Medyalarda KAFEKÜLTÜR

Christopher Shea, Stanley Milgram’in İnsan Hayatını İfşa Eden Deney kitabını değerlendirdi: “Stanley Milgram ve kötülüğün belirsizliği

 

STANLEY MİLGRAM VE KÖTÜLÜĞÜN BELİRSİZLİĞİ

Milgram’ın insan doğasına ilişkin ünlü Deney’inin * bulguları bizi 50 yıldır meşgul ediyor. Peki, onlara ne kadar güvenebiliriz? Deney, gerçekten itaat davranışını mı araştırmıştır? Gerçekten Nazi soykırımı ile ilgisi var mıdır? Bunlar üzerine geçen 50 yılda pek çok şey yazıldı. Ama bu, bulguların güvenilmez olduğunu söylemekten çok farklıdır.

CHRISTOPHER SHEA

Gömülü resim için kalıcı bağlantı


1960’ların başlarında, Yale Üniversitesi’nde araştırmacı olan Stanley Milgram, bir “şok makinesi” yaptı ve insanların; kendileri gibi sıradan insanları cezalandırırken ne kadar ileri gidilebileceklerini görmek için yüzlerce sıradan Amerikalıyı bir bodrum laboratuvarına soktu. Böylece kendini 20. yüzyıl psikolojisinin en  ünlü ve tartışmalı figürlerinden biri haline getirdi.
Bir öğrenme ve bellek deneyinde “öğretmen” rolünü üstlendiklerini zanneden denekler, laboratuvar önlüğü giymiş bir adamdan aldıkları talimatlarla “öğrencilere” her hatalarıyla artan derecelerde elektrik şoku uyguladıkları bir test yaptılar. Çalışmanın en bilinen varyasyonu,  şok alan kişinin, ki bu kişi aslında bir aktördü ve görülmüyordu, her seferinde daha umutsuzca bağırdığı ve sonunda voltaj yükseldikçe korkutucu biçimde sesinin kesildiği varyasyondu. Çığlıklara rağmen, katılımcıların yüzde 62’si itaatkâr biçimde en üst seviyeye kadar şok uygulamışlardı.
Yahudi soykırımının insanın kötülük sınırları hakkında derin sorular uyandırmasından yalnızca 18 yıl sonra ve Nazi lideri Adolf Eichmann davasının gölgesinde, Milgram’ın unutulmaz raporları popüler ilgiyi üzerine çekmişti. “Nasıl İnsanlar Bunlar?” diye yazmıştı New York Times, çalışmayla ilgili makalesinde, “köle gibi ne denirse yapar ve milyonlarca kendi gibi insanı gaz odalarına gönderir?” Cevap açıktı: Herhangi biri. Deneyler ayrıca, deneklerin maruz kaldığı stres düşünülerek Milgram’ın araştırma etiği hakkında soruları da tartışmaya açtı. Deneklerin çoğu, deneye devam etseler de ıstırap çekiyordu.
Milgram arşivi üzerine yapılan çalışmalar, deneylerin, çoğu kişinin anladığından daha karmaşık bir hikâyesi olduğunu gösteriyor: Uygulanan pek çok varyasyonda sonuçlar o kadar da kötü değildi ve metotlar raporlandıkları kadar bütünlük içermiyor olabilirdi. Amerika’da yayımlanan “Şok Makinesinin Ardında: Milgram Psikoloji Deneylerinin Anlatılmayan Yüzü” kitabının yazarı Avustralyalı gazeteci ve psikolog Gina Perry, deneklerin çoğunu takibe alarak, durumu derinlemesine görmeye çalıştı. Deneklere nasıl davranıldığını gördüğünde şaşırdığını ve deneyin hassasiyeti konusunda şaşkınlığa uğradığını yazdı. “Deneyin iç dinamiklerine daha derinlemesine baktığımda,” diye yazıyordu, “sonuçlar daha da yapmacık ve inandırıcılıktan uzak görünüyordu.”
Buna katılan psikologlar olmakla birlikte, bu durumun, deneyler 21. yüzyıl standartlarına uymadığı gerekçesiyle, insanların deneyin önemli bir kısmını görmezden gelmelerine yol açtığından endişelenen psikologlar da vardı. Ama Perry ve diğerleri için, deneylerdeki hatalar ve düzensizlikler küçük detaylar değildi: Milgram’ın tüm çalışmasının güvenilirliğini belirleyebilecek bu detayları nasıl çalışmadan ayrı tutabilirdiniz?
Milgram’ın deneyleri ilk olarak Ekim 1963te Anormal ve Sosyal Psikoloji (Abnormal and Social Psychology) dergisinde yayımlandı. Bu makalede sürekli şok alan bir öğrenciden bahsedilmekteydi, öğrenci şoklar arttıkça kapıyı yumruklamaya başlıyor, 315 volttan sonra ise sessiz kalıyordu. Deneklerin yüzde 65’i yine de en yüksek şok seviyesine kadar deneye devam etmişlerdi.

