top of page

Robinson Crusoe'da "Ruhdanlık"


P.Ö. (pandemiden önce) bir kış günü İstanbul Beyoğlu Robinson Crusoe kitabevine ilk kitabı ile konuk olmuştu yazar Beril Erem.


Seni ilk defa bu öykü kitabınla tanıyoruz. O yüzden ilk sorumu biraz temelden sorayım: Senin hayatında yazarlık süreci nasıl başladı? Ve nasıl gelişti?


Bütün yazanlar için o süreç tabi hep hikâye biriktirmeyle başlıyor. Bir hikâye anlatma derdi ve hikayelerin heybende birikmesi, ardından onların beni yaz demesi…Benim de hikâye anlatmak ile ilgili çocukluktan beri bir iştahım vardı zaten. Etrafımda sürüp giden ve bir anlamda benim özellikle çocuk yaşlarda çok da etki edemediğim hayatı gözlemlemek, gördüğüm insanlara hayalimden bir şahsiyet giydirmek ve onlara ilişkin hikayeler kurgulamak kendi kendime hep oynadığım ve en sevdiğim oyundu diyebilirim. Aslında tabi o yaşlarda hikâye biriktirmek de değildi yaptığım, kelimenin tam manasıyla istiflemekti. Çünkü bilinçli yapmıyorsun bu işi o yaşlarda. Tabi bunu yaparken bütün çocukluğumun geçtiği ve beni hikayeler biriktirme anlamında en çok besleyen, oyunlarımı kurduğum mekânın da büyük katkısı var. O mekân da bir hastaneydi. Annem ve babam SSK’ya bağlı bir hastanede memur olarak çalışıyorlardı ve okul çıkışı hastaneye gidip, onların mesaisi bitene kadar hastanede vakit geçirirdim. Tabi o yaşlarda bir çocuğu hastanede oyalamak kolay değil. Ben de annemin fark etmediği zamanlarda hastanenin içinde gezinirdim. Bir hastane ortamı tahmin edebileceğiniz gibi bir çocuk için dehşet verici, ürkütücü olmakla beraber aynı zamanda da insan hikayeleri biriktirme bağlamında bir çocuğun hayal gücünü müthiş besleyen bir ortam. Hal böyle olunca da daha küçük yaşlarda benim hikâye heybem zaten insan hikayeleri ile epey bir dolmuştu. Ancak benim edebi bir tür yazmakla ilgili farkındalığım yirmi beş yaşımdan sonra oluştu. Halbuki bunun emareleri de vardı hayatımda. Çünkü ilk öykümü on iki – on üç yaşımdayken üstelik de İngilizce olarak yazmıştım. O zamanlar yabancı dilimin de gelişmesi amacıyla Emily Bronte, Agathe Christie ve John Buchan okurdum. Haliyle ilk öyküm de polisiye türünde bir kısa öyküydü. Daha sonra şiire ilgi duydum hemen hemen bütün içe dönük ergenler gibi. Onun dışında tuttuğum günlükler, mektuplar beni hikâye anlatma noktasında iştahımı gideren yazım türleri oldu. Ve yirmi beş yaşımda iken de o zamanlar kurumsal bir şirkette pazarlama iletişimi yöneticiliği yapıyordum ama aynı zamanda belli aralıklarla sektörel dergilere yazılar da gönderiyordum. Bir gün yazılarımı yayınlayan derginin genel yayın yönetmeni Yusuf Kürkçüoğlu, bana aylık olarak köşe yazıp yazamayacağımı sordu. Böylelikle EniKonu ismini verdiğim köşemde yaklaşık üç yıl boyunca, dönemin sağlık politikalarını sarkastik bir dille eleştirdiğim, öykü tadında yazılar yazmaya başladım. Tabi bu noktada çocukluğumda hastanede biriktirdiğim o insan hikayelerinin de büyük faydası oldu. Daha sonra yine yakın arkadaşım sevgili Didem Çelebi’nin bir gün gelip ‘Beril, ben bir online dergi kuruyorum. Sen de dergide yazar mısın?” diye sorması ve benim de Uykusuz Klavye mahlasıyla yazmaya başlamam, öykü yazarı olarak ilk ciddi adımımı attığım zamandır.


