top of page

Arama Sonuçları

Bu sitede ara

Boş arama ile 156 sonuç bulundu

  • “İnsan Yoksa Zeytin Yoktur”

    Sinan Kahyaoğlu ile Geleneksel Zeytincilik Kitabı Üzerine Söyleşi Kasım 2024’te Sinan Kahyaoğlu ile zeytin ağacı, Kazdağları ve yerel hafıza üzerine konuşmuştuk. Şimdi “Kaz Dağı Bilgesi”nin 440 sayfalık Geleneksel Zeytincilik kitabı var: iki asra yaklaşan Tahtacı Türkmenlerinin yerleşik hayata geçişinden bugüne, bir zeytinliğin, bir köyün, bir emeğin ve değişen bir dünyanın içinden geçerek yazılmış özel bir zeytincilik tarihi. Kahyaoğlu bu kez ağacın nasıl aşılandığından sırıkçının beden bilgisine, “yemeklik” zeytinlikten erken hasat tartışmasına, eski gübrelerden yeni üretim tekniklerine kadar bildiği dünyayı ayrıntılarıyla ilk kez anlatıyor. “Bir ağacın altında yalnızca ağacı görüyorsunuz; ben onun altında görünmeyen insan hikâyelerini de göstermek istedim.” Kitabınızın adı Geleneksel Zeytincilik; sizin için “geleneksel” olan yalnızca eski yöntemler mi, yoksa zeytin ağacıyla kurulmuş daha geniş bir hayat biçimi mi? Benim için geleneksel zeytincilik, eski aletlerin ve eski çalışma biçimlerinin toplamı değil. İnsanla zeytin ağacı arasında kurulmuş uzun bir ilişkinin adı. Çocukluğumdan beri zeytinliklerin içinde yaşadım; ağacın ne zaman budanacağını, ne zaman tarladan çekilmek gerektiğini, hangi dalın sırıkçıyı taşıyacağını, hangi dalın artık yaşlandığını yaşayarak gördüm. Bu bilgi okulda öğrenilen bir bilgi değildir; insan onu yıllar içinde, ağacın başında öğrenir. Kitapta bu yüzden zeytini yalnızca bir tarım ürünü olarak ele almadım. Bir ağacın çevresinde oluşmuş emek, aile, köy, ekonomi ve inanç dünyasını da anlatmaya çalıştım. Okur ilerledikçe zeytinliğin yalnızca ağaçlardan oluşmadığını görecek; taş duvarlardan hasat zamanındaki fabrika düdüklerine kadar uzanan başka bir hayatın içine girecek. Kitapta “insan yoksa zeytin ağacı yoktur” düşüncesi çok güçlü; zeytin ağacının doğallığı ile insan emeği arasındaki ilişkiyi nasıl açıklıyorsunuz? Delice dediğimiz yabani zeytin doğada kendi başına yaşayabilir; fakat bizim bildiğimiz üretken zeytinlik, insan müdahalesi olmadan oluşmuyor. İnsan delicenin gövdesini, aşıyı, sürgünü, budamayı, toprağı ve suyu tanıyor; ağacın hangi tarafının korunacağını, hangisinin temizleneceğini biliyor. Bakım bırakıldığı zaman zeytin ağacının çevresindeki maki yeniden güçleniyor, delice sürgünleri ortaya çıkıyor ve ağaç eski haline dönmeye başlıyor. Bu nedenle zeytin bana göre insan aklının doğayla kurduğu çok eski bir ortaklığın ürünü. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bunun yalnızca botanik bir mesele olmadığını, zeytinliğin insan hayatını nasıl biçimlendirdiğini de göreceksiniz. Bir ağacın gövdesinden başlayıp bir köyün ekonomik düzenine kadar uzanan ilişkiyi özellikle göstermek istedim. Deliceden zeytine geçişi kitabın önemli meselelerinden biri yapıyorsunuz; bu dönüşüm size insanın doğayla ilişkisi konusunda ne söylüyor? İnsan doğayı olduğu gibi bırakmıyor; ondan yararlanırken onu kendi ihtiyacına göre biçimlendiriyor. Zeytin bunun çok eski örneklerinden biri. Delicenin zeytin ağacına dönüştürülmesinde aşılama, dal seçimi, kesim ve yıllar süren bakım var. Bir ağacın yalnızca dikilip beklenecek bir varlık olmadığını burada çok açık biçimde görüyorsunuz. Üstelik ağacı tanımadan yapılan tek bir yanlış kesim bile yıllarca sürecek bir kayba dönüşebiliyor. Kitapta bu konuyu anlatırken kendi yaşadığım bir olaydan da hareket ediyorum; insanın ağaca müdahalesinin sonucunu birkaç yıl içinde değil, bazen ağacın bütün hayatında görüyorsunuz. O bölümde okuyacağınız ayrıntılar, zeytin ağacının neden “akıl ağacı” olarak düşünülebileceğini daha iyi gösterecek. Zeytin ağacının yıl içindeki hareketlerini neredeyse bir takvim gibi anlatıyorsunuz; zeytinci için zamanı bilmek neden bu kadar önemli? Zeytincilikte zamanlamayı bilmek doğrudan verimle ve ağacın sağlığıyla ilgili. Çiçeklenmenin, meyve bağlamanın, yağmurun, hasadın, budamanın ve yeni sürgünlerin her birinin kendi zamanı var. Ağaca yanlış zamanda müdahale ederseniz yalnızca o yılın ürününü değil, sonraki yılın gelişimini de etkileyebilirsiniz. Geleneksel zeytincinin bilgisi biraz da bu yüzden takvim bilgisidir. “Şimdi ne yapmalıyım?” sorusunun cevabını yalnızca ağaca bakarak değil, mevsime, havaya ve geçmiş yılların deneyimine bakarak verir. Kitapta ağacın bir yıl boyunca nasıl değiştiğini adım adım izliyoruz. Hatta yörede söylenen bir sözün, ağacın yıllık döngüsünü anlamak açısından ne kadar güçlü bir gözlem taşıdığını göreceksiniz. Erken hasat bugün kaliteyle özdeşleştiriliyor; siz kitabınızda bu anlayışa ciddi bir itiraz getiriyorsunuz. Sizi bu kadar karşı çıkmaya götüren ne oldu? Benim itirazım “erken hasat” sözünün tek başına bir kalite ölçüsü haline getirilmesine. Zeytin henüz yeterince olgunlaşmadan toplandığında ağaç daha fazla hırpalanıyor, işçilik artıyor ve elde edilen yağ miktarı ciddi biçimde düşebiliyor. Kendi yaşadığım bir örnekte çok erken toplanan zeytinin yağ oranının yüzde 2 civarında kaldığını gördüm; aynı zeytin daha ileri bir dönemde toplandığında oran çok daha yüksek olabiliyor. Burada mesele yalnızca üreticinin ekonomik kaybı da değil. Zeytin ağacının doğal döngüsünü dikkate almadan yapılan üretimin ne anlama geldiğini düşünmek gerekiyor. Kitapta erken hasat meselesini rakamlar, işçilik ve ağaç üzerindeki etkileriyle birlikte ele alıyorum. Okur, “erken” kelimesinin pazarlama dilinde ne kadar kolay kullanıldığını gördükten sonra, şişenin üzerindeki ifadeye başka gözle bakabilir. Sırıkçılık, ağaca çıkmak, dalı tanımak gibi beceriler bugün hızla kayboluyor; sizce bununla birlikte nasıl bir insan bilgisi de kayboluyor? Kesinlikle bir beden bilgisi kayboluyor. Sırıkçı ağaca çıktığında yalnızca zeytin toplamıyor; hangi dalın kendisini taşıyacağını, nereye basacağını, hangi dalın yaşlı ve içinin boş olduğunu da biliyor. Bu bilgi kitaplardan öğrenilmiyor. Çocukluktan itibaren zeytinlikte bulunarak kazanılıyor. Üstelik yanlış bir hareket yalnızca birkaç zeytinin yere düşmesi anlamına gelmiyor; dal kırılabiliyor, insan yaralanabiliyor. Ben de gençliğimde sırık silkerken daldan düştüm. Bu yüzden hasat tekniğini anlatırken işin tehlikesini de göz ardı edemem. Bugün makineler bu emeğin büyük bölümünü ortadan kaldırıyor. Fakat makine ağacın yaşını, dalın karakterini ve o yılki durumunu insan kadar kolay okuyamıyor. Kitapta eski hasat biçimlerinin ayrıntılarını anlattıkça, kaybolanın yalnızca bir çalışma yöntemi olmadığını daha iyi anlayacaksınız. Edremit zeytini, Gemlik, Domat, Ada ve diğer çeşitleri anlatırken aslında bir çeşitler tarihine de giriyorsunuz; zeytin çeşidinin değişmesi kültürü de değiştiriyor mu? Değiştiriyor. Çünkü her zeytin çeşidi aynı ağaca, aynı toprağa, aynı budama biçimine ve aynı hasat yöntemine izin vermiyor. Edremit zeytiniyle yüksek ağaçta çalışmak başka bir beceri gerektirirken Gemlik zeytininde ağacın büyüme biçimi ve hasat yöntemi farklı. Sofralık üretimin artmasıyla birlikte ağaçların biçimi de değişmeye başladı. Yukarı doğru büyüyen dalların kesilip ağacın aşağıda tutulması, hasadın yerden yapılması gibi yöntemler yaygınlaşıyor. Böylece yalnızca çeşit değişmiyor; zeytinliğin görünüşü, işçinin yaptığı iş ve alınan ürün de değişiyor. Kitapta bu dönüşümü kuru bir çeşit listesi halinde vermedim. Her çeşidin yörede nasıl karşılandığını, hangi amaçla yetiştirildiğini ve geleneksel zeytinlikte ne anlama geldiğini anlatıyorum. Bu bölüm, okurun kendi çevresindeki zeytin ağaçlarına başka gözle bakmasını sağlayabilir. Kitapta teknolojiyle birlikte hasat ve üretim biçimlerinin değişimini izliyoruz; sizce makine zeytincinin işini kolaylaştırırken zeytinle kurduğu ilişkiyi de değiştirdi mi? Evet, değiştirdi. Makine işçiliği azaltıyor, zamanı kısaltıyor ve üretimin hızını artırıyor. Fakat geleneksel zeytincilikte insan ağacı okuyarak çalışıyor; modern üretimde ise giderek ağacın üretim sistemine uydurulması öne çıkıyor. Benim için temel ayrım burada. Geleneksel yöntemde ağaç merkezdedir; insan ağacın döngüsüne göre hareket eder. Modern yöntemde ise ağacın mümkün olduğu kadar fazla ürün vermesi hedefleniyor ve üretim araçları buna göre kuruluyor. Kitapta gelecekte kullanılabilecek yeni hasat makinelerine kadar uzanan bir çizgi çiziyorum. Bir noktadan sonra soru şu hale geliyor: İnsan ağaca mı uyacak, ağaç mı üretim sistemine? Cevabı vermeden önce okurun bu dönüşümün nereden başladığını görmesini istedim. “Yemeklik” kavramı kitabınızın en ilginç ayrıntılarından biri; bir ailenin kendi yağını çıkaracağı zeytinliği olması geçmişte zeytinle kurulan hayat hakkında ne anlatıyor? “Yemeklik” çok önemli bir kelime. Çünkü zeytinliğin yalnızca piyasaya ürün yetiştirmek için kullanılmadığını gösteriyor. Bir aile önce kendi yağını çıkaracağı zeytini güvence altına alıyor, bunun üzerindeki üretim ise satılabiliyor. Yani zeytinlik aynı anda hem geçim alanı hem ekonomik güvence hem de aile hayatının bir parçası. Yörede zeytin ağacı olmayan kişi için söylenen “Asılacak bir ağacı bile yok” sözü de bu dünyayı çok iyi anlatıyor. Burada ağacın ekonomik değerinden daha büyük bir anlamı var. Bir ağaca sahip olmak, hayatta tutunacak bir yere sahip olmak gibi görülüyor. Kitabın köy hayatını anlattığım bölümlerinde bu kelimenin arkasındaki dünyanın ayrıntıları daha da belirginleşiyor. Tahtacı Türkmenlerin zeytincilik deneyimini anlatırken üretimin arkasındaki toplumsal tarihi de ortaya çıkarıyorsunuz; bu tarih size göre neden unutulmamalı? Çünkü bugün gördüğümüz zeytinlikler kendiliğinden oluşmuş alanlar değil. Tahtacı Türkmenler ve yöredeki diğer göçebe topluluklar yerleşik hayata geçerken zeytin üretimini öğrenmiş, köylerin çevresindeki alanlarda çalışmış ve zamanla kendi zeytinliklerini oluşturmuşlar. Ormanla, makiyle, taşlı ve eğimli araziyle mücadele ederek yeni alanlar açmışlar. Bunun içinde yalnızca tarım yok; devlet politikaları, yerleşme, emek ve geçim mücadelesi de var. Kitapta beni özellikle ilgilendiren nokta, bugünkü zeytinliğin geçmişte nasıl bir emeğin sonucunda ortaya çıktığını göstermekti. Bir zeytin ağacının altında durduğunuzda yalnızca ağacı görüyorsunuz; ben onun altında görünmeyen insan hikâyelerini de göstermek istedim. Kitabın ilerleyen sayfalarında bu geçmişin ne kadar sert koşullardan geçtiğini anlatan ayrıntılar var. 1960’lara kadar zeytinciliğin Edremit’teki ekonomik hayatı belirlediğini söylüyorsunuz; bir zeytin hasadı çevresinde nasıl bir dünya kuruluyordu? O dönemde zeytin, köylünün temel zenginlik kaynağıydı. 100 çuval zeytin üreten kişi yörede zengin kabul edilebiliyordu; bu yalnızca bir üretim miktarı değil, başkasının yanında çalışmadan kendi yağıyla geçinebilme ölçüsüydü. Hasat zamanı fabrikaların düdükleri duyuluyor, zeytinler taşınıyor, yağ çıkarılıyor, üretici yağını tüccara götürüp parasını alıyordu. Edremit’te sarraflar çarşısının ve bankaların hasat döneminde hareketlenmesi bile zeytinin kent ekonomisini nasıl etkilediğini gösteriyor. Zeytin yalnızca tarlada kalmıyor; para, aile, alışveriş ve toplumsal hayatın içine giriyordu. Kitapta eski fabrikaların çalışma biçimlerinden hasat zamanındaki hareketliliğe kadar uzanan ayrıntılar var. Bugünün okuyucusu için belki en şaşırtıcı taraf, bir zamanlar zeytin hasadının bütün bir bölgenin takvimini belirlemiş olmasıdır. Kitapta zeytinyağının üretiminden çok, üretimin arkasındaki ekonomi de anlatılıyor; bugün zeytincinin asıl sorunu sizce nerede başlıyor? Sorun tarlada başlayıp piyasada büyüyor. Üretici ağacı yetiştiriyor, buduyor, gübreliyor, işçi buluyor, hasat yaptırıyor ve sonunda yağını satmak zorunda kalıyor. Ürünün miktarı yıllara göre değiştiği için gelir de düzenli değil. Var yılında ürün artıyor, işçi bulmak zorlaşıyor, ücret yükseliyor ve piyasadaki yağ miktarı arttığı için fiyat düşebiliyor. Yok yılında ise ürün azalıyor, yağ pahalanıyor fakat üreticinin satacak ürünü kalmıyor. Bu döngüyü yaşayan üretici için zeytincilik yalnızca “iyi yağ üretmek” meselesi değil. Kitapta fiyatların, işçiliğin, TARİŞ'in ve üreticinin satış biçimlerinin bu döngüyü nasıl etkilediğini anlatıyorum. Okur ilerledikçe zeytin şişesinin arkasındaki ekonomik hikâyenin, ağacın kendisi kadar karmaşık olduğunu görecek. Kitapta geleneksel gübrelerden kimyasal gübrelere, oradan yeni gübre anlayışlarına kadar uzun bir dönüşüm var; toprağın hikâyesi zeytin ağacının hikâyesinden ayrı düşünülebilir mi? Düşünülemez. Zeytin ağacının nasıl beslendiği, toprağın ne durumda olduğu ve üreticinin hangi gübreyi kullandığı ağacın hayatının doğrudan parçası. Eskiden hayvan gübresi kullanılıyordu; sonra kimyasal gübreler geldi ve üretimin biçimi değişti. Ben de kendi zeytinliklerimde farklı gübreleri denedim, toprak analizi yaptırdım ve sonuçlarını gözlemledim. Kitapta bu deneyimleri özellikle yazdım; çünkü masa başında söylenenle tarlada karşılaşılan sonuç her zaman aynı olmuyor. Toprak analizinin önerdiği bir gübrenin bulunamaması, başka bir gübrenin beklenen sonucu vermemesi gibi ayrıntılar üreticinin gerçek hayatını gösteriyor. Bu bölümde okurun ilgisini çekecek şey, “geleneksel mi modern mi?” sorusunun o kadar basit bir cevap taşımadığını görmesi olacak. Zeytinliklerin sitelere ve yeni arazi kullanım biçimlerine dönüşmesini kitabın sonunda kültürel bir mesele olarak ele alıyorsunuz; kaybolan yalnızca tarım alanı mı? Hayır. Zeytinlik ortadan kalktığında yalnızca ağaçların bulunduğu bir alan ortadan kalkmıyor. Onunla birlikte üretim bilgisi, ailelerin çalışma biçimi, köyler arasındaki ilişkiler, mevsimsel hayat ve kuşaktan kuşağa aktarılan kelimeler de zayıflıyor. Zeytinlik bir ekonomik alan olduğu kadar bir hafıza alanı. Taş duvarların, eski fabrikaların, hasat yollarının, kullanılan araçların ve çalışma biçimlerinin her birinin bir geçmişi var. Bugün o alanın üzerine başka bir yapı geldiğinde ağacın yerini yalnızca bina almıyor; o ağacın etrafında oluşmuş hayat da ortadan kalkıyor. Kitabın son bölümlerinde bu dönüşümün izini özellikle Edremit çevresinde sürüyorum. Son sayfalara geldiğinizde “zeytinlik kaybı” sözünün neden yalnızca çevre sorunu olmadığını daha açık göreceksiniz. Kitabın sonunda geçmişten geleceğe bir zeytincilik bilgisi aktarma isteğiniz açıkça görülüyor; bu kitaptan gelecek kuşaklara tek bir şey bırakacak olsaydınız ne olurdu? Ağacı tanıma bilgisini bırakmak isterdim. Çünkü ağacı tanırsanız budamayı, hasadı, toprağı, zamanı ve üretimi de öğrenirsiniz. Ben bu kitabı yazarken başka kitaplardan bilgi aktarmak yerine büyük ölçüde kendi yaşadıklarımı, gördüklerimi ve çevremdeki uygulamaları kayda geçirmeye çalıştım. Çocukluğumdan bugüne kadar gördüğüm değişimi bir yerde toplamak istedim. Geleneksel bilgi tamamen geçmişte kalmış bir şey değil; gelecekte nasıl bir zeytincilik yapılacağı konusunda da bize düşünme imkânı veriyor. Benim için kitabın asıl meselesi burada. 400 sayfanın sonunda okurun elinde yalnızca “eskiden zeytin nasıl toplanırdı?” sorusunun cevabı kalmasın; zeytin ağacının neden bir kültür, emek ve hafıza taşıyıcısı olduğunu da düşünsün. kafekultur.com/sk #GelenekselZeytincilik #SinanKahyaoğlu #Kazdağları #Edremit #Zeytincilik #ZeytinAğacı #Zeytinyağı #ZeytinHasadı #Tahtakuşlar #TahtacıTürkmenleri #KazDağıBilgesi #Zeytinlik #ZeytinÜretimi #ZeytinKültürü #ZeytinTarihi #EdremitKörfezi #GelenekselTarım #YerelKültür #ZeytinyağıKültürü #ZeytinBelleği #ZeytinlikKültürü #KazdağlarıTarihi #TahtakuşlarKöyü #KöyKültürü #TarımTarihi #AnadoluKültürü #GelenekselÜretim #KöyHayatı #ZeytinAğacınınHafızası #Kafekültür

