta bir podcast kanalı üzerinden düzenli paylaşım yapmak fikri de doğmuştu ama sanırım biraz daha zor olanı seçip yani biraz delilik yapıp basım yoluyla okuyucuya ulaşmasına karar verdim. Deneme türünün, felsefeci olmayan edebiyatçılar için bir ukde konforu alanı olduğu söylenebilir, katılır mısınız? Felsefe ile aranız nasıldır? Başlangıçta yazdıklarımı herhangi bir kategoriye sokmakta zorlandım diyebilirim. Deneme türünü; yazar tarafından belirli bir konu seçilerek kişisel görüşlerini bildirdiği kısa türdeki yazılar olarak tarif edersek, evet, yazdıklarım bir denemedir. Ancak küçük bir fark yaratabilir miyim düşüncesinden hareketle düşüncelerimi sohbet tarzında yansıtmaya çalıştım. Hatta bu sohbet tarzı kitaba ismini dahi vermiş oldu. Düşünce ve fikirler bilgiden doğduğuna göre bilgi olmadan fikir olmaz. Kitapta geçen her konuda yeterli bilgim olduğunu iddia edemem zaten bilginin bir sınırı da yoktur. Bu sınırlı bilgi ile bende oluşan fikri, dayatmadan ve ikna etmek zorunda olmadan sohbet kıvamında aktarmaya çalıştım sadece. Yazılar bir kitap boyutuma gelince gerçekten de deneme türünün aslında hem çok zor hem de bir yönden kolay bir tür olduğunu hissettim. Kolay gibi görünüyor zira yazdığınız yazılar ve fikirler tamamen size ait ve sanki kimseye hesap verme zorunluluğu yokmuş gibi duruyor. Oysa paylaşılan her fikrin sizi ömür boyu hatta belki de çok uzun yıllar boyunca bağlayacağını ve öylece anılacağınızı bilmek birazcık ürperti verici gibi. En azından ben öyle hissettim. Tabii deneme türünde ilk okuduğum kitap, herkesin yaptığı gibi Montaigne’in “Denemeler” kitabı olmuştu. Aslında lise döneminde okuduğum eseri o gençliğin verdiği hava ile tam anlayamamışım. Kitabı tekrar okuduğumda ise aklımdan geçen şey tam olarak şuydu: “Vay be, adam 1500'lü yıllarda bunları yazmış”. İşte bu düşüncenin benim yazdıklarıma böyle bir yaklaşım kazandırmasını istedim. Tarihe mal olmuş biri ile yazmaya henüz başlamış birinin kıyaslaması asla değildir bu. Ancak kazandırdığıdır diyebilirim. Felsefe ile hiç aramın olmadığını sanırdım. Ancak çok daha sağlıklı düşünme yaşına gelince aslında alınan her bilginin, öğrenmenin, oluşan fikrin, davranışın, hareketin kısaca hayatın her anının bir felsefe üzerine kurulu olduğu görülüyor. Var olan her şeyin kaynağını, anlamını ve nedenini sorguladığımız sürece felsefenin tam içindeyiz demektir. Bu açıdan bakıldığında deneme türünün; hakikati anlama, bilme, eleştirme, sorgulama, bilinç oluşturma, önyargıdan uzaklaşma ve saygılı olma gibi felsefenin işlevlerine uygun bir yazı türü olduğunu düşünüyorum. Sırada hangi kitaplarınız, çalışmalarınız var? Öncelikle bu kitabımın heyecanından bir nebze kurtulmam lazım sanırım. Halen benzer türde yeni yazılar yazmaya devam ediyorum. Yazma ve paylaşma arzumu bu kitabın göreceği ilgiye doğrudan bağlamasam da en azından yayın türü konusunda beni yönlendirebileceğini düşünüyorum. Tabii instagram paylaşımlarıma devam edeceğim zira orada çok kısaltarak yazdıklarımın çoğu yeni yazıların başlangıcı oldu benim için. Bu kitap ile kime/kimlere ulaşmak istiyorsunuz? Tek bir gönüle dahi dokunabilirsem amacıma ulaşmışım demektir. Ama çok sayıda gönüllere ulaşabilirsem, yazılarımdan birisinin de konusu olan, GÖNÜL KÖPRÜSÜ kurmuş olurum. Ayrıca bu kitabın, benim kitap ile insan arasındaki ilişkide rolümü çizdiğine inanıyorum. Bu kapsamda dört farklı kişi ve rol düşünüyorum; kitap okuyan, kitap yazan, kitap satan ve bir kitabın konusu olan. Bu yazıların konusu aslında benim dolayısı ile bu dört rolü de üstlendiğimi düşünüyorum. HALİL GÖKHAN

  • Özlem Tüm: "Roman Kahramanlarımla Ara Ara Sohbet Ediyorum"

    HALİL GÖKHAN Özlem Tüm ele avuca sığmayan, çok hareketli ve yaratıcı bir yazar. İlk romanı ve aslında ilk kitabı KESİŞEN YOLLAR sonrası LÂL adlı bir öykü kitabı yayımladı. Bunun yanı sıra belki bu iki kitabı kadar bir tutarda öykü ve yazıları birçok derleme ve antolojide yer aldı. Birazdan okuyacağınız söyleşinin kısa olması da yazarının konuşmaya bile vakti olmamasından sanırız. Onun, hayalleriyle, yeni plan ve projeleriyle birlikte olmayı biz canlılarla sohbetten daha çok sevdiğini konusuna sonsuz saygımızda susuyor ve sözü ona bırakıyoruz. -Lâl kitabınız için biraz gecikmiş bir konuşma olacak bu, ama kapsamı genel tutarak, bir %100 Özlem Tüm söyleşisi ile geçmişi tamir edebiliriz umarım sevgili Özlem. Sizce "Lâl" nedir? Merhaba, öncelikle davetiniz için teşekkür ederim. Lâl benim için tam sürpriz yumurta gibi. Yolu açık,kendisini girdiği her ortamda hissettiren bir öykü kitabı. Lâl, kırmızı rengin enerjisi, Lâl bir anda susakalmanin duygusal anı. -Bu soru da Özlem Tüm kimdir ile ilgili olsun mu? Özlem Tüm, 2008 Kasım ayında bir öykü yazma atölyesine katıldı. Yazmanın büyülü yolculuğuna sevgili Jale Sancak'ın eğitimi ile başladım. Daha sonra yazı atölyeleri, roman yazma atölyesi, pandemi döneminde ses ile yazının uyumunu deneyimledim. Yazmak, uçsuz bucaksız bir okyanus ve ben bu okyanusta var olmayı seviyorum. -Gelelim Özlem Tüm yazarlığına. Az önce yazarlık başlangıcınızdan söz ettiniz, yine de merak ettiğim bu işte yani edebiyatta ne kadar ciddi ve kalıcısınız, haydi şimdi sırlar ve fallar zamanı :-)) Edebiyatı seviyorum, kalıcı olmak için çok okumak çok düşünmek yeniliklere açık olmak gerekli, diye düşünüyorum. -Çok arayan, bulduklarıyla yetinmeyen bir Özlem Tüm yazısı var: Faalsiniz de etkinlik ve sosyal anlamda: fuarlar, yeni ortak kitaplar, örgütler. Bu sonuncular yazar Özlem Tüm'ün hayata dair arayışları yoksa sanatçılığının da uzantıları mı? Fuarları seviyorum, hem yazar dostlarla bir arada oluyoruz, sevgili okur dostlarımız yanımızda oluyorlar. Kalemi güçlendirdiginj düşünüyorum. Her oluşum,her kalem arkadaşlığı yeni ufuklar açıyor. Öğrenmenin bana kattığı heyecanı ve gökkuşağı renklerini seviyorum. -İlk kitap duygularınızı hatırlıyor musunuz: KESİŞEN YOLLAR. Bize o ilk romandan bahsedin lütfen. Kesişen Yollar, yaşamımın kilit noktasıdır. Roman yazma atölyesine başladığım ilk derste işsiz kalmıştım. Atölye bitti, sinopsis hazırdı fakat her şey çok başka bana bakıyordu... Sizinle roman yazdıran ajanda projesinde tanıştık. İyi ki tanıştık. Kesisen Yollar romanımı elime aldığımda kapağı, kahramanları o kadar farklı bir duyguydu. 2011'de yazdığım romanım 2014 Şubat ayında yayınlandı, ve benim için çok özeldir. Kahramanlarımla ara ara sohbet ederim. -Yeni kitap ve projeler vardır mutlaka... Küçük öykü kitabı projem var, kısa oykuler sürprizli bir kitap olmasını hayal ediyorum. Beni bu söyleşiye ve Kafelog'a davet ettiginiz için teşekkür ederim.

