Temmuz Konuşmaları #2 Cholmondeley Hanımları
- Kafekültür Yayıncılık
- 14 Tem
- 4 dakikada okunur

TEMMUZ KONUŞMALARI #2
Dört Temmuz doğumlu yazarımız Semra Topal, Temmuz Konuşmaları'nın bu haftasında, İBB Küçüksu Çayırı'nda geçen bir yaz gününden hareketle, yolu İngiliz resim tarihinin en gizemli tablolarından biri olan The Cholmondeley Ladies'e uzanan bir anlatıyla konuğumuz oluyor.
İyi okumalar.
Her fırsatta doğma büyüme Beykozlu olduğunu söyleyen birinden duymuştuk bu İBB Küçüksu Çayırı’nı, biz de yılın ilak pikniğini burada yapacakmışız meğer, hava da güzel, gönlünden kopan ipek şallar yolluyor sanki. Aramızda daha hiç kimse darlanmıyor Küçüksu Çayırı’nda. Arkadaşlarım her yıl piknik takımlarını yeniliyor; zaten çok pahalı şeyler değil, kirlenince atıyorsun, saklama kaplarında sıradan ama sağlıklı yiyeceklerimiz var, tek eksiğimiz çay, termosla çay getirmeyi unutmuşuz, yanımıza yabancı bir kadın sokulup, çayınız var mı deyince, doğrudan bizden çay isteyince içim daralıyor… Kafa yorgunluğundan ve kendimi bir an evvel evden atmak isteğimden olacak pikniği piknik yapan asıl değeri unutmuşum. Arkadaşlara gelince onlar soğuk çay falan içiyorlar. Temmuzun bu güzel gününde teklifsizce yanımıza sokulan kadınsa (muhtemelen o da doğma büyüme Beykozlu) aslında nane satmaya çalışıyor… Fiyatını söylemiyor elinde tuttuğu bir paket nanenin… Yeşil nane.
Vakit geçiyor; uyuyoruz, evet uyuyoruz, He…’nin renk renk iplikleri, örgüleri, De…’nin makyaj çantası, obsesyonlu kişiler. Naneli kadın hayalet gibi arada bir ortaya çıkıyor. Vakit geçiyor, uykunun esiriyiz, çınarların, selvilerin, salkımsöğütlerin aralarından Cholmondeley Hanımları’nı anmak kadar tuhaf bir şey olamaz. Evet gidip Tate’de görün onları. Britanya’nın en bilinen yağlı boya resmi, 17. yüzyıl başlarına ait (1600-1610) bembeyaz porseleni andıran elbiseleriyle yan yana oturan iki kadını, gene neredeyse birbirinin aynı kırmızı vaftiz kundaklarına sarılı kucaklarındaki bebekleriyle tasvir edilen bu anonim eseri mümkünse gidip Tate’deki evlerinde görün. The Cholmondeley Ladies adlı eserin kolektif bir yaratım mı, zorunlu bir anonimlik mi, estetik bir tercih mi, yoksa ressamın-ressamların bir oyunu mu olduğu bilinemiyor. Sanat tarihçileri uğraşadursunlar bu gizemle, her yeni teoriyle bizleri şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleyebilirler şüphesiz. Ama tablonun kendisi kadar hiçbir şey sarsıcı olamaz. Evet bu tablonun üstüne yapılan spekülasyonlar tablonun kendisinin gücünü aşamaz. Kadınların kucaklarındaki bebekler, Tudor ve Jacobean dönemi sıkı kundaklama (swaddling) metoduyla kundaklanmıştır; bu stilde bebeğin kolları gövdesine yapışık, bacakları tamamen dümdüz uzatılmış pozisyonda kundağın içine kilitlenirdi. Bebek nerdeyse bir mumya gibi görünürdü. Bu bebeklerin sıradan beyaz keten kundakları yoktur, son derece görkemli, altın işlemeli kırmızı kundaklara sarılıdırlar. Kırmızı vaftiz kundağı (bearing cloth) ailenin soyluluğunu ve zenginliğini gösterir. The Cholmondeley Ladies tablosunda kadınların yüzleri dönemin aristokrat modasına uygun olarak “Venedik üstübeci” denilen kurşun içeren beyaz makyaj nedeniyle porselen gibi bembeyazdır. Zamanla saç dökülmesine, dişlerin çürümesine, depresyona ve kurşun zehirlenmesine yol açan kadınların vazgeçmediği ölümcül makyajdır bu. Bu aşırı beyazlığın üstünde dudakları keskin kırmızı iplikle boyanmış gibidir. O dönemde bir kadının toplumdaki tek gücü, evlilik yoluyla elde ettiği statüydü. Soylu bir kadının tarlada çalışan köylüler gibi güneşten yanmış, lekeli bir cilde sahip olması sosyal bir intihardı. Bu gizemli tablonun sol alt köşesinde bir kitabe var. Bu yazıda, “Aynı gün doğan, aynı gün evlenen ve aynı gün doğum yapan ve yatağa getirilen Cholmondeley Ailesi’nden iki hanımefendi” deniyor. Demek ki buradaki aşırı şıklık doğum sonrası lohusa odasına geçişi değil, “edebi istirahatlerine çekildiler” anlamına gelen ‘Brought to Bed’ le bu kadınların aynı gün doğduğu, aynı gün evlendiği, aynı gün doğum yaptıkları ve aynı gün toprağa verildiklerini temsil ediyor. Bu tablo bir doğum kutlaması değil, trajik bir şekilde doğumda ölen iki anne için yapılmış bir “anma portresi”dir. Yani aile makberi.