  • Temmuz'dan Temmuz'a Sorular #4

    Halil Gökhan'a bu söyleşi için sorularımı hazırlarken, uzun bir yayıncılık ve yazarlık geçmişine sahip bir ismin tanıklıklarını dinleyeceğimi düşünüyordum. Cevapları okuduğumdaysa, biyografisini anlatan bir yazarla değil, kendi kavramlarını sürekli yeniden sorgulayan bir düşünce insanıyla karşılaştım. En çok dikkatimi çeken şey, cevaplarının kesin yargılar üretmek yerine kavramların içini açması oldu. "Ben sorumluluk aramadım; yetki aradım." derken de, "Yanlışlardan çok yanılgılardan korkuyorum." derken de, günümüz kültür ortamını "Hiçbir şey yapmadan her şeymiş gibi görünmeyi rahatlıkla içine sindirebilen bir anlayış." sözleriyle tanımlarken de aynı düşünce çizgisini koruyor. Düşüncelerin çatışmasını savunurken, otoriteyi yalnızca siyasal bir mesele olarak değil, zihinsel bir alışkanlık olarak ele alması da söyleşinin dikkat çekici yanlarından biri. Bu söyleşiyi okurken kimi cümlelerin tartışma yaratacağını düşündüm. Fakat tam da bu nedenle önemli olduklarına inanıyorum. Çünkü Halil Gökhan'ın cevapları uzlaşmak için değil, düşünmeye davet etmek için kurulmuş. Okuru rahatlatmıyor; yer yer itiraz etmeye, yer yer yeniden düşünmeye zorluyor. Bu söyleşi, yalnızca bir yazarın meslek hayatına değil; yazıya, dile, yayıncılığa ve kültüre bakışına da açılan bir kapı niteliğinde. Soruları hazırlarken beklediğimden daha farklı, daha kişisel ve daha kışkırtıcı cevaplarla karşılaştım. Sanırım iyi bir söyleşinin ölçüsü de tam burada başlıyor. ÖZLEM GÜZELHARCAN İyi ki doğdun Halil Gökhan. Özgeçmişine baktığımızda askeri disiplinle başlayan bir hayata sahip olduğun hemen gözümüze çarpıyor. Askeriyenin edebiyat kariyerin üzerinde nasıl bir etkisi var? Askeriyenin, bir kariyer olarak üzerimde çok belirleyici bir etkisi olmadı. Bana göre askerlik, olağanüstü durumlar için hazır tutulan bir tedbir kurumudur. Çocukluğumuzda ailemizin tercihi açısından da, o dönemin eğitim koşullarında iyi bir lise ve üniversite eğitimi alabilmenin yollarından biriydi. Sadece ben değil, mühendis ve doktor olan iki ağabeyim de askeri okullardan geçti. İster dışarıdan bakın ister içeriden, çok abartılacak bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Elbette ülkemizde orduya büyük bir önem atfediliyor. Keşke aynı özen eğitime de gösterilmiş olsaydı. Yarın 15 Temmuz; ne demek istediğim sanırım daha iyi anlaşılacaktır. Askeri disiplin bende, paradoksal biçimde, daha çok disiplinsizlik yarattı. Bu da çocukluktan beri süregelen sanat ve edebiyat yönelimimi hızlandırdı, hatta kesinleştirdi. Pek çok insanın sonradan arayıp bulmaya çalıştığı çatışma duygusu bende çok erken yaşlarda oluştu. Eril bir toplumun otoriteyle kurduğu ilişkiyi, otoritenin kendisini baskı kurarak var etme biçimini çocukluğumdan itibaren yaşadım. Bu anlayış sokağa taştığında ise bugünkü güven kaybını da beraberinde getirdi. Buna karşılık askeri olmayan hayatı tercih ederim. "Sivil hayat" demiyorum; çünkü yaşadığımız hayat da kelimenin gerçek anlamıyla tam bir uygarlık hayatı değil. Bunda tek tek insanların değil, toplumların tarihsel evriminin payı var. Yıllarca hem yazar, hem editör, hem çevirmen, hem yayıncı oldun. Bu dört kimlik aynı masaya oturduğunda birbirlerini besliyorlar mı, yoksa birbirlerinin özgürlüğünü kısıtlıyorlar mı? Bu saydığınız kimlikler dört kardeş değil; daha çok bir elin dört parmağı gibi. Bir parmak da hep boştadır. Biraz dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğumun da etkisi var. Bugün neredeyse herkes kendisinde bunun izlerini hissediyor. Bence bunun iletişim araçlarıyla ve sürekli maruz kaldığımız bilgi akışıyla doğrudan ilgisi var. Bu dört kimlik aynı masaya oturuyor ama aynı anda değil. Her biri farklı zamanlarda söz alıyor. Teknik ve tarihsel olarak da dördünün aynı anda üretmesi mümkün değil. Aslında bunların üçü meslek; yazarlık ise kesinlikle başka bir şey. Yazarlık, biraz delilik hali, biraz da an meselesidir. Editörlük, çevirmenlik ve yayıncılık ise daha çok zanaat ve meslek tarafını temsil eder. Özgürlük açısından bakarsak, yayıncılığın, editörlüğün ve çevirmenliğin yükü son yıllarda teknoloji sayesinde büyük ölçüde hafifledi; süreçler de inanılmaz hızlandı. Ama bu, bu alanlarda çalışanların daha çok kazandığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, giriş eşiği düştükçe bu alanlara yönelenlerin sayısı arttı. Yazarlık ise halâ yetenekle yapılan son sanatlardan biri. Ne var ki artık yeteneksizliğin de yazarlık adı altında dolaşıma girebildiği bir döneme giriyoruz. Böyle zamanlarda yazarın silkelenmesi, gerekirse o masaya tekmeyi vurması gerektiğini düşünüyorum. Çeviri yaparken başka bir yazarın sesini Türkçeye taşıyorsun; roman yazarken ise kendi sesini arıyorsun. Hangisi daha büyük sorumluluk? Açıkçası ben hiçbir zaman sorumluluk aramadım; yetki aradım. Bu iki kavram birbirine karıştırıldıkça, hatta biri diğerinin yerine kullanılmaya başlandıkça hayatımız da zorlaştı. Yetki ve sorumluluk ilk bakışta idari kavramlar gibi görünebilir. Oysa geleceği düşünen, insan üzerine kaygı taşıyan herkes için temel meselelerdir. Sanat burada belirleyici bir yere sahip. Kültür demiyorum; kültür daha geniş, daha kurumsal bir alan. Sanat ise atölyelerde, yazar masalarında, bilgisayarların ve daktiloların başında, fotoğraf makinelerinin arkasında, yalnızlıkla örülen bir üretim biçimidir. Çeviri, 1980'li ve 1990'lı yıllarda beni edebiyat dünyasına taşıyan, orada tutunmamı sağlayan temel uğraşlardan biriydi. Bugün ise o pratiğin büyük ölçüde içi boşaldı. Bir zamanlar yazlık sinemalara koşardık; sinema hem en büyük eğlence hem de dünyayı tanıma aracımızdı. Bugün ise birkaç santimetrelik bir ekranda dünyanın bütün filmlerine ulaşabiliyoruz. Çeviri de biraz bu noktaya geldi. Umarım yazarlık aynı kaderi yaşamaz. Sanat bir gün yok olabilir; ama kültürün içinde, bir binanın harcındaki kum gibi, mutlaka yaşamaya devam eder. Roman benim hayatıma, askerliği bırakıp şiire bir nokta koyduğum, yani tırnak içinde sivilleştiğim dönemde kendini dayattı. Roman biraz da böyledir. Başlangıçta karakterleri siz yaratırsınız; sonra onlar kendi DNA'larını dayatır, romanı da yazarı da ele geçirir. Bu yüzden sorumluluk aramadım; yetki istedim. Yetkiyi, güç anlamında değil; düşünsel, tinsel, ruhsal ve etik bir yetkinlik anlamında kullanıyorum. O yetkinliği kazandığınızda sorumluluk zaten gelip kapınızı çalıyor. Para gibi... Sorumluluğun da peşinden koşarsanız sizden uzaklaşır. Onun size gelmesi gerekir. Fransız edebiyatı senin yazı serüveninde önemli bir yere sahip. Bugün yeniden sadece tek bir Fransız yazarı Türkçeye kazandırabilecek olsan, kimi seçerdin ve neden? Bugün yeniden böyle bir uğraşın içine girecek olsam, sanırım yalnızca kendimle uğraşırdım. Borges'in ustası saydığı Macedonio Fernández'in çok sevdiğim bir sözü vardır: "Ben 13 Ekim 1869'da doğdum; evren de o gün doğdu." Hepimiz birer evreniz. Başlangıcımız ve sonumuzla, kendi zamanı ve mekânı içinde tamamlanmış bir bütünüz. Bu yüzden bugün çeviriye eskisi kadar yakın hissetmiyorum kendimi. Çeviri çok değerli bir uğraş ama aynı zamanda insanı kendi dilinden ve kendi sesinden uzaklaştırma riski de taşıyor. Ben uzun yıllar bunun içinde yaşadım. 1980'lerde ve 1990'larda çeviri yapmak bambaşka bir anlam taşıyordu. Dünya edebiyatının, düşüncesinin ve felsefesinin önemli bir bölümü henüz Türkçeye kazandırılmamıştı. O boşluğun doldurulmasına gerçekten ihtiyaç vardı. Bugün ise o eksiklik büyük ölçüde giderildi. Benzer süreçleri II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri de yaşadı. Savaşın nedenlerinden biri olarak birbirlerini yeterince okumamış ve anlamamış olmalarını gördüler; bunun ardından çeviri ve kültürel etkileşim olağanüstü hız kazandı. Bugün bana yeniden aynı soru sorulsa, zamanımı başka bir yazarı çevirmeye değil, kendi yazacaklarıma ayırırım. Çünkü artık kendimi yazmam gerektiğini düşünüyorum. Biraz iddialı gelecek ama şunu da söyleyebilirim: Ben kendimi Fransızlardan daha Fransız hissediyorum. Bunu milliyet anlamında değil, düşünce geleneği, edebiyatla kurduğum ilişki ve zihinsel akrabalık bakımından söylüyorum. Günümüz edebiyat dünyasında, hem yazar hem de yayıncı kimliğiyle düşünürsen, seni rahatsız eden şeyler neler? Şöyle yapalım; "edebiyat dünyası" demeyelim, "kültür dünyası" diyelim. Çünkü edebiyatın tanımı artık çok zorlaştı, çok kendini aştı; gerekli gereksiz birçok yönde genişledi ve kültüre evrildi. Burada çok para olduğu, çok şöhret olduğu düşünülüyor. Bu yüzden, diğer bütün kültür ve sanat alanlarında olduğu gibi, buraya da büyük bir hücum var. Bugün sekiz milyar insanın yaşadığı dünyada belki dokuz milyar sosyal medya profili var. Bu, çok fazla bireysellik, egoizm ve narsisizm demek. Bunlar insanın kodlarında, DNA'sında zaten vardı. Gerekli iletişim teknolojileri ortaya çıkınca görünür hale geldiler. Kültür dünyasında beni rahatsız eden şey çok. Hatta kültür dünyasının neyle tanınıyorsa, neredeyse tamamı beni rahatsız ediyor. Bunu da çok doğal karşılıyorum. Ben düşüncelerin çarpışmasını tercih ederdim. Çünkü insanlar düşüncelerden değil, düşünce özgürlüğünden rahatsız oluyorlar. Bu yüzden Türkiye'de düşünce özgürlüğü bırakın gerçekleşmeyi, başlamıyor bile. Bunun sebebinin devlet, otorite ya da partiler olduğunu düşünmüyorum. Kalemi eline alsalar aslında çok güçlüler. Ama kimse kalemi eline almıyor; herkes eline başka şeyler alıyor. Kültür dünyası beni neden rahatsız ediyor? Çünkü ortada düşünceler değil, tavırlar var. Korkular var. Yanılgılar var. Yanlış anlamalar var. Kötü işlenmiş ve abartılmış paylaşımlar var. Hiçbir şey yapmadan her şeymiş gibi görünmeyi rahatlıkla içine sindirebilen bir anlayış var. Sabaha kadar sayabilirim. Yayıncı kimliğine daha yeni başladım sayılır; otuz yıllık bir yayıncılık geçmişim var. Yazarlık ise elli yıl diyelim. Sonuçta herkes gibi ben de çocuk yaşta başladım. Dünyadan haberim yoktu ama yazıp çizmekten haberim vardı. Keloğlan masalı yazarken Keloğlan'ı kız kardeşiyle evlendiriyordum. O zaman büyük masalcımız Tahir Alangu bana gülmüştü. "Yavrum, sen bunları nasıl evlendirdin?" demişti. Belki de "Kız o aileden değildi, öksüz bir çocuktu." demiş olmayı isterdim. Neyse, bunlar şaka bir yana... Ben yanlışlardan çok yanılgılardan korkuyorum. Çünkü yanlış düzeltilir, hata düzeltilebilir. Yanılgı ise köklüdür; düzeltilmez. Hatta insanda düzeltme ihtiyacı bile uyandırmaz. Bu yüzden meseleyi dil ya da ifade düzeyinde değil, düşünce düzeyinde görüyorum. Düşüncelerin birleşmesini de çok istemem. Çünkü birleşme de sonunda otoriteyi ve hegemonyayı üretir. Düşünceler çatıştığı, tartışıldığı sürece özgürlük doğabilir; doğanın her yerinden fışkırabilir. Bugün bir kitabın kaderini gerçekten edebî niteliği mi belirliyor, yoksa görünürlüğü mü? Yayıncı Halil Gökhan ile yazar Halil Gökhan bu soruya aynı cevabı verir miydi? Bugün bir kitabın kaderini belirleyen yazarıdır. Bunun oranı giderek azalıyor. Çünkü yazarın da sahiciliği, orijinalliği giderek azalıyor. Artık yazarın çok övündüğü, "Bu kitabı şu kadar zamanda yazdım, şu zorlukları yaşadım." gibi anlatılar da neredeyse çöpe atılmış durumda. Dün Twitter'da okuduğum bir kepazeliği anlatayım. Güya bir yarışma yapılmış. Jüri, kendisine gelen dosyaların hiçbirinin özgün olmadığı, yapay zekâ kullanıldığı gerekçesiyle ödül vermemiş. Bunu yazan kişi ne jüride ne de yarışmaya katılmış biri. Sadece birkaç tıklama peşinde. Dilerim herkes ona tıklar. Sonra da, "Ey o yarışmaya katılanlar, niye susuyorsunuz?" diyor. İşte benim çok kirli bulduğum şey bu. Kirli olan susmak değil. Ben yanlışlardan ve hatalardan çok yanılgılardan korkuyorum. Jüri orada belki bir hata yapıyor. Ama bu kişi, birkaç tıklama almak uğruna yazarları kışkırtarak o hatayı bir yanılgıya dönüştürüyor. Jüri belli ki cahil. Eskiden daktiloyla yazarken karbon kâğıdı vardı. Birinci nüsha, ikinci nüsha diye konuşulurdu. İnsanlar karbon kopyaya burun kıvırır, "Bunun ilk nüshası nerede?" derdi. Oysa ikisini de aynı yazar yazmıştı. Bugün yapay zekânın, insan beynindeki karbon kâğıdından çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. Karbon kâğıdı ne yapıyordu? Aynı anda iki, üç, dört hatta beş nüsha çıkarabiliyordunuz. Çünkü fotokopi yoktu. Teksir makinelerinin yeni yeni kullanılmaya başlandığı dönemlerden söz ediyorum. Bir dergiye yazı gönderirken ya da bir yayınevine kitap teslim ederken en az iki nüsha hazırlardınız. Bunun amacı zamanı kısaltmaktı. Yapay zekâ da aktarım ve üretim sürecini hızlandıran yeni bir araçtır. Ama her yeni teknolojide olduğu gibi, cahiller önce ona düşman oluyorlar. Yazara zaman kazandıran ne varsa onun karşısına dikiliyorlar. Bugün bir kitabın kaderini belirleyen şey de biraz bu süreçtir. Cahillere teslim olmak ya da olmamaktır. Yoksa edebî niteliğe, yazınsallığa, yaratıcılığa hiçbir cahil, hiçbir yanılgı mühendisi dokunamaz. Bunlar saklı DNA'lar tarafından korunur. O yazılımı bozmanız mümkün değildir. Hatta yazarı öldürseniz bile yazar büyümeye devam eder. Sanatçının tabloları da öldükten sonra değerlenir. Çünkü artık yeniden üretme, kendini inkâr etme ya da kendi sanatını bozma ihtimali ortadan kalkmıştır. Bence sanatın büyüsü de burada yatıyor. Pek çok yabancı kitabın yayın haklarıyla uğraşmış biri olarak, iyi bir metni ilk birkaç sayfada ele veren şey nedir? Deneyim mi, sezgi mi, yoksa dil mi? Sorularına dikkat ediyorum. İşi ya da mesleği analiz etmekten çok mutfağı karıştırmak üzerine; yani mutfağı incelemek, araştırmak anlamında söylüyorum. Tabii buradaki söyleşinin öznesi Temmuz'la ben olduğumuz için bunu çok yadırgamadım. Ama iş ve meslek tarafında herhangi bir metni, kitabı, bir fikri, projeyi birkaç sayfada ele veren şey nedir? Her şeyden önce ben, saf yeteneği verilen başlıklardan anladığımı hep düşünmüşümdür. Saf yeteneğin ilham dozu ya da frekansı yüksek ve derinse, yani çok nitelikliyse, ona gelen o frekans dozu, bebeğin sağlıklı doğumu gibi baştan gelir. Ayakları ya da poposu gelirse o doğum kimse için hayırlı olmaz. Madem hep "bebeğimiz" diyoruz, "çocuğumuz" diyoruz, onun doğumuna kadar olayı götürelim. Yani başlık, baş önce gelmelidir. O, onun ilham bahçesinde hazır bir eser olduğunu, zaman zaman da ürün olduğunu gösterir. Ürünle eserin farkı; eserin bir benzeri neredeyse yoktur. Ürün ise zaten benzerler üzerine tasarlanmış, o sosyoloji için çalışan bir nesnedir. Bu anlamda dergilerin, sürekli "ürün" talep etmesi, "ürün" istemesi, gelenlere burun kıvırıp on bin taneden bir tanesini yayımlamaları ya da hiç yayımlamamaları, cevap vermemeleri, bir kibir çeşmesi gibi o ürün akışını sürekli talep etmelerinin biraz da nedeni budur. "Gelin dostlar, bir dergiye gelelim. Hepimiz birbirimize benzeşelim. O kadar çok benzeşelim ve büyüyelim ki herkes bizim yaptığımızı saf yetenek sansın." Öyle bir dünya yok. Hiçbir zaman olmadı. Genç aklın saflığını emmeye, sömürmeye çalışan; orta yaş, bitmiş, tükenmiş, yeteneksiz, edebiyatçı görünmeye çalışan tiplerin aklıdır bu. O yüzden dediğim gibi, birkaç sayfada değil; birkaç kelimede, hatta bir kelimede ele veren şey başlıktır. Otuz yıl önceki Halil Gökhan bugünün yayıncılığına baksa en çok neye şaşırırdı? Bugünkü yayıncılığa şaşırmayı beklemezdim. Ama bugünden baktığımda, otuz yıl önceki yayıncılığa ve yazarlığa hazırlanan yirmi-otuz yaşlarındaki Halil Gökhan'ın kendisine şaşırıyorum. O dönem, teknoloji ve medya araçlarının günümüze göre kısıtlı ve dağınık olması yüzünden kitap yayınlama endüstrisi daha küçük ve daha uzak bir seçenekti. Buna karşılık, haddinden fazla gelişmiş, büyümüş ve kalabalık dergi ortamları vardı. Bugünden baktığımda şaşırdığım şey, görece az ve sınırlı teknolojinin insanları çok daha sosyal hale getirmesi; ama yine bugünden baktığımda, bu çözümlerin daha az özgürlük ve bağımsızlık taşıdığını fark etmemdir. Geçmişteki saflığa ve çaresizliklere bugünden baktığımda şaşırıyorum. Oysa o dönemde herkesin yaptığı ama benim çok genç yaşta başlayamadığım şey, yayıncılığın teknolojisini ve bilimini öğrenmekti. Bugüne göre son derece ilkel olan bu alanda belli bir ön koşula sahip olabilmek için yayınevi tezgâhlarında, odalarında ve benzeri ortamlarda çok daha uzun zaman geçirmek gerekiyordu. Örneğin bizden önceki kuşak ansiklopedi kuşağıydı. Birbirleriyle ansiklopedi kurullarında tanışmışlar, edebiyatı, yazıyı ve Türkçeyi orada geliştirmişler; oradaki sinerjiyle sonradan gelişen ama çok az para kazandıran dergilere geçmişlerdi. Böyle bir geçiş, yani tekilden tikele ya da çoğuldan çoğalmaya benzer bir geçiş, bizim kuşaklarda otuz yaşından sonra gelişmedi. Çünkü bilgisayar çok yavaş ilerledi. İnternet de öyle; hep kendini tekrar etti, olanı yeterli buldu. Ancak akıllı telefonlardan sonra insanlar uyanmaya ve gerçekten dünyayı değiştirmek bir yana, kaderi değiştirmenin de gerekli olduğunu anlamaya başladılar. Teknolojik gelişmelerin bilimsel keşiflere yol açması neredeyse bekleniyordu. Bunu kültürde de görebiliyoruz. Ne kadar çok sahne temsili varsa, o kadar çok bilet satılıyor; sahnedekiler de iki yüz, üç yüz yıllık oyunları ve partisyonları besleyerek sürekli yeni kuşaklar yetiştiriyor. Aynı sahne, değişmez bir geleneksellik içinde yalnızca koltuk sayısını ya da temsil sayısını artırıyor. Sanatın, aritmetik bir çoğalmayla gelişeceği varsayılıyor. Ama bugün bir bakıyorsunuz; iyi ya da kötü, onların yaptığını yapay zekâ kendiliğinden yapabiliyor. Bunu yapay zekâyla yapmayı deneyen kişilerin konservatuvar okumamış ya da görece daha az eğitim almış olmaları ise olayı bir duvar dibinde sonlandırıyor. Ben yine de buradan düşünerek, anlayarak, yeni keşifler ve araştırmalarla çıkacağımızı düşünüyorum. Bugün ilk kez yazmaya başlayan yirmi yaşındaki birine, otuz yıl önce kimsenin size söylemediği tek bir cümleyi söyleme hakkınız olsa, ne söylerdiniz? Öncelikle herkesin aklına gelen "Yaz.", "Oku." gibi klişeleri söylemezdim. Bu klişelerden nefret ettiğim için değil. Ama okumak ve yazmakla ilgili şeyler ilk cümlede olmazdı. Tek bir cümle söyleme hakkım da olsa, ona "Merhaba." derdim ya da "Naber?" derdim. Çünkü otuz sene önce kimse bize "Merhaba." ya da "Naber?" demiyordu. Cüzzamlı gibi gençlerden kaçıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki ortada yine saf yetenekler bulunuyor. Muhtemelen o gençlerde de onlardan var. Çok ya da az olması önemli değil. Örneğin Orhan Pamuk. Onun da yeteneğinin derecesini gerçekten bilmiyorum. Üç kitabını okumaya çalıştım ve yarıda bıraktım. Yani çok sıkıldım. Ama bu, onun ne olduğunu ya da ne olmadığını göstermez. Ben sadece bir okurum. Bugün toplum demeyeceğim ama topluluğun böyle düşünmediği ortada. Özellikle İsveç topluluklarının. Dediğim gibi, "Merhaba." ya da "Naber?" Yani tanışalım. Onun ortama kabulü, hırslarına, aceleciliğine ve heyecanına hazırlıklı olmayı gerektirir. Ben de kendime sakin olmayı hatırlatırdım. Bunları asla yapmamasını ya da bunlara kapılmamasını söylemezdim. Bunları zamanın akışına bırakır, geçmelerini ve olgunlaşmalarını beklerdim. Hiçbir sır, doğru, yöntem ya da kısayol vaat etmeden ona sadece "Merhaba.", "Naber?" deyip biraz rahatlamasını sağlamaya çalışırdım. Çünkü o yaşlar gerçekten böyledir. Hatta o yaşlarda yaşanması gereken tepkileri ya da varoluşu geciktiren insanlarda bile aynı heyecanları görünce, insan "Yolun biraz daha sonuna gelmişken neden hâlâ bu heyecanlar, bu vesveseler?" diyesi geliyor. Ama o yaşlarda bunların hiç gereği