  • Cemil Yavuz’dan ‘Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer’

    Eğitimci, gazeteci, yazar ve siyasetçi Cemil Yavuz, Kafekültür Yayınları tarafından yayımlanan Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer adlı yeni kitabında, Cumhuriyet Devrimi’nin önemli adımlarından “Köy Enstitüleri” ile “Toprak Reformu”nu irdeliyor ve karşıdevrimin ataklarıyla ülkemizin kaderinin evrildiği noktayı inceliyor. Cemil Yavuz’la, Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer’i konuştuk. HALİL GÖKHAN - Mesleki anlamda bu ilk kitabınız: Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer. Haklı olarak okurlarımız da bu güzel adlı eserin yazarını daha yakından tanımak isteyeceklerdir ne dersiniz? Kitabın adındaki o etkili destansı şiirsellik, somut bir toplumsal tarihi gerçekliğin ürünü olarak gelişti. Geç bulup, çabuk kaybetmenin yazıklanmalı bir ifadesi. Doğrusu, benim için de etkileyici oldu. Soruya gelince; elbette yazarı tanıma, bilme isteği, okurun en doğal hakkıdır. Çünkü okurlar çoğu kez kitapla yazar arasında doğrudan bir bağ kurarlar. Kitapla yazarın verili kimliği arasında bir illiyet bağı, bir denge hatta orantı kurarlar. Yazara, elindeki kitabı kolay kavraması noktasından bakar. Kısaca okur, yazarla kitap arasında bir ilişki arar. Bu ilişkiyi bulduğu ya da kurduğu anda kitapla arasındaki mesafe kalkar, kitabı kavrama süreci başlar. Ben her şeyden önce bir eğitimciyim. Buna özellikle vurgu yapıyorum, çünkü bunu öğretmenliğin eylemli olarak sürdürülmesinden sonraki entelektüel boyutunu tanımlamak için kullanıyorum. Alanım dil yani Türkçe ve yazın (edebiyat). Babam, Türkiye’nin ilk eğitmenlerindendir. Abim de etkili bir dil, Türkçe, edebiyat(yazın) öğretmeni, eğitimcisidir. Eşim de Türk dili ve edebiyatı öğretmenliğinden sonra sosyolog olarak aile danışmanlığını sürdürmektedir. Tek çocuğumuz olan oğlumuz da arabulucu avukat olarak devam etmektedir. Yaşamımız Kazdağları eteklerinde, Zeytinlili bir Edremitli olarak sürmektedir. 78’li olarak kişisel tarihim, ilk gençlik yıllarımdan başlayarak oldukça keskin bir toplumsal siyasal duyarlılıkla süregeldi ve aynı ivmeyle de sürmektedir. Bunun itici gücü de eş zamanlı olarak hep okumak ve yazmaktır. Bu süreç, eylemli duyarlılığı beslerken, eylemli duyarlılık da yine okumayı ve yazmayı besledi. Bir yandan da bunun ağır bedelleri elbette ödetildi. 78’ler zaten yaygın olarak en ağır bedelleri ödedi. Yurt ve dünya sorunları, yaşam, insanlık değerleri çizgisinde yürünenin yarattığı birikim ve sorumluluk bilinci, daha çok okumaya ve de yazmaya yöneltti. 15 yıldan bu yana, bölgesel birden çok gazetede yazı ve yazmaktayım. Uzun süre farklı gazetelere haftada altı yazarak devam ettim. Şimdilerde üçe inmiş durumda. KTÜ Fatih Eğitim(Enst.) Fak ve And. Ün.Eğt.Fak.Türk Dili ve Ed. öğrenimli olarak başladığım öğretmenliği, Burhaniye Lisesi, Edremit Lisesi ve en son olarak da Edremit Anadolu Lisesi Müdürlüğü’nü sürdürürken, mevcut iktidarın dayatması sonucunda Namık Kemal’in dediği gibi “İzzet i ikbal ile çekildik bab ı hükümetten!” Öncesinde Edremit’te eğitim sendikası yöneticiliği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurup beş yıl da başkanlığını yürüttüm. Aynı zamanda da 2006’dan beri ülkenin içinde bulunduğu laik, demokratik ve özgürlükçü, sosyal hukuk devleti mücadelesi süreçlerine aktif olarak müdahilim. “SAY ARAŞTIRMA“yı kurarak, beş yıl bölgesel olarak çeşitli alanlarda kamuoyu araştırmaları yaptık. Bir televizyonda dört yıl program yapım ve yönetim işini üstlendim. Bu süreç içinde ülkeyi ve toplumu çok yönlü olarak daha da yakından tanıdım. Bu bağlamda ilk kitabım da “Türkiye’m Ne Oldu Sana” 2018’de yayınlandı ve bütün geliri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlandı. 2022 Ağustosu’nda da ikinci kitabım olan “Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer” çıktı. - Konusu itibariyle Köy Enstitüleri adına yaratılan ve özellikle son yıllarda artan büyük ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Evet, bu doğru, gerçek bir gözlem ve saptama. Hem birçok alanda ya da konuda olduğu gibi bir tür “ayranın kabarması“ da denilebilir hem de ülkede uzun süren bu siyasi iktidar eliyle her alandaki gibi eğitim alanında da muazzam bir yozlaşma ve çöküş nedeniyle, ülkemiz için başarılı, sağlam bir eğitim deneyimi olan “Köy Enstitüleri“ne yönelik özlem katsayısı artarak yükselmektedir. İktidarın varlığından başlayarak akıl dışı, bilim dışı ve çağdışı uygulamalarından bunalan kitleler, umdukları çıkış yoluna giremeyince, toplumsal ve siyasal psikolojik tepkime içine girince, erken Cumhuriyet döneminin altın çağına yönelik nostaljik bir göndermeye başvurmaktadır. Durum böyle olunca, bu gerçekliğe karşılık gelen, başta yazılı olmak üzere görsel ve işitsel ürünler ortaya çıkmaktadır. Bunlar çoğalıp yaygınlaştıkça da kitleler bundan beslenip duyarlılıkları artmaktadır. Yani her ikisi de karşılıklı olarak birbirinden beslenerek keskinleşmektedir. Sonuç olarak, ülkedeki siyasal negatif gerçeklikle doğrudan ilişkili bir toplumsal tutumun izahı denilebilir. Ancak buradan hareketle şunu belirtmeliyim ki “Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer” kitabımın bu anlamda bir “köy enstitüleri güzellemesi” olup olmadığını, değerli okuyucular, daha ilk başlarda fark etmeye başlayacaklardır. Kitabın yazarı olarak bu konuda bir ön kabul ortaya koymak da istemem, doğrusu! - Kitabınızın temel meselesini oluşturan bu ilginç ve önemli “Köy Enstitüleri-Toprak Reformu ikizliği“ saptamasına nasıl ulaştınız? Güzel, yerinde ve doğru soru. Einstein ilkokuldayken, okuldan her gelişinde annesi “Bugün okulda öğretmenine sorduğun en güzel soru nedir?” diye sorar. Bu bakımdan, sizinki de öyle. Eskilerde “Soru, arifliktendir” denir. Kitabın çıkış noktası ya da temel sorunsalı adı geçen “ikizleme”ye ilişkindir. Bu da Cumhuriyetin inşası için gerekli ve zorunlu olan “eğitim modeli ve toprak düzeni” ikizlemesidir. Feodal toprak düzeni çözülerek tasfiye edilmeden, topraksız köylü-çiftçi topraklandırılarak üretime katılmadan olmaz. Bunun için de birbirine bağlı olarak eşzamanlı yürütülecek olan “modern-ulusal-üretimci eğitim” modeli ile köyün çocukları eğitilerek köyünde öğretmen olarak, topraklandırılan köylüyü modern üretime yönlendirecektir. Bu süreç ikizlemenin eşzamanlı yürütülmesiyle gerçekleştirilecektir. Bir olmadan, diğeri olmaz. Bu, Atatürk’ün zihninde, kafasında