Peki ilk neden öykü?

Bunun bende iki cevabı var. Birincisi ben okuyucu olarak öykü okumayı çok seviyorum. Dolayısıyla yazarken de kendimi en yakın bulduğum edebi türle başladım. İkincisi de ben önüme hedefler koymayı ve biraz kendimi zorlamayı seven bir insanım. Bunu niye söylüyorum? Çünkü genelde öykü ile ilgili yanlış bir algı var. Hani sanki romanın ön hazırlığı, bir ön alıştırma süreci gibi algılanıyor. Halbuki bu çok yanlış bir algı. Aslında öykü yazmak daha rafine bir anlatım gerektiriyor. Bu anlamda da daha zor. Çünkü romana göre daha kısa bir metinde çok daha fazla yoğunlaşarak öykünün tüm unsurlarını doğru ve yeterli miktarlarda okuyucuya aktarma zorunluluğunuz var. Bir de senin de çok iyi bildiğin gibi, öyküde sıçramalarla metni ilerletiyorsun, geri dönüyor ya da tek bir ana bağlı kalarak hikâyeyi anlatıyorsun. Bu anlamda da aslında zamansızlığa teslim olur öykü. Bir başka zorluğu da okurdan olayın öncesini ve sonrasını kendi kafasında kurup bitirmesini istemendir.

Halbuki roman öyle değil. Bir kere yazar olarak daha geniş bir hareket alanınız var romanda. Karakterleriniz daha rahat ve geniş bir alanda kurguya girip çıkabiliyorlar. Betimlemelerinizi daha geniş bir alana yayabiliyorsunuz.


Roman hiç yazdın mı peki? Var mı böyle bir çalışman?

Evet bir çalışmam var. Şu anda planlama ve araştırma aşamasındayım hala.


Ruhdanlık’a gelecek olursak, ne demek Ruhdanlık?

İnanır mısın, kitap çıktıktan sonra en az on beş kişi arayıp sordu bu soruyu ancak güzel olan şuydu; soran herkesin mutlaka kelimeye ilişkin bir tanımı da vardı. Ve hepsi de anlattığım hikâye ile uyumlu anlamlardı. Aslında J.K.Rowling “Ruh Emiciler” ile çok güzel metaforik bir görsel betimleme yapmıştı. Benim tanımım da ona çok benziyor, şöyle ki; ruhsal yetersizlikten kaynaklanan bir ihtiyaçla, başkalarının sevgi, güven, huzur, neşe gibi iyi duyguları ve mutlulukları ile beslenen, hayatında tek bir şeye bile bir bağlılık göstermemiş, kişilik kazanma savaşı vermemiş insanların sömürdükleri ruhların bu iyi taraflarını içine attıkları ruhsal bir bellek. Bir formu yok. Anlattığım hikâye ile de tamamlayacak olursam; aslında orada metni yazarken bir ihtiyaç hasıl oldu. Yoksa kibirle, ‘şu Türk diline de yeni bir kelime kazandırayım’ diyerek bulmadım kelimeyi. Ancak hikâyede tanımını yaptığım insan tipinde bir ana karakterim vardı. Ve öykünün bütününde geri dönüşler söz konusu olsa da aslında çatısında tek bir an vardır. O an da ana karakterin kendisiyle yüzleşme anıdır. Ruhunda bir parça kalmış iyi tarafın da farkında olarak; yaptığı kötülüğü kabullenen, bundan da zevk aldığını kendine itiraf eden ve sömürdüğü bütün iyi ruhlarla beraber kendi iyi taraflarını da feda eden bir karakterimiz var. Ve ihtiyacın ortaya çıktığı metinde işte tam karakterin bu kendiyle yüzleşme anına tekabül eder.