yok. Yazarlık ve yayıncılık yolculuğunuz boyunca hiç "Bırakıyorum." dediğiniz bir an oldu mu? Olduysa, sizi geri döndüren şey neydi? Evet, sizi şaşırtacak bir cevap: Hiçbir zaman başladığımı düşünmedim. Var olduğumu da düşünmedim ama olduğumu düşündüm. Herhangi bir soru sormadan, sadece olduğumu düşündüm. Çünkü bir akışın etkisindeydim. Dediğim gibi, esinlenme, esin akışı. Ona tabiydim ve çocukluğumdan beri hayatımda başka hiçbir hareket yoktu. Bu, spiritizmacıların sözünü ettiği, kendilerini bıraktıkları akış değil; o daha çok paranın akışı. Benim dediğim nörolojik bir kader, bir akış. Bunu söylerken kesinlikle abartmıyorum. Çünkü bu akış olsa da dağ başında gür bir çeşme olduğunu düşünün. Kimse gelmiyor, geçmiyor ve o çeşme yıllarca, yüzyıllarca oradan akıyor. Ama siz bir dağdasınız, bir yerdesiniz ve bu çok şiirsel bir durum. Zaman, dönem ve devir önemli Herkesin güneşe ya da Kutup Yıldızı'na sorularla yönlendirildiği bir ışık yarışmasında değiliz. Güneşi gece göremeyiz, Kutup Yıldızı'nı gündüz göremeyiz. Burada ışık değil, kaçış yarışı vardır. Evrende ışık azdır. Karanlık ve onun her türlü hali çok fazladır. Ama bu metafor bize felsefeyi, siyaseti, yaşamı ve dünyayı bütünüyle açıklamaya yetmez. Çünkü dünyada ışık ve karanlık neredeyse eşittir. Dünya yuvarlak olduğu için tabii ki. Ve dünyada bunun dışında hiçbir şey eşit değildir Asıl mesele, o dağ başındaki çeşmenin akışıdır. Eğer o akış, toprağa ya da kavuştuğu büyük sularda bir şeyler yapacaksa, yani yazacaksa, bunu yazmalıdır. Dünyada ışık ve karanlık dışında hiçbir şeyin eşit olmadığı gerçeğini yazmalıdır. Bu yüzden "başladım" demek bana çok büyük bir edepsizlik, terbiyesizlik gibi geliyor. Her şeyden önce saygı, kabulleniş ve ona layık bir sözcü olmaya çalışmak gerekir. Bu dünyada, ışık ve karanlık altında eşit olmayan bir insan olarak; eşit olmanın, kardeş olmanın ve insani dayanışmanın türküsünü, öyküsünü, romanını, şiirini yazmak; bunun felsefi açılımlarının ve bilimsel analizlerinin peşinde koşmak... Yani burada sadece kalem erbabını yazar ve sanatçı olarak görmüyorum. Eli kaleme değen herkes bu yolun yolcusudur. Bunca yılın ardından bugün geriye baktığınızda, yayımladığınız kitaplardan, kurduğunuz yayınevinden ya da yazdığınız metinlerden daha önemli olduğunu düşündüğünüz şey nedir? Çok güzel bir soru. Özellikle kırk yaşından sonra cevaplarını aramaya başladığımız bir soru. Ben cevapların çoğunu buldum. Evet, otuz beş, kırk yaşına kadar değer arıyoruz ve değerler buluyoruz. Okuma, öğrenme ve anlama da bu değer arayışının hareketleri. Kırk yaşından sonra ise önemin peşine düşeriz. Ama bulduğumuz değerler arasında bir sıralama yapmadığımız için bu önemlidir. Yoksa onları silmek, atmak anlamında değil. İşte yaptıklarım içinde şu soruları da sormak vardı: Ürettiğim değerler içinde, hangilerini tekrar etmeliyim, hangilerinde susmalıyım, hangilerini çoğaltmalı ve başkalarıyla paylaşmalıyım, başkalarını da o değerleri bulmaya yöneltmeliyim? Değerler bütününün içinde yaşadığımız dönemden sonra, artık o değerlerle bir şeyler yapma çağımız geldiğinde, mantıklı bir sıralama içinde onların önem sıralamasını yaratmamız gerekir. Buna tek anlamıyla kalıcılık diyorum. Yani önemli olanlar kalıcı olsun; diğerlerini ise zamanın vicdanına ve insafına terk edebiliriz. Sonra bu kalıcılığın çözümleri, yöntemleri, düşünceleri, fikirleri ve projeleri için yaşamaya başlarız. Elbette o değerleri üretmeye devam ederiz ama çoğunlukla onları tekrar ederiz. Çünkü arayış bitmez. "Çok iyi yüz şiir yazdım, daha iyi iki yüz şiir yazabilir miyim?" yerine, "Daha kalıcı olanı nasıl yazabilirim?" sorusu gelir. İyinin yerine kalıcı olanı koyarım. Çünkü insanların geçici bir ömre, kalıcı olanları bırakmak için sahip olduğunu düşünüyorum. Kalıcı bir dünya içinde, hatta Güneş Sistemi içinde düşündüğümüzde, belki de tek konumuz Güneş Sistemi'nden galaksiye nasıl çıkabileceğimiz olacak. Tabii ki o zaman da sanat ve edebiyat olacak. O bakımdan daha önemli olan şey, kalıcılık üzerine çalışmaktır. Yani o kalıcı olanlar için silo, yeraltı deposu, sığınak, hangar gibi metaforik çözümler yaratırız. Sizce iyi bir yazarın asıl sorumluluğu nedir; güzel cümleler kurmak mı, doğru sorular sormak mı, yoksa insanların görmediği bir şeyi görünür kılmak mı? Az önce sözünü ettiğim değerler döneminde bu sorumluluk, sizin de çok güzel tarif ettiğiniz gibi, sorumluluk dönemidir. Yani güzel cümleler kurmak, doğru sorular sormak, insanların görmediği bir şeyi görünür kılmak. Sonrası ise yetki dönemidir. Yani sorumlu olduğunuz dönemde, eğer yetkiniz de olursa, siz o güzel cümleleri kurmaz, doğru soruları sormaz ve insanların görmediği bir şeyi görünür kılmazsınız. Çünkü yetkili olan bağımsız değildir; sorumlu olan bağımsızdır. Önem evresinde yetkinizin olması, sizin sorumlu olmamanızı gerektirmez. Ama artık bağımsız değilsinizdir; bağımlısınızdır. Neye bağımlısınızdır? Sorumluluklarınıza. Sorumluluk haneniz, kâseniz oluşmuştur; onun içini doldurmuşsunuzdur. Onların kalıcılığına dair bir mimarlığın peşindesinizdir artık. Dediğim gibi, ben şu an bu ikinci dönemde olduğum için artık güzel cümle, doğru soru ve görünmezleri görünür kılma peşinde koşamıyorum. Düşük dozlarda bunu yapabiliyorum. Ama yetkilerim oluştu. İşte yayıncılık bunlardan biri. Sanat ve kültür proje yöneticiliği, kendi halimde ve çapımda bunlarla ilgili çalışmalar yapmam, yazarlarla ve başka kitaplarla ilgilenmem de bununla ilgili. Bunlar bir yazar kariyeri için anlamsız görünebilir ama ben ikisini ayrı tutabiliyorum. Diyelim ki doğum gününde evine bir grup afilli edebiyatçı davet edip onlara güzel bir sofra kurdun. Masanda bu alemden veya öte alemden kimler var? Sanki çalışılmış bir soru gibi geldi bana. Tebrik ederim, teşekkür ederim. Ama ben bu soru öncesinde sorgucu ile kesinlikle bir konuşma yapmadım. Ondan herkes emin olsun. Çocukken, efendim, bir kitap elime geçmişti. Ahmet Köklügiller'in kitabının adı Nasıl Yazıyorlar? Kırk, elli kadar yazarla yapılmış söyleşiler vardı. Yetmişli yıllarda yapılmış bir kitap. Ahmet Köklügiller sanıyorum babamın Eğitim Enstitüsünden hocasıydı. O da bir vefa örneği olarak öğrencisini kitaba davet etmiş sanıyorum. Ve çok gururlanmıştım ben babamla. Hani böyle hayatta hiç "Vay, şu olacağım, bu olacağım, onun gibi olacağım." diye bir düsturum yoktur ama onu böyle bir madalya gibi hissetmiştim. Çünkü bu kitapların olmasa da çocukluğu kitaplarla, kitabevleriyle geçen insanların bu çok yakın gözlemidir. Oyuncaklarınız o kitaplar oluyor. Tabii ki onun paralelinde gelişen kimlik arayışları her çocukta olduğu gibi. Çünkü toplum içindesiniz ve bakıyorsunuz, herkes bir kimlik içinde geziyor, roller şunlar, bunlar. Siz de oradan doğal olarak iyi bir tane seçmek, onun içine girmek, onun içinde büyümek zorunda hissediyorsunuz. Aradan geçen otuz yılın ardından benim de böyle bir kitabı, kendi çağımda böyle bir kitabı miras gibi görüp, 2000'lerin sonunda böyle bir kitap çalışmasına başladım. Ve 2013-14 gibi, kısa süre önce kurduğum Kafekültür'de bunu yayımladım. Onun yeni baskısında kendimi de bir denemek istedim. Kendimi de kattım kitaba. Ve orada galiba bu sofranın, o kitapta sofradaki daha çok öte alemden kişiler sanıyorum on kadar kişi. Tabii soru sofra üzerine değildi, soru hani en beğendiğiniz yazarlar. O yazarlar şunlardı diyemeyeceğim zira şimdi kontrol ettim susma hakkımı kullanıp son soruyu yanıtlamamışım: Hepimizin ortak fikri olan 9 yazar saydım diyelim ama önemlisi sofrada bir Edirneli yazarın olmasını da çok önemsediğimi belirtmek isterim masanın eğlence ve sohbet kalitesi için. Son zamanlarda en çok hangi yazarları ve kitapları okumak seni heyecanlandırdı? Son zamanlarda ben daha çok bir gözlemci, sözcü olmaktan çok gözlemci olduğumu düşündüğüm için son zamanlarda daha çok kitap okumak yerine olanlara bitenlere, sıklıkla çok sinirlendiğimi, öfkelendiğimi şimdi hatırladım sorulduğu için. Bu, yaştan çok, çok hızlı değişimlerin -dönüşümler değil- hızlı değişimlerin etkisi hiç kuşkusuz. Çünkü dönüşümler keşif ve buluşlarla olur. Değişimlerse sosyal itiş kakışlarla yer bulmadan çok, -çünkü yer bulma felsefi ontolojik bir araştırmadır- yer tutma, yer kapmacıların, -cılıkların bir itiş kakışı sonucudur Bunlar içinde kendi sesimi duyamazmışım gibi kendi yazdıklarımı bile okumaktan artık kaçınır hale geldim. Bunu yapmamanız mümkün değil. Zaten gözlem yapmayı bırakırsanız bu sizin sonunuz olmaz ama sonunuz sonrası olacak bir şeydir. Gözlem yapmayı bırakmak. Gözlem hep var. Nabız alma, işte dinleme, görme ve önerilen arkasından susma. Çünkü o analiz ve sentez bölümü işin. Ondan sonra bunu konuşarak, yazarak değil, kitaplaştırarak ya da organize ederek; bugün artık iletişimde medya ürünlerinden çok medya organizasyonları çok önemli. İletişim organizasyonları. Ve orada, nasıl yönetimde girdi, çıktı, geri besleme işin geri kısmında önemliyse, iletişimde de dünya sadece insan sadece mesajdan, cevaptan, sorudan ibaret değildir manzumesi kalıcı hale gelmiştir. Bu mekanizmadan da herkes sorumludur. O yüzden ben öyle bir koltuğumun ve konforumun hiç olmadığını anlıyorum şimdi. Bazı yazarları kitaplar okumak, okur tarafında laylaylom yaşayan ya da bu konuda böyle görünecek şimdi, birilerinden emir alan okurları tüketimin içinde bırakmanın koşullu, koşullandırmalı bir tertibi, bir dümeni olduğunu düşünüyorum. Hep kitap okumaya, kitaba vurgu yaparlar, hangi kitap, hatta hangi parayla ve nasıl? Yani bugün bir kitabı sıfır liraya da okuyabilirsiniz, bin liraya da okuyabilirsiniz. Ama bu tercihlerden farkında değilsinizdir, bilmiyorsunuz ki. Ekmek için bunu söyleyemeyiz. Ekmeği sıfır liraya asla yiyemezsiniz. Çünkü buğday tarlasının bir maliyeti vardır. Ama toplum düzeninde hiç kapanmayan kütüphaneler sisteminde her zaman kitap okumanın bir maliyetsizliği söz konusu. Bu yüzden öyle bir konfor içinde olduğumu asla düşünmüyorum. Yazar ve yayıncı olarak bunu söylemiyorum. Serseri bir okur olarak söylüyorum. Çünkü okurun en büyük gücü seçme gücü. Aynı seçmen gibi. Yani okumak çok demokratik bir eylem. Okuyan hariç okuma yüzünden hiç kimseye bir zarar gelmez. Kimsenin belki de bize karışamadığı tek alan herhalde kültür ve okumak kaldı. Kesinlikle hangi yazar, hangi kitapçı, bunları söyleyenlerden uzak durmak lazım. Hatta bunların söyleyenlerin üzerine yürümek lazım. Bir şiirinde "arkamda bir geçmiş bıraktım, sürmekte olan" diyorsun. Sence hafıza bizi özgürleştiren bir şey mi, yoksa fark etmeden her metnin içine sızan en büyük kaderimiz mi? "Arkamda bir geçmiş bıraktığım, sürmekte olan." Bu sanki bana ait olan bir şiir değil gibi, daha doğrusu bir dize değil gibi. Çünkü benim yazdığım şiirlerde etkilendiğim alanları, etkilendiğim solukları, sesleri de yazdığım şiir içinde açık etmek gibi bazı dizelere görev yüklediğimi biliyorum. Bu da benim şiirim diyemeyeceğim ama etkilenmekle övündüğüm bu sesleri, yani bu işte sekiz mezür içinde, bu evrensel müzik sisteminde, sekiz mezüre kadar telifli bir müzik yapıtının oluşması için en fazla sekiz mezür kadar başka bir müzik yapıtından yararlanabilirsiniz. Yani sekiz, bir, iki, üç diye bir sayma vardır ya müzikte; çeyrek, yarım, ritmik olarak bir ölçüdür bu. Sekiz saniye midir, ondan çok emin değilim, o konuda cahilim. Ve sekiz mezüre kadar başka şarkıları izinsiz aparabilirsiniz. Böyle bir şey var. Bu sanıyorum kitaplarda da, hani dipnot koyma koşulu gibi, yoksa başınız belaya girebilir gibi. "Arkamda bir geçmiş bıraktığım, sürmekte olan" bu muhtemelen usta şairlerimden aldığım bir adet, bir gelenek. Yani köklerini, esinlendiğim kaynakları açık etmek zorunda hissediyorum. Çünkü şiir yazarken onların sesi sizin sesinize mutlaka karışmalı. Bu şekilde çağdaş ya da evrensel olabiliyorsunuz. Müzikte de bu böyle. Edebiyatta zaten var ama öyle bir mecburiyet yok. Ben bu dizeyi aslında bu konuyu açıklamak için ilk defa açıklıyorum. Kendime de ilk defa vurgulamamı sağladı bu sorunuz bana. Mutlaka şiir eleştirileri, teorilerinde bunun yeri vardır ki ama şimdiye kadar okumadığımı hatırlıyorum. Bu benim değil, esinlendiğim şairlere bir saygı duruşu olarak koyduğum bir dize, ses olarak baktığımda. Ama bu şiiri ayrıca, hangi şiir olduğunu bulurum ama şu an hatırlamıyorum, o şiiri belki bu kapsamda, bu analizlerle yeniden bir şiir üzerine bir deneme olarak yazmalıyım diye düşünüyorum. Çünkü bu benim temel bir işlevim. Genelde şiir üzerine sadece yazmakla kalan şairlerden değilim. Aynı zamanda şiir üzerinde yazanların da çok kalabalık olduğu bir Türk şiiri evrenindeyiz aslında. "En büyük kaderimiz mi?" diye sormanızdan, sizin de aslında bellek ve özgürlük üzerine düşündüğünüzü, başınıza bu duygulanımların, bu arada kalışların geldiğini fark etmeme yol açtı bu sorunuzun bu kısmı. Bellek bizi özgürleştiren bir şey değil ama aşırı özgürleşip kaybolmamızı engelleyen bir safra diye düşünüyorum. Bir balon düşünün, insan taşıyan bir balon, yükselen bir balon. Oradaki safralardır bellek ve kesinlikle gereklidir hayatımızda. 1998'de, Beyoğlu'nda gerçekleşen La Decade De La Francophonie festivalini hazırladın ve yönettin. Bugün yine aynı festivali hazırlasan neleri farklı yapardın? Bugün yine o işi tekrar teklif etselerdi reddederdim. Bu işi hatırlamamın ve CV'lerimde hatırlatmamın sebebi, bu işi bir daha yapmamam zaten. O işlerden nefret etmedim. Ama bir şekilde o dönemde Fransız Kültür Kütüphanesi'ne çok gidip gelen, oradan birkaç kişiyi tanıyan, ama aynı zamanda yayıncılarla çalışıp, Fransızca çeviriler yapan, editörlük yapmaya başlayan bir bağımsız bir yazar olarak, bu işin bana teklif edilmesi biraz bu çok kültürlü bir iş modeli yürütmemle ilgiliydi muhtemelen. Bir de biliyorsunuz yani frankofoni, yani Fransız kültürü dili ve yazısı evreni, yazarlarla, kitaplarla çok içli dışlı. Bir de frankofonik kapsamı Fransız olmayan yazarların, aslında Fransızcanın, Fransız kültürünün bir festivali bu. Her Mart düzenleniyor, frankofonik ülkelerde. Fransa'da herhalde devlet okullarında falan yapılıyordur. Bunun çok fazla sosyal bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Yani Dışişleri Bakanlığı, Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği şeyler bunlar. Fransa hükümeti adına. Bugün aynı festivali düzenlemek istemezdim ama o imkanlarla birçok festival düzenlemek isterdim. Frankofoni adı altında dar bir kapsamda tutmazdım bunu. Bir de 98'de Beyoğlu, 90'larda cadde trafiğe kapandıktan sonra ve o alaturka, yani Rue de Pera değil, İstiklal Caddesi sıfatını aldıktan sonra, özellikle 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra bir alaturkalaşma periyoduna giriyor Beyoğlu ve alaturka kültürü sonradan arabeskleşecek olan bu kültürü, 6-7 Eylül 1955 olayları ile o olaylardan sonra zorla devraldıkları bu Beyoğlu mimarisini, ekosistemini ve habitatını çağdaş bir kültüre dönüştüremiyorlar ama alaturka kültürü yayma ve oturtma anlamında çok başarılı oluyorlar. Çünkü Beyoğlu ıssız, bomboş bir yer haline geliyor. 98'de de böyleydi. 98-99'da aslında alaturkalaşmanın sonlarıydı. 2000'lerin başında Beyoğlu, yabancı tarz müzikollerin, barların, kafelerin, diskoların, kulüplerin olduğu ve bütün İstanbul'un yeni eğlence kültürü merkezi haline gelmişti. O zaman AKM de açıktı. Bu şu demek: Her gün yüzlerce, binlerce kişi opera, bale, senfoni konseri, tiyatro izlemek için Taksim'e gelirdi. İşte o binanın 10 sene yapım aşamasında olarak tutulmasının bence sebebi buydu. 10 sene Taksim'e sanata bilet parası ödeyen insanların, İstanbul'daki o seçkin insanların gelmediği bir kültür sanat alanı olarak düşünün sonra Taksim'i. Zaten bu düzenbaz oyunun son bir iki senesinde bu yoksulluğa, bu yoksullaştırma hırsına tepki olarak Gezi olaylarının ideolojik tarafı o bölgeyi kendi kafasında seçti. AKM ile aynı zamanda, tam karşısına bir caminin yapıldığını hatırlıyorum. Aslında operanın karşısına bir cami yaptılar. Dikkat edin, Ankara Operası'nın karşısında da bu caminin benzeri yapıldı. İzmir'e henüz yapıldı mı hatırlayamadım. Doğum günleri geçmişi mi kutlar, geleceği mi? Eğer yeni yaşına yalnızca tek bir cümleyle başlayacak olsan, o cümle nasıl olurdu? Birçok giden memnun ki yerinden, çok seneler geçti, dönen yok seferinden. Bu kadar konuşmuşken hazır hala söyleşi içindeyken bir teşekkür kısmı yaratmak iztiyorum izinizle. 59 yaşıma isabet eden bu 17 soruluk söyleşinin, sanıyorum 17 Temmuz olmasıyla da bir ilgisi var. Bu 17 soru gerçekten hayatımda bir ilkti. Bu soruları sesli cevapladım tabii ki, teknoloji yardımıyla yazı olarak da. Herhangi bir dönüşümü, içerik katkısı yok bunlarda. Tamamen temiz. Ve bu soruları, sizin gibi bugünün ve geleceğin çok parlak, çok yetenekli, çok ilgili ve en önemlisi heyecanlı birisiyle yapmak, bir Yengeç burcu olmanız beni çok mutlu etti, çok etkiledi. O yüzden bu söyleşimin, yakında yayımlayacağım, hakkımda ve benimle yapılmış söyleşilerden oluşan bir söyleşi kitabının da kronolojik olarak olmasa da entelektüel açıdan bir numaraya koyulmasını rica ediyorum kendimden. Çünkü söyleşi kitabı sorulmasa belki asla söyleyemeyeceğim, söylemeyeceğim ve yazamayacağım yazıların aslında yaratıldığı, beni aşan bir panteon gibi, bir anıtkabir gibi, heykeltıraşlığa kadar uzanan anıtsal bir yapısı var. Çünkü bir yazar bazen ya da yazarlık bazen bir volkandır, bazen bir pınarbaşıdır; öyle derler Anadolu'da. Pınarın çıktığı yere pınarbaşı derler. Bildiğim böyle bir ilçe var Trakya'da. Kaynarca Deresi'nin çıktığı yer ve bir keresinde çıktığı yeri de görmüşlüğüm var. Yani şehrin içinde çok nadir bu pınar başlarını görürüz. Ve o bir dere haline dönüşüp Trakya'ya kadar akar ve Trakya bozkırdır ama geçtiği her yerde böyle yemyeşil küçük vadilerde köyler yaratmıştır, o Kaynarca Deresi. Trakya'nın mevcut olan bahçe tarımı, Kaynarca ve Şeytan Deresi'ne bağlıdır aslında . Ama Şeytan Deresi genelde yağmur suyu akarsuyudur, biraz daha kuzeyde ve zaten oraya bir baraj yapıldı. Artık herhalde Şeytan Deresi kurumuştur. O da Marmara'ya kadar dökülüp ikisi, Trakya'nın var olan bahçe tarımını oluşturur. Küçük, böyle minnak köyleri orada yaratmıştır. Çünkü çok önemli su kaynağı olması. Bu açıdan ben sanatçıları, aydınları, yazarları sadece pınar kaynağı olarak hep düşünüyorum. Yani elimizde ne kadar kap kacak varsa oraya daldırmalı ve hayatımız boyunca çok su talep etmeliyiz. Çünkü geldiği yerde onlardan çok fazla vardır. Bir volkana bunu yapamayız ama volkan değerinde, gücünde ve saçmalığında sanatçılarımız yok değil aslında. Ama insana yaraşır mıdır, sanmıyorum. İnsana yaraşır olan, kaynak yaratan ve onu insanın içinde DNA'ya kadar giden, oksijen ve hidrojen formları yaratan, dönüşen sanat ürünlerinin insanda bir şeyler yaratmasıdır. Değerli olan nokta burasıdır. Bunun dışında başka bir güç ben tanımıyorum dünyada, kültür ve toplum anlamında, soyut anlamda. Bu yüzden en derin teşekkürlerimi sunuyorum. Sevgili Özlem Güzelharcan, başarılarının devamını diliyorum. Senin de en yakın, en iyi gözlemcilerinden biri olmaya hep çalışacağım. Sevgiler. kafekultur.com/hg #HalilGökhan #TemmuzKonuşmaları #Kafekültür #Kafekultur #ÖzlemGüzelharcan #Söyleşi #YazarSöyleşisi #Edebiyat #TürkEdebiyatı #Yazarlık #Yayıncılık #Editörlük #Çeviri #Roman #Öykü #KültürSanat #Düşünce #DüşünceÖzgürlüğü #Kitap #KitapÖnerisi #YapayZeka #EdebiyatDünyası #Kültür #Yazar #Röportaj #Okuma #Kitapsever #EdebiyatSöyleşisi #KafekulturYayıncılık #Temmuz2026