çoktan şekillenmiştir. Sonuç, ne biri ne de diğeri gerçekleşmeden boğulur. İşte bugünler, o sürecin doğal ve kaçınılmaz sonucudur. Buna bağlı olarak ve buradan hareketle kitap, konusu kapsamındaki çözüm önermeleriyle, Türkiye’nin bugününe ve geleceğine ışık tutma işlevine ve özelliğine de sahiptir. - Cumhuriyetin Kalbinden Vurulduğu Yer’in yazım aşamasını anlatır mısınız? Türkiye’de Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı uzun bir süredir başlayıp güçlenen karşıtlık, sonunda iktidara kadar uzandı. Kuruluş ilkeleri ve hedefleri fiilen tahrip edildi. Ancak ne yazık ki Cumhuriyet bu süreçlerden geçerken neredeyse sahipsizdi. Öksüz ya da yetim çocuk gibi itilip kakılırken, yeterince sahiplenilemedi. Devrimler, geliştirilmesi bir yana, adeta kaderine terk edildi. Ancak yerine göre bir stratejiden uzak, soyut güzellemelerle yetinildi. Hatta “toplu ayin” yapar gibi toplanılıp ruhlar dinlendirildi, vicdanlar yenilendi. Günün sonunda bütün bunlar elbet gelip geçiciydi. İşte bu koşullardan kaynaklanan duyarlılık ve sorumluluk bilinciyle hareket edip “Ne yapmalı ve nasıl yap(ıl)malı?” soruları ile öncelikle Cumhuriyeti yeniden anlamaya ve kavramaya yöneldim. Çıkış noktasını burada elde ettim. Uzun araştırmalar sonucunda Cumhuriyetin “nerede vurulduğunu” irdeledim ve “kalbinden vurulduğu yere” geldim! Tümdengelim işlemiyle de ilerilere doğru gittim. Cumhuriyetin kaderi, tam bir Kırmızı Pazartesi’ydi. Cinayeti kör bir kayıkçı görebilmişti! Kapsamlı bir yakın geçmiş analiziyle, ilgili kaynaklar taraması ile yazma aşamasına gelindi. - Edremitli bir yazar, eğitimci ve siyasetçi olarak hem bölgenizde hem de ulusal yazar kimliğinizde bu eserin yeri nedir size göre? Her şeyden önce taşra aydınının dramını yaşamanın gerçekliği içinde olmak var. Bir eserin hayat bulmasının itici güçlerinden birisi de yazıldığı toplumsal, siyasal, kültürel ve günlük doğal iklimdir. Her biri birer etkileşim gerekçesi ya da nedenidir. Bazen yerel olanın öne çıktığı olur, bazen eğitimci kimliğim, çoğu kez de siyasetçi yanım. Ancak beni hiç bırakmayan, benim de hiç bırakamadığım eğitimci kimliğimdir. Fakat her durumda o dram devrededir. Bir yazar olarak yerelde fazla tanınır, bilinir olmak, insan egosu için belki iyi gibidir ancak yanı sıra hem çoraklık hatta hem de her şeyden bir parça ve de her şeyin bir parçası olmayı da getirir. Bu bağlamda düşünsel ya da yazınsal üretimlerin ses getirmesi için beslenebileceği kaynaklar yok gibidir. Bu yüzden, yerelde debelenilir, yerelden ulusala da oldukça zorlanarak ve düşe kalka gidilir. Yerelde eser vermenin yeri, her gün sokakta selam alıp vermek gibidir. Belki de eşdeğerdir. Bu ağır çekim ikliminden ulusala uzanmak ise çay kıyısındaki çakıl taşını büyük bir hızla suya fırlatınca, hızının bir anda kesilip yavaşça dibe doğru inmesi ve üzerinden uzun zaman seller sular akıp geçtikten sonra biçimlenip cilalanması gibidir. Siyaset, doğal olarak bir rekabet alanıdır. Bu alanın içinde her artı, başkalarına eksi gibi gelir. Bu yüzden siyasetin de diyalektiği geçerlidir. Karşıtların biraradalığı ve mücadelesi geçerlidir. Siyasette rol üstlenen veya üstlenmek isteyen profiller, adeta bir mekanik makine gibidir. İlişkiler de böyledir. Bu böyle bir iştir. Orada her şey mutlaka kazanmak üzerinedir ve bunun için her şey geçerlidir. Nitelik değil, nicelik üzerinedir. Süreç odaklı değil, sonuç odaklıdır. Sonuç olarak bu kitap, eğitimci kimliğimde beklenenin gerçekleşmesidir. Uzun süredir kafamda yerleşip kımıldayan bir organizmanın dışarı çıkıp hayat bulmasıdır. Bir problematiğin çözüme kavuşmasıdır. Böylece, doğru bilinen birtakım yanlışların ya da yanlış bilinen birtakım doğruların berraklaşmış olmasıdır. Ülkemizdeki aydınlanmacıların önüne yeni bir pencere açılmış olmasıdır. - Yeni projeleriniz neler? Yaşam bir nehir, akar ha akar. Bu durmayan akışın neresinde, hangi noktasında durulacağını kestirebilmek önemlidir. İsabetli olabilmek de gerekir. Elbet biraz da şans etkilidir. Bu süreçte zihnimde şekillenen de daha çok bir romana benzemektedir ya da öyle görünmektedir, denilebilir. Bir de derinliklerimde hep şiir gizlidir. Şiirin bendeki karşılığı da yüksektir. Arada bir denediklerim olur. Arşivim, geçmişten beri yazıp yazıp bir tarafa attıklarımla doludur. Onlar kim bilir ne zaman kana cana bürünür?

  • Sinan Kahyaoğlu ile Edremit Körfezi'nde Tarih, Hayat ve Hasat

    HALİL GÖKHAN Kuzey Ege denince akla soğuk rüzgârlı kara iklimli bir yöre mi gelir? Kuşkusuz öyle…Ne var ki Ege Denizi'nin kuzeyi bu önyargıyı tamamen tedavülden kaldıran bir doğal seraya kıyılık görevi gören bir körfezle korunmaktadır: Edremit Körfezi. Mitolojiden eposlara, kırıcı elekten prinaya kadar derin ve yaşayan bir kültür tarihi içinde günümüze değin yaşamını süren bu yöre, efsanevi Truva şehrinin de çok yakın komşusudur. Bu yazıda körfezin neredeyse tek hâkimi olan Zeytin'i, hasadını ve uzun zamandır kültür hayatımızda eksikliği çekilen bir yapıtı, EDREMİT TARİHİ'ni yazarıyla da birlikte tanıyıp anlayacağız. Eski bir zeytinyağı fabrikasından etnografya müzesine, Bostancıoğlu Ailesi tarafından titizlikle dönüştürülen mekânda; Edremit Tahtakuşlar köyünde yaşayan, emekli coğrafya öğretmeni, felsefeci, tarihçi ve zeytin çiftçisi Sinan Kahyaoğlu yeni kitabı "Uygarlıkların Körfezinde 3500 Yıl Edremit Tarihi" adlı kitabının imza ve söyleşi toplantısındayız. Efemeralardan balmumu heykellere, son dönemin en başarılı ve şaşırtıcı arkeolojik kazılarından olan Antandros kazılarının fotoğraflarından paha biçilemez deniz biyolojisi buluntularına kadar neredeyse bütün kültürlerin ve uygarlıkların süper müzesi durumundaki Kazdağı Müzesi sessiz ve kesiksiz en az 2 saat süreceğini henüz bilmediğimiz enfes tarih yolculuğu öncesi, yeni mevsimin son sıcak günlerinde birindeyiz. Dev bir dikdörtgenden oluşan tek espaslı müzenin bitimindeki sayıları kırka yaklaşan izleyici sandalyeleri dolu ve ayaktakiler de ayakta kaldıklarının farkında bile değil. Sinan Kahyaoğlu, kaytan bıyığı, gür kaşları ve ortayaşlı ama köy delikanlılarına has şapkasıyla konuşmasına irticalen başlıyor. Konu tek: Tahminen 6 ve 7. kuruluş katmanlarına tarihlenen Truva şehrine, ünlü büyük yıkımı getiren savaştan 9 Eylül 1922'ye kadar Kuzey Ege'nin 3500 yılı. İzleyenleri adeta büyüleyen bu güzel tarih yolculuğu ve zihinsel gösterimi sırasında, sanırım heyecandan ve müzenin olağanüstü zengin kültürel ambiyansından