“Girdabıma yeni bir boşluğu katık yapmışım gibi, mazeret üstüne mazeret, yalan sütüne yalan, nerede, kime hangi yalanı söylediğimi unutacak kadar kendimi de unutarak. Varlığım varlığına…Ruhum…” Ruhum neye? Neye armağan edeceğiz ruhu? İşte bu noktada çıktı ruhdanlık kelimesi.


Öykülerini nasıl yazıyorsun?

Yazmaya oturmadan önce hikâyenin haritası zihnimde iyi-kötü belirmiş oluyor. Ancak yazmaya başladıktan sonra o plan zihnimde silikleşmeye başlar genelde. Ve metin de zihnimdeki yoldan ilerlemez çoğu zaman. Her cümle bir sonrakini, her ayrıntı peşinden geleni belirler. Hatta bazen karakterler, onlara biçtiğim rollere girmez; iradeleri olan varlıklar gibi bir direnç gösterirler bana. O zamanlarda anlarım ki; bilinçaltım bana daha önce kurguladığım başka bir hikâyeyi anımsatmaya çalışıyor. Böyle olduğunda da kalemimi biraz onun akışına, yönlendirmesine teslim ederim. Ancak bir tema gözeterek yazmam. Çoğunlukla hikâye tamamlandıktan sonra, tekrar okuma yaparken bir tema ya da çoğunlukla da üzerinde durduğum, beni düşündüren bir mesele olduğunu fark ederim.


Biraz işin pratiğinden gidersek, aslında bir blog sürecinden bir bütüne ulaştı kitabın. Tabi orada farklı bir dinamik var. Anlık geri bildirimler, değerlendirmeler. Seni nasıl etkiledi bu süreç?

Açıkçası ilk başta epey büyük bir kaygı ve endişe duydum. Onu da şöyle açıklayayım; Jung merkezli iki arketip var bildiğiniz üzere. Persona ve Gölge. Persona, hepimizin topluma uyum sağlamak için şekillendirdiğimiz rolleri ifade ediyor ki; öykü yazmaya başlamadan önce insanların yakasının rengine göre kategorize edildiği bir iş dünyasının içinde benim de birey olarak üstüme göre şekillendirdiğim epey roller vardı. Gölge ise yüzleşmekten kaçındığımız, toplumun hoş karşılamayacağı tüm ilkel istek ve düşüncelerimizi ifade ediyor. Ben blogda yazmaya başladıktan sonra iki durumla karşılaştım. Birincisi öykülerim artık yazılı halde idi ve değerlendirilebilir ve eleştirilebilir hale gelmişlerdi. İkincisi de bu değerlendirilebilirlik nedeni ile de personam ve gölgem görünür hale yani şeffaf hale gelmişti. İşte bu noktada beni daha önce yazdıklarımla değil de personam ile değerlendirmeye alışmış olan tanıdıklarım, bu noktadan sonra yazdıklarımı ve özellikle de öykülerimde aktardığım ve toplum içinde konuşmaktan çekindiğim meselelere bakarak bunları gerçek yaşanmışlıklar olarak değerlendirmeye ve bunları bir kurgunun parçası olarak değil de Beril Erem’in gerçek yaşanmışlıkları olarak algılamaya başlayabilirlerdi. Neyse ki; sadece tek bir öykümde böyle bir durumu yaşadım. Sonrasında ise tabi müthiş bir destek ve beni motive eden güzel yorumlar aldım. Bu geri bildirimlerin anlık olması da elbette yazma sürecinde, beni daha da iyisini yapmam için teşvik eden önemli bir unsurdu.


Yazarlarda olmazsa olmazların kimlerdir?