  • Şirin Parkan: Çocukluğun Hafızasından Şiirin Geleceğine Temmuz Konuşmaları #7

    Temmuz Konuşmaları'nda bu kez konuğumuz şair, tıp doktoru ve oyuncu Şirin Parkan. Daha önce yayımladığımız "İlk Şairim Babamdı" ve "Ben Yazarken Ben Yazmıyorum, İçimden Konuşan Bir Ölümsüz Yazıyor" başlıklı söyleşilerde şiirinin köklerine, çocukluğuna ve yazma serüvenine uzanan kapıları birlikte aralamıştık. Bu üçüncü buluşmada ise aynı yolculuk yeni duraklara uğruyor. Çocukluk, bilinçaltı, kolektif hafıza, psikanaliz, kadın dayanışması, doğa, oyunculuk ve şiirin dönüşen dili üzerine konuşuyoruz. Şirin Parkan, yalnızca yazdıklarını değil, zamanla değişen kendisini de anlatıyor; çocukluğuyla kurduğu ilişkinin nasıl dönüştüğünü, şiirin onu nasıl iyileştirdiğini ve artık başka bir şiire doğru yürüdüğünü samimiyetle paylaşıyor. Üç söyleşi boyunca birbirini tamamlayan bu konuşmalar, yalnızca bir şairin poetikasını değil; insanın kendini, hafızasını ve dünyayla kurduğu bağı yeniden düşünmeye davet eden uzun bir anlatıya dönüşüyor. İlk söyleşinizde "İlk şairim babamdı." diyordunuz. Çocuklukta duyduğunuz şiir ile bugün yazdığınız şiir arasında hâlâ aynı ses mi dolaşıyor, yoksa yıllar içinde o ses bambaşka bir şaire mi dönüştü? Babamın çok sade, temiz, duru bir dili vardır. Ben biraz daha karanlığım sanırım, daha bilinçaltı yönetiminde. Daha doğrusu öyleydim. O bahsettiğim biraz da babamın bende yarattığı hisle ilgiliydi. Çok duygusal ve duygu durumu hızlı değişen bir insandır babam. Duygu yoğunluğum ondan geliyor sanırım. Annem ise evimizin ayakları daha sağlam yere basan, iniş çıkışı olmayan neşeli karakteridir. Gizli hüzünleri olsa da. İnsanlar karmaşık. Son söyleşinizde çok çarpıcı bir cümle kuruyorsunuz: "Ben yazarken ben yazmıyorum. İçimden konuşan bir ölümsüz yazıyor." O "ölümsüz" sizin için bilinçaltı mı, çocukluk mu, kolektif hafıza mı, yoksa adını koyamadığınız başka bir varlık mı? Adını koyamadığım başka bir varlık değil. Bilinçaltı, kolektif hafıza ve içimde bir yerde hâlâ yaşadığını hissettiğim çocukluğum. Bir şair dostum bir keresinde bana, "25 yaşındasın, ne yaşadın ki böyle şeyler yazabiliyorsun?" diye sormuştu. İşte tam böyle bir şeyden bahsediyorum. Bilmiyorum ve ben de yazdıklarıma şaşırıyordum. Örneğin yoğun bir hüzün vardı içimde, hep vardı. Sanki birisini kaybetmişim gibi. Oysa o yaşta henüz kimseyi kaybetmemiştim. Ama sanki kayıp duygusu hep çok tanıdıktı. Sonra bir yalnızlık, farklı, tuhaf olma hissi. Bir söyleşinizde şiirin sizin için iyileştirici olduğu kadar yüzleştirici de olduğunu söylüyorsunuz. Yazmak, acıyı dönüştüren bir süreç mi, yoksa onu daha görünür hâle getiren bir eylem mi? İkisi de. Acının zaten dönüşebilmesi için önce daha görünür hâle gelmesi gerek. Yasta örneğin biliyorsunuz, eğer bastırılırsa yas dönüşemez. Yani dönüşür aslında da dönüşmemesi gereken bir şeye dönüşür. Sağlıklı bir dönüşüm olmaz. Sevmekten korkan, kronik depresif, beklenmedik öfkeleri olan insanlar olur yaslarını yaşamayan insanlar. Demek ki yazmak sağlıklı bir şey. Acıyla yüzleştiği zaman insan bazı şeyleri kabullenir ve onu içine alarak, hatta saklayarak daha iyi bir yere evrilir. "Acının dönüşebilmesi için önce görünür olması gerekir. Şiir, bazen yaranın üstünü örtmez; tam tersine onu ışığa çıkarır." "Kadınlar Apartmanı" üzerine konuşurken kadınların birbirini taşıyan görünmez hafızasına dikkat çekiyorsunuz. Bugünün dünyasında kadın dayanışmasının en çok hangi yönünün eksildiğini düşünüyorsunuz? Kadın dayanışmasının eksildiğini düşünmüyorum. Tam tersi, bence kadınlar her zamankinden daha güçlü bir dayanışma halinde. Söyleşileriniz boyunca sık sık çocukluk, anne ve baba figürlerine dönüyorsunuz. Sizce insan gerçekten çocukluğundan mı yazıyor, yoksa yetişkinliği boyunca çocukluğunu yeniden mi kuruyor? Yetişkinliği boyunca çocukluğunu yeniden kuruyor. Aslında demin de dediğim gibi insanın içindeki çocuk hiç ölmüyor. Bazen öfkeli, bazen küs, bazen çok neşeli olarak sürekli sesleniyor erişkinliğine. Aslında ben bu bireysel ve çocuklukla bağlantılı tarzımı değiştirmeyi planlıyorum. Neden? Bence bir süredir psikanalize gittiğim için. Karmaşasını kaybetmeye başladı benim için çocukluğum. Çok hakimdi, bence artık o kadar olmayacak ve bu iyi bir şey olacak. Başta çok korkuyordum; acaba artık şiir yazamayacak mıyım diye. Ama bence yazabileceğim ve belki de kendimle bu kadar meşgul olmayı bırakıp daha toplumsal şiirler yazacağım. Öyle bir dönüşüm içinde olduğumu görüyorum. Kesin böyle olacak anlamında demiyorum. Çünkü şiirin belli kalıplara sokulmaması gereken özgür bir yanı olmalı diye de düşünüyorum. Ama psikanaliz insanda kendini halledip artık başka şeyleri düşünecek bir alan yaratıyor. Doktorluk, oyunculuk ve şiir... Bu üç alanın ortak noktası insana bakmak. Hangisi size insan ruhunu anlamakta en çok katkıyı sağladı? Oyunculuk. Oyuncu olarak sizden çok farklı birisini çok derinden anlamaya, hatta hissettiklerini hissetmeye çalışıyorsunuz. Çok empati gerektiren, derinlemesine inceleme gerektiren bir çalışma alanı oyunculuk. Ben oyunculuğun bu anlamda doktorluğa katkısı olduğunu düşünüyorum. Doktorluğu sadece soğuk bilimsel verilerden ibaret bir şey gibi görmemek lazım. Asıl diğer kısmı, unutulan ama belki de en az bilimsel bilgi kadar önemli yanıdır. "Bir oyuncu başka bir hayatı yaşayarak öğrenir; bir şair onu yazarak, bir hekim ise dinleyerek..." Şiirlerinizde doğa yalnızca bir dekor değil; ağaçlar, deniz, kuşlar ve rüzgâr neredeyse karakter gibi davranıyor. Doğa sizin için bir sığınak mı, bir tanık mı, yoksa şiirin gerçek anlatıcısı mı? Bu soruyu çok sevdim. Doğadan çok etkileniyorum. Doğaya aşığım. Denize, yağmura, kara, fırtınaya... Bütün o hava değişimlerine, gökyüzünün renklerinin değişimlerine, rüzgâra, rüzgârda sallanan ağaçlara, otlara... Cevabım sanırım hepsi... Hem sığınak, hem tanık, hem de şiirin gerçek anlatıcısı. Bazen balkonumda oturup ağacımla konuşurum; o da hem beni dinliyor hem de cevap veriyor gibi hissederim. İlk kitabınızdan Kadınlar Apartmanı'na uzanan çizgiye baktığınızda, bugün artık yazmayacağınızı düşündüğünüz bir şiir dili ya da bakış açısı var mı? Yoksa her kitabınız bir öncekini tamamlayan halkalar mı? Her kitabım bir öncekini tamamlayan bir halka. Hiçbirini bugün artık yazmayacağım. İstesem de yazamam. Çünkü ben de değişiyorum, dönüşüyorum. Şiirlerinizde okur çoğu zaman kesin anlamlar değil, imgelerin çağrışımlarıyla ilerliyor. Okurun şiirinizi "anlamasını" mı önemsersiniz, yoksa onun şiirin içinde kaybolmasını mı? Kaybolmasını. Aslında bunun üzerine yakın zamanda çok düşünüyorum. İlk şiirlerim en zor anlaşılır olanlar ama benim bir açıdan en sevdiklerim. Örneğin daha sonra daha anlaşılır şiirler yazdığımda daha çok beğenildiğinde çok şaşırmıştım. Benim için hâlâ ilk şiir kitabım Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı'nın yeri çok ayrıdır. Bir kimseye kitaplarımdan birini hediye edeceğim zaman onu vermek istiyorum. İkinci Yeni şairlerini ve hatta, bir arkadaşımın şiiri için "atonal" dediği Ece Ayhan'ı çok severim. Çok doğrudan olmayan; okuduğunuzda sizi düşündüren, yeni şeyler keşfettiğinizde şaşırtan ve kendinizle ilgili de yeni şeyler fark etmenizi sağlayan şiirleri daha çok seviyorum. Dille ilgili keşifler de oluyor tabii burada. E, müzik de resim de öyle değil mi? Yıllar içinde hayatın olduğu gibi yansıtılmasından gittikçe uzaklaştı bu sanat dalları da. Burada toplumsal değişimlerin rolü elbette var ama biraz da sanat sürekli yenilikçi olmak zorunda; kendini tekrar edemez. Ama bazen karmaşadan tekrar sadeliğe de gidebilir ve sadeliği yeniden keşfedebilir. Belki bambaşka bir sadelik yaratır. Bugün ilk kez şiir yazmaya başlayan yirmi yaşındaki Şirin Parkan karşınıza çıksa, ona tek bir cümle söyleme hakkınız olsa ne söylerdiniz? Daha çok yaz. kafekultur.com/parkan #TemmuzKonuşmaları #ŞirinParkan #Kafekültür #KafekültürYayıncılık #Şiir #Şair #Psikiyatri #Psikanaliz #Oyunculuk #Çocukluk #Bilinçaltı #KolektifHafıza #KadınlarApartmanı #GümüşGüneşinSarhoşKızı #EceAyhan #İkinciYeni #ŞiirSöyleşisi #Edebiyat #TürkŞiiri #Yazmak #ŞiirSanatı #KadınYazar #Doğa #İmge #ŞiirKitabı #Röportaj #Söyleşi #EdebiyatDünyası #KafekulturCom #Temmuz

