top of page

Münire Özgencan: “Yazmak Herkese İyi Gelir”




Münire Özgencan, edebiyatı oldukça “asan”lardan, yani okul gibi, ders gibi, çünkü edebiyat onun için bir ders ya da kişisel öğrenim, eğitim değil dışarıdan yazdıklarına baktığımızda. Süreçten çok ân ve ürün odaklı. Yazdıklarında, başarıyı ya da son sözü sonra yazacaklarına bırakmayı pek sevmiyor; o anda orada hallediyor ne varsa, ne yazmak ve anlatmak istiyorsa; belki bu yüzden sessiz ve sakin; bir daha yazmayacakmış gibi duruyor, aslında doğru: “yazdı ya”. O halde dönüp dönüp onun yazdıklarını okumaya biraz ara verip birkaç soruyla, öykülerinde yazmadıklarıyla onu sorgulayalım.


Öykü yazmak kişisel yaşamında nereden ileri geliyor?


Klasik olacak belki ama kitaplara çocukluğumdan beri ilgim olmuştur. Bu ilgi lise yıllarında da devam etti. Bu yıllarda şiir, düzyazı denemelerim de oldu. Sonrasında uzun yıllar edebiyatla ilişkim okur düzeyindeydi açıkçası. Ama içimde hep bir yazma arzusu vardı. Bu zaman içerisinde de deneme mahiyetinde yazılar yazdım. Ancak bu yazılar edebi bir yapıttan daha çok bir iç dökme şeklindeydi.2008 yılında katıldığım bir atölye sayesinde sonsuz bir dünyanın kapısı açılmış oldu benim için. Daha önce hiç okumadığım yazarlarla tanıştım bu atölye sayesinde. İçimde birikenleri, söylemek istediklerimi, hepsinden önemlisi kendimi gerçekleştirebileceğim bir mecraydı edebiyat. Düşünsenize, tamamen size ait bir dünya, patronu sizsiniz. Düşlediğiniz karakterleri, istediğiniz zamanda, istediğiniz mekânda oluşturup istediğiniz şekilde yön veriyorsunuz. Bu muhteşem bir şey.


Edebiyat dur-kalklarla dolu bir yolculuk. Bu esnada seni durduran ve devam etmeyi sağlayan etkiler, yazarlar, olaylar oldu mu?


Oldu tabii ki olmaz mı? Yazarken zaman zaman tıkandığım, tökezlediğim oluyor, ya da bazen ülkem, dünya bu kadar kötüye giderken, insanlık bu kadar kötüleşmişken yazmak ne kadar anlamlı diye düşündüğüm de oluyor maalesef. Böyle zamanlarda yazmayı bırakıyorum, mola veriyorum. Bu molalar bir ay da sürüyor, altı ay da sürebiliyor. Sonra birkaç başucu kitabım var. Onlara sarılıyorum. Onları okuyorum. Kırk-elli yıl öncesini, yüz elli- iki yüz yıl öncesini düşünüyorum. O tarihlerde yaşamış, yazmış yazarları, çektikleri sıkıntıları hatırlıyorum. Onca sıkıntıya rağmen yazmaktan vazgeçmemeleri. O zaman “yazmak” gerek diye düşünüyorum. 


Kitap mı yazıyoruz yoksa öykü, şiir ya da roman mı? Yani diyeceğim bir kitap içinde düşünerek mi yazıyorsun yoksa kitap sonra gelen bir öge mi yazarlık hayatında?


Tabii ki önce öykü, roman yazıyoruz. Yani ilk önce yazmak Yazdıklarımı kitaba dönüştürmek daha sonraki aşama. Özellikle konu öyküyse hele. Öyküler yazılır, bazen başlanır yarım kalır. Bazısı tamamlanır, bazısı vaktini bekler. Biriktirilir. Sonra hayaller kurulur. Vakti geldiğinde kitap olur.


İlk kitabın -ve hâlâ da ilk- “Başka Düşler Zamanı” yayımlanalı epey oldu. Bu konuda duygularını, gelişen fikir ve görüşlerini elbette hep merak etmişimdir.


Evet, ilk öykü kitabımın içerisinde yer alan bazı öyküler çeşitli antolojilerde, dergilerde yayınlandı daha önce. Fakat bütün öykülerimi bir kitapta görmek heyecan ve gurur verici, çok güzel bir duygu. Geri dönüşler de çok olumlu. Bu da yeni öyküler yazmak için çok iyi bir motivasyon oluyor hiç kuşkusuz.


Kitap bir dönüşüm sağlama ışığı veriyor mu yazarlıkta veya okurla ilk temas mı? Tüm bunları kişisel deneyimlerine bağlı kalarak aktarabilir misin?


İlk öykü kitabım olması sebebiyle okurla ilk temas. İlk yüz yüze gelme. Bu noktada benim de yazar olarak ilk tecrübem. Ama diğer yandan da artık “kitabı olan” bir yazar olmak da farklı sorumluluklar yüklüyor. Belki dönüşmek,  evrilmek gibi. Tabii olumlu yönde.

Gerçekten “yazmak” için yazanlar, yazmanın tadına varanlar, kendi hayal dünyalarını yaratanlar, edebiyatın sonsuzluğunu keşfedenler için yazmak gerçek bir maneviyattır. Son sözüm “okumak da kuşkusuz ama yazmak kesinlikle herkese iyi gelir, bence deneyin.”







26 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarios


bottom of page