olsa gerek -ben fakir- paralel başka seyahatlere de çıkıyorum aynı anda. Truva-Teb şehirleri arasındaki zorlu yoldan şu anda Kral Aeneas’ın Truva savaşı sonrası ordusunu geçirdiğini görüyorum. Milattan önce 12. asır olmalı. Herhalde Kazdağları'nın kıyıya kadar uzanan yeşil örtüsünü, o çağları her düşünenin gözünün önüne getirmesi kadar doğal bir şey olamaz. Yeşil, yaban ve el değmemiş. Bundan neredeyse tam 1 yıl önce, bu kez Edremit'in göbeğindeki bir iş merkezinde, 30 Ağustos günü yine aynı şahsiyet ve hacmine göre yine dopdolu bir küçük salonda 26-30 Ağustos 1922 günlerini bu ses ve anlatım ritmiyle birlikte, o harbi yaşayarak ki muhtemelen o sırada pencereleri kapalı bulunan dernek odasının 50 dereceyi ve %100 nemi bulan hava durumu altında, ateş desen ateş, duman ve buharlar içinde Sinan Hoca'yı tüm merakımız ve sabrımızla bir saati aşkın bir süre boyunca dinlemiştik. Kazdağı Müzesi'ndeki katılımcı konuklar bu kez Edremit Körfezi'nin her yerinden her meslekten ve tarzdan kişilerden oluşuyor gördüğüm kadarıyla. Eski bir zeytinyağı fabrikası deposundan tadil edilerek yapılan müzenin yüksek tavanında tarihi anlatan tarihi sesler yankılanırken izleyenlerin Truva Savaşı ile Kuvayı Milliye dönemleri arasında rahatlıkla gidip gelen bu anlatının tadını hem koordinat hem de duyumsallık olarak çıkardıklarına son derece eminim. Askerlik ve öğretmenlik ve biraz da tahsil amacıyla epeyi bir süre doğduğu köy olan Tahtakuşlar'dan ayrı yaşayan Sinan Kahyaoğlu ilkokulu Tahtakuşlar Köyü İlkokulu’nda birleştirilmiş sınıf olarak okumuş. Ortaokul ve liseyi de o yıllarda bütünleşik şekilde aynı binada eğitim veren Edremit Lisesi'nde bitirmiş. Ardından Kütahya Meslek Yüksek Okulu Makina Bölümü, ve askerlik derken bu kez kendini Necatibey Yüksek Öğretmen Okulu Coğrafya-Tarih Bölümü’nde buluyor 1981'de. Dört yıllık bu öğrenimin ardından 1986 yılında Iğdır Lisesi’nde Coğrafya öğretmenliğine başlıyor. 1989 yılında Bilecik Ertuğrulgazi Lisesi’ne tayin olmuşken aynı yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans'a başlamış. 1992 yılında yüksek lisansı bitiren Kahyaoğlu 1990-1993 arası çalıştığı okulda idarecilik yapıyor. 1995 yılında gazetelerde yazılar yazmaya başlayan yazar Balıkesir Bigadiç İskele Köyü İlköğretim Okulu'na ve 1999 yılında Edremit Anadolu Lisesi'ne tayin oluyor ve 2010'da kendi isteğiyle emekli oluyor. Sayıları yirmiyi bulan ulusal ve uluslararası sempozyumlarda bildiriler sunuyor ki bunlardan üçü Kaz Dağı ve Edremit ile ilgili. 2021 yılı içinde okurlara sunulan, fakat yazılması ve yazar masasındaki yolculuğu 20 yılından fazlayı bulan Uygarlıkların Körfezinde 3500 Yıl: EDREMİT TARİHİ kitabı çok kısa bir süre önce yayımlandı. Bu değerli eser, hem şehir tarihçiliği açısından önemli bir yeni halka demekti, hem de tarih yazıcılığında son 3500 yıl içinde 11 uygarlık ve devletin kurulup geçtiği, son yıllarda Kuzey Ege olarak da çok anılmaya başlanan Edremit Körfezi’nin toprakları, denizleri, havası, dağ, yerleşim alanları, insan ve kültürünün bir arada toplandığı en geniş eser olarak da kitabevlerinde yerini aldı. Tarihçi, coğrafya uzmanı, eğitimci, halk ozanı ve şair Sinan Kahyaoğlu, Edremit’in en popüler köyü olan Tahtakuşlar’dan ve Anadolu’da eşine nadiren rastladığımız o aydın ve filozoflardan birisi. Ben fakirin, memleketimiz Edremit’te pandemiden sonra ikamet etmeye başlamasıyla gelişen bir yazar ve editör buluşması sonucu, kültürün ve felsefenin yerel coğrafyalarında eşine az rastlanan, ulusal soluklu, ama son derece mütevazı olan bu yazarın çok uzun soluklu olacağı şimdiden kesin olan kitap ve eser yolculuğu da hak ettiği gibi başlamış oldu. Uzun yıllar önce tamamladığı ve son zamanlarda büyük bir gayretle güncellediği Edremit Tarihi kitabı ilk kez yayımlanan Kahyaoğlu ile, hem Edremit’i ve 3500 yıllık yeni tarih kitabını hem de Türk kültürü piramidinin de üst basamaklarını zorlayacak ve çok yakında çıkacak olan coğrafyadan felsefeye, folklordan inanç kültürlerine kadar diğer birçok eserini konuştuk… Sayın Sinan Kahyaoğlu söyleşimizin bu ilk sorusunda EDREMİT TARİHİ kitabınızın öncesini biraz sorgulamak isteriz: Kuşkusuz 1999'da yazılması tamamlanan ama planlanması ve zihinsel tasarımı daha da öncelere giden hatta neredeyse 30 yılı bulan bir projeydi bu aslında, tahminlerimize göre. Bu yöre tarihini yazmak fikri ilk ne zaman aklınıza düştü? 1969-1975 yılları arasında Edremit Lisesi’nde öğrenciydim. Evde Gıyas Yetkin’in “Kuruluşundan Günümüze Edremit’te Olup Bitenler” isimli kitabı vardı. Onu okudum, gönlüme Edremit düştü. Edremit sokaklarında gezerken Gıyas Yetkin’in kitabında anlattığı olayları Edremit sokaklarında aradım. Sonra kader fakiri Coğrafya ve Tarih öğretmeni yaptı. Öğretmenlik yıllarımda Tahir Harimi Balcıoğlu ile Sabahattin Ali’nin kitaplarını okudum. İlk fikirler böylece 1980 yılların sonuna doğru şekillendi. 1999 senesine gelelim isterseniz. Kitabın mutfağından da anladığımız kadarıyla yazarların hâlâ daktilo kullandığı bir dönemdi ve sizin hazırladığınız baskı öncesi dosya son derece detaylı ve teknik olarak da başarılıydı. Çizim, harita ve fotoğrafların da sizin elinizden çıkması ayrı bir detay elbette. Peki bunca görsel ve sembolik özene sizi yönlendiren tam olarak neydi? 1:25 000 ölçekli ilk haritalar ile askerde tanıştım. Necatibey Yüksek Öğretmen Okulu’nda dersini gördüm. İlk bilimsel çalışmaların nasıl yapılacağını öğretmen okulunda öğrendim. Öğretmen okulunda 1984’te “Balıkesir ve Çevresinde Erozyon” isimli bir çalışma yaptık. Bu çalışmayı arkadaşlarımıza sunduk. Fotoğraf ve elle çizimleri ilk defa o zaman kullandık. Daha sonra “Edremit ve Çevresinde Çevre Sorunları” diye ayrı bir ödev hazırladım ve zeytinyağı fabrikalarının yarattığı kirliliği anlattım. Meğer onların hepsi “temiz”miş. Şimdi çok daha kötü. 1985 yılı bitirme tezimde ise “Güre Çayı ile Manastır Çayı Arasının Bitki Coğrafyası” isimli bitirme tezini hazırladım. Bu çalışmamda yine fotoğrafları ve çizimleri kendime ait başarılı bir bitirme tezi verdim ve böylelikle mezun oldum. 