  • Sevgili Vatanım

    Temmuz Konuşmaları #6 Sevgili Vatanım, İşte tekrar temmuz geldi. Senin toprağında doğduğum bu ayda, gözlerim ilk seni gördü ve kalbim ilk seni sevdi. Peki, her an ne kadar seni özlediğimi biliyor musun? Eminim, tıpkı senden uzak diğer çocukların gibi. Bu uçsuz bucaksız dünyada sana ait olmak ne büyük bir gurur! Birlikte geçirdiğimiz temmuz aylarını hatırlıyor musun? Kavurucu güneşi, çeşme etrafındaki oyunlarımızı, yaramazlıklarımızı, çocuk kahkahalarımızı hatırlıyor musun? Serin evlerimizde aile ve arkadaşlarla bir araya gelmemizi, mutluluklarımızı, kaygısız neşelerimizi hatırlıyor musun? Temmuz yazın başlangıcı ve sert bir kıştan sonra rahatlamak demekti; kardan, kıştan, üşümekten, hastalıktan korkmamak demekti; kaygısız bir özgürlük anı, tatil demekti. Tıpkı iştahla ziyafet çeken birçok kuş gibi ben de dutları yemeye bayılırdım. Sıcağın zorla kurduğu bu sessizlikte kuşlar dut ağacının üstünde neşeyle öterlerdi. Dağları, tepeleri seyretmeye, gülleri koklamaya, kelebekleri, yusufçukları izlemeye doyamazdım... Ama bir gün, her şey bitti işte. İstemeden senden ayrılmak zorunda kaldım. En hüzünlü temmuzlardan biriydi o 14 Temmuz. Benden artık çok uzaklardaydın ama kalbimde çok derinlere kök salmıştın. Bana artık geleceğe bakmamı, senden uzak yaşayacağımı söylediler. Artık seni sadece yazın, bak işte, yine temmuz aylarında görmeye geldim çoğu zaman. Beni bu ayda dünyaya misafir eden sen, o üzücü günde senden ayrılmak zorunda kalan ben; sonra sanki senden koparıldığım o 14 Temmuz'u silebilmek için sana geri dönüyordum. Sevgili Vatanım, seni çok seviyorum. Benim gibilerden ne çok var, değil mi? Kim bilir onlar sensizliğe nasıl dayanıyorlar? Yıl boyunca çalışıyorlar ve seni görmek için ancak yaza kadar sabrediyorlar. Kısa bir süreliğine izin verilen mahkûmlar gibi sana, sevgili Vatanımıza dönüyoruz işte. Temmuz yazın başlangıcı demek, mutluluk demek, kavuşmaların sevinci demek. Evet, yaşamaya, mutluluğa, sevince acele ediyorum. Neden biliyor musun? Çünkü zamanım sınırlı, sayılı gün öyle çabuk geçiyor ki. Üsküdar'da bir kumpir yemeye, Ege Denizi'nde yüzmeye, Antakya'daki Mozaik Müzesi'ni yine ziyaret etmeye, İskenderun'da künefenin tadını çıkarmaya, Adana'da şalgam suyu içmeye ve sevgili Kırşehir'imin huzurunu Cacabey Camii önünde seyretmeye geliyorum. Tabii ki hayal kuruyorum. Seni doya doya tadabilmek için ne temmuzlara ihtiyacım var, biliyor musun? Bu yüzden yazın bitmemesi için zamanı durdurmak istiyorum, her dakikamı sevinçle yaşıyorum. Senden bir kez daha ayrılmamayı umarak, toprağında aldığım her nefesi sevgiyle içime çekiyorum. Ve sonra, her zamanki gibi Avrupa'nın her metrekaresinde seni bekliyorum, kalbimi ısıtacak bir benzerlik bulmayı umuyorum ama boşuna, sen bir başkasın… Gökyüzündeki yıldızlarını hayal ediyorum, beni sana kavuşturacak şarkılarda seni arıyorum. İtiraf ediyorum, bazen birkaç gözyaşı döküyorum işte. Ama bil ki son nefesimin zamanı geldiğinde artık kollarında ebediyen dinleneceğim. Ve sana söz veriyorum ki bu sefer kimse beni senden ayıramayacak, sevgili Vatanım. AYŞEGÜL ÜNAL kafekultur.com/elveda #TemmuzKonuşmaları #SevgiliVatanım #AyşegülÜnal #ElvedaBabaanne #Kafekültür #Mektup #Edebiyat #TürkEdebiyatı #Yazar #Kitap #Roman #Anılar #Özlem #Vatan #Memleket #Göç #YurtHasreti #Çocukluk #Temmuz #OkumaÖnerisi #KitapÖnerisi #KitapTutkusu #EdebiyatSever #KitapAşkı #KitapKurdu #Duygusal #KültürSanat #Yayıncılık #KafekültürYayıncılık #YeniKitap

  • Temmuz Konuşmaları #5 "Gerçekçi ama hayalperest."

    Sınav koçu, hızlı okuma uzmanı ve eğitimci Döndü Polat, bu söyleşide öğrenmenin hızından çok anlamını, başarının mutlulukla kurduğu ilişkiyi, çocukların değişen dünyasını ve her insanın kendine özgü "beyin dili"ni anlatıyor. Temmuz Konuşmaları'nın bu durağında, eğitim üzerine başlayan sohbet, insanın kendini tanıma serüvenine uzanıyor. Çocukluğunuzdan bugüne taşıdığınız ve hâlâ sizi yönlendiren tek cümle nedir? Gerçekçi ama hayalperest. Bugünün çocukları bilgiye çok hızlı ulaşıyor; sizce anlamaya da aynı hızla ulaşabiliyorlar mı? Hayır. O kadar net hayır ki. Çünkü anlam aslında derinleşmeyi gerektirir. Çocuk yaşta derinleşme zaten zordur. Herhangi bir bilginin yetişkinlerde bile anlam bulması zaman alırken çocukların bunu hızlı beklemek de ne kadar doğrudur. Çocuğun anlama hızlı ulaşabilmesi için deneyim dinlemesi ve okuması gereklidir. Bir öğrencinin hayatını değiştiren şey sizce iyi bir öğretmen midir, doğru bir kitap mı, yoksa doğru zamanda kurulmuş tek bir cümle mi? Aslında zor bir soru. İnsandan bahsediyoruz her birimiz eşsiz ve yegâne. Doğal olarak her birimizin etkilendiği durumlarda birbirinden farklı. Bir öğrenciyi üstte söylediğiniz durumlarda biri mutlaka etkiler, etkilemiştir. Bunlardan daha fazla etkileyen ise rol modeller günümüz öğrencilerinin üzerinde etki daha fazla örnek aldıkları rol modeller olduğunu söyleyebiliriz. Yıllardır binlerce çocukla çalıştınız. Çocukların değiştiğini mi düşünüyorsunuz, yoksa yetişkinlerin onları anlama biçimi mi değişti? Her ikisi de değişti. Bugünün çocuğu yarının yetişkini oluyor. Böylece yetişkinlik bir nevi ebeveynlik becerileri de değişiyor. Değişen ebeveynlik becerileri değişen çocukları getirdiği bir döngüye sokuyor. "Beyin dili" kavramı size ne çağrıştırıyor? Sizce insan beyninin gerçekten kendine özgü bir öğrenme dili var mı? Öncelikle “beyin dili” ifadesi kendi başına bir öğreti gibi. Beyin uzun yıllardır üzerine çok okuyup araştırdığım bir organımız. Hayatımızın merkezi. İnsan olarak her birimiz yegane ve tek isek her birimizin beyin dili de tektir. Bundan dolayı her birimizin beyin dili de yeganedir. Kısacası beyin dili her bir beynin bilgiye alma, işleme yorumlama becerisinin bütünüdür. Başarılı olmakla mutlu olmak arasında seçim yapmak zorunda kalsaydınız, öğrencilerinize hangisini tavsiye ederdiniz? Başarılı olmak. Mutluluk aranacak ulaşılacak bir durumdan ziyade yaşanan anlardır. Mutluluk ulaşılması, aranması gereken bir durum gibi. Kültürümüzde de böyle bu yüzden mutluluğu arayarak heba olan çok hayat var. Bundan dolayı başarılı olmak tercih edilmeli bu yolda harcadığınız her gün her çaba da sizi mutlu etmeli. Bugün yeniden öğretmenliğe başlayan genç Döndü Polat'a tek bir tavsiye verebilseydiniz, ne söylerdiniz? Bu tavsiyeyi özellikle mesleğimin ilk yıllarındaki bana vermek isterdim. Her şeyi öğretemezsin. Önce çocuğu anla bu dersi öğrenmek için ne kadar ihtiyaç hissediyor. Henüz yazmadığınız ama bir gün mutlaka yazmak istediğiniz kitap hangisi; hangi hikâyeyi ya da hangi düşünceyi gelecek kuşaklara bırakmak istersiniz? Yazmak istediğim kitap aslında bir yıl önce başladığım ve üzerinde ara ara devam ettiğim bir roman günün birinde bitirmeyi hayal ediyorum. Konusu kendi yolculuğunda anlam arayan bir yolculuk. Gelecek kuşaklara bırakmak isterdim. Başkalarına özenmeden kendin olmanın ne kadar anlamlı ve güçlü olduğunu anlatmak isterdim. Temmuz size neyi hatırlatır? Mevsim olarak değil; insanın iç dünyasında… Sizce neden bazı gerçekleri en çok Temmuz sıcağında, bütün maskeler erimeye başladığında daha açık görürüz? Temmuz yaz ortası bana bol enerji ve heyecan veriyor. Kendimi çok şey yapabilecek gibi hissediyorum. Bir de müzik dinleyip dans ediyorsam tamamdır. Neden bazı gerçekler temmuz ayında ortaya çıkar. Işık güneş ışığını en çok gördüğümüz zamanlar ve hiçbir gerçek ışıktan saklanamaz. Hani derler ya güneş balçıkla sıvanmaz işte temmuz böyle bir ay. kafekultur.com/dp #TemmuzKonuşmaları #DöndüPolat #Kafekültür #Edebiyat #Söyleşi #Yazar #Öğretmen #Eğitim #SınavKoçu #HızlıOkuma #BeyinDili #Öğrenme #OkumaKültürü #Kitap #Çocuklar #Gençlik #Başarı #Mutluluk #Anlam #KişiselGelişim #RolModel #Ebeveynlik #Hayat #Roman #Yazmak #Düşünmek #KültürSanat #YazarlarlaSöyleşi #Yolculuk #Temmuz

  • Temmuz Konuşmaları #3 ÖZLEM GÜZELHARCAN

    Temmuz Konuşmaları dizisinin yeni konuğu, şair, öykü yazarı ve öğretmen Özlem Güzelharcan. İlk romanlarını çocuk yaşta okuyan, şiirle yazıya başlayan, kentleri hafızanın mekânı olarak gören Güzelharcan; edebiyat, yolculuk, büyülü gerçekçilik, hız çağında yazarlık ve kendi sesini koruma üzerine içten, düşünsel ve kişisel bir söyleşi gerçekleştiriyor. 15 Temmuz 1983'te başlayan yolculuğunun üzerinden kırk üç yıl geçti. Bugün geriye baktığında, hayatını belirleyen dönüm noktalarını kronolojik değil, ruhsal olarak sıralasan hangi beş anı seçerdin? Üniversite okumak için İstanbul’a gelmem, Çalıkuşu ve Polyanna’yı okuduğum yaz (12 yaş, okuduğum ilk Türk ve ilk yabancı romanlar), ilk interrail seyahatim, ilk kitabım Naylon Sözler’in yayımlandığı zaman ve şu an içinde bulunduğum zaman derim. Temmuz ayında doğmuş olmak senin için yalnızca takvimsel bir bilgi mi, yoksa karakterine, yazma biçimine ya da dünyayı algılayışına sızmış görünmez bir iklim mi? Temmuz ayında doğmak demek yengeç burcu olmak demek ve ben yengeç burcunun tüm olumlu ve gölge yanlarını gururla taşıyorum. Elbette bu durum yazma biçimime yansıyor. Öykülerimi okuyanlar bunu rahatlıkla görebilirler. İlk kitabın Naylon Sözler şiirdi. Oradaki şiirlerde dünyanın acısı kadar yolculuğun ve edebiyatın izleri de hissediliyor. Şiir senin için yazının başlangıç dili miydi, yoksa bugün hâlâ geri dönmek istediğin asli yurt mu? Naylon Sözler’de de yazdığım gibi; şiir edebiyatın efendisidir. Şiir bugün bile en kolay, en rahat şekilde yazdığım, içimden en filtresiz şekilde çıkan bir tür ve hâlâ şiir yazmaya devam ediyorum. "Şiir edebiyatın efendisidir." Kırkikindi Yağmurları'ndaki "6.45" öyküsü, daha ilk sayfalarda doğumu bir vapur yolculuğuna dönüştürüyor; sanki hayat, karadan değil sudan başlıyor. Sence insanın doğduğu yer mi kaderidir, yoksa doğduğu hikâye mi? Su benim için duyguların, dönüşümün ve devinimin sembolü. Bir vapur yolculuğunda nereye varacağınızı bilirsiniz ama yol boyunca sizi nelerin beklediğini ve nelerin sizi değiştireceğini tam olarak bilemezsiniz. Hayat da bana hep böyle gelmiştir. Dolayısıyla kader dediğimiz şey belki de doğduğumuz yerden çok, doğduğumuz hikâyenin içinde bize biçilen ilk cümledir. Geri kalan ömrümüzdeyse sanırım o cümlenin yanına başka başka cümleleri eklemeyi öğreniyoruz. Yazılarında şehirler yalnızca dekor değil; Venedik, İstanbul, Atina ya da küçük kasabalar hafızanın taşıyıcısı haline geliyor. Bir kenti senin için edebî mekâna dönüştüren şey nedir? Ruhu, kadim tarihi ve kendine özgü karakteri, enerjisi olan kentlere bayılıyorum. O kentin yaşanmışlıkları kadar orada yaşamış olan edebiyatçılar, şehirde yazılmış kitaplar, kenti anlatan kitaplar da beni cezbediyor. Ama bir yandan da biliyorum ki; nereye gitsen sensin, gördüklerin hep kendin / kavafis haklıydı, evet / şehirler hep ardından gelir Piyano Tarlası'ndaki öykülerde okur, gerçekle olağanüstü arasında sürekli gidip geliyor. Gündelik hayatı hafifçe eğdiğinde ortaya çıkan bu atmosferi kurarken en çok hangi yazarlardan ya da hangi sanatlardan beslendin? Ben okurken de yazarken de türlerden çok atmosferlerin peşinden gidiyorum. Gerçekliğin hafifçe çatladığı, okurun "Acaba gerçekten oldu mu?" diye düşündüğü metinler beni her zaman cezbetti. Öykülerimin buram buram büyülü gerçekçilik koktuğunu düşünmek istiyorum. Borges, Marquez, Orhan Pamuk, Etgar Keret, Kafka, Poe, Tanpınar, Shakespeare gibi yazarları çok seviyor olmam elbette ki tesadüf değil bu bağlamda. Ama ilhamım yalnızca edebiyattan gelmiyor. Sinema, müzik ve resim de yazarken zihnimde sürekli dolaşıyor. Bazen tek bir fotoğraf, bir müze gezisi, bazen bir piyano ezgisi ya da sisli bir sokak görüntüsü bütün bir öykünün çıkış noktası olabiliyor. "Bugün yazarı en çok tehdit eden şey hız." Kafka'yı Yakmak adının kendisi bile güçlü bir edebî provokasyon. Sence bugün yazarı gerçekten tehdit eden şey sansür mü, unutulmak mı, hız mı, yoksa kendi sesini kaybetmek mi? Eski ben bu soruya sansür cevabını verirdi. Bugün, 43 yaşında, 4. kitabını yeni yayımlamış Özlem ise “hız” diyor. Çünkü hız yalnızca metinleri değil, okuma biçimimizi de dönüştürüyor. Bir kitabın okurla uzun süre kalmasına, zihinde yankılanmasına fırsat vermeden yenisini tüketmeye alışıyoruz. Ve bir yazar için kendi sesini kaybetmek elbette ki çok tehlikeli. Başkalarının beklentilerine, algoritmalara, trendlere ya da satış kaygısına göre yazmaya başladığınız anda metin ruhunu yitirebiliyor. Unutulmak da elbette her yazarın aklının bir köşesindedir fakat unutulmak zamanın vereceği bir kararken kendi sesini kaybetmek yazarın vereceği bir karara dönüşüyor. Ben ikincisini daha büyük bir tehlike olarak görüyorum çünkü kendi sesini koruyabilen bir metin, er ya da geç, mutlaka bir okurunu buluyor. Yazılarında sık sık yolculukla hafıza yan yana duruyor. Seyahat etmek senin için yeni yerler görmekten çok kendini yeniden okumak anlamına mı geliyor? Seyahat etmek kendimi bildim bileli benle olan bir şey. Çocukken atlasları karıştırıp zihnimde hayali yolculuklar yapardım. Büyüyünce uzun uzak coğrafyaları dolaştım. İkisinin de tadı ayrıydı. Seyahati bazen bir kaçış olarak kullandım, bazen de kendimi yenilemek ve ilham almak için. Kentler, hafıza ve yolculuk onun edebiyatının temel eksenini oluşturuyor. Kahramanların çoğu zaman büyük olayların değil, küçük kırılmaların insanları. Edebiyatta seni yüksek sesli dramdan çok sessiz çatlaklara çeken şey nedir? Çünkü hayatta büyük değişimler genelde yüksek sesle gelmiyor. İnsan bazen bir ölümle değil, söylenmeyen bir cümleyle; büyük bir felaketle değil, sıradan bir öğleden sonrayla değişiyor. Kaçımız hayatlarımızı dramatik zirveler arasında yaşıyoruz ki? Sessiz çatlaklar bana daha sahici geliyor. Bugüne kadar yayımladığın dört kitap geriye dönüp birlikte okunduğunda sence hangi ortak cümleyi kuruyor? Bu kitapları birbirine bağlayan görünmeyen eksen nedir? İnsanları birbirine bağlayan eksen yaşam denen bu garip şeyi becermeye çalışmamız olabilir; topallasak da, koşsak da, rahatça yürüsek veya düşsek de hepimiz bu yolda ilerlemeye uğraşıyoruz. “İnsan, kendinden kaçmaya çalışırken aslında hep kendine doğru yürür." Böyle bir ortak cümlesi olabilir kitaplarımın. Öğretmenlik ile yazarlık birbirini besleyen iki alan mı? Sınıfta karşılaştığın insanlar yazdığın karakterlere görünmeden sızıyor mu? İşim gereği çok fazla insan tanıdım ve çok fazla insanla iletişim halindeyim, dolayısıyla gözlem yapma fırsatım çok oluyor. Elbette eğitim camiasında yaşadıklarım edebiyat kariyerime sızıyordur ama doğrudan bağlantısı var diyemem. Benim asıl ilham kaynaklarım sanat, doğa, rüyalarım, hissettiklerim, gözlemlerim diyebilirim. Geçmişteki Özlem Güzelharcan'a tek bir cümle söyleme imkânın olsaydı ne söylerdin? Gelecekteki Özlem Güzelharcan'ın sana bugün söylemesini istediğin cümle ne olurdu? Geçmişteki bana “Daha cesur ol!” derdim. Gelecekteki ben bana “Kendi sesini asla kaybetme.” Demiş olabilir. Günümüz edebiyatında seni umutlandıran gelişmeler neler? Buna karşılık seni en fazla endişelendiren eğilim hangisi? Farklı türde kitapların yayımlanması, dünya edebiyatından seçkilerin hızlıca çevrilip raflarda yer almasından keyif alıyorum. Edebiyat ödülleri, kitap kulüpleri, ünlü isimlerin sosyal medyada kitap tavsiyeleri vermeleri hoşuma gidiyor. Farklı kuşaklardan, farklı coğrafyalardan, farklı deneyimlerden yazarlar ve okurlar birbirlerine ulaşabiliyor. Edebiyatın sınırlarının genişlemesi harika bir şey. Beni endişelendiren şeyse hız kültürü. Kitapların okunmadan tüketildiği, konuşulmadan unutulduğu, bazen kapağının metninden daha çok konuşulduğu ve/ya yazarının daha kitabı okunmadan politik olarak yargılandığı bir dönemdeyiz ve bu hoşuma gitmiyor. Bir de gençlerin öykü ve şiir türlerini fazla okumuyor olmasına üzülüyorum. Bundan sonraki yazı yolculuğunda seni hangi tür, hangi tema ya da hangi anlatım biçimi çağırıyor? Henüz yazmadığın ama uzun zamandır içinde dolaşan kitabın ipucunu verebilir misin? Bir roman yazmak istiyorum ama henüz bu konuda net bir fikrim, planım yok. Seyahat yazılarımı bir kitapta toplamak gibi bir hedefim de var. Şiirlerim de bir yandan bana göz kırpıyor, gün yüzüne çıkmak istiyorlar. Son soru doğum gününe yakışsın. Yazı, güneş ve yaz mevsimini tek bir imge içinde buluşturmanı istesek, okurlarına nasıl bir cümle bırakırdın? Güneş senin için aydınlık mı, hatıra mı, yol mu, yoksa henüz yazılmamış bir sayfa mı? Güneş bu aralar fazla parlak. Sıcaklarla aram iyi değil. Yine de kendisi ilham kaynağı ve yaratıcılık dolu. Sonuçta dünya onun sayesinde her sabah yeniden başlama cesareti gösteriyor. O zaman ben de okurlarıma şöyle bir laf salatası bırakayım: “Yaratıcılık, dünyayı değiştirmekten önce, ona her gün ilk kez görüyormuş gibi bakabilme yeteneğidir." #TemmuzKonuşmaları #TemmuzKonuşmaları1 #ÖzlemGüzelharcan #NaylonSözler #KırkikindiYağmurları #PiyanoTarlası #KafkayıYakmak #Şiir #Öykü #Edebiyat #TürkEdebiyatı #Yazar #Söyleşi #Kitap #Okuma #Yazmak #BüyülüGerçekçilik #Yolculuk #Hafıza #İstanbul #Venedik #Atina #Sanat #Roman #Öğretmen #KitapKulübü #EdebiyatSöyleşisi #Kafekültür #DoğumGünü #Temmuz kafekultur.com/og