***

Milgram, deneylerin alacağı tepkiyi tahmin ederek, son birkaç deneği filme alarak “İtaat” belgeselinde kullandı.
Stres altında olduğu çok rahat gözlenebilen bir denek, Fred Prozi, bu “İtaat” belgeselindeki deneklerden biriydi ve önceden bağıran öğrencinin sesi kesilince, üzgün bir şekilde bu soruyu sormuştu: “İçeri girip bir kontrol edemez misiniz?”
Deneyci, “Başladıktan sonra içeri giremem,” diyordu. “Lütfen devam edin, Öğretmenim.” Prozi devam ediyor ama sandalyesinden kalkmış, kâğıtlarını itmiş ve elleri başının üzerinde.
Haziran 1964’te Psikolog Diana Baumrind, deneyi etik açıdan sorguladığı bir çalışmayı American Psychologist dergisinde yayımladı. Milgram’ın deneklerine karşı “kayıtsızlığını” öne sürerek, deneyin bu insanların gerçek dünyadaki davranışlarını ne kadar temsil edebileceğini sordu. Ayrıca, Milgram’ın deneklerini, şokların ölümcül hasarı olmadığı yönünde verdiği bilginin onların çektiği ıstırabı azaltıp azaltmadığını sorguladı. Bu eleştiriler, bugün için bile hâlâ geçerliliğini korumaktadır.
Milgram’ın ününe rağmen, çalışmaları kendi akademik kariyeri için harikalar yaratmadı. 1962’de taşındığı Harvard’da kalıcı olamadı ve çalışmasının devamı için maddi kaynak bulamadı. 1984’te vefatına kadar City University of New York’ta dersler verdi. Sansasyonları önlemek için üniversiteler çalışmanın özgün şekliyle tekrarlanmasını imkânsız kılacak kurallar koydu. (Bugün, üniversitede yapılan tüm çalışmalar, denek üzerinde oluşabilecek fiziksel ve zihinsel strese katı sınırlar getiren üniversite bazında bir kurul tarafından onaylanmak zorundadır.)
Milgram savunucuları ise, onun daima ileri görüşlü olduğunu söylemişlerdi. Çalışmaları, Irak savaşı ve Ebu Garib’de tutsaklara yapılan kötü muamele ile birlikte son yıllarda tekrar ilgi odağı haline geldi. Miami Üniversitesi psikoloji profesörü Arthur G. Miller tarafından yazılan “İtaat Deneyleri: Sosyal Bilimde Tartışmalı Bir Çalışma” ve Maryland Üniversitesi’nde bir psikolog olan Thomas Blass’ın yazdığı “Dünyayı ‘Şok Eden’ Adam: Stanley Milgram’ın Yaşamı ve Mirası” gibi kitaplar sorgulamaya, Milgram’ın stres altındaki insan davranışına dair  derin sorular sorduğu ile başlar.
Perry’nin kitabında belirttiği gibi, bulgular hiç de temiz değildi. “İtaat”ten yayınlanan ilk makale ve sahneler akılda kalıcıydı ama aslında Milgram yaklaşık iki düzine deneme yürütmüştü, her biri farklı stres varyasyonları içeriyordu. Birinde, “öğretmen” “öğrenci”nin elini tablaya bastırmak zorunda kalıyordu, ötekinde deneyci talimatları vererek odadan ayrılıyordu, bir üçüncüde çelişkili talimatlar veren iki “deneyci” bulunuyordu. (iki deneycinin de odada bulunduğu varyasyonda, deneklerin hiçbiri en yüksek seviye şoka çıkmamıştı.)
Deneylerin yarısından fazlasında, deneklerin en az %60’ı, maksimum seviye şoka ulaşmadan deneyciye itaatsizlik etmişti – bu istatistik belki sizin, deneklerin kuzu gibi itaatkâr olduğuna dair görüşünüzü değiştirebilir. Ayrıca, deneklerin gerçekten birini incitip incitmedikleri hakkında ne düşündükleri sorusu da vardı: Milgram, deneklerin dörtte üçünün deney düzeneğine kandıklarını, %24’ünün ise birtakım şüpheleri olduğunu rapor etmişti.