1992 yılında ”Ayvalık ve Çevresinin Jeomorfolojisi” isimli bitirme tezi ile İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisansımı tamamladım. Bu tür çalışmalar fakire, bilimsel disiplin ve metodolojisini kazandırdı. Edremit Tarihi'nde sizin kişisel köken ve kaynaklarınızla ilişkiler oldukça yoğun. Bize, çok rica etsem, Kahyaoğullarının Edremit Tarihi'ni kısaca anlatır mısınız, tarihçinin tarihini?.. Edremit Tarihi ile ilgili yazılmış eserleri tamamlamak ve okumak üzere 1980’li yıllarda kütüphaneleri dolaştım, Edremit’le ilgili yazılmış kitapların fotokopilerini alarak kendi kütüphanemi zenginleştirdim. Ardından Gıyas Yetkin ile Tahir Harimi Balcıoğlu’nun yazdığı kitapları tamamen okudum. Bu kitaplarda yörenin en eski unsuru olan bizlerden bahsedilmiyordu. Oysa çocukluğumdan beri yörenin tarihi hakkında çeşitli söylenceler dinlemiştim. Bu dinlediklerimi Edremit Tarihi içinde yazmak düşüncesi oluştu. Edremit’le ilgili kitaplarda bir eksiklik vardı. Dağ anlatılmıyordu. Fakir, Güre ve dağ merkezli Edremit Tarihi’ni yazmaya çalıştı. Bugün Edremit tarihi özelinde bir mozaik yurt olan Türkiye'nin ortak ve köklü tarihi kültürümüz ve yarınlarımız için sizce neler ifade ediyor? Coğrafya, Felsefe ve Tarih uğraşılarınız içinde bir Edremit çocuğu olarak bu kültürel potada duygu ve düşünceleriniz neler? Anadolulu şairin dediği gibi “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim”… Anadolu tarih boyunca bir doğudan, bir de batıdan istilalara uğramış bir coğrafya, doğu-batı arasında bir köprü. Ama tarih boyunca Türk kalmış. Ulu önder Atatürk, Hititlerin Türklüğü için Etibank’ı, Sümerlerin Türklüğü içinde Sümerbank’ı kurdurmuş. Hatay meselesinde “Kırk asırlık Türk yurdu düşman eline bırakılamaz” demiş. Dünyada felsefe ilk defa bu topraklarda başlamış. Çevreye ışık saçmış. Tales’in, Herakleitos’un, Anaksogaras’ın, Hektor’un, Homeros’un, Krezüs’ün, Aristonikos’un, Mitridates’in, Anna Kommena’nın, Çaka Bey’in, Kılıçaslan’ın, Kaygusuz Abdal’ın, Hacı Bektaş Veli’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Fatih Sultan Mehmet’in, Sarı Saltuk’un, Karesi Bey’in, Cennetoğlu’nun, Börklüce Mustafa’nın, Torlak Kemal’in, Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ın, Köprülü Hamdi Bey’in, Akça Efe’nin, Mehmet Necati Bey’in, Sabahattin Ali’nin, Mustafa Kemal’in, Mustafa Seyit Sütüven’in vd. yaşadığı topraklarda yaşamaktan ve onların hemşehrisi olmaktan gurur duyuyorum. Bu ülke uygarlıklar beşiği. Dünya uygarlığının başladığı yer. Ot kökenine döner. Uygarlığın kökleri burada ve yine fabrika ayarlarına da burada dönecek. Önsözde, Edremit Tarihi eserinizin geçmiş ve bugün arasında konumlandırmalar yaparken bu eserin ve yerel tarih uğraşının yarını için de iki seçenekli ucu açık bir söylemi tercih ediyorsunuz: Eserin varsa eksiklerinin giderilmesi ve zaman içinde oluşacak ihtiyaçlara göre güncellenmesini ya siz ya da gelecek kuşakların üstlenmesi konusundan söz ediyorum… Bu konudaki detaylı fikirlerinizi öğrenebilir miyiz? Edremit gibi kökeni tarihin derinliklerine giden ve çok önemli olaylara tanıklık etmiş bir yerin tam olarak tarihini yazmak çok zordur. Bu filin tarifine benzer. Onun için uçları açık bıraktım. Bir yer hakkında ne kadar farklı açılardan bakarak tarih veya başka kitaplar yazılırsa o yer hakkında o kadar bilgi sahibi olunur. Ayrıca hayat durmuyor. Bugün tespit ettiklerin yok oluyor ve yerine başka eserler konuluyor. Bundan dolayı yazım işinin de hayat gibi sürekli olması gerekir. Fakir, kendi dönemini anlatmaya çalıştı bu kitapta. Eksikleri ve yeni olayları yazmayı ise gelecek kuşaklara bırakıyorum. Edremit Tarihi’nin yayınlanması projesi sanıyorum Mart 2021’de gündeme geldi ve çalışmalar o tarihlerde başladı. Eminim ki okurlarınızın dışında belli bir çevrenin bilgisi oldu kitabın yayımı konusunda. İlk izlenimler ve tepkileri anlatabilir misiniz? Kitabı 1999 yılı içinde daktilo ile yazdım. Fakat kısmet olmadı ve bir türlü yayınlatamadım. Mart 2021 tarihinde yayınlanması için Felsefe toplantılarımızda gündeme geldi. Arkadaşlarıma çalışmanın fotokopisini gösterdim. Çok memnun oldular ve çalışmanın mutlaka gün yüzüne çıkarılması gerektiğini söylediler. Yayınlanması konusunda fakiri teşvik ettiler. Sağolsunlar onların sayesinde kitap okurun huzuruna çıktı. Edremit Tarihi, Anadolu-Kuzey Ege bölgesini yatay ve dikey tarihini içeriyor. Bu anlamda hiç şüphesiz hem sizin diğer ilgi ve uğraşı alanlarınız hem de yörenin kültürü başka çalışmaları da gerektiriyor Sinan Kahyaoğlu yazı mutfağında. Çok yakında yayımlanmasını düşündüğünü yeni eserlerinizle ilgili bilgi verebilir misiniz? 1992 yılında yüksek lisansımı bitirdim. O tarihten sonra okumalarıma hız verdim. Ardından yöremiz ile ilgili alan araştırmalarına başladım. Bu konuda kitabı olanların kitaplarını aldım okudum. Bilgisi olanların ayaklarına gidip onları dinledim. Elimde not defterimle dolaştım. Duyduklarımı not defterime not ettim. Tahtakuşlar Etnoğrafya Galerisi için “Kazdağı’nın Fiziki Coğrafyası” çalışmasını yapıp teslim ettim. Daha sonra çeşitli yazılar da yazdım. 1999 yılında bu çalışmayı yaptım. 2000-2020 yılları arasında 20 ulusal ve uluslararası sempozyumda bildiri sundum. Çeşitli kitaplara yazılarımla katkılarda bulundum. Felsefe toplantılarına gittim ve orada da sunumlar yaptım. Yazdığım yazıları daha sonra arkadaşlarım kitaplaştırmamı istediler. Yayına hazır çeşitli kitaplarım mevcut elbette. “Öyle füsunludur bu yer / Şi’rine borçludur Homer / Çünkü senindir İlyada” diyor Körfez’in müstesna edebiyat insanı ve şairi Mustafa Seyit Sütüven. Bu ekolün fertlerinden birisi olarak siz; Kaz Dağı, Edremit Körfezi ve Tarihi içinde yetişen ve büyüyen edebiyat için neler söyleyebilirsiniz? Edremit özellikle 1985 yılından sonra büyük bir nüfus patlamasına tanık oldu. Yazları yöremiz çeşitli sanatçıların ve bilim adamlarının toplandığı bir yer haline geldi. Gelen bu sanatçı ve bilim adamları, edebiyatçılar yöremizle ilgili çeşitli romanlar ve kitaplar yazmaya başladılar. Bu tür kitapların yöremizi tanıtmada çok etkileri olmaktadır. Yine yazın yöremizde çeşitli bilimsel toplantılar yapılmaktadır. Bu tür yazılar ve etkinlikler ileriki günlerde daha da artacaktır. Bu ise yöremiz için büyük bir kazanç ama aynı zamanda büyük bir tehlikedir. Kazançtır, çünkü yöremiz hem daha iyi tanınacak ve bilinecektir. Tehlikedir “Güzelin düşmanı çoktur” atasözü gereği güzel tanıtılan yöremize akın daha da artacaktır. Bu ise yozlaşmayı ve kirlenmeyi arttıracaktır. Fakirin bu kitabı çalışmayı tamamladığı çalıştığı 1999 yılı içinde Edremit daha bakirdi. Son olarak eklemek istediğiniz duygu ve düşünceleriniz nelerdir? Toplum olarak yazalım. Çünkü yazmadığımız için kendimizi başkalarının yazdıklarında arıyoruz. Yazdıklarımız bugün için hiçbir şey ifade etmiyor olabilir, ama gelecek kuşaklara altın bilgidir onlar. Keşke 1700’lü yıllarda yaşamış atamdan bir günlük kalmış olsaydı. Onların bir gün içinde neler yaptığını öğrenir ve daha mutlu olurdum. Ama atamın o yıllarda nasıl yaşadığını yabancı bir gezginin yazdığı anılardan öğrenmekteyim. Bu bizim ayıbımızdır. Bugün yazılan bir bilgi değersiz olsa da yarınlarda çok daha değerli olacaktır. Bunun bilincinde olalım. Bir tanıdığım bana söylediklerimi yazmamı söyledi. Fakir de söylediklerimin daha tamamlanmadığını söyleyince “Sen yaz sana eksik gelen bir bilgi başkasında daha ileri bir bilgiyi tetikleyebilir” dedi. Çok haklıydı. Fakir de karınca kararınca bir şeyler yazmaya çalışıyor. Eli kalem tutanların da bilgilerini kâğıt üzerine dökmelerinin ülkemiz kültürü açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Edremit Tarihi Uygarlıkların Körfezinde 3500 Yıl SİNAN KAHYAOĞLU 344 sayfa