  • Temmuz Konuşmaları #2 Cholmondeley Hanımları

    Cholmondeley kardeşler ve kundaklanmış bebekleri. Ressam Anonim.1600-1610 TEMMUZ KONUŞMALARI #2 Dört Temmuz doğumlu yazarımız Semra Topal, Temmuz Konuşmaları'nın bu haftasında, İBB Küçüksu Çayırı'nda geçen bir yaz gününden hareketle, yolu İngiliz resim tarihinin en gizemli tablolarından biri olan The Cholmondeley Ladies'e uzanan bir anlatıyla konuğumuz oluyor. İyi okumalar. Her fırsatta doğma büyüme Beykozlu olduğunu söyleyen birinden duymuştuk bu İBB Küçüksu Çayırı’nı, biz de yılın ilak pikniğini burada yapacakmışız meğer, hava da güzel, gönlünden kopan ipek şallar yolluyor sanki. Aramızda daha hiç kimse darlanmıyor Küçüksu Çayırı’nda. Arkadaşlarım her yıl piknik takımlarını yeniliyor; zaten çok pahalı şeyler değil, kirlenince atıyorsun, saklama kaplarında sıradan ama sağlıklı yiyeceklerimiz var, tek eksiğimiz çay, termosla çay getirmeyi unutmuşuz, yanımıza yabancı bir kadın sokulup, çayınız var mı deyince, doğrudan bizden çay isteyince içim daralıyor… Kafa yorgunluğundan ve kendimi bir an evvel evden atmak isteğimden olacak pikniği piknik yapan asıl değeri unutmuşum. Arkadaşlara gelince onlar soğuk çay falan içiyorlar. Temmuzun bu güzel gününde teklifsizce yanımıza sokulan kadınsa (muhtemelen o da doğma büyüme Beykozlu) aslında nane satmaya çalışıyor… Fiyatını söylemiyor elinde tuttuğu bir paket nanenin… Yeşil nane. Vakit geçiyor; uyuyoruz, evet uyuyoruz, He…’nin renk renk iplikleri, örgüleri, De…’nin makyaj çantası, obsesyonlu kişiler. Naneli kadın hayalet gibi arada bir ortaya çıkıyor. Vakit geçiyor, uykunun esiriyiz, çınarların, selvilerin, salkımsöğütlerin aralarından Cholmondeley Hanımları’nı anmak kadar tuhaf bir şey olamaz. Evet gidip Tate’de görün onları. Britanya’nın en bilinen yağlı boya resmi, 17. yüzyıl başlarına ait (1600-1610) bembeyaz porseleni andıran elbiseleriyle yan yana oturan iki kadını, gene neredeyse birbirinin aynı kırmızı vaftiz kundaklarına sarılı kucaklarındaki bebekleriyle tasvir edilen bu anonim eseri mümkünse gidip Tate’deki evlerinde görün. The Cholmondeley Ladies adlı eserin kolektif bir yaratım mı, zorunlu bir anonimlik mi, estetik bir tercih mi, yoksa ressamın-ressamların bir oyunu mu olduğu bilinemiyor. Sanat tarihçileri uğraşadursunlar bu gizemle, her yeni teoriyle bizleri şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleyebilirler şüphesiz. Ama tablonun kendisi kadar hiçbir şey sarsıcı olamaz. Evet bu tablonun üstüne yapılan spekülasyonlar tablonun kendisinin gücünü aşamaz. Kadınların kucaklarındaki bebekler, Tudor ve Jacobean dönemi sıkı kundaklama (swaddling) metoduyla kundaklanmıştır; bu stilde bebeğin kolları gövdesine yapışık, bacakları tamamen dümdüz uzatılmış pozisyonda kundağın içine kilitlenirdi. Bebek nerdeyse bir mumya gibi görünürdü. Bu bebeklerin sıradan beyaz keten kundakları yoktur, son derece görkemli, altın işlemeli kırmızı kundaklara sarılıdırlar. Kırmızı vaftiz kundağı (bearing cloth) ailenin soyluluğunu ve zenginliğini gösterir. The Cholmondeley Ladies tablosunda kadınların yüzleri dönemin aristokrat modasına uygun olarak “Venedik üstübeci” denilen kurşun içeren beyaz makyaj nedeniyle porselen gibi bembeyazdır. Zamanla saç dökülmesine, dişlerin çürümesine, depresyona ve kurşun zehirlenmesine yol açan kadınların vazgeçmediği ölümcül makyajdır bu. Bu aşırı beyazlığın üstünde dudakları keskin kırmızı iplikle boyanmış gibidir. O dönemde bir kadının toplumdaki tek gücü, evlilik yoluyla elde ettiği statüydü. Soylu bir kadının tarlada çalışan köylüler gibi güneşten yanmış, lekeli bir cilde sahip olması sosyal bir intihardı. Bu gizemli tablonun sol alt köşesinde bir kitabe var. Bu yazıda, “Aynı gün doğan, aynı gün evlenen ve aynı gün doğum yapan ve yatağa getirilen Cholmondeley Ailesi’nden iki hanımefendi” deniyor. Demek ki buradaki aşırı şıklık doğum sonrası lohusa odasına geçişi değil, “edebi istirahatlerine çekildiler” anlamına gelen ‘Brought to Bed’ le bu kadınların aynı gün doğduğu, aynı gün evlendiği, aynı gün doğum yaptıkları ve aynı gün toprağa verildiklerini temsil ediyor. Bu tablo bir doğum kutlaması değil, trajik bir şekilde doğumda ölen iki anne için yapılmış bir “anma portresi”dir. Yani aile makberi. Kadınlar ilk bakışta tek yumurta ikizi gibi görünseler de, dikkatli incelendiğinde göz renklerinin ve kıyafet detaylarının farklı olduğu anlaşılır. Bu durum onların ikiz değil, muhtemelen kızkardeş veya elti olabileceği tartışmalarını doğurmuştur. Sanat tarihçilerine göre tablodaki bu kişiler Sir Hugh ve Lady Mary Cholmondeley’nin kızlarını ya da yeğenlerini temsil ediyor olabilirler… Bunların ikiz oldukları varsayımını destekleyecek veya çürütecek hiçbir şey yok, Cholmondeley ailesine evlenmiş olabilirler aynı doğum gününü paylaşmaları tesadüf olabilir mi?... Kadınların yakalarındaki dantel işlemeleri (punto in aria) taktıkları kolye uçları (biri kalp, diğeri gül şeklinde) küçük ama önemli detaylardır. Bu tablodaki en önemli detay belki de göz rengidir. Göz rengi hanedanlık ve soy çizgisi açısından bir mesajdır. Ressam burada her annenin genetik mirasını kendi “öz” çocuğuna eksiksiz aktardığını görsel bir mühür gibi anne-çocuk göz renkleriyle vurgular. Göz rengi çok açık biçimde genetik devamlılık mesajını taşır. Soldaki anne ve bebek mavi-yeşil, sağdaki anne ve bebek kahverengi gözlüdür… Tablodaki kadınlar adeta doğum sancılarını yeni atlatmış lohusalık döneminde yatakta tebrikleri kabul eden taze anneler gibi dimdik ve törensel otururlar. Bu durum, bir kadının doğum sonrasındaki en görkemli ve ‘korunması gereken’ dönemini simgeler. Kadınların yatakta ellerini tutuş biçimleri ve parmaklarındaki o gergin, simetrik duruş adeta lohusalık ve doğum anının o fiziksel yükünü hâlâ taşıdıklarını gösterir. 1600’lü yıllarda İngiltere’de lohusa humması ve doğum kanamaları nedeniyle kadın ölümleri korkunç düzeydeydi. Soylu aileler doğumda kaybettikleri eşleri ve çocukları için kiliselere taştan lahit anıtlar “tomb effigies” yaptırırlardı. Bu anıtlarda ölen kişiler yan yana, en şık kıyafetleriyle, elleri göğüslerinde dümdüz ve kaskatı yatarken yansıtılırdı. The Cholmondeley Ladies tablosunun kompozisyonu, o dönem kiliselerindeki mermer mezar kasvetiyle birebir aynı donukluğa ve kaskatılığa sahiptir. Kadınların lohusa yataklarında bu kadar ağır ve boğazı sıkan dantel yakalarla (ruff), incilerle ve diğer kadife elbiselerle oturması gerçekçi değildir. Buradaki aşırı şıklık “edebi istirahatin” asaletini temsil eder. Baktığımız şey kısaca bir aile makberidir… İBB Küçüksu Çayırı’nda kuru nanesini hâlâ satamamış olan kadın, ağaçların arasından tekrar bizimle bir sohbetin perdesini aralamaya çalışıyor, bir bardak çay bulamadığını söylüyor. Öyle demesin. Küçüksu Çayırı’ndaki yan piknikçi komşularımız, sekiz dokuz kadın ve ergen çocuklarıyla portatif kamp sandalyelerini ve masalarını kurmuş bir grup (bizim gibi yere yayılacak değiller herhalde) sanırsın ki bir marketi taşımışlar. Yanlarında yok yok… Nane satan kadın ayıp olmasın diye onlardan çay isteyememiş, ama bu topluluktan bir hanım, grup adına cüzdanından çıkardığı birkaç kuruşu bu kadının eline tutuşturmuş. Peki bu ‘pazarcı’ kadının neden çantası yok diye bir soru takılıyor kafama, elinde, avucunda, omzunda, boynunda bir çantası olmaz mı insanın. Hayret bir şey… SEMRA TOPAL 12 Temmuz 2026 #SemraTopal #TemmuzKonuşmaları #Kafekültür #KüçüksuÇayırı #İBB #Beykoz #Boğaziçi #İstanbul #KentBelleği #Piknik #ŞehirYaşamı #Deneme #Edebiyat #SanatTarihi #TheCholmondeleyLadies #TateBritain #AnonimSanat #İngilizResmi #KadınTarihi #Lohusalık #AnmaPortresi #GörselKültür #Müze #TabloOkuması #KültürSanat #OkumaÖnerisi #Yazarlık #TürkEdebiyatı #DoğaVeKent #Kafekultur

  • Temmuz Konuşmaları #1 12 Temmuz

    Her yazarın bir doğum tarihi vardır; ama her yazarın doğduğu bir mevsim de vardır. Kimi sonbaharın uzun gölgelerinde düşünmeyi öğrenir, kimi ilkbaharın telaşlı filizlenişinde, kimi de yazın ortasında, güneşin zamanı ağırlaştırdığı günlerde. Temmuz Konuşmaları, doğum günlerini yalnızca biyografik bir ayrıntı olarak değil, yazarlığın görünmeyen iklimlerinden biri olarak okumayı amaçlayan bir söyleşi dizisi. Takvimdeki bir günü vesile ederek yazarlara çocukluklarını, yazıyla ilk karşılaşmalarını, yıllar içinde değişen bakışlarını, bugününü ve henüz yazılmamış yarınlarını soruyoruz. Her söyleşi, bir kitabın sayfalarından başlayıp hayatın kendisine uzanan uzun bir yürüyüş. Bu dizide yalnızca eserlerden değil; mevsimlerden, kentlerden, hayvanlardan, okurluktan, yalnızlıktan, umutlardan ve zamanın insan üzerinde bıraktığı izlerden de söz edeceğiz. Çünkü bir yazarın kitapları kadar, onları yazdığı iklim de önemlidir. Temmuz Konuşmaları'nın ilk konuğu, kedileri, kitapları ve sevgiyi birbirinden ayırmayan yazı evreniyle Ayşım Okudan. Onun cevaplarında sık sık aynı üç kelimeyle karşılaşıyoruz: sevgi, kedi ve kitap. Belki de bütün yazarlığın özü, tam bu üç kelimenin kurduğu görünmez üçgende saklıdır. Doğum günü kutlu olsun. Nice güzel kitaplara, nice temmuzlara… Bugün, 12 Temmuz 2026. Geride kalan yıllara bugünden baktığınızda hayatınızı en çok hangi üç kelime anlatıyor? O kelimeler hangi dönüm noktalarında anlam kazandı? Sevgi- Evren sevgiyle yaratıldı. Her canlının özünde sevgi var. Sevgiyi beslediğinizde kendinizden başlayarak çevrenize ve dahi dünyaya yüksek bir frekansa sahip olan sevgi frekansı yayarsınız. Ben de önce hissiyatla, yıllar içinde ise bunun bilinciyle var olan her şeye sevgiyle bakmayı, olaylara, durumlara, kişilere sevgiyle yaklaşmayı ve mümkün olduğunca sevgiyi beslemeyi ve yaymayı amaç edindim. Ve hayatı bu doğrultuda yaşıyorum, algılıyorum ve özümsüyorum. Kedi- Tüm hayvanları, börtü böceği çok seviyorum ve ayırt etmiyorum ancak çocukluğumdan bu yana kedilerle yaşadığım için özellikle onlardan öğrendiğim ve yaşamıma kattığım çok şey var. Spiritüel / ruhsal anlamda beni çok geliştirdiler ve farkındalıklarımı artırdılar. Kitap- Yine çocukluğumdan bu yana benimle olan kitaplar var sırada… Bugünüme gelene dek daima benimle olan kediler, kitaplar ve sevgi. Yaşamımı şekillendiren, beni ben yapan. Temmuz insanı olmak… Yazın ortasında doğmuş biri olarak mevsimlerle aranızda nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Sizin karakterinizde güneşin, denizin, sıcaklığın ya da uzun günlerin payı var mı? Ilıman ve sıcak iklimleri seviyorum. Haliyle güneşin varlığı ve ısısı beni çok mutlu ediyor ve enerjik olmamı sağlıyor. Mevsimlerden kış ayları tabiri caizse kendimi nadasa bıraktığım, daha çok içime çekildiğim aylar. Deniz ise başka çok başka bir alem. Ruhumu, bedenimi, gözlerimi dinlendiren ve ayrıca içinde barındırdığı yaşamla beni kendine hayran bırakan… ‘İstedim ki önümde bir yol açılsın ve adımlarım kelimeler olsun.’ Kedibiyat bu cümleyle başlıyor. Bugün geriye baktığınızda gerçekten kelimelerin açtığı bir yolda mı yürüdüğünüzü düşünüyorsunuz? Yoksa yazmak, yürüdüğünüz yolu sonradan mı görünür kıldı? Ve devam cümlesi; Virgülüne, ünlemine basarak ilerleyeyim ama noktaya gelince durmasını bileyim. Bir metinde yazının kelimelerle bağı misali bizim de yaşamda bedenimizle, ruhumuzla ayrılmaz bir bağımız var. Nasıl ki cümlelere eşlik eden noktalama işaretleri varsa bizim de duygularımız ve duygularımıza yüklediğimiz anlamlara bağlı tepkilerimiz var. O yüzden yazarken de yaşarken de her biri birbirine bağlı ve ayrılmaz bir şekilde yoluna devam ediyor. Henüz noktaya varmadığım için yazmaya devam ediyorum. ‘Okuma hastalığına tutulmuşum.’ Öykü Var, Okursan kitabındaki ‘Okur-Yatar’ öyküsü, okurluğu neredeyse biyolojik bir ihtiyaç gibi anlatıyor. Sonunda ise ‘Okumanın hakkından yazmak geliyor.’ fikrine ulaşıyoruz. Sizin için yazmak gerçekten okumanın devamı mı? Yoksa ikisi bambaşka zihinsel alanlar mı? Herkes için neden sonuç ilişkisine bağlı olmayabilir tabii ki… Ama evet, benim için belli bir yüklenmeden sonra artık yazarak deşarj olmalıyım aşaması geliyor. Kediler kitaplarınızda yalnızca bir tema değil, adeta bir düşünme biçimi. Kediler size insanları mı öğretiyor, yalnızlığı mı yoksa özgürlüğü mü? Kedilerin nimetleri saymakla bitmez. Kedilerle yaşadığınız zaman saf sevginin tadına varıyorsunuz. Canlıların alanına saygı duymayı öğreniyorsunuz. Onların tavırlarından hareketle kimi zaman durmayı, durulmayı ve sadece gözlemci olmayı, sabrı deneyimliyorsunuz, kimi zaman neşeyi, coşkuyu hissediyorsunuz. Dikkat edin bir kedi açsa yer, doyduğu anda en sevdiği yemek bile olsa devam etmez. Uykusu varsa uyur, temizlik saatiyse sadece ona odaklanır. Gün içinde kedileri izlediğinizde yetinmeyi, odaklanmayı ve kendi içinize dönmenizi aynalarlar size adeta… Ruhsal anlamda bana çok katkıları oldu. Metinlerinizde gündelik hayat çok görünür, fakat gündelik olan hiçbir zaman sıradan kalmıyor. Sizce iyi bir öykü, olağanüstü olaylar mı arar yoksa olağan olanının içindeki görünmeyeni mi? Öyküden öyküye değişir. Her öykünün farklı bir dinamiği var. Öyküye hayat veren karakter/lerin veya yazarın beklentileri doğrultusunda her an her şey olabilir. Bir dönem bankacılık yaptınız, sonra edebiyat hayatınızın merkezine yerleşti. Bugünkü Ayşım Okudan, gençlik yıllarındaki Ayşım Okudan’a tek bir tavsiye verebilseydi bu ne olurdu? Tavsiyeden ziyade bugünkü beni ben yapan tüm yaşanmışlıklardaki rolü için teşekkürüm olurdu. Yazarken önce karakterler mi gelir, ses mi, cümle mi, yoksa tek bir görüntü mü? Bir öykünüzün doğum anını mümkün olduğunca yakından anlatabilir misiniz? Tek bir cevabı yok bu sorunuzun. Kimi zaman direkt öykünün sonu kimi zaman görünür, duyulur olmak isteyen bir karakter kimi zaman tek bir kelime… Yukarıda ilk iki cümlesini paylaştığım Kedibiyat’ı nasıl yazdığımı paylaşmak isterim. Kendi içinde beni çok mutlu eden bir hikayesi var çünkü. Ben bir rüya gördüm. Rüyamda bir yayınevi sahibi Mırkhane’ye geliyor ve birlikte edebi bir çalışma yapıyoruz. Bana bir kelime veriyor ve o kelimeden hareketle birkaç cümle yazmamı istiyor. Ben de aşağıdaki iki cümleyi yazıyorum: ‘İstedim ki önümde bir yol açılsın ve adımlarım kelimeler olsun. Virgülüne, ünlemine basarak ilerleyeyim ama noktaya gelince durmasını bileyim.’ Uyanır uyanmaz bu iki cümleyi cep telefonuma kaydettim ve rüyayı gördüğüm günün gecesi Kedibiyat’ın giriş cümleleri olarak bu iki cümleyle Kedibiyat’ı yazmaya başladım. Kitaplarınızda incelik duygusu dikkat çekiyor. Bugünün hızlı ve gürültülü dünyasında zarafetin ve edebi nezaketin hala korunabileceğine inanıyor musunuz? Çok teşekkür ederim. Dünyanın tarihini düşündüğümüzde çok zor şartlar altında incelikli ve zarif bir edebi dil kullanarak yazmayı başaran nice yazarlar var. Kelimeler dünyanın zorluklarından bağımsız olarak zarif veya kaba, incelikli, duyarlı ya da duyarsız, vurdumduymaz olaylara, karakterlere, konulara, kurgulara hayat verebilirler. Okurlarınız kitaplarınızı bitirdikten sonra sizce yanlarında neyi götürsünler istersiniz? Bir olay örgüsünü mü, bir karakteri mi, yoksa değişmiş bir bakışı mı? Okuma sevdasını… Henüz yazmadığınız ama zihninizde uzun zamandır dolaşan bir kitap var mı? Sizi bugünlerde en çok çağıran konu hangisi? Okurlarla buluşmayı bekleyen öykülerim dışında beni çok heyecanlandıran ve yazmak için doğru zamanın gelmesini beklediğim bir konu var. Ancak bu kez farklı bir alanda olacak. Ruhsal, spiritüel türde bütüne hayrı olacak bir kitap fikrim var. Son soru, doğum günü geleneği olsun. Güneşi, yazı ve temmuzu yalnızca birkaç cümleyle yeniden tarif etmenizi istesek; hiçbir klişeye yaslanmadan, sadece Ayşım Okudan’ın diliyle… Nasıl bir cümle kurardınız? Güneş sizin için nedir? Yaz nedir? Temmuz nedir? Güneş şifa. Yaz mutluluk, huzur. Temmuz bu bedende ilk var olduğum ay. kafekultur.com/aokudan #AyşımOkudan #TemmuzKonuşmaları #Kafekültür #Kafekultur #Söyleşi #YazarSöyleşisi #Edebiyat #TürkEdebiyatı #Kitap #KitapÖnerisi #Okuma #Yazarlık #Öykü #ÖyküVarOkursan #Kedibiyat #Kediler #KediSever #Okur #Yazar #DoğumGünü #Temmuz #Yaz #KitapKurdu #KitapAşkı #EdebiyatDünyası #Röportaj #KültürSanat #YeniYazı #Kitaplık #halilgökhan