Kadınlar ilk bakışta tek yumurta ikizi gibi görünseler de, dikkatli incelendiğinde göz renklerinin ve kıyafet detaylarının farklı olduğu anlaşılır. Bu durum onların ikiz değil, muhtemelen kızkardeş veya elti olabileceği tartışmalarını doğurmuştur. Sanat tarihçilerine göre tablodaki bu kişiler Sir Hugh ve Lady Mary Cholmondeley’nin kızlarını ya da yeğenlerini temsil ediyor olabilirler… Bunların ikiz oldukları varsayımını destekleyecek veya çürütecek hiçbir şey yok, Cholmondeley ailesine evlenmiş olabilirler aynı doğum gününü paylaşmaları tesadüf olabilir mi?... Kadınların yakalarındaki dantel işlemeleri (punto in aria) taktıkları kolye uçları (biri kalp, diğeri gül şeklinde) küçük ama önemli detaylardır. Bu tablodaki en önemli detay belki de göz rengidir. Göz rengi hanedanlık ve soy çizgisi açısından bir mesajdır. Ressam burada her annenin genetik mirasını kendi “öz” çocuğuna eksiksiz aktardığını görsel bir mühür gibi anne-çocuk göz renkleriyle vurgular. Göz rengi çok açık biçimde genetik devamlılık mesajını taşır. Soldaki anne ve bebek mavi-yeşil, sağdaki anne ve bebek kahverengi gözlüdür… Tablodaki kadınlar adeta doğum sancılarını yeni atlatmış lohusalık döneminde yatakta tebrikleri kabul eden taze anneler gibi dimdik ve törensel otururlar. Bu durum, bir kadının doğum sonrasındaki en görkemli ve ‘korunması gereken’ dönemini simgeler. Kadınların yatakta ellerini tutuş biçimleri ve parmaklarındaki o gergin, simetrik duruş adeta lohusalık ve doğum anının o fiziksel yükünü hâlâ taşıdıklarını gösterir. 1600’lü yıllarda İngiltere’de lohusa humması ve doğum kanamaları nedeniyle kadın ölümleri korkunç düzeydeydi. Soylu aileler doğumda kaybettikleri eşleri ve çocukları için kiliselere taştan lahit anıtlar “tomb effigies” yaptırırlardı. Bu anıtlarda ölen kişiler yan yana, en şık kıyafetleriyle, elleri göğüslerinde dümdüz ve kaskatı yatarken yansıtılırdı. The Cholmondeley Ladies tablosunun kompozisyonu, o dönem kiliselerindeki mermer mezar kasvetiyle birebir aynı donukluğa ve kaskatılığa sahiptir. Kadınların lohusa yataklarında bu kadar ağır ve boğazı sıkan dantel yakalarla (ruff), incilerle ve diğer kadife elbiselerle oturması gerçekçi değildir. Buradaki aşırı şıklık “edebi istirahatin” asaletini temsil eder. Baktığımız şey kısaca bir aile makberidir…
İBB Küçüksu Çayırı’nda kuru nanesini hâlâ satamamış olan kadın, ağaçların arasından tekrar bizimle bir sohbetin perdesini aralamaya çalışıyor, bir bardak çay bulamadığını söylüyor. Öyle demesin. Küçüksu Çayırı’ndaki yan piknikçi komşularımız, sekiz dokuz kadın ve ergen çocuklarıyla portatif kamp sandalyelerini ve masalarını kurmuş bir grup (bizim gibi yere yayılacak değiller herhalde) sanırsın ki bir marketi taşımışlar. Yanlarında yok yok… Nane satan kadın ayıp olmasın diye onlardan çay isteyememiş, ama bu topluluktan bir hanım, grup adına cüzdanından çıkardığı birkaç kuruşu bu kadının eline tutuşturmuş. Peki bu ‘pazarcı’ kadının neden çantası yok diye bir soru takılıyor kafama, elinde, avucunda, omzunda, boynunda bir çantası olmaz mı insanın. Hayret bir şey…
12 Temmuz 2026
#SemraTopal #TemmuzKonuşmaları #Kafekültür #KüçüksuÇayırı #İBB #Beykoz #Boğaziçi #İstanbul #KentBelleği #Piknik #ŞehirYaşamı #Deneme #Edebiyat #SanatTarihi #TheCholmondeleyLadies #TateBritain #AnonimSanat #İngilizResmi #KadınTarihi #Lohusalık #AnmaPortresi #GörselKültür #Müze #TabloOkuması #KültürSanat #OkumaÖnerisi #Yazarlık #TürkEdebiyatı #DoğaVeKent #Kafekultur




Yorumlar