  • “20 Yıl Sonra” Şimdi Bir Feminist Anlatı

    Roman, öykü ve deneme kitaplarından tanıdığımız İzmirli Sefarad yazar Raşel Rakella Asal’ın ilk kitaplarından olan HER ŞEY BİR ESKİ ZAMAN DÜŞÜNDE ŞİMDİ yirmi yılın ardından yeniden yayımlandı. Sevgili Rakella, Her Şey Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi yeniden yayımlandı. Öncelikle duygularını öğrenebilir miyim? Bir yazar olarak okura sunulmuş bir eserin tekrar bir baskısının yapılmış olması kadar sevindirici ne olabilir ki! Hele yazarlık serüvenimin ilk kitapları arasında yer alan bu eserin yirmi yıl sonra tekrar baskısını görmek bu sevincimi daha da artırıyor. Kitabın “Ana Tanrıça” anneannen saygıdeğer Raşel Sabanoğlu için unutulmaz bir edebiyat çalışması. “Anlatı” türünün de bence en iyi örneklerinden. Bunun, kendi tanıklığının daha çok çocukluk ve ilk gençlik dönemlerine denk gelmesiyle ilgisi var mı? Ben anneannemin anılarını kaleme almayı hiç düşünmemiştim. Ta ki, Ankara’da UMAG’da yaratıcı yazarlık seminerlerine katıldığım senelerde seminer hocamız değerli yazar Mehmet Eroğlu’nun “bir karakter nasıl yaratılır” üzerine bize verdiği ev ödevi karşıma gelene kadar. O günler yazın konusunda acemiliğimle bu konuyu ele almaya çalıştım. Ayrıca verilen ödev konusu hem karakteri tanıtmamızı hem de tanıtacağımız karakterin hayatımızdaki etkisinden de söz edecekti. Anneannem en uygun kişiydi. Ve yazmaya koyuldum. Anılar birbirini takip etti, tahmin etmediğim yoğunlukta bir anlatı ortaya çıktı. Hatta Mehmet Eroğlu o kadar etkilenmişti ki, sınıfta bazı bölümleri okuyarak kursiyerlerle paylaştı. UMAG’daki eğitim programım sırasında iki kitabımın da ön çalışmalarını yapmış, her iki dosya da yayınevine sunulmak üzere bekler durumdaydı. İki kitap çalışmam olduğu halde o cesareti bulup yayınevine müracaatta bulunmamıştım. Daha zaman tanıyordum kendime. Ankara’daki eğitimimi tamamladıktan sonra eve döndüğümde edebiyat alanında yaptığım çalışmalarıma devam ediyordum. Hiç beklemediğim bir an, bir bahar temizliği yaparken, çekmecelerimi, dolaplarımı gözden geçirirken karşıma anneannemin günlüğü çıktı. Evlendiğimde anneannemle aynı evi paylaştık. Onun vefatıyla onun eşyaları da bana miras kaldı. Onun günlüğünün evde bir çekmecede saklı kalması gayet doğaldı. Evet, onun el yazısı ile Fransızca olarak kaleme almış olduğu bu günlük benim için değerliydi. Ve otuz kusur yıl onu korumuştum. Hayat insana hiç beklemediği anda kapılar açıyor. İşte bu günlüğün karşıma çıkmasıyla Mehmet Eroğlu’nun bir karakter yaratmak ödevinde ele aldığım anlatıyı geliştirme fikri doğmuş oldu. Her Şey Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi, bu baskısında geniş bir ilgi gördü sanırım yeni bir baskı kapıda mutlaka. Bir yandan yazarın, kendisini de içine alan aile-biyografik metinlerde kendini arayışı, kendisini her ne kadar saklamaya çalışsa da okurun daha çok ilgisini çekiyor bu uğraş; bunu en azından kendi okumam için söyleyebilirim. Bu konuda neler söylersin? Simone de Beauvoir, İkinci Cins adlı kitabında yer alan “kadın doğulmaz, olunur” sözünü, toplumun kadınları nasıl şekillendirdiğini vurgulamak için kullanmıştır. O, kadınların, kendilerini yeniden tanımlamasının önemine vurgu yapmıştır. Kadın üzerine kurulmuş olan baskı düzeninin ve eril boyunduruğunun aşılmasını, kadınla erkeğin eşit kişiler olarak özgürce yaşamasının savaşını vermiş, kadınlık durumuyla ilgili kalıp yargıları yıkmaya çalışmıştır. Kadınlar, bundan böyle yazgılarına boyun eğmeyecek, ev, çocuk doğurmak ve ev işlerinden oluşan yaşam döngülerini değiştirecektir. Beauvoir’ın izinden giden çağdaş Fransız felsefeci ve edebiyat kuramcısı Julia Kristeva da “biz kadın doğarız, ama ben kadın olurum” diyerek kadın kimliğinin yeniden kurulması gerektiğinin altını çizmiştir. Bu görüşe göre kadın, geleneksel bağlamda bir nesne değildir. Kadın kendini bu eril bakıştan kurtarmalı özgür kadın kimliğini inşa etmeli, kadınlığını ret etmesini isteyen ve onun kadın varlığını sakatlayan bu bakışa karşı çıkmalıdır. Erkek kadın eşitsizliğini giderme savaşımında eşitlik her alanda olduğu gibi cinsel yaşamda da gerçekleşmelidir. Kuşkusuz kurmaca evreninin en önemli kurucu öğelerinden birisi anlatıcı-kişinin kimlik sorunudur. Kimi yazarlar anlatılarında kendilerini görünür kılarlar ve özöyküsel (fr. autodiégétique) anlatılarında anlatıcıkişi (fr. narrateur-personnage) olarak yaşamlarından kesitler sunarlar okura. Okur da, anlatıda hemen yazardan izleri ayrımsar ve onun serüvenine eşlik etmenin tadına varır. Ben bu kategoriye ait yazarlardan biriyim. Bütün anlatılarımda yaşamımdan bir kesit bulabilirsiniz. Gerek romanlarım, gerek öykülerim kendi yaşamımla örtüşen birçok öğe ile örülüdür ve yapıtlarımın bütünü az ya da çok özyaşamımdan izler taşır. Bunları niçin dile getirdim. Çünkü Her Şey Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi’de iki metin birbirine dolanır bir şekilde birbirinden bağımsız ilerler. İlk anlatı anneannenin günlüğü ve onun yaşamından kesitlere yer verirken, paralel bir anlatıda anlatıcı-yazarın hayali bir sevgiliye yazdığı mektuplar yer alır. İşte bu bağlamda Her Şey Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi’yi feminist yazın kategorisine sokan bu sevgiliye yazılan mektuplar oluşturur. Bu bağlamda 2022’de Nobel ödülü alan Annie Ernaux’nun ayrıcalıklı bir yazar olarak ortaya çıktığından söz etmek isterim. Yazar Yalın Tutku adlı anlatısında bir kadın olarak karşı cins ile yaşadığı tutkulu bir ilişkiyi tüm açıklığıyla öyküleştirmiş, Fransız yazın