“Olmazsa olmazım” diye sadece belli bir yazar zümresini belirtmem inan çok zor. Ancak tür olarak böyle bir sınırlama yapabilirim ki; o da Türk öykücüleridir. Dediğim gibi ben okuyucu olarak da öykü tüketmeyi seven bir okuyucuyum. Dolayısı ile edebiyatımıza damga vuran ve yeni dönemde de bu türde öne çıkan bütün Türk öykücülerinin eserleri benim olmazsa olmazlarım. Onların dışında bir de ayrı bir gönül bağım olan yazarlarım vardır. Vedat Türkali, Adalet Ağaoğlu, Şebnem İşigüzel, Oya Baydar, İnci Aral mesela bunlardan bazıları. Franz Kafka, Vladimir Nabokov, William Faulkner, Fernando Pessoa, Jose Saramago ve tabi yine çocukluğumdan beri okumaktan hiç bıkmadığım Bronte kardeşler, Agatha Christie..


Yazarlıkta hiç kırılma noktan oldu mu?

Olmaz mı? Aslında birçok kırılma noktasının bir bütün hale gelip beni ateşlediği tek bir nokta var. O da yayınlanmayan öykülerimdir.

Nelerden ilham alırsın?

Yaşamın kendisinden. Yaşamla ilgili olan her şeyden. Bir müzikten, bir resimden…Hatta bir kalemden bile ilham alabilirim. Yeter ki, doğru anda, doğru ruh hali ile görmüş veya duymuş olayım. Bana bir şeyler anımsatması yeter.


Kitabından bahseder misin biraz?

Kitabımda on yedi öykü var. Her biri farklı zamanlarda yazılmış münferit öyküler. Konuların ve karakterlerin birbirleri ile bağlantısı yok ama hani derde binaen yazmak diye bir şey var ya, aynı o hesap kitaptaki öykülerde de benim sorguladığım, cevap aradığım meseleler var. Genel olarak bir tanım yapmam gerekirse, yaşamın eşsizliği, sürekliliği ve bizim açımızdan da bir sınırı olması koşullarına bağlı olarak; merkezine insanı hallerini ve duyguları koyan öykülerden oluşuyor. Bir de biliyorsun, aslında bu öyküleri ben kırkı aşkın öykü içinden seçip dosyaya koydum. Fakat seçerken hiçbir tematik kaygım yoktu. Gerçekten beni yazarken de en fazla düşündüren öyküleri seçtim. Ama sonra baktım ki; bütün öyküler bir “kaybetmek” motifi üzerinden ilerliyor. Bütün karakterlerin yaşadıkları bir kayıp var ve her biri bu kayıplar karşısında kendileri ile ilgili farklı kararlar alıyorlar.


Bu noktada da yine benim kendi hayatımda üzerinde çok düşündüğüm bir konu var; o da her insanın bir başka insanın hayatındaki domino taşı olması. Çünkü aldığımız her karar, ilk domino taşına temas eden o ilk vuruş aslında. Bu kitapta da sıkça görülüyor.

Burada şöyle bir parantez açmam gerek.

Hani, biraz önce neden öykü dedik ya… olayın öncesinin ve sonrasının okuyucunun kafasında kurgulayıp bitirmesi isteniyor. İşte bu kitaptaki öykülerde de aslında keskin sonlar yok. Kitap içinde bitse de öykü, hikayesi aslında devam ediyor.

Kitapta da aynı şekilde bütün karakterler bir “kaybetmek” örgüsü üzerinden belli kararlar alıyorlar ve hikâyenin içinde aslında tam olarak da görünmeyen ama hissedilen bir olaylar zinciri başlatmış oluyorlar ve aslında hikâye devam ediyor.

Aynı gerçek hayatta olduğu gibi. Bizler de birilerini kaybediyoruz. Ya da illa bir insanı kaybetmek de değil. Sevme yetimizi, güvenimizi, inancımızı da kaybediyoruz. Ama hayat o noktada durmuyor. Hepimizin hikayesi aynı kitapta olduğu gibi devam ediyor.







22 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page