Bu komplikasyonların bazıları Milgram tarafından 1974’te yayımlanmış “Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış” (“Deney” kitabında) açıklanmıştı, diğerleri ise, arşiv çalışmalarında ortaya çıkmıştı. Perry, kitabında, Milgram arşivleriyle çalışan diğer bir kaç araştırmacının da fark ettiği, daha derin bir soruyu öne sürmüştü: Laboratuvardaki gerçek uygulama, makalelerinde rapor ettiğinden biraz farklı olabilirdi. Bu yıl (2013) History of Psychology dergisinde yayımlanan bir makalede, örneğin, İngiltere York St. John Üniversitesi’nde okutman olan Stephen Gibson, deneycinin bazen deneğin isteğine uyarak içeri girip sesi kesilen “öğrenci”nin durumuna baktığını ve deneğe öğrencinin iyi olduğunu söylediğini fark etmişti, ki bu önemli detay Milgram’ın raporlarında yer almıyordu.
Kasetler de Milgram’ın deneycilerinin bazen senaryo dışına çıktıklarını gösteriyordu, bu da deneyin bütünü için güvenilirliği azaltmaktaydı. Milgram, örneğin, çok açık dört cümle tanımlamıştı: “Lütfen devam edin (veya “lütfen devam”), “Deney devam etmenizi gerektiriyor.”, “Devam etmeniz çok önemli.”, “Başka seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız.” Deneyi raporlarken, Milgram (biraz belirsiz de olsa, bu cümlelerden sonra denek hâlâ ısrar ediyorsa, deneyin sonlandırıldığını yazmıştı.
Ama kaydedilen kasetler dinlendiğinde, Perry, deneycinin denekleri rahatsız ederek, cümleleri tekrar tekrar söylediğini ve hatta araya yeni cümleler kattığını duymuştu. Kadın deneklerle yapılan deney setlerinden birinde, deneycinin 26 kez, kadının devam etmesinde ısrar ettiği, deneklerden birinin protesto olarak kapattığı şok cihazını tekrar açtığı ve bir üçüncüsüyle tartışmaya giriştiğini dinlemişti. Perry, “Deneycinin kadınların laboratuvarda kalmaları yönündeki ısrarını dinlemek bir hayli rahatsız ediciydi,” diye yazmıştı.
Deneklerin maruz kaldığı stres, Perry’nin birincil endişesiydi, ve bu endişe, deneklere verilen bilgilerin yetersizliğini – deney sonrasında yapılan açıklamalar ile- gördükçe artmıştı. Milgram deneklerin %84’ünün deneye katılmaktan memnun olduğunu raporlamıştı (%1.3 “üzgün” veya “çok üzgün”dü, diğerleri ise “kayıtsız” kalmıştı), ve herkese durum açıklanmıştı. Ama 780 kişiden 600’ü; Perry’ye göre, sadece şokların söylendiği kadar kötü olmadığı bilgisini almıştı, bunların tamamen sahte olduğu açıklanmamıştı. Milgram daha sonra tüm deneyin açıklandığı bir posta göndermişti ama bu neredeyse bir yıl sonraydı ve bazıları bu postayı hiç almamıştı bile ya da okumamıştı. Perry’nin izini sürdüğü deneklerden biri, Bob Lee, neler olduğunu Connecticut Postası’nda deneyler ile ilgili yayımlanan bir makaleden 1993’te öğrenmişti. Perry’ye, deneyi yapan her kimse, onun bir “orospu çocuğu” olduğunu söylemişti ve hâlâ kafası karışık gibiydi: “Deney neyi amaçlıyor olabilir ki?” diye sormuştu. (Perry ona kısmi bir cevap vermişti)
Bill Menold gibi bazı denekler, Milgram’ın amaçladığı ana fikri almışlardı: “Burada biraz şeytanlık var, anlıyorsun değil mi?” demişti kendini işaret ederek. Başka bir denek; Milgram’a karşı öfke ve saygının arasında karışık hisler besliyordu, hangi voltajda kaldığını hatırlayamamıştı ve deneyin amacının ne olduğunu merak ediyordu. Bir başka deneğin oğlu ise, deneyin annesinin hayatında bir “kara leke” olduğunu söylemişti.
Perry, deneylerin kitaplarda yer alan kısa özetlerinde, en itaatkâr deneğin bile ne denli zarar görmüş olabileceğini tasvir edememekte olduğunu söyler. Kayıtları dinerken, “uyanık, üzgün, akıllı” insanlar olduklarını -  ama yine de “Nazi toplama kampı gardiyanlarıyla aynı kefeye konduklarını” söyler.

***

Bugün, bazı psikologlar Milgram’ın deneylerinin ölçülemez değerde olduğunu düşünmektedir, bazıları ise, fazlasıyla eziyet olduğunu düşünmektedir. Perry, yapılanın “1961 ve 1962’de, laboratuvarda insanlara neler yaptırılabileceğinin gösterilmesi” olduğunu söyler.
Milgram biyografisinin yazarı Blass, Perry gibi pek çok arşiv kaydını okumuş ve deneylerden çok etkilenmiştir. Blass, Perry’nin kitabını takdir etmekle beraber, “spekülasyonların hangi yönde olduğunu düşünürsek” , Perry’nin “Milgram’a zarar veren bir yönde olduğunu” ekliyor. Milgram’ın deneklerine yeterli açıklama yapmadığını ya da yanlış açıklamalar yaptığının eleştirilmesinin, hiçbir araştırmacının buna dikkat etmediği bir dönemde bile doğru olup olmadığını soruyor. Bazı şüpheleri olsa da, deney düzeneğine inandığını söyleyen insanların deneyi anladığı söylenebilir mi?
Şu çok açık bir sorun ki, giderek yükselen etik standartlar, pek çok sosyoloji deneyinin aksine, Milgram’ın deneylerini tekrarlanamaz kıldı. Ama 2009’da, Santa Clara Üniversitesi profesörü Jerry M. Burger, bir deneme gerçekleştirdi. Bu Milgram benzeri deneyinin sonuçlarını, üniversitenin etik kurulundan geçirebilmek için dikkatle yayınladı: Denekler anksiyete taramasına tabii tutuldu, denek, “öğrenci”nin tek bir çığlığı ardından 150 volt seviyesini uyguladığında deney sonlandırıldı ve deney sonunda herkese tüm deney anlatıldı. Bu denemede, deneklerin % 70’i en üst seviyeye kadar çıktı.
Burger, “İnsanların Milgram deneylerini yorumlarken ortak noktada buluşamadığı kesinlikle doğru,” der, “Gerçekten itaat davranışını mı araştırmıştır? Gerçekten Nazi soykırımı ile ilgisi var mıdır? Bunlar üzerine geçen 50 yılda pek çok şey yazıldı. Ama bu, bulguların güvenilmez olduğunu söylemekten çok farklıdır.”
Milgram’ın herkes tarafından kabul gören zayıf noktası, insanların bu şekilde davranmalarını açıklayan bir teori geliştirmemiş olmasıdır: Sadece kendi iradelerini bir otorite figürüne devrettiklerini iddia etmiştir. Bu iddia, laboratuvarda yaşanan tüm durumları açıklamamaktadır. St. Andrews Üniversitesi psikologlarından Stephen D. Reicher, makalelerinde, deneklerin Milgram’ın belirttiği gibi pasif konumda olmadıklarını, daha ziyade çok belirsiz bir durumda olsalar bile, eylemlerini genel bir iyi amaç üzerine kurduklarını – bir Yale deneyinde katılımcı olmak ve bilime katkıda bulunmak- ileri sürmüştür.
Perry’nin görüşü de bundan çok farklı değildir. “Bu siyah-beyaz bir durum değil,” der ve “insanlar içinde bulundukları belirsizliği çözüme kavuşturacak bir yol aramaktaydılar ve bu amaçla deneyciye yöneldiler. Pek çoğu, Yale Üniversitesi’nin kimseye bir zarar vermeyeceğine inandı,” diyerek ekler.
Milgram’ın metodundaki hata ne olursa olsun, insanların kötülük yapma yönündeki baskıya nasıl tepkiler verdiklerine dair önemli ve karmaşık sorular sorduğu kesindir. Asıl soru, şimdi daha katı etik kurallar içindeyken, aynı can sıkıcı konular üzerinde, bu deneylerin üzerine nasıl çıkabileceğimizdir; özellikle de Milgram’ın çalışmalarının gölgesi hâlâ sahnedeyken. Burger, kendi 21. yüzyıl şok makinasını kurguladı ve ümit vaat eden bir çalışma tasarladığını söyledi. Ancak şimdilik hiç kimse bu işe girmeye razı görünmüyor.

Türkçesi: Melis Olçum

     
* İnsan Hayatını İfşa Eden Deney, Stanley Milgram, 2015, Türkçesi: Melis Olçum – Uğur Tüfekci, Kafekültür Yayıncılık, 192 sayfa