tarihi açısından kadın yazınında önemli bir kilit taşıdır. Yazarlık serüvenine kadın hakları tartışmalarının sürüp gittiği yirminci yüzyılın ikinci yarısında başlayan Annie Ernaux Yalın Tutku eserini 1970’lerde yazdı. Yaşamı boyunca kadının özgürleşmesi için çaba harcadı. Onun yazını yirminci yüzyıl Fransız toplumu içinde bir örnek oluşturdu. Onu takip eden yazarlar arasında Helene Cixous, Julia Kristeva gibi yazarlar bedenlerini anlatılarına taşıyarak ağır cinsellik içeren romanlar yazdılar. Bu feminist görüşlü kadın yazarlar, baskıcı ataerkil toplumsal yapıya karşı koymak için cinsel yaşamlarını özgürce anlatıya taşıyarak topluma eleştirel bir yaklaşım sergilemiş oldular. Amaç toplumsal olarak yasak kabul edilen kadın cinselliğini tartışmaya açmaktı. Yukarıda anlattığım feminist bakış açısıyla Her Şey Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi ne yazık ki değerlendirilmedi. Oysa ben anlatıya bu açıdan da bakılmış olmasını bekledim. Annie Ernaux’dan günümüze elbet çok şey değişti, ama kadın cinselliğine dair eril bakış açısı çok değişmedi toplumumuzda. Kitapta o kadar çok altı çizilecek ve durup yeniden okunacak bölüm ve cümleler var ki… Bu aynı zamanda yazarının içindeki çalkantılar, duygu ve heyecan gelgitleri de demek değil mi? Çok doğru bir tespit bu. Belleğimiz içimize biriktirdiğimiz o kadar duygularla yüklü ki! Zaman geliyor dışa vurmamaya özen gösteriyoruz. Duyguların dışavurumunu bir zayıflık olarak algılıyoruz. Yazında benim kılavuzum duygularım olmuştur. Bu duyguları yazıya dökmekle kendi yaşamımın sırlarını açığa çıkarmak değil, yaşanmış olan bu durumun evrensel olduğunu vurgulamak için kullanıyorum. Annie Enaux’nun 2022 Nobel ödülü konuşmasındaki şu sözlerine değinmek istiyorum: Aşkın, acının ve yasın, utancın evrensel olmadığını kim söyleyebilir?” Sefarad Kültürü içinde Cecile romanından başka Her Şey Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi için bu eserinin konumlandırılması ve değerlendirilmesi olarak yorumların neler olabilir? Her Şey Bir Eski Zaman Düşünde Şimdi’de kendi aile tarihime kayıt düşerken doğup büyüdüğüm Sefarad kültürünün bazı geleneklerine yer verdim. Cecile ise Varşova gettosu yaşamı üzerine kurguladığım bir roman. Her iki eserin odağında Yahudi tarihi ve kültürü yer alıyor ve ilginç olan da her iki eserin günlüklerden yararlanılarak kurgulanmış olması. Bir bakıma bu şekilde günlük tutmanın önemi de ortaya çıkmış oluyor. Sanat, her şeyden önce bir etkileşim. Ve bütün ilişkilerimizde etkileşim önemli. Bizzat Varşova gettosunu ziyaret etmemle başladı Cecile romanım. O gezide Holokost’a mağdur kalan insanların yaşadığı acıları kendim yaşamış gibi hissettim. Yaşasak da yaşamasak da içimize kazınmış, bizi derinlemesine inciten bu Holokost sürecini küllerinden görmek benim için müthiş bir deneyimdi. Çok iyi bir rehberimiz vardı. Bir Holokost kurtulanı. Onun da çok payı var. O beş günü çok yoğun yaşadım. Zaten her olduğum yerde (bir gezi, bir seminer) muhakkak not alırım. Orada başlamıştım karalamaya. Ancak orada olayı yaşadıktan sonra müthiş bir ilgi doğdu içimde. Şunu gördüm çünkü orada: Yahudi kültürünün birleştirici bir yanı var, eğitime, sanata verdikleri önem var. Ele aldığım Varşova gettosunda yaşayan insanlar o zor şartlarda evlerini dershaneye çevirdiler, tiyatrolarını da yaptılar, müzik de yaptılar. Bir şekilde her koşulda ileriye dönük olarak yaşamı idame etmeye çalıştılar. Hayat bu! Arada, evet, kötü bir şeyler yaşanıyor ama bu böyle devam etmeyecek. Bizim çocuklarımıza vereceğimiz bir gelecek var. Biz bu geleceği çocuklarımıza vermeliyiz. Holokost üzerinden bu noktaya odaklanmak istedim. Oradaki insanların bilinçli olması, o gettoda yaşayan insanların ve tarihçi Emanuel Ringelblum’un onları organize edip “Bugünler çok önemli, günlükler yazacaksınız” demesi müthiş bir şey. Okuru ve tüm uzmanları ilgilileri bilgilendirmek bakımından anneannen Raşel Sabanoğlu’nun hatıratı ve hatırası için bu eserin dışında tamamlayıcı ve bütünleyici hangi kaynaklar, çalışmalar ve eserleri sayabiliriz? Yahudiler bugün dünyada mevcut, en eski ve en köklü tarihe ve kültüre sahip ender topluluklardan biri. Dolayısıyla bu kültür üzerine çalışmalar da çok geniş bir alanı kapsıyor. Türkiye Yahudileri üzerine Libra Kitapçılık ve Gözlem Yayınevi’nin bu kültür üzerine çok sayıda yayınları var. İzmir’de, dile kolay, 2300 yıllık bir Yahudi geçmişinden söz etmek mümkün. Sara Pardo’nun “Sevgili İzmir Beni Tanı, Dünden Yarına İzmir Yahudileri” , Raşel Meseri ve Aylin Kuryel’in derledikleri “Türkiye'de Yahudi Olmak - Bir Deneyim Sözlüğü,” Prof. Dr. Siren Bora’nın Anadolu Yahudileri, Çöküşten Yükselişe İzmir Yahudileri, Birinci Juderia: İzmir’in eski Yahudi mahallesi, benim de yazarları arasında yer aldığım İzmir’de Yahudiler- Antik Smyrna’dan Günümüze adlı kitaplar kaynak olarak yararlanılacak eserler. Sonraki durak ne olacaktır senin için? Senden ne okuyacağız bundan sonraki aşamada? İzmir Yahudi Kültür Mirası Projesi Koordinatörü Nesim Bencoya İzmirliler üzerine sözlü tarih çalışması yapmamı önerdi. Bu projeyi kız kardeşim Sarit Bonfil’le birlikte üstlendik. Şu an çalışmalarımız sürüyor. Bu çalışmayı kısaca özetlersem İzmir Yahudilerinin son yüzyılına bir bakış diyebilirim. Halil Gökhan, Mayıs 2023 (VARLIK, Ekim 2023 sayı 1393)

  • Kaz Dağı Bilgesi'nin Sessiz Asya Coğrafyasında Tarihimize Seyahati: Moğolistan

    Kaz Dağı Bilgesi SİNAN KAHYAOĞLU'nun ilk tarih gezisinin ardından bu yolculuğun kitabı da yayımlandı: Moğolistan. "Gezip görmek, insanın görüşlerini genişletir. Atalarımızın bir sözü vardır: "Çok yaşayan değil, çok gezen bilir" derler. Yani hiçbir yere çıkmadan sadece kendi köyünde yaşayan bir kimsenin bilgisi de kendi köyü kadardır. Oysa çok yer dolaşan kişiler, çok coğrafya ve çok insan tanırlar. Böylece insanlar arasındaki ve toplumlar arasındaki farkları görürler. Çok farklı insanlardan çok değişik şeyler öğrenirler. Bizler de dünyanın geçmiş dönemlerindeki toplumsal yapılarını bu gezginlerin yazdıklarından öğrenmekteyiz. Örneğin Asya ile ilgili bilgileri 13. yüzyılda Çin'e yaptığı gezileri yazan Marko Polo'nun anılarından öğrenmekteyiz. Marko Polo Kubilay Han'ın elçiliğini de yapmıştır. Anılarında kâğıt para kullanıldığını, pasaportların geçerli olduğunu ve kömür ile petrol yakıldığını belirtir. Yine İbni Batuta gezilerinde Anadolu'yu dolaşırken Ahi tekkelerinden bahseder. Ahiler hakkında en güvenli bilgiyi onun eserinde bulmaktayız. Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Eski gezginlerin gördüklerini anlatmaları çok önemlidir. Yalnız eski gezginler gördüklerini görüntüleyip günümüze ulaştıramamışlardır. 19. yüzyılda fotoğraf yerine resim çizimleri kullanılmıştır. C. Texier Anadolu'da dolaşırken önemli yerlerin resimlerini çizdirip kitabına koymuştur. Bunun için yanında bir ressam taşımıştır. 19. yüzyıl içinde fotoğraf sanatı da gelişmiş ve 20. yüzyılda fotoğraf belge olarak kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde fotoğraf çekmek artık çok kolaydır. Yine 20. yüzyıl içinde video çekimleri kolaylaşmış ve bunlar gerekli yerlerde saklanarak gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışılmaktadır. Fotoğraf ve videolar günümüzü gelecek kuşaklara daha net ve doğal olarak anlatmaktadır. Çünkü her geçen gün gerek doğa, gerek toplum, gerek insanlar değişmektedir. Bu fakir, Moğolistan gezimizi anlatarak çektiği fotoğrafları siz okurlara sunmaya çalıştı. Umarım 2023 Moğolistan’ı hakkında bir belge olur. Dukha Türkleri Ren Geyiği yetiştiren insanlardır. Onların sadece bir günlük hayatlarını fotoğraflar ile belgeleyip sizlere sunmaya çalıştık. Fotoğraflar konusunda fotoğraf sanatçısı Necmi Alagaş'tan yardım istedik. Sağ olsun, bizleri kırmadı ve gezi grubumuzdan olan arkadaşımız çektiği güzel fotoğrafları bizlere vererek bu eseri zenginleştirdi. Kitabı hazırlarken Sayın Ümit Şıracı beyden de yararlandım. Geziyi o ve Yücel bey düzenlemişti. Ümit beye, Yücel beye, Necmi beye, Necati Demir’e ve diğer gezi grup arkadaşlarıma çok teşekkür ederim. Umarım tarihe bir not düşeriz." Sinan Kahyaoğlu Tahtakuşlar/Edremit 8 Ekim 2023 (ÖNSÖZ)

  • "Yazdıklarım Büyük Bir Arayışın Küçük Bir Parçası"

    VADİ ve OKUYORUM ÖĞRENİYORUM ÖYLEYSE VARIM kitaplarının yazarı eğitim koçu-öğretmen DÖNDÜ POLAT üçüncü kitabında en somut eğitim ve sınav gerçeklerimizin karşısına çok yüklü, soyut ve pratik yaklaşımlarla öğrencilerimizi ve ailelerini şaşırtıcı derecede bir yoğunlukla sorguluyor, soru ve sorunlarının kökenlerini, cevaplarını bulmaları için motivasyon kazandırırken insanın en doğal ve masum karmaşıklığı olan Arayış’ı “kendinde, duygularda ve sevgide” bulmak için yola çıkan bir eğitim gezgini olarak gerçek yaşamla eğitim dünyasının gerçeklerini bir bir kuşatıyor ve bütün zorlukları aşıyor. Bu süreci daha iyi okurlara aktarmak için yazarla söyleştik. Üçüncü kitabınız ARAYIŞ’ın kısa hikâyesini sizden alabilir miyiz? Aslında tüm yazdıklarım büyük bir arayışın küçük bir parçası.. Yazdıklarımı okuduğumda insanoğlunun hep bir arayış içerisinde olduğunu ve bunu nasıl kolaylaştırabileceğini anlattığımı anlıyorum. Aradıklarımız sevgi, başarı, duygular... Kısacası yaşam bir arayış ve aradığınızı bulduğunuz da yeni bir arayışın içine girdiğiniz tatlı heyecanlarla yüklü ARAYIŞ tam olarak böyle tatlı bir heyecandan çıktı ve girdi hayatımıza. Arayış, okul ya da kişisel olsun büyün kişisel/sosyal hayatımızı içine alan büyülü bir kavram, çünkü hedef ve kaynak gibi görecelilik taşımadığı gibi sosyal eşitsizlik ve olumsuzluklara da yol açmıyor. Bir eğitimci ve koç olarak arayış sizin için hangi anlamları taşıyor? Oldukça zor bir soru, aslında belki arayışımın tam olarak ne olduğunu bilsem biter mi diye düşünmedim desem yalan olur. Arayışın kendisi benin için öncelikle “anlam” ifade ediyor, çünkü hayatımdaki her şeyi arayıp bulduğum için anlamlı. Ayrıca çaba, özveri ve emek demek. Hepsinde daha değerlisi ise “kaynak” demek, çünkü her arayışınız sizi hayatın farklı bir kaynağına götürdüğü gibi eğer kaynağınızı bulabilir ve doğru değerlendirirseniz yeni “umutlar” ve yeni arayışlar demek. Okur belki yanıldığını anlayacak, Arayış’a başlayacağını düşünerek girdiği bu okuma yolculuğunda LGS, Sınav, Mücadele Ruhu, Motivasyon gibi gayet teknik ve mesleki terimlerle karşılaşınca. Acaba Arayış’ta bir soyut ve somut beraberliği mi görmeliyiz? Aslında bir nevi öyle. Hep soyut arayışta olduğumuzu düşünürüz. Ama hayattan tüm beklentimiz somut. Çocuğumuz iyi insan olsun saygılı şefkatli iyiliksever hepsi soyut ama akademik başarı bekleriz notları iyi olsun isteriz somut. Kısacası hayat kendisi de böyle değil mi. Sadece yapmak istediğim gerçek gördüğümüzü olduğu gibi ifade etmeye çalışmaktı, umarım başarılı olmuştur. Hayal Defterindeki Minik Kalemler okula henüz dönmediler. Acaba kendilerini bu yaz başından beri nasıl hissediyorlar, görüyorlardır? Gözlemleriniz neler oldu o projeden beri? “Hayal Defterindeki Minik Kalemler” benim için kendi doğallığı içinde gelişen bir projeydi. Hızlı okuma eğitimi verdiğim öğrencilerimle okumanın büyülü dünyasına dalarken hayalleri birleştirerek çıkardığımız bir ürün. O yaş grubu için inanılmaz bir şey kendilerine ait kitaplarının olması, son buluşmamızda özgüvenlerini ve gözlerinin içindeki ışıltıyı görmenizi çok isterdim. Aslında bunu tüm okuyucuların görmesini isterdim. Gelen en güzel geri bildirimler sosyal alanlarda kendilerine duydukları güvenin arttığı ve ifade yeteneklerini geliştiğiydi. Okuyorum Öğreniyorum… ve Vadi sonrası yani üçüncü kitap öncesi aslında çok merak ettiğim kitaplı yazar hal ve durumlarınızdaki yeni değişimler ve durumlar nasıldı? Yazmak aslında bir prestij değil. Birçok insanın baktığı ilk nokta kitapların ne kadar sattığı ne kadar kazandırdığu hakkında... Bu bir boyutu ama diğer boyutlardan bakarsanız sizi alanınızda daha yetkin görmeye başlıyor insanlar. Söylediklerinizin güvenirliliği artıyor. Hatta yaşanılan birçok sorunda bir çözüm ya da fikrinizin sorulması çok ama çok güzel. Özellikle ilk kitabımdan sonra, ilkokul öğrencileri ile yaşanan okuma bozukluğu ile ilgili çok fazla talep vardı. Son olarak yeni çalışmalar, taslaklar, projeler, fikirleriniz hakkında sohbetle söyleşimizi tamamlayalım Döndü Hanım. Yapmak istediğim çok şey var desem, uygunsuz kaçar mı bilmiyorum. Yazdıklarım genel olarak hep eğitimci kimliğimin getirdikleri... Öncelikle şu ana kadar bir öykü denemem oldu. Bir kurgu kitap yazmak istiyorum. Bunun için farklı birkaç düşüncem var. “Hayal Defterindeki Minik Kalemler”den sonra çocuk edebiyatı çok ilgimi çekiyor bu alanda da farklı bir projede yer almak istiyorum. Okuma alışkanlığının yeni nesillere kazandırılması ile ilgili dijital platformda ve yazılı eserlerle bir çalışma yapmak istiyorum. Bir de okuma ile ilgili seminerler yapmak en çok istediklerimden…

bottom of page