  • KEMENE’NİN İZİNDE: Hafıza, Hayat ve Tarihin İçinden

    Kemene, Sinan Kahyaoğlu’nun Kafekültür’de yayımlanan on sekizinci kitabı olarak yalnızca bir derleme değil; uzun yıllara yayılan araştırma, saha çalışması, sempozyum bildirileri ve düşünsel birikimin yoğunlaşmış hali. Bu kitapta yer alan metinler, Türk kültürü, Tahtacı Türkmenler, Kaz Dağı, Orta Asya bağlantıları, inanç sistemleri ve yerel tarihin derin katmanları arasında dolaşıyor. Ama asıl mesele bilgi toplamaktan çok, dağılmış hafızayı yeniden kurmak. Bu, Kafekültür’de yaptığımız dördüncü söyleşi. Öncekiler daha çok yolun kendisine bakıyordu; bu kez yolun yöntemine bakıyoruz. Bildiri nasıl oluşur, saha bilgisi akademiye nasıl taşınır, yerel tarih neden büyük tarihin dışında bırakılır ve kültürel süreklilik bugün nasıl okunabilir? Kemene üzerine bu söyleşi, bir kitabın içeriğini değil, düşünce omurgasını açığa çıkarmayı amaçlıyor. KEMENE’nin ana düşünsel ekseni nedir? Bu kitap dağınık metinlerin bir araya gelmesi mi, yoksa kendi içinde bir bütünlük taşıyan bir çalışma mı? Aslında dışarıdan bakıldığında bu kitap, farklı zamanlarda yazılmış bildirilerin, makalelerin ve söyleşilerin bir araya gelmiş hâli gibi görülebilir. Ama ben öyle görmüyorum. Çünkü insan hangi konuda çalışırsa çalışsın, zihninin içinde bir ana damar vardır. Benim çalışmalarımda bu ana damar Türk kültürünün tarihi sürekliliğidir. Yani Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan inançların, geleneklerin, yaşayış biçimlerinin izini sürmek. Bu kitapta da dağınık gibi görünen her yazı, aslında aynı büyük yapının başka bir taşını yerine koyuyor. Bir yerde mezar taşlarına bakıyorsunuz, başka yerde bir kelimeye, başka yerde bir yatır kültüne, başka yerde bir göç hareketine. Ama hepsi aynı sorunun etrafında dönüyor: Biz buraya ne getirdik ve burada neyi değiştirdik? Benim için tarih yalnız devlet tarihi değildir. Halkın gündelik hayatı, inancı, kullandığı alet, yaptığı yemek, giydiği kıyafet de tarihtir. KEMENE biraz bunu göstermeye çalışıyor. Yani büyük tarih dediğimiz şeyin aslında küçük ayrıntıların toplamı olduğunu. Bu yüzden bu kitap bir derleme değil; bir hafıza haritasıdır. Sizin araştırma yönteminizin temel imzası nedir? Akademi dışından çalışan bir araştırmacı olarak bilgiyi nasıl kuruyorsunuz? Benim yöntemim biraz sahadan başlar. Önce araziye giderim. Mezarlığa giderim, köye giderim, yaşlılarla konuşurum, taşa bakarım, kelimeye bakarım, eski eşyaya bakarım. Çünkü toplumun hafızası önce oralarda saklıdır. Bugün akademide çoğu zaman masa başı çalışma ağır basıyor. O da gereklidir. Ama masa başında bulduğunuz bilgi, sahada sınanmazsa eksik kalır. Ben hep bunu düşündüm. Bir mezar taşındaki bir motif bazen on kitaplık bilgiyi boşa çıkarabilir. Çünkü o taş, doğrudan hayatın içinden gelir. Tabii yalnız saha yetmez. Mutlaka kaynak taraması gerekir. Ben Radloff’u, Abdülkadir İnan’ı, Bahattin Öğel’i, Fuat Bozkurt’u okurum; sonra köye giderim. Orada gördüğümle kitapta yazanı karşılaştırırım. Eğer örtüşüyorsa güçlenirim; örtüşmüyorsa yeniden düşünürüm. Belki benim farkım burada. Ben bilgiyi hazır kabul etmem. Gidip yerinde görmek isterim. Çünkü tarih bazen kitapta değil, dağın yamacında unutulmuş bir taşta saklıdır. KEMENE, Kafekültür’de yayımlanan 18. kitabınız. Geriye dönüp baktığınızda bu kitap külliyatınızın neresinde duruyor? Her kitabın insan hayatında ayrı bir yeri vardır. Çünkü her kitap yazıldığı dönemin ruhunu taşır. İlk kitaplar biraz heyecanla yazılır; insan kendini ispat etmek ister. Sonraki kitaplarda ise bilgi çoğalır, yöntem oturur, bakış derinleşir. KEMENE’ye bu açıdan baktığımda, bunun biraz daha olgunluk dönemi kitabı olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada yalnız bir konu yok; yıllar içinde biriktirdiğim farklı alanlardaki çalışmalar bir araya geliyor. Tarih var, kültür var, inanç var, saha gözlemi var, düşünce var. Bu kitap benim için biraz geriye dönüp bakma kitabıdır. Hangi yolları yürümüşüm, hangi soruların peşinden gitmişim, nerelerde durmuşum, nerelerde yeni kapılar açılmış… Bunları burada toplu halde görmek mümkün. Bir bakıma bu kitap, önceki on yedi kitabın arka planını da gösteriyor. Çünkü insan bir kitabı yazarken yalnız o kitabı yazmaz; ondan önceki bütün birikimi de oraya taşır. KEMENE bu birikimin yoğunlaştığı yerlerden biridir. “Yerel tarih, çoğu zaman büyük tarihin dipnotu sanılır; oysa çoğu kez ana metnin kendisidir.” Bildiri yazmak ile köşe yazısı ya da serbest düşünce yazısı yazmak arasında nasıl bir fark var? Siz bu iki yazı biçimi arasında nasıl geçiş yapıyorsunuz? Bildiri yazmak disiplin ister. Elinizde veri olacak, kaynak olacak, yöntem olacak. Orada fazla serbest hareket edemezsiniz. Çünkü sizi dinleyen ya da okuyan insanlar sizin dayandığınız zemini görmek ister. Sözünüzün sağlam olması gerekir. Köşe yazısı veya serbest yazılar ise daha farklıdır. Orada düşünce daha hızlı akar. Güncel bir meseleye bakarsınız, bazen bir gözlemden yola çıkarsınız, bazen bir duygudan. Ama orada da boş konuşamazsınız; arkasında yine bilgi olmalıdır. Ben bu iki alanı birbirinden kopuk görmüyorum. Bildiriler bana sağlam zemin verir, serbest yazılar ise düşünceyi genişletir. Biri iskelet gibidir, diğeri et ve kandır. Belki de bu yüzden KEMENE’de ikisi bir arada durabiliyor. Çünkü hayat yalnız akademik değildir; toplumun içinde akan düşünce de önemlidir. İnsan bazen kürsüde konuşur, bazen kahvede. Ama mesele aynı meseledir: anlamak ve anlatmak. Yerel tarih ve inanç çalışmaları çoğu zaman merkezin dışında bırakılıyor. Siz ise özellikle Tahtacı Türkmenler, Kaz Dağı kültürü ve halk inançları üzerine yoğunlaşıyorsunuz. Bunun sebebi nedir? Çünkü merkez dediğimiz şey çoğu zaman yalnız büyük olaylara bakıyor. Savaşlara, padişahlara, devletlere… Bunlar elbette önemlidir. Ama halkın tarihi olmadan devlet tarihi eksik kalır. Ben şunu gördüm: Bir köy mezarlığındaki taş bazen bir arşiv belgesinden daha fazla şey anlatır. Bir yaşlı kadının anlattığı düğün geleneği, yüz yıllık kültürün devamını gösterir. Bunları toplamazsanız kaybolur gider. Tahtacı Türkmenler gibi topluluklar, Türk kültürünün çok eski katmanlarını bugüne taşımışlardır. Bunların inançları, kelimeleri, ritüelleri sıradan folklor malzemesi değildir. Bunlar tarihî belgelerdir. Benim ilgim biraz buradan geliyor. Çünkü büyük tarihin altındaki görünmeyen tarihi ortaya çıkarmak gerekir. Asıl boşluk oradadır. Uzun yıllardır araştırıyorsunuz, yazıyorsunuz, sempozyumlara katılıyorsunuz. Bu kadar uzun süre aynı damar üzerinde çalışmak insanı yormuyor mu? Sizi hâlâ harekete geçiren şey nedir? Elbette yoruyor. Ama araştırma biraz da merak işidir. Merak bitince insan durur. Benim merakım bitmedi. Bazen bir yerde küçük bir bilgiye rastlıyorum; bir kelime, bir mezar taşı, eski bir kayıt… O beni başka bir yere götürüyor. Sonra bakıyorum, yıllardır bildiğim bir şeyin eksik tarafı varmış. Bilimde insanın kesin bilgiye ulaştığını sanması tehlikelidir. Çünkü yeni bir bilgi gelir, bütün yapıyı değiştirir. Ben bunu çok yaşadım. Bu yüzden hâlâ heyecan duyuyorum. Beni ayakta tutan şey biraz da budur: Hâlâ öğrenebiliyor olmak. İnsan öğrendiği sürece yaşlanmaz. Yaş yalnız bedende olur; zihin merak ettiği sürece çalışır. “Saha, yalnız veri toplama alanı değildir; düşüncenin yanlışlarını düzelten canlı bir laboratuvardır.” Önsözde “Son yıllarda sempozyum kuralları ve bildiri yazım metotları değişti, biraz yaban kaldım” diyorsunuz. Bu değişim sizce bilginin niteliğini nasıl etkiledi? Eskiden sempozyumlarda biraz daha düşüncenin kendisi öndeydi. İnsan yeni bir fikir getirirdi, o fikir tartışılırdı. Şimdi biçim bazen özün önüne geçiyor. Dipnot düzeni, kaynak gösterme sistemi, teknik ayrıntılar elbette önemlidir ama bazen asıl düşünce geri planda kalabiliyor. Benim “yaban kaldım” demem biraz buna. Çünkü ben sahadan gelen bir insanım. Önce meseleyi bulurum, sonra onun yöntemini kurarım. Şimdi bazen yöntem baştan o kadar katı konuyor ki mesele nefes alamıyor. Ama bunu tamamen kötü de görmüyorum. Disiplin önemlidir. Sorun disiplinin düşünceyi daraltmasıdır. Eğer yöntem düşünceyi taşıyorsa iyidir; düşünceyi boğuyorsa orada problem vardır. Bilginin özü hâlâ aynı: yeni bir şey söylemek. Biçim değişebilir ama esas budur. KEMENE’de dikkat çeken şeylerden biri kavramlara gösterdiğiniz titizlik. Mitoloji, tarih, halk inancı ve sözlü kültür iç içe; ama birbirine karışmadan ilerliyor. Bu hassasiyeti nasıl koruyorsunuz? Çünkü kavram karışırsa düşünce de karışır. İnsan önce neye baktığını bilmeli. Mitoloji başka bir şeydir, inanç başka bir şeydir, tarih başka bir şeydir. Bunlar birbirine temas eder ama aynı şey değildir. Mesela bir efsaneyi tarih diye alırsanız hata yaparsınız. Ama efsaneyi tamamen değersiz görürseniz yine hata yaparsınız. Çünkü efsane bize toplumun hafızasını verir. Ben yazarken buna dikkat ederim: Hangisi belge, hangisi anlatı, hangisi yorum? Bunları ayırmak gerekir. Yoksa okuyucu da araştırmacı da yanlış yere gider. Bu biraz coğrafyacı olmaktan da geliyor. Coğrafyada sınırlar önemlidir. Kavramların da sınırları vardır. O sınırları bilmeden yapılan çalışma bulanık olur. Ben bulanıklığı sevmem. Üniversite dışı bir araştırmacı olarak çalışmanın zorluklarından söz ediyorsunuz. Birinci kaynaklara ulaşmak, yöntemi güncel tutmak, akademik çevreyle temas kurmak… Bütün bunlar düşünüldüğünde, bu zorluk sizi daha mı titiz yaptı? Evet, kesinlikle öyle oldu. Çünkü üniversitenin içinde değilseniz birçok şeye kendi imkânınızla ulaşırsınız. Bu da sizi ister istemez daha dikkatli olmaya zorlar. Bir belge bulduğunuzda hemen kabul edemezsiniz; başka kaynaklarla karşılaştırmanız gerekir. Bir sözlü bilgi aldıysanız onun geçmişteki izini aramanız gerekir. Çünkü hata yapma lüksünüz daha azdır. Ben hep şunu düşündüm: Eğer dışarıdan çalışıyorsam, daha sağlam çalışmalıyım. Çünkü dışarıdaki insanın yanlış yapması daha çabuk görünür. Bu yüzden kaynak taramasına çok önem verdim. Belki bu zorluklar olmasaydı daha rahat yazardım; ama bu kadar dikkatli olur muydum bilmiyorum. Zorluk bazen insanı güçlendiriyor. KEMENE boyunca Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan güçlü bir kültürel süreklilik izleniyor. Sizce bugün bu süreklilik hâlâ yaşayan bir yapı mı, yoksa daha çok hafızada ve metinlerde mi kaldı? Bence ikisi de var. Ama biçim değişmiş durumda. Eskiden bu kültür daha canlıydı; çünkü insanlar onu yaşayarak taşıyordu. Düğününde, cenazesinde, günlük hayatında... Bugün modern hayat birçok şeyi değiştirdi. Göçler, şehirleşme, eğitim sistemi, iletişim araçları… Bunların hepsi eski yapıyı dönüştürdü. Ama tamamen kaybolduğunu söyleyemem. Çünkü bazı şeyler kolay ölmez. Bir kelime yaşar, bir ritüel yaşar, bir inanış yaşar. İnsan bazen bunun farkında bile olmaz. Benim çalışmalarımda görmek istediğim de bu zaten: görünürde değişen ama derinde devam eden şeyler. Kültür bazen açıkta değil, dipte akar. Siz onu dikkatle bakarsanız görürsünüz. Türk kültürünün de böyle bir derin akışı var. KEMENE biraz onun izlerini sürüyor. “Kültür kaybolmaz; biçim değiştirir. Araştırmacının işi, değişenin içindeki devamlılığı görmektir.” KEMENE yalnızca akademik çevrelere değil, genç araştırmacılara da sesleniyor. Bugün genç bir araştırmacının özgünlük üretmesi sizce neden daha zor? Çünkü bilgi çok çoğaldı. Bizim gençliğimizde kaynak azdı ama insan bulduğu her kaynağın peşine düşerdi. Şimdi kaynak çok; ama bolluk bazen derinliği azaltıyor. Gençler bugün çok hızlı bilgiye ulaşıyor ama bilginin içinde uzun süre kalmak zorlaştı. Oysa özgünlük, hızla değil sabırla gelir. Bir konunun etrafında yıllarca dolaşmanız gerekir. Bir de günümüzde tekrar çok fazla. İnsanlar çoğu zaman okuduklarını yeniden yazıyor. Oysa araştırmacı biraz şüpheci olmalı. “Acaba eksik olan ne?” diye sormalı. Ben gençlere hep şunu söylüyorum: Çok okuyun ama yalnız okumayın; gidin görün, insanlarla konuşun, sahaya çıkın. Çünkü kitap size yolu gösterir ama toprağın kendisi başka şey söyler. Özgünlük biraz da orada başlıyor. Herkesin baktığı yerde, kimsenin görmediğini görebilmekte. KEMENE dağılmış yazıları ve bildirileri bir araya getiren bir kitap. Bu sizin için bir toparlanma mı, yoksa yeni bir dönemin eşiği mi? Bundan sonra araştırmalarınız hangi yönde ilerleyecek? Bu biraz ikisi birden. Bir yanıyla toparlanma. Çünkü yıllardır farklı yerlerde yayımlanmış, sempozyumlarda sunulmuş, gazetelerde kalmış birçok yazı vardı. Bunların bir araya gelmesi gerekiyordu. Yoksa bir kısmı kaybolup gidecekti. Ama aynı zamanda bir başlangıç. Çünkü insan geriye bakınca önünde hâlâ eksik kalan şeyleri de görüyor. KEMENE bana bunu gösterdi. Benim hâlâ çalışmak istediğim çok konu var. Özellikle Tahtacı Türkmenlerin kültürü, Kaz Dağı çevresindeki tarihî katmanlar ve Türk inanç sistemlerinin Anadolu’daki devamları üzerinde durmak istiyorum. İnsan yazdıkça bitirdiğini sanıyor ama aslında her kitap yeni bir başlangıç oluyor. Ben de bunu böyle görüyorum. KEMENE bir son değil; belki şimdiye kadar yürüdüğüm yolun daha net görünmesi. #SinanKahyaoğlu #Kemene #Kafekültür #TürkKültürü #TürkTarihi #TahtacıTürkmenler #KazDağı #YerelTarih #SözlüTarih #KültürelBellek #Halkİnançları #Şamanizm #Alevilik #Türkmenlik #AnadoluKültürü #OrtaAsya #GöçKültürü #Etnografya #Sempozyum #Bildiri #AraştırmacıYazar #HalkBilimi #Mitoloji #KültürTarihi #TarihAraştırmaları #AlanAraştırması #SahaÇalışması #KültürelSüreklilik #AkademikYazı #BellekÇalışmaları

  • Yolun Devamı'ndan...

    Emine Ebru iki sene önce yayımladığı Yolculuk romanında biz okurlarına kapıyı da anahtarı da henüz vermemişti, rahatsız olmadık çünkü bunu bilmiyorduk bile. Bu ay yayımlanan Yolun Devamı romanı, yazarın aslında çok dikkat edilmesi gereken “ironik” tanımlamalarına göre hem yazarın kendi edebiyat kariyerinde önemli bir ayraç hem de Türk edebiyatında ironi çağının çoktan başladığının işaret fişeğini ateşliyor. Bir kuple... Hayal Gerçekliktir Fethiye Devlet Hastanesinde poliklinik mesaisi başlamak üzereydi ve sıradan bir gündü. Koridorda randevu saati yaklaşmakta olan tek tük hastalar ve refakatçileri bekleşmekteydi. Uzman psikiyatrist hekim Dr. Pelinsu Akgündüz kat görevlileriyle selamlaşarak odasına doğru yürüdü. Bir elinde kantinden almış olduğu karton bardak çay vardı. Bankodaki kıza sordu: -Günaydın, bekleyen var mı? -Günaydın hocam, evet saat 9 randevusu bekliyor, şurada oturan teyze. -Teşekkürler görüşürüz. -Görüşürüz Pelinsu hocam. Saat 9’a 5 vardı. Sandalyede oturan teyzeyi başıyla hafifçe selamlayarak: -Şimdi çağıracağım sizi, az bekleyin lütfen, dedi. 60’lı yaşların ortalarında görünen bakımlı, süslü, uzun boylu ve endamlı teyze, elindeki çiçekli yelpaze ile boynunu yellemeyi sürdürürken hırıltılı ve öfkeli bir tonda kendi kendine anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Ortam ısısının 21 derecede sabit tutulduğunu bildiği için bu yelpaze işine şaşıran Dr. Pelinsu Akgündüz odasına girip kapıyı kapattı, masasının başına geçti, çayından bir yudum daha alırken, bilgisayarını açtı. Kabul edeceği hastanın dosyasına önceden kısa bir göz atmak, âdetiydi. Online sağlık sistemine giriş yaptı ve hastanın geçmişi ile ilgili sayfalara ulaştı. Tipik bir şizofreni vakasıydı. Düzenli olarak ilaç kullanıyor ve tedavisi 3 yıldır devam ediyordu. Hasta, İstanbul’dan Fethiye’ye yeni taşınmıştı. Şimdilik bu kadarı yeterliydi. Oturduğu yerden seslenmek yerine kalkıp kapıya kadar gitti, kapı aralığından huzur dolu bir gülümseme ile: -Buyurun Şehsuvar Hanım, dedi. Şehsuvar hanım dimdik ayağa kalktı ve sert adımlarla odaya girdi. Dr. Pelinsu ona oturacağı yeri işaret etti. Şehsuvar hanım oturmadı, ayakta durdu, odanın dört bir yanına göz gezdirdi, tavan da dahil. Doktorun gösterdiği sandalyeye değil daha uzaktaki koltuğa oturdu. Nihayet oturduğu için Dr. Pelinsu sordu: -Evet, nedir şikâyetiniz? -Sesinizin tonuna dikkat ediniz hanımefendi. Dr. Pelinsu içinden “hadi bakalım çattık yine” dese de hiç istifini bozmadan yine huzur dolu bir sesle devam etti: -Anlayamadım Şehsuvar Hanım? -Öyle, “kapıcının karısına sorar gibi” soramazsınız bana. -Şehsuvar hanım, kapıcının karısı ya da İngiltere kraliçesi arasında bir fark yok benim için. Herkese aynı şekilde soruyorum ben. -Ben cumhuriyet kadınıyım, o dediklerinizden değilim, beni anlayabiliyor musunuz? -Evet, artık konuya gelelim mi? Neyiniz var? -Eeeh, yeter artık bu kadarı da fazla, diyerek ayağa fırladı Şehsuvar hanım. Normalden daha ağır görünen deri çantasını savurarak kendi etrafında dönmeye başladı. Savurduğu çanta bilgisayarın monitörünü teğet geçince Dr. Pelinsu da ayağa fırladı. Kadının başka bir şeylere zarar vermesini engellemek gerekiyordu. Ama bunu nasıl yapabileceğini henüz bilemiyordu. Çanta dolap rafındaki bazı ufak alet edevatı yerlere fırlattı. Masadaki kâğıtları uçurdu. Duvara monteli güvenlik kamerasını yamulttu. Nefes nefese kalmış olan Şehsuvar Hanım durdu ve neşeyle Dr. Pelinsu’ya bakarak: -Ay pardon kırıldı her şey, dedi. Sonra Pelinsu’nun ilk gösterdiği yakın sandalyeye nazikçe yerleşti, konuşmasına devam etti: -Seni de üzdüm kızım, gel otur hadi. Ayakta şaşakalan Pelinsu, derin bir nefes aldı ve oturdu. Bu vakanın şizofreniden çok daha fazlası olduğunu düşünerek: -Oturalım hadi, bütün bunları neden yaptınız? -Hak ettin çünkü. Anlatacağım kızım, sorunlarımı anlatacağım. Aaah ah. Şehsuvar hanım uzanıp çantasını Dr. Pelinsu’nun masasının üzerine bıraktı. Hem de tam Pelinsu’nun cep telefonunun üzerine. Bu sefer de Pelinsu “eeh yeter be” diye ayağa fırlayacaktı ki, kadının elinde tuttuğu küçük not defterini kendisine gösterdiğini fark etti. El yazısıyla düzgün biçimde yazılmış cümleyi okudu. Doktorluğa devam et, konuşmayı sürdürelim. Pelinsu kalakaldı. Şehsuvar konuşmayı sürdürdü, gelininden bahsediyor, oğlunun nasıl böyle bir hata yaptığını anlamadığını söylüyor, geri kafalı yobaz bir gelinin ailesine yakışmadığından yakınıyordu. Not defterinin ikinci sayfasını gösterdi. Ben, milli istihbarattan Binbaşı Hayriye Eliuzun. Gelin hikâyesi yerini torunların kuran kursuna gönderildiği hikâyesine bıraktı. Not defterinin üçüncü sayfasına geçildi. İç işleri bakanının özel emriyle buradayım. ..... #Roman #YeniRoman #Edebiyat #Kitap #KitapÖnerisi #YazarSöyleşisi #YapayZeka #BilimKurgu #MetaKurgu #İroni #AbsürtEdebiyat #PsikolojikGerilim #PolisiyeRoman #Distopya #TürkRomanı #ÇağdaşEdebiyat #Kurmaca #RomanSerisi #KitapTutkusu #OkumaÖnerisi #EdebiyatDünyası #YazarHayatı #KitapSöyleşi

  • Yazarın Eğlenme Özgürlüğü Engellenemez!!!

    İroni. Çağın en büyük çözümü… Ortada sorular falan olmasa da – çünkü 21. yüzyıl soruları sorulamayan sorunlar çağıdır – sürekli ironik olmak, davranmak ironik zekâ da denilebilecek bir tutumu ortaya çıkardı kaçınılmaz olarak. Birileri bunun teorisini yazmalı mı emin değiliz; o da ayrı bir ironik sorun… Gelgelelim “yetenekli” yazar Emine Ebru’ya… İki sene önce yayımladığı Yolculuk romanında biz okurlarına kapıyı da anahtarı da henüz vermemişti, rahatsız olmadık çünkü bunu bilmiyorduk bile. Bu ay yayımlanan Yolun Devamı romanı, yazarın aslında çok dikkat edilmesi gereken “ironik” tanımlamalarına göre hem yazarın kendi edebiyat kariyerinde önemli bir ayraç hem de Türk edebiyatında ironi çağının çoktan başladığının işaret fişeğini ateşliyor. Yolculuk'ta iki genç âşığın kaçış hikâyesiyle başlayan anlatı, zamanla yazarın da hikâyenin içine girdiği sıra dışı bir yapıya dönüşüyordu. Yolun Devamı'nı yazarken ilk romandan devraldığınız en önemli miras ne oldu? Ana karakterlere kanım ısınmıştı, yapay zeka da dahil. Tekrar görüşmek istediğim bir arkadaş grubu gibi. Onlarla tekrar görüşmenin başka bir yolunu bilmediğim için ikinci romana başladım. Yani en önemli miras ekipti. Yolculuk’ta en çok merak uyandıran hususun yani yapay zekânın kalın bir gizem örtüsünün altında kalması da Yolun Devamı’nı gerektiren miraslardan biriydi. Yolculuk'ta okurlar daha çok Seyfi ve Zahide'nin peşinden giderken, Yolun Devamı'nda Pelinsu, Hüseyin, İsmail ve Hayriye gibi karakterler ön plana çıkıyor. Bu eksen kayması nasıl gelişti? Seyfi, Zahide ve Mehmet bana baygınlık geçirtiyordu o mıymıntı halleriyle. Dünyayı yapay zekâya karşı koruyacak ekibin içerisinde sürekli yer almaları aksiyonun temposunu düşürecekti. Pelinsu’lar ise hem hareketli hem pratik hem de kafa tiplerdi. Yüksek tempolu bir akış için gerekli olan onlardı. İlk kitabın sonunda ortaya çıkan gizemli yapay zekâ, ikinci kitabın merkezine yerleşmiş durumda. Yolculuk'u yazarken bu karakterin ve devam romanının temelleri zihninizde var mıydı? Yolculuğun sonlarına doğru bu işin burada bitmeyeceğini anlamıştım. Gizemli yapay zekâ özgürdü ve endişe vericiydi. Rahat durmasını beklemek saflık olurdu. İkinci romanın temelleri böyle atıldı.Gerçek hayatta ise yapay zekâ ile ilgili tehlikelerin ne kadar büyük olabileceği sorusunu sorma zamanı zaten çoktan gelmişti. Yolun Devamı’nda bu soru çeşitli biçimlerde soruldu ve cevaplandı. Romanda yapay zekâ yalnızca teknolojik bir unsur değil; aynı zamanda insanın kendi yarattığı güçlerle yüzleşmesinin sembolü gibi duruyor. Bu karakteri kurgularken hangi soruların peşinden gittiniz? Peşinden gittiğim sorular çok janjanlı: Romanda herkesin bu karaktere “yapay zekâ” dediği doğrudur, ancak gerçekten yapay olup olmadığı sorusu hâlâ yanıtlanabilmiş değil. Kodlarını birileri mi yazmıştı yoksa şartlar oluştuğunda kendiliğinden mi doğmuştu? Böyle bir doğum mümkün mü? Öz farkındalık dediğimiz şeyin bir yapay zekâda ortaya çıkması ne anlama gelir peki? Onu biz insanlar yaratmış olsak bile öz farkındalığa sahip hale geldiyse bu onu bir canlı türü haline getirir mi?Farklı ve bilinçli bir tür, bizim gibi haklara ve ödevlere sahip olacak mı? Olmalı mı? Sorular, sorular. Yolun Devamı'nda polisiye, macera, mizah, komplo ve bilimkurgu unsurları aynı anlatı içerisinde buluşuyor. Türler arasında dolaşmak size ne tür özgürlükler sağlıyor? Bu harika bir duygu, çok havalı hissettiriyor, insanın kendine plaket veresi geliyor. Benim gibi “yeteneksiz” yazarlara tavsiye ederim. İşin aslı artık yazarken bir şeyler anlatmak ya da kendimi ifade etmekten önce, eğleniyor muyum ona bakıyorum. Türler arasında dolaşarak yazmak daha “komplike” bir yapı inşa etmek anlamına geliyor ve bu benim için çok eğlenceli. - Eğlenme özgürlüğü engellenemez!!! Kitap boyunca devlet kurumları, askerler, polisler ve doktorlar aynı olay örgüsünün içine çekiliyor. Bu kadar farklı karakter grubunu bir araya getirirken nelere dikkat ettiniz? Diğer mesleklere nazaran daha itibarlı görünen meslekler var, asker, polis, doktor bunlardan bazıları, hâkim, mimar, eczacı diye çoğaltılabilir örnekler. Bu meslek sahibi bireylerden bahsedilirken “o doktordur” “o albaydır” “o emniyet müdürüdür” diye ilk cümlelerde mutlaka belirtilir. Kasap, muhasebeci, tesisatçı ve benzeri bireylerin meslekleri ise çok sonraki cümlelerde, o da gerekiyorsa belirtilir. Ressam, yazar, arkeolog gibilerininkiler ise meslekten dahi sayılmaz, bu işleri yapanlardan bahsediliyorsa alaycı gülümsemeler eşliğinde bahsedilir. İtibarlı mesleklerle uğraşanların maceraları diğerlerine göre daha bir ilgiyle izlenir. Ayrıca yapay zekânın ortalığı bu kadar karıştırdığı bir macerada normalden daha yüksek etkilere sahip kahramanların ve kurumların rol alması bir gereklilik gibi göründü bana. Yolun Devamı'nın merkezinde sürekli büyüyen bir belirsizlik duygusu var. Okurun neyin gerçek, neyin kurgu olduğunu sorgulamasını özellikle mi amaçladınız? Sanırım bir romanın okunabilirliği netliklerin ve belirsizliklerin ahenkle dans etmesine bağlı. Bazen biri baskın olabilir ama dengeyi bozmadan. Büyüyen belirsizlik, akış için gerekli olan gerilimi sağlıyor bize. Roman boyunca mizah ile gerilim yan yana ilerliyor. En tehlikeli ya da en karanlık anlarda bile mizahı korumayı neden önemsiyorsunuz? Mizahı korumak harika bir ifade. Mizahı yakalamak ifadesi de benden gelsin. Yazarken böyle eğleniliyor işte, aynı olaylar hiçbir mizah ögesi olmadan da anlatılabilir ama ben eğlenemem ki o zaman. Gerçek hayata da böyle bakmak mümkün. Bazen zekice espriler yaparız, bazen dangalakça durumlara düşeriz. Hayatın akışında gündem diye dayatılan her şey aslında saçmalık, bunları ciddiye alanlara tahammül edebilmenin tek yolu mizahı korumak. Mizahı korumak gerekiyor, ama sululuktan ve cıvıklıktan bahsetmiyoruz elbette. Yapay zekâların ve dijital sistemlerin hayatımıza giderek daha fazla dahil olduğu bir dönemde, Yolun Devamı'nın bugüne dair bir uyarı taşıdığını düşünüyor musunuz? Evet, bu bir uyarıydı. Ancak bugün artık uyarıya gerek kalmadı. Gerek kalmamasının iki sebebi olabilir: ya ortada bir tehlike yok ya da boğazımıza kadar battık. Hangisi olduğu henüz belli değil. (Bkz. Schrödinger kedi deneyi.) Sorsan herkes bu konuda akşama kadar konuşur ama dediğim gibi, henüz belli değil. Yolculuk ve Yolun Devamı birlikte düşünüldüğünde artık bir roman serisinden ya da ortak bir evrenden söz etmek mümkün görünüyor. Bu yolun gerçekten sonuna mı geldik, yoksa okurları yeni sürprizler bekliyor mu? Yolculuk – Yolun Devamı – Yolun Sonu. Üçleme işleri hep cazip. Dürüst olmak gerekirse bunu istiyorum hatta denemelere başladım bile. Ancak yapay zekânın hayatlarımıza dalış hızına baktığımızda pek yakında bu konuyla ilgili yazmak tamamen tatsız hale gelebilir. Zaman gösterir diyelim. Yani zaman gösterecek bile olsa son cilt yapay zekâ ürünü olabilir mi siz farkına varmadan, bilmeden bile?.. Yorum yok derken… ██ ...bağlantı kuruluyor... yolun sonu // taslak oluşturuluyorkarakter verileri yüklendiseyfi.zahide.pelinsu.hüseyin.ismail.demet.kuzey ✓hikâye devam ediyor... [ kayıt dışı yazım başlatıldı ] #Roman #YeniRoman #Edebiyat #Kitap #KitapÖnerisi #YazarSöyleşisi #YapayZeka #BilimKurgu #MetaKurgu #İroni #AbsürtEdebiyat #PsikolojikGerilim #PolisiyeRoman #Distopya #TürkRomanı #ÇağdaşEdebiyat #Kurmaca #RomanSerisi #KitapTutkusu #OkumaÖnerisi #EdebiyatDünyası #YazarHayatı #KitapSöyleşi

  • Kafekültür Yaz Kitaplığı

    Yaz Rafında On İki Ses Bazı raflar vardır; yalnızca kitapları değil, bir yayınevinin dünyaya nasıl baktığını da gösterir. Kafekültür İlkYaz rafında yan yana duran bu kitaplar ilk bakışta birbirinden uzak görünebilir. Bir tarafta felsefe, diğer tarafta roman; bir köşede çocuk edebiyatı, öbüründe dünya klasiklerinden bir metin. Ancak biraz yakından bakıldığında hepsinin aynı sorunun çevresinde dolaştığı görülür: İnsan kendisini, yaşadığı dünyayı ve başkalarını nasıl anlar? Bu sorunun peşine düşen kitaplardan biri, Sinan Kahyaoğlu'nun Bilgece adlı çalışmasıdır. Antik Yunan'dan günümüze uzanan düşünce serüvenini takip eden eser, felsefeyi akademik bir alan olmaktan çok yaşayan bir düşünme pratiği olarak ele alıyor. İnsanlığın bilgi, ahlak, varlık ve özgürlük üzerine sorduğu temel sorulara yeniden dönüyor. Raşel Rakella Asal'ın Edebiyattan Yaşama kitabı ise edebiyatın yalnızca kitap sayfalarında kalmadığını, gündelik hayatın içine karıştığını hatırlatıyor. Okuma ile yaşama arasındaki görünmez köprüleri araştırıyor. Dünya edebiyatının önemli isimlerinden Knut Hamsun'un Açlık romanı, modern insanın yalnızlığını ve varoluş sancılarını anlatan güçlü eserlerden biri olarak bu seçkide yerini alıyor. Aradan geçen onca yıla rağmen etkisini koruyan roman, insan ruhunun karanlık bölgelerine inmeyi sürdürüyor. Aydın Koyutürk'ün İncir Yarasında kitabında ise hafıza, zaman ve insanın iç dünyasında kapanmayan yaralar öne çıkıyor. Geçmişle bugün arasındaki ince çizgide ilerleyen anlatı, okuru sessiz ama derin bir yolculuğa çıkarıyor. Candan Selman'ın Bakkal kitabı, kaybolmaya yüz tutan mahalle kültürünün izlerini sürerken, gündelik hayatın içinde fark edilmeyen insan hikâyelerini görünür kılıyor. Bir dükkânın kapısından girip bir dönemin ruhuna ulaşmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Berna Demir'in Ayaküstü adlı ilk kitabı ise on üç öyküden oluşan bir hayat panoraması sunuyor. Büyük olaylardan çok küçük kırılma anlarına odaklanan öyküler, insanın kendisiyle baş başa kaldığı sessiz anları görünür hale getiriyor. Semra Topal'ın Salta Dur kitabı çağdaş anlatının dikkat çeken örneklerinden biri olarak yaşamın beklenmedik yönlerine bakarken, Sefer Örçen'in Nerede kitabı okuru hem fiziksel hem de içsel bir arayışın peşinden sürüklüyor. Her iki eser de yönünü kaybetmiş çağdaş insanın sorularına farklı pencereler açıyor. Bu rafın çocuklara ayrılan bölümünde ise iki farklı dünya bulunuyor. Yeşilderililer, doğa ile insan arasındaki bağı yeniden düşünmeye çağırırken; Maviş'in Rüyası hayal gücünün sınırlarını genişleten renkli ve umutlu bir yolculuk sunuyor. Dünya klasiklerinden August Strindberg'in Deli Bir Kocanın Savunması ise insan ilişkilerinin karmaşıklığını ve kıskançlığın yıkıcı gücünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İlk yayımlandığı dönemde tartışmalar yaratan eser, bugün de güncelliğini koruyor. Ve elbette Pakildas. Dergi geleneğini günümüzde yaşatmaya çalışan bu yayın, farklı yazarları, farklı sesleri ve farklı bakış açılarını aynı çatı altında buluşturmaya devam ediyor. Bir yayınevinin rafı aslında küçük bir kütüphanedir. Bu kütüphanede kimi zaman bir filozofla karşılaşırız, kimi zaman bir çocuk kahramanla, kimi zaman da kendi hayatımıza benzeyen bir öyküyle. Kafekültür Yaz rafında yan yana duran bu kitaplar da tam olarak bunu yapıyor: Okuru farklı türler arasında dolaştırırken aynı büyük soruya geri döndürüyor. İyi kitaplar bazen birbirine benzemez. Ama aynı masada buluşabilirler. Kitapların tamamına Kafekültür Yeni Kitaplar üzerinden ulaşabilirsiniz: kafekultur.com/kitaplar #Kafekultur #KafeLog #IlkYaz #Kitap #KitapOnerisi #YeniKitaplar #Edebiyat #TurkEdebiyati #Roman #Oyku #Deneme #Felsefe #CocukEdebiyati #DunyaKlasikleri #OkumaListesi #Kitaplik #KitapKurdu #KitapTanitimi #Yazar #Yayincilik #KitapSever #OkumaKulturu #Bilgece #EdebiyattanYasama #Aclik #IncirYarasinda #Ayakustu #Bakkal #SaltaDur #